Madde 7- TOPLUM canlı, sürekli ve ebedi bir varlıktır. Toplum, öncelikle kendisini kuran insanlar arasındaki ilişkiler ve etkileşimlerle ilgilidir. Bu ilişki ve etkileşimler, kendine özgü bir kültür çevresinin oluşmasına, toplumda çeşitli grupların ortaya çıkarılmasına, rollerin ve statülerin belirlenmesine, değerlerin üretilmesine ve bu değerlerin bölüşümündeki mücadelelere neden olur ve herbiri toplumsal niteliktedir. Toplum, temelini teşkil eden aile grubundan başlayarak, millete kadar ve bunlar arasında her alan ve düzeydeki çeşitli grupların, kurum ve kuruluşların eylemlerini, olgularını ve olaylarını kapsamına alır.
Toplum yaşayan bir varlıktır. İnsanlar bu varlığın organlarıdır. Organlar fanidir, toplum içinde doğarlar, yaşarlar ve ölürler. Toplum kendisi içinde doğanlar ve kendisine katılanlarla bütünleşerek devam eder. Organlarını yeniler, üretir, çoğaltır ve geliştirir. Canlı bütün varlıklar da organları arasında nasıl bir birlik, bütünleşme ve dayanışma varsa ve o organizmalar varlıklarını sürdürebilmeleri için organların farklı görevlerini tam ve uyumlu olarak yerine getirmeleri gerekiyorsa, toplumla veya toplumun çeşitli kademeleri ve daha küçük topluluklarla bireyler arasındaki ilişkilerde aynen bu canlı organizmalar gibidir. Bireyler içinde bulundukları grubun kendilerine verdiği rollerin ve tanıdığı statülerin görev, yetki ve sorumluluklarını ahlâki değerlere bağlı kalarak tam ve diğer üyelerle uyumlu şekilde yerine getirmek zorundadırlar. Aksi halde toplumun bir canlı hücresinin veya organının yaşamasını tehlikeye atmakla kalmazlar toplumun varlığını da tehdit edecek durumlara neden olurlar.
Bireysel (Ferdi) Şuur : Bireyin içinde doğduğu, katıldığı grup veya toplulukla birlikte yaşama kararlılığına ve hayatı paylaşma istek ve iradesine denir. Gerçekte toplumun sürekliliğini ve ebediliğini içinde doğanların ve kendisine katılanların birlikte yaşama kararlılıkları ve hayatı paylaşma istek ve iradeleri ve toplumun birlik ve bütünlüğünü sağlayacak ilkelere sadaketleri sağlar. Bu kararlılık, istek ve iradeler bireyin topluma bağlılığı ve şuurunun sonucudur. Toplum içinde “Kişiliğin” en önemli özelliği ferdi şuur ve özgüvendir. Bu iki özellik “Vatandaşlığın” da temelini teşkil eder.
Toplumsal Şuur (Bilinç) : Toplumda ortak inançların, değerlerin ve normların bütünüdür. Soyuttur. Bireysel şuurlarda, tutum, davranış ve eylemlerde belirginleşir. Ancak, toplumsal niteliği bakımından ferdi şuurdan farklıdır, onların basit bir toplamı veya sonucu değildir. Toplumsal şuur, kendi yasalarına göre evrimleşir, bireyleri çevreleyen ve etkileyen şartlardan ayrı olarak varlığını sürdürür. Zaman süreci içinde büyük bir değişiklik göstermez. Nesiller arası bağlantıyı sağlar. Toplumsal şuur, bireysel şuurları etkiler ve onlar üzerinde bir baskı oluşturur. Bu baskı mekanizmalarının somut görünümleri yaptırımlarla desteklenen toplumsal kurum ve kuruluşlardır. Bireyler, ağırlıkla ortak değer ve normlardan ve onların birleşmesinden ortaya çıkan kurallara göre hareket ederler.
Güven ve bu duygunun altında paylaşılan ahlâki değerler ve normlar toplumun varlığını doğrudan etkiler. Bir toplumda çeşitli gruplar ve topluluklar, kurum ve kuruluşlar, karşılıklı güven içinde olmalılar. Bu duygu olmadan kendiliklerinden ortaya çıkamazlar. Varoluş nedenleri doğrultusunda etkinlik göstermeleri, gelişmeleri ve ilerlemeleri de karşılıklı olarak güven duygularını tutum, davranış ve eylemleriyle göstermelerine ve sergilemelerine bağlıdır. Güven ferdi (bireysel) ve toplumsal şuurlaşmanın kaynağıdır. Önce, özgüveni olmayan veya doğanın ve hayatın (toplumun) çeşitli oluşumları, olguları, olayları ve eylemleri karşısında gerekli özgüveni ortaya koyamayan insanın bencilliği dışında başkaları ile paylaşabileceği hiçbir ahlâki değer ve norm yoktur. İkincisi, kişinin özgür irade ve kararı ile bir grup veya topluluğa katılması, o grup veya topluluğun üyesi olabilmesi herşeyden önce özgüveni gerekli kılar. Grup ve topluluğun devamı ise, üyelerinin veya katılanların karşılıklı olarak gösterecekleri güvene bağlıdır.
Toplumsal Sermaye, bir toplumda veya onun bazı bölümlerinde güven duygusunun egemen olmasından doğan güçtür. Sosyal sermaye toplumun aile gibi en küçük ve temel sosyal grubundan, millet gibi en geniş ve kapsamlı grubunda ve bunlar arasındaki gruplar, topluluklar içinde yer alır. Sosyal Sermayeyi tarihi deneyim ve alışkanlıklar, gelenek ve görenekler, inançlar ve külterel değerler yaratır ve bunlar aracılığı ile nesilden nesile iletilir.
Sosyal Sermaye, en genel tanımı ile, grup ve toplulukların etik (töre ve ahlâk) değerlere sahip olmasından doğan güçtür. Topluluklar bu değerler üzerinde yükselir. Sosyal Sermaye, bir grup veya topluluğun ahlâki normları alışkanlık haline getirmesi, sadakât ve dürüstlük gibi erdemleri kazanıp, uygulaması, bireylerin güven içinde birbirlerine bağlanmalarıdır. Bu özelliği nedeniyle, ekonomik hayatta ileri sürülen ve kabul edilen “İnsan Sermayesi” kavramından ayrılır. “İnsan Sermayesi” üretimde toprak, fabrika ve makinalar ve para gibi somut ekonomik girdilere bilgi ve berecerilerle insanın katılımıdır.
Toplumda sosyal sermaye bireylerin sadece kendi başlarına hareket etmeleriyle kazanılmaz. Toplum da bireysel değerlerden çok, sosyal değerlerin egemen olmasına dayanır. Sosyalleşme eğilimi kazanmak ahlâki alışkanlıklara dayanır. Elde edinilmesi zordur. Ancak bir kez kazanıldığında yok edilmesi ve değiştirilmesi de o derecede zor hatta imkansızdır. Bu alışkanlıklar nesilden nesile aktarıldıkça toplum da güçlenir ve ebedileşir.
TOPLUMSALLAŞMA, bireyin kişilik kazanarak belli bir toplumsal çevreyle ilişki kurup, o çevreye katılması ve toplumla bütünleşmesidir. Toplum içinde doğan insan, o topluma ait bir birey ve bir varlıktır. Bu bireyin çevresiyle her alanda sağlıklı ilişkiler kurması, kendi özgür irade ve kararı ile toplumun çeşitli grup ve toplulukları içinde yer alması ve toplumla bütünleşmesi kişiliğinin gelişmesinin sağlıklı bir göstergesidir. Bireyin zaman içerisinde kişilik kazanmasını ve toplumla bütünleşmesini sağlayan üç yol ve etken vardır. Bunlardan birincisi, aile ve akraba çevresidir. İkincisi, okullar, örgütler, kulüpler, gönüllü kuruluşlardır. Üçüncüsü ise devlettir.
Toplumlar kendilerine özgün kültürel değerleri ne kadar koruyabilir, kültürel faaliyetleri ne kadar yoğun yaşayabilirlerse dayanışmaları, aidiyet ve bağlılık duygu ve kararlılıkları o kadar kuvvetli olur. Bu yol ve etkenler, bireye verecekleri ve aktaracakları kültür değerleri, ahlâk normları ve güven duygusu oranında kişinin kendine özgü ve ayırtedilebilen niteliklere sahip olmasını, toplumla bütünleşmesini, çevresi içinde etkin ve mutlu olmasını hazırlayabilirler ve kolaylaştırırlar.
TOPLUMSAL DEĞİŞME, toplumun yapısında değişme anlamındadır. Toplum yapısı, sosyo-kültürel değerlerin, normların, kurumların belirlediği toplumsal ilişkilerden meydana gelir. Toplumsal değişme, kişiler arası ilişki ve etkileşimlerin değişimine dayanır. Özünde kişilerin tutum ve davranışlarının değişimi vardır.
Genel olarak “sosyo-kültürel deyim” şeklinde ele alınan toplumsal değişim, insan ilişkilerini, toplumda yerleşmiş değerleri, normları, kurum ve kuralları, iktisadi faaliyetleri, kültürel ve siyasi yapıları etkiler. Ailenin örgütlenişini, nüfusun dağılımını, hayatı kazanma yollarını, dini davranışları, benimsenen değerleri, kullanılan teknolojilerdeki değişimleri kapsamına alır.
Toplumsal yapı, kültürel ve siyasi yapının kurucusu, devam ettiricisi ve geliştiricisidir. Toplumsal yapıdaki değişim açıklanan yapıları da etkiler, değişime yönlendirir, zorlar. Önemli olan değişimin toplumsal bütünlüğü, toplum yapısının kendine özgü ve ayırtedici özelliklerini ve öncelikle toplumda kişilerin özgüvenlerini ve toplumsal güveni bozmamasıdır.
Gerçekte insanlık tarihinde teknoloji değişimleri toplumsal değişmenin nedeni olmuştur. Teknoloji, kişiler arası ilişkileri ve etkileşimleri, bu ilişkileri düzenleyen değer ve kuralları biçimlendiren en büyük etkendir. Toplum, dışarıdan teknoloji ithal ediyor veya alıyorsa, genellikle bu teknolojiye uygun düşünce ve hayat tarzını da ithal eder. Bunun benimsenmesi ise güdümlü toplumsal değişmenin başlaması olur. Güdümlü değişme, toplumsal yapının ve bu yapının eseri olan kültürel ve siyasi yapıların kendilerine özgü ve ayırtedici özelliklerinin zayıflaması ve yitirilmesiyle sonuçlanır.
Ancak bu kural değildir. Olmamalıdır. Teknolojinin yerlisinin ya da ithal edileninin kullanılması konfor ve kolaylık sağlarsa da kültürel yozlaşmayı getirmemelidir. Japonya gibi bunu başarabilen ve sürdürebilen ülkeler vardır. Bunun için görsel ve işitsel yayınlarda özgün kültürel (ezgi, şarkı, türkü, destan, oyun, tiyatro, film, sinema, belgesel vs.) öğeleri ve türkçeye seçici bir ağırlık verilmelidir.