Madde 37- Zaman, mekân, dil, din, inançlar, gelenekler, değerler, eğitim, töre, örf ve adetler, hukuk kuralları gibi etmenler ve unsurlar insan ve toplumların düşünce ve görüşlerinin, tutum ve davranışlarının oluşmasını ve gelişmesini sağlarlar. Bunlar insan ve toplumlara belirli ve kendilerine özgü bir kimlik ve kişilik kazandırırlar. İnsanlar ve toplumlar kazandıkları bu kimlik ve kişilik sonucu hayat, insan, doğa olaylarına ve hareketlerine karşı belirli düşüncelere, görüşlere sahip olurlar ve diğer insan ve toplumlardan ayrılırlar.
Kültür Çevresi, hayat, insan ve doğa olayları ve hareketleri hakkında düşünce ve görüşleri, tutum ve davranışları birbirine yakın ve benzer insanların bir araya toplanmasından meydana gelir. Her kültür çevresinin belli ve diğer kültür çevrelerinden farklı bir hayat tarzı vardır.
Kişi ve toplumlarda düşünce, görüş, tutum ve davranışlarda bütünleşme belirli ve kendine özgü bir hayat tarzı oluşturur. Bu durum kişinin ve toplumun “özünü” – “kimliğini” – “benliğini” ve “milli benliğini” açıklar.
Farklı hayat tarzlarına, başka bir deyimle farklı görüş, tutum ve davranışlara sahip toplumlar arasında ilişkiler, iletişimler, etkilenmeler insanlık tarihi kadar eski bir gerçektir. Ve doğaldır. Nasıl insanın yaradılışı ve hayatı onun toplum halinde yaşamasını zorunlu kılıyorsa, toplumların yaşaması, gelişmeleri ve sağlıklı büyümeleri de ancak diğer toplumlarla ilişkileri, etkileşimleri ve iletişimleri sonucudur. Hiçbir toplum ne zamandan, ne mekândan ne de bunlar içerisinde yeralan diğer toplumlarla ilişkilerinden kendisini soyutlayamaz. Ancak, bu farklı hayat tarzlarının karşı karşıya gelmelerinde dikkat edilmesi gereken hususlar vardır. Çıkarları, görüş tarzları, tutum ve davranışları birbirinden farklı olan ve bir kişilik taşıyan toplumlar arasında daima bir çatışmanın varlığı kabul edilmelidir. Bu çatışmalarda yüksek değerler ağırlıklı olabileceği gibi maddi değerler öncelikli de olur. Önemli olan bir toplumun herşeyden önce kendi özünü ortaya çıkaran “hayat tarzına”, “benliğine” olan saygısı ve bağlılığıdır. Bu saygı ve bağın varlığı o toplumun her türlü çatışmada kendisini koruyabileceğinin temelini teşkil eder. Yüce Atatürk’ün, 1923 yılında, “Dünyanın bize saygı göstermesini istiyorsak önce kendi benliğimize ve milliyetimize bu saygıyı hissen, fikren, fiilen, bütün iş ve hareketlerimizde gösterelim; bilelim ki, milli benliğini bulamayan milletler başka milletlerin avıdırlar.” sözleriyle açıklamaya çalıştığımız gerçeğe dikkatlerimizi çekmekte ve hayat tarzımıza göstermemiz gereken önemi belirtmektedir.
Bir toplumun kendi düşünce ve hayat tarzını koruyabilmesi, kendi benliğine, milliyetine, hissine, zihniyetine sahip olduğunu bütün iş ve hareketlerinde, ortaya koyduğu görüş tarzlarında, tutum ve davranışlarında kanıtlamasıyla mümkündür. Hiçbir küçüklük ve eksiklik duygusuna kapılmadan toplumlararası mücadeleye, rekabete katılabilmek ancak bu yolla mümkündür. Toplumlararası ilişkileri kendi öz değerlerini bir yana bırakarak, hatta küçümseyerek bir takım maddî imkân ve fırsatları değerlendirme anlamında kabul eden toplumlar görünüşte bu imkân ve fırsatlara sahip olsalar dahi zaman içerisinde milli kıymet ve “öz”lerinden verdikleri tavizlerin sonucu olarak zayıflar ve dağılırlar. Bu durum o toplumun başka bir hayat tarzı içerisine itilmesi anlamını taşır ki, ne itildiği hayat tarzında kendisini bulabilir ne de o hayat tarzı onu kabul edebilir. Nasıl kişiler, zenginlikleriyle değil ahlâkları, erdemleri, uğraşları ve meydana getirdikleri çevreleriyle, eserleriyle saygı duyulan kimseler olabiliyorsa, toplumlar da zenginlikleri veya iktisadi sanılan gelişmişlikleriyle değil, sahip oldukları görüş tarzlarının tutum ve davranışlarının meydana getirdiği hayat tarzlarıyla saygı duyulan toplumlardan sayılırlar. Bunlar her zaman güçlüdürler. Çünkü her zaman “kişilikleri” vardır. Eserleri vardır. Kültür çevreleri vardır. Görüş tarzının, tutum ve davranışların toplumlar için bir başka özelliği de siyasi, sosyal, iktisadi, kültürel ve teknolojik hayatı düzenlemeleri, yönlendirmeleridir. Her toplum görüş tarzlarının, tutum ve davranışlarının meydana getirdiği hayat tarzına uygun şekilde hukukî hayatını da düzenler.
Siyasi teşkilâtlanmasını gerçekleştirir. Başka kültür çevrelerinden alınan yenilikler, ihtiyaçları karşılayacak teknolojiler, toplum hayatını geliştirecek imkanlar genelde, yabancılıklarını uygulandıkları toplumdaki hayat tarzı içerisinde yitirirler. Ve doğru seçilmişlerse, doğru tercihlerin sonuçları olarak toplum içerisine alınmışlarsa bir süre sonra uygulandığı toplumun malı olurlar. Düşünceler, fikirler, ideolojiler de sonuçta aynı süreci tamamlar ve o toplumun hayat tarzına uygun bir şekil, kapsam ve içeriğe sahip olurlar. Ancak, bütün bu sonuçlar yukarıda belirtilen “özün”, “milli kıymet” ve “milli değerlerin” kaybedilmemesine bağlıdır.
Türklüğün Hayat Tarzı : Türklük bir hayat tarzıdır. Türklük bir ülkü ve kültür birliği olarak, binlerce yıl içerisinde oluşan bu hayat tarzını bütün görüşleriyle tutum ve davranışlarıyla ortaya koymak, “milli benliği” bozucu, yıptarıcı, dağıtıcı her türlü düşüncelerle, sistemlerle, davranışlarla, hareketlerle mücadele etmek anlamına gelir. Bu yaklaşımla Türklük şuuru dinamiktir. Canlıdır. Gelişme durumundadır.
Atatürkçü Düşünce kaynağını Türklüğün hayat tarzından almış, bu tarzın gelişmesi ve ebediyen yaşaması için gereken esasları ortaya koymuştur. 1933 Yılında Atamızın açıkladığı şu görüşler, Türk’ün görüş, tutum ve davranışlarındaki kökleri olduğu kadar ilkeleri de belirler: “Şunu da ehemmiyetle belirtmeliyim ki, yüksek bir insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihi bir vasfı da güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtri zekasını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, milli birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek geliştirmek milli ülkümüzdür.”
Bugün Türklüğün en önemli meselelerinden biri Atamızın işaret ettiği vasıta ve tedbirlere başvurma isteğinin bir şuur halinde yoğurulmasıdır.
Cumhuriyetin Hayat Tarzı : Vatandaşları arasında görüş tarzları, tutum ve davranışları arasında bir bütünlük Cumhuriyetin varlığı ve gelişmesi için hem en önemli bir kaynak, hem de “Milli Gücün” gelişmesinde ve “Milli Benliğin” korunmasında vazgeçilmez bir unsurdur. Cumhuriyet bu görüş tarzlarının, tutum ve davranışlarının oluşturduğu bir hayat tarzının sonucudur. Ve bu hayat tarzını temsil eder. Toplumun siyasi, sosyal, ekonomik, kültürel ve teknolojik hayatındaki görüş ayrılıklarının, farklı düşüncelerin, farklı tutum ve davranışların hududu “Cumhuriyet Hayat Tarzı” ile çerçevelenmiştir. Bunun dışına çıkılması halinde, toplumda bütünlük zedelenir, yıpranır ve çözülme başlar ki, o artık Cumhuriyetimiz değildir.
Cumhuriyetin Hayat Tarzı’nı Atatürkçü Düşünce açıklamaktadır. Bu düşünce sistemi günümüze kadar yeterince ve gereğince incelenmediği, araştırılmadığı ve Atatürkçü Düşünce bir kısım eksik ve kulaktan dolma tarihi olaylara bağlandığı için genç nesillere doğru aktarılmamış, onların eğitiminde ana kaynak ve temel olan görüşler, tutum ve davranışlar öğrenilememiş, öğretilememiştir.
Gerçekte ise bütün Türklük ve Türkiye Cumhuriyeti için hayat tarzının düşünce, fikir, davranış, tutum ve görüş kaynağı Atatürkçü Düşüncedir. Çünkü, bu düşünce binlerce yıllık bir tarihe, tamamen Türk milletinin “özünden” çıkan yeteneklere, özelliklere dayanmakta, onlardan kaynaklanmaktadır.
Yüce Atatürk bu hayat tarzının nasıl oluşup, nasıl genç nesillerle bütünleştirileceğini 1937 yılında şu sözleriyle açıklamaktadır. Belki de mesele Cumhuriyetin henüz bu görüşleri anlayamamış olmasıdır.
a- Türk çocuğunun kafasını, fıtri yaradılışındaki dikkat ve itinaya göre oluşturmak.
Bu, cumhuriyetin sağlık düzeni ile ilgilidir.
b- Güzel korunan, Türk kafa ve zekâsını açmak, yaymak, genişletmek.
Bu özellikle Kültür Bakanlığı’nın (Milli Eğitim Bakanlığı’nın) görevidir.
c- Bir taraftan da, Türk kafalarındaki kabiliyetleri, Türk karakterindeki sağlamlıkları, Türk duygularındaki yükseklik ve genişlikleri, kendilerini hiç zorlamadan, tabi bir tarzda ve olduğu gibi ifadeye onları alıştırmak.