Bayrak HareketiAv. Kadir Kartal Arşivi
Kütüphane

Nurettin İbrahim

mhhp.org.tr· 2009

NUTUK 

SAMSUN’A ÇIKTIĞIM GÜN GENEL DURUM VE GÖRÜNÜŞ

1919 yılı Mayısının 19’uncu günü Samsun’a çıktım. Genel durum ve görünüş:Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu topluluk, Genel Savaşta yenilmiş, Osmanlı ordusu her yanda zedelenmiş, koşulları ağır bir “Ateşkes Anlaşması” imzalanmış. Büyük Savaşın uzun yılları boyunca, ulus yorgun ve yoksul bir durumda. Ulusu ve yurdu Genel Savaşa sürükleyenler, kendi başlarının kaygısına düşerek, yurttan kaçmışlar. Padişah ve Halife olan Vahdettin, soysuzlaşmış, kendini ve yalnız tahtını koruyabileceğini düşlediği alçakça önlemler araştırmakta. Damat Ferit Paşa’nın başkanlığındaki hükümet güçsüz, onursuz, korkak, yalnız padişahın isteklerine uymuş ve onunla birlikte kendilerini ayakta tutabilecek herhangi bir duruma boyun eğmiş.  

       Ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta...

        İtilâf devletleri, Ateşkes Anlaşması hükümlerine uymaya gerek görmüyorlar. Birer uydurma nedenle, İtilâf donanmaları ve askerleri İstanbul’da. Adana iline Fransızlar; Urfa, Maraş, Antep’e İngilizler girmişler. Antalya ve Konya’da İtalyan birlikleri,  Merzifon’la Samsun’da İngiliz askerleri bulunuyor. Her tarafta yabancı devletlerin subay ve görevlileri ve özel adamları çalışmakta. Daha sonra, sözümüze başlangıç  olarak aldığımız tarihten dört gün önce, 15 Mayıs 1919’da, İtilâl devletlerinin uygun bulmasıyla Yunan ordusu İzmir’e çıkarılıyor.

Bundan başka, yurdun dört bir bucağında Hıristiyan azınlıklar, gizli, açık, özel istek ve amaçlarının elde edilmesi, devletin bir an önce çökmesi için çalışıp duruyorlar.

Sonradan elde edilen güvenilir bilgi ve belgeler, İstanbul Rum Patrikliğinde kurulan Mavri Mira Kurulu’nun (belge:1) illerde çeteler kurmak ve yönetmekle, gösteri toplantıları ve propagandalar yaptırmakla uğraştığını doğruladı. Yunan Kızılhaçı ve Resmi Göçmenler Komisyonu, Mavri Mira Kurulu’nun çalışmalarını kolaylaştırmaya yardım ediyor. Mavri Mira Kurulu’nca yönetilen Rum okullarının izci örgütleri, yirmi yaşını aşmış gençler de katılarak, her yerde geliştiriliyor.

Ermeni Patriği Zaven Efendi de, Mavri Mira Kurulu ile düşünce birliği ederek çalışıyor. Ermeni hazırlığı da tam olarak Rum hazırlığı gibi ilerliyor.

Trabzon, Samsun ve bütün Karadeniz kıyılarında kurulan ve İstanbul’daki merkeze bağlı Pontus Cemiyeti kolaylıkla ve başarıyla çalışıyor. (belge:2)

DÜŞÜNÜLEN KURTULUŞ YOLLARI

Durumun korkunçluğu ve ağırlığı karşısında, her yerde, her bölgede birtakım kişilerce kurtuluş yolları düşünülmeye başlanmıştı. Bu düşünceyle girişilen çalışmalar, birtakım örgütler doğurdu. Örneğin: Edirne ve çevresinde Trakya - Paşaeli adlı bir dernek vardı. Doğuda (belge:3), Erzurum’da ve Elâzığ’da (belge:4), genel merkezi İstanbul’da olmak üzere Vilâyat-ı Şarkiye Müdafaai Hukuku Milliye Cemiyeti kurulmuştu. Trabzon’da Muhafazai Hukuk adlı bir dernek bulunduğu gibi, İstanbul’da da Trabzon ve Havalisi Ademi Merkeziyet Cemiyeti vardı. Bu dernek merkezinin gönderdiği delegeler, Of ve Rize çevresinde şubeler açmışlardı. (belge:5,6)

Yunanlıların İzmir’e gireceğinin açık belirtilerini Mayıs’ın on üçünden beri gören, İzmir’de birtakım genç yurtseverler, ayın 14/15’inci gecesi, bu acıklı durumu aralarında görüşmüşler; bir oldubittiye geldiği kuşku götürmeyen bu girişin, katma (ilhak) ile sonuçlanmasını önlemek düşüncesinde birleşmişler ve Redd-i İlhak ilkesini ortaya atmışlardır. Bu ilkenin yayılması için aynı gece İzmir’de Yahudi Maşatlığına toplanabilen halkça bir gösteri toplantısı yapılmışsa da ertesi gün sabahleyin Yunan askerlerinin rıhtımda görülmesiyle bu toplantıdan umulduğu ölçüde sonuç alınmamıştır.

 ULUSAL KURULUŞLAR SİYASAL AMAÇLARI

 Bu derneklerin kuruluş amaçları ve siyasal erekleri üzerine kısaca bilgi vermek uygun olur düşüncesindeyim.

Trakya-Paşaeli Cemiyeti’nin ileri gelenlerinden kimisiyle daha İstanbul’da iken görüşmüştüm. Osmanlı Devleti’nin çökeceğini kesinliğe yakın bir olasılıkla görüyorlardı. Osmanlı yurdunun parçalanacağı korkusu karşısında Trakya’yı, olanak bulunursa buna Batı Trakya’yı da bağlayarak İslâm ve Türk topluluğunu bir bütün olarak kurtarmayı düşünüyorlardı. Bu amaca ulaşmak için o zaman akıllarına gelen tek çıkar yol, İngiltere’nin, olmazsa, Fransa’nın yardımını sağlamaktı. Bu düşünceyle kimi yabancı devlet adamları ilişki kurmak ve korumak yollarını da aramışlardı. Amaçlarının bir Trakya Cumhuriyeti kurmak olduğu anlaşılıyordu.

Vilâyatı Şarkiye Müdafaai Hukuku Milliye Cemiyeti’nin kuruluş amacı da (tüzüklerinin ikinci maddesi), doğu illerindeki bütün halkın dinsel ve siyasal haklarının özgürce gelişimini sağlayacak yasal yollara başvurmak; adı geçen illerdeki Müslüman halkın tarihsel ve ulusal haklarını, gerektiğinde, uygar toplumlar önünde savunmak; doğu illerinde yapılan zulüm ve cinayetlerin nedenleriyle etmenleri ve bunları yapanlar ve yaptıranlarla ilgili tarafsızca soruşturma açarak suçluların ivedilikle cezalandırılmalarını istemek; Türklerle azınlıklar arasındaki anlaşmazlıkların giderilmesine ve eskisi gibi iyi bağların pekiştirilmesine çaba göstermek; savaş durumunun ortaya çıkardığı doğu illerindeki yıkım ve yoksulluğu, hükümet katında girişimlerde bulunarak elden geldiğince düzeltme yollarını aramaktı.

İstanbul’daki yönetim merkezlerinden verilmiş olan bu yönerge gereğince, Erzurum şubesi, doğu illerinde Türklerin haklarını korumakla birlikte, Ermenilerin göçü sırasında yapılan kötü işlerle halkın hiçbir ilgisi bulunmadığını ve Ermeni mallarının, buralara Ruslar girinceye dek olduğu gibi korunduğunu; buna karşılık Müslümanlara çok acımasızca davranıldığını ve dahası, buyruk dışı olarak göçten alıkonulan kimi Ermenilerin, koruyucularına yaptıkları kötülükleri, kanıtlanmış belgelerle uygarlık dünyasına sunmaya ve bildirmeye ve doğu illerine çevrilen açgözlü bakışları söndürmek için çalışmaya karar veriyor (Erzurum Şubesinin Bildirisi)

Vilâyatı Şarkiye Müdafaai Hukuku Milliye Cemiyeti’nin ilk Erzurum şubesini kuran kişiler, doğu illerinde yapılan propagandaları ve bunların amaçlarını, Türklük-Kürtlük-Ermenilik sorunlarını, bilim, teknik ve tarih açısından inceleyip araştırdıktan sonra, gelecekteki çalışmalarını şu üç noktada topluyorlar (Erzurum şubesinin basılı raporu):

1. Kesinlikle göç etmemek,

2. İvedi olarak bilim, iktisat, din örgütleri kurmak;

3. Saldırıya uğrayacak Doğu illerinin herhangi bucağını savunmada birleşmek.

Vilâyatı Şarkiye Müdafaai Hukuku Milliye Cemiyeti’nin İstanbul’daki yönetim merkezinin, bilim ve uygarlık yöntemleriyle amaca ulaşabileceği konusunda çokça iyimser olduğu anlaşılıyor. Gerçekten de bu yolda çaba göstermekten geri durmuyor. Doğu illerindeki Müslüman halkın haklarını savunmak için Löpeyi (Le Pays) adında Fransızca bir gazete yayımlıyor. Hâdisat gazetesinin sahipliğini üzerine alıyor. Bir yandan da İtilâf Devletleri başbakanlarına ve İstanbul’daki temsilcilerine birer andırı veriyor. Avrupa’ya bir kurul yollamaya girişiyor.

Bu açıklamalardan kolaylıkla anlaşılacağını sanırım ki, Vilâyatı Şarkiye Müdafaai Hukuku Milliye Cemiyeti’nin kuruluşuna yol açan önemli kaygı ve nedenler, doğu illerinin Ermenistan’a verileceği olasılığına dayanıyor. Bu olasılığın da, doğu illeri nüfusunda Ermenilerin çoğunlukta göstermeye ve tarihsel haklar bakımından öncelikli saydırmaya çalışanların, bilimsel ve tarihsel belgelerle dünya kamuoyunu aldatmayı başarmaları; bir de Müslüman halkın Ermenileri toptan öldüren yırtıcılar olduğu yağlı karasını doğruymuş gibi kabul ettirmeleri durumunda gerçekleşebileceği varsayımı üstün geliyor. Bundan dolayıdır dernek, aynı gerekçe ve araçlarla donanmış olarak tarihsel ve ulusal hakları savunmaya çalışıyor.

Karadeniz kıyılarındaki bölgelerde de, bir Rum Pontus hükümeti kurulacağı korkusu vardı. Müslüman halkı Rumların boyunduruğu altında bırakmayıp yaşama haklarını koruma amacıyla, Trabzon’da da ayrıca bir takım kişiler ayrıca bir dernek kurmuşlardı.

Merkezi İstanbul’da olan Trabzon ve Havalisi Ademi Merkeziyet Cemiyeti’nin siyasal ereği ve siyasal amacı, adından anlaşılmaktadır. Her durumda merkezden ayrılmak amacını güdüyor.

 YURT İÇİNDE VE İSTANBUL’DA ULUSAL VARLIĞA DÜŞMAN KURULUŞLAR

 Kurulmaya başlayan bu örgütlerden başka, yurt içinde daha birtakım kuruluşlar ve girişimler de ortaya çıkmıştır. Özellikle Diyarbakır, Bitlis, Elâzığ illerinde, İstanbul’dan yönetilen Kürt Teali Cemiyeti vardı. Bu derneğin amacı, yabancı devletlerin koruması altında, bir Kürt hükümeti kurmaktı.

Konya ve dolaylarında, İstanbul’dan yönetilen Tealii İslâm Cemiyeti kurulmasına çalışılıyordu. Yurdun hemen her yanında İtilâf ve Hürriyet, Sulh ve Selâmet Cemiyetleri de vardı.

 İNGİLİZ MUHİPLERİ CEMİYETİ

 İstanbul’da çeşitli amaçlarla gizli ve açık olmak üzere de, birtakım parti ya da dernek adı altında kuruluşlar vardı.

İstanbul’da önemli sayılacak kuruluşlardan biri İngiliz Muhipler Cemiyeti idi. Bu addan, İngilizlere sevenlerin kurdukları bir dernek olduğu sanılmasın. Bence, bu derneği kuranlar, kendi varlıklarını ve kişisel çıkarlarını sevenler ve  kendi varlıklarıyla çıkarlarının dokunulmazlık çaresini Loyd Corc (Lloyd George) Hükümeti aracılığıyla İngiliz desteğini sağlamakta arayanlardır. Bu mutsuzların, İngiltere Devleti’nin bütünüyle, bir Osmanlı Devleti bırakmak ve korumak isteğinde olup olamayacağını bir kez düşünüp düşünmedikleri üzerinde durmak gereken bir konudur.

Bu derneğe girenlerin başında Osmanlı Padişahı ve yeryüzü Halifesi sanını taşıyan Vahdettin, Damat Ferit Paşa, Dahiliye Nâzırı olan Ali Kemal, Âdil ve Mehmet Ali Beyler ile Sait Molla bulunuyordu. Dernekte İngiliz ulusundan kimi serüvenciler de vardı. Örneğin: Rahip Fru (Frew) gibi. Yapılan işlerden ve işlemlerden anlaşıldığına göre, derneğin başkanı Rahip Fru idi.

Bu derneğin iki görünüşü ve niteliği vardı. Biri dış görünüşü ve uygarca girişimlerle İngiliz desteğini istemeye ve sağlamaya yönelen niteliği idi. Ötekisi, gizli yönü idi. Asıl çalışma bu yöndeydi. Yurt içinde örgütler kurarak ayaklanma ve başkaldırmalara yol açmak, ulusal bilinci işlemez kılmak, yabancı devletlerin işe karışmalarını kolaylaştırmak gibi hayınca girişimler, derneğin bu gizli kolunca yönetilmekteydi. Sait Molla’nın, derneğin açık girişimlerinde olduğu gibi ondan daha çok gizli işlerinde de rol oynadığı görülecektir. Bu dernek için söylediklerim, sırası geldikçe yapacağım açıklamalar ve gerektiğinde göstereceğim belgelerle daha iyi anlaşılacaktır.

 AMERİKA’NIN GÜDÜMÜNÜ İSTEYENLER

 İstanbul’daki kadın erkek birtakım ileri gelen kişiler de, gerçek kurtuluşu Amerika’nın güdümünü istemek ve sağlamakta görüyorlardı. Bu kanıda olanlar, düşüncelerinde çok direndiler; tutulacak en uygun yolun, kendi görüşlerinin uygulanması olduğunu tanıtmaya çok çalıştılar. Bu konuda da, sırası gelince kimi açıklamalar yapacağım.

ORDUMUZUN DURUMU

Genel durumu saptamak için ordu birliklerinin nerelerde ve ne durumda olduklarını açıklamak isterim. Anadolu’da başlıca iki ordu müfettişliği kurulmuştu. Ateşkes Anlaşması yapılır yapılmaz birliklerin savaşçı erleri salıverilmiş, silâh ve cephanesi elinden alınmış; bu birlikler, savaş gücünden yoksun bir takım kadrolar durumuna getirilmişti.

Merkezi Konya’da bulunan İkinci Ordu Müfettişliğine bağlı birliklerin durumu şöyle idi:

Bir tümeni (41. Tümen) Konya’da ve bir tümeni (23. Tümen) Afyonkarahisar’da bulunan 12. Kolordu, karargâhıyla Konya’da bulunuyordu. İzmir’de düşman eline düşen 17. Kolordunun, Denizli’de bulunan 57. Tümeni de bu kolorduya bağlanmıştı.

Bir tümeni (24. Tümen) Ankara’da ve bir tümeni (11. Tümen) Niğde’de bulunan 20. Kolordu, karargâhıyla Ankara’da idi.

İzmit’te bulunan 1. Tümen, İstanbul’daki 25. Kolordu’ya bağlanmıştı. İstanbul’da da 10. Kafkas Tümeni vardı.

Balıkesir ve Bursa yöresinde bulunan 61. ve 56. Tümenler, karargâhı Bandırma’da bulunan İstanbul’a bağlı 14. Kolordu’yu oluşturuyordu. Bu kolordunun komutanı, Meclis’in açılışına dek, rahmetli Yusuf İzzet Paşa idi.

Üçüncü Ordu Müfettişliği, ki müfettişi bendim, karargâhımla Samsun’a çıkmış bulunuyordum. Doğrudan doğruya buyruğum altında iki kolordu bulunacaktı. Biri, merkezi Sivas’ta bulunan 3. Kolordu. Komutanı, yanımda getirdiğim Albay Refet Bey. Bu kolorduya bağlı bir tümenin (5. Kafkas Tümeni) merkezi Amasya’da, öteki tümenin (15. Tümen) merkezi Samsun’da idi. Öbürü, merkezi Erzurum’da bulunan Komutanı Kâzım Karabekir Paşa idi. Tümenlerinden birinin (9. Tümen) merkezi Erzurum’da, komutanı Rüştü Bey; ötekisinin (3. Tümen) merkezi Trabzon’da idi, Komutanı Yarbay Halit Bey idi. Halit Bey İstanbul’a çağrılmış olduğundan komutanlıktan çekilerek Bayburt’ta saklanmış; tümen, vekillikle yönetiliyor; kolordunun öbür iki tümeninden 12. Tümen, Hasankale doğusunda sınırda,11. Tümen Bayezıt’ta bulunuyordu.

Diyarbakır yöresinde bulunan iki tümenli 13. Kolordu bağımsızdı, İstanbul’a bağlıydı. Bir tümeni (2. Tümen) Siirt’te, öteki tümeni (5. Tümen) Mardin’de idi.

MÜFETTİŞLİK GÖREVİMİN GENİŞ YETKİLERİ

Benim yetkim, bu iki kolorduyu doğrudan doğruya buyruğum ve komutam altında bulundurmaktan daha genişti. Müfettişlik bölgeme yakın birliklere de bildirim yapabilecektim. Yine bölgemde bulunan ve bölgeme yakın olan valiliklerde de bildirimde bulunabilecektim.

Bu yetkiye göre, Ankara’da bulunan 20. Kolordu ve bunun bağlı olduğu müfettişlik ile ve Diyarbakır’daki kolordu ile ve hemen bütün Anadolu’da sivil örgütlerin başında bulunan yöneticilerle yazışabilecek ve ilişkiler kurabilecektim.

Bu geniş yetkiyi, beni İstanbul’dan sürmek ve uzaklaştırmak amacıyla Anadolu’ya gönderenlerin bana nasıl verdiklerine şaşabilirsiniz. Hemen söylemeliyim ki, bana bu yetkiyi onlar bilerek ve anlayarak vermediler. Her ne pahasına olursa olsun benim İstanbul’dan uzaklaşmamı isteyenlerin buldukları gerekçe, “Samsun ve yöresindeki düzen bozukluğunu yerinde görüp önlem almak üzere Samsun’a değin gitmek” idi. Ben, bu işin başarılmasının, üstün yetkili bir görev verilmesine bağlı olduğunu ileri sürdüm. Bunda hiçbir sakınca görmediler. O günlerde Genelkurmayda bulunan ve benim amacımı bir ölçüde sezinleyen kişilerle görüştüm. Müfettişlik görevini buldular ve yetkiyle ilgili yönergeyi de ben kendim yazdırdım. Dahası Harbiye Nazırı olan Şakir Paşa  bu yönergeyi okuduktan sonra imzalamakta duraksamış, mühürünü, anlaşılır anlaşılmaz bir biçimde basmıştır.

 GENEL DURUMUN DAR BİR ÇERÇEVEDEN BAKIŞ

 Bu açıklamalardan sonra genel durumu, daha dar bir çerçeve içine alarak, çabucak ve kolayca, hep birlikte gözden geçirelim:

Düşman devletler Osmanlı devletine ve ülkesine maddesel ve ruhsal bakımdan saldırmışlar; yok etmeye ve paylaşmaya karar vermişler. Padişah ve Halife olan kişi, kendi yaşam ve rahatını kurtarabilecek çareden başka bir şey düşünmüyor. Hükûmeti de öyle. Farkında olmadan başsız kalmış olan ulus, karanlık ve belirsizlik içinde, olup bitecekleri bekliyor. Felâketin korkunçluğunu ve ağırlığını anlamaya başlayanlar, bulundukları çevreye ve olaylardan etkilenebilme güçlerine göre kurtuluş çaresi saydıkları önlemlere başvuruyorlar... Ordu, adı var, kendi yok bir durumda. Komutanlar ve subaylar, Genel Savaşın bunca sıkıntı ve güçlükleriyle yorgun, yurdun parçalanmakta olduğunu görmekle yürekleri kan ağlıyor; gözleri önünde derinleşen karanlık felâket uçurumunun kıyısında kafaları, çıkar yol, kurtuluş yolu aramakta...

Burada pek önemli olan bir noktayı da belirtmeli ve açıklamalıyım. Ulus ve ordu, Padişah ve Halifenin hayınlığından haberli olmadığı gibi, o kata ve o katta bulunana karşı yüzyılların kökleştirdiği din ve gelenek bağlarıyla içten bağlı ve uysal.  Ulus ve ordu, kurtuluş yolu düşünürken bu atadan gelen alışkanlık dolayısıyla kendinden önce yüce halifeliğin ve padişahlığın kurtuluşunu ve dokunulmazlığını düşünüyor. Halifesiz ve padişahsız kurtuluşun anlamını kavrama yeteneğinden yoksun... Bu inançla bağdaşmaz görüş ve düşüncelerini açığa vuracakların vay haline! Hemen dinsiz, vatansız, hayın, istenmez olur.

Bir başka önemli bir noktayı da dile getirmek gerekir. Kurtuluş yolu ararken, İngiltere, Fransa, İtalya gibi büyük devletleri gücendirmemek, temel ilke gibi görülmekteydi. Bu devletlerden yalnız biriyle bile başa çıkılamayacağı kuruntusu, hemen bütün kafalarda yer etmişti. Osmanlı Devleti’nin yanında, koskoca Almanya, Avusturya-Macaristan varken hepsini birden yenen, yerlere seren İtilâf kuvvetleri karşısında, yeniden onlarla düşmanlığa varabilecek durumlara girmekten daha büyük mantıksızlık ve akılsızlık olamazdı.

Bu anlayışta olan yalnız halk değildi; özellikle, seçkin denilen insanlar böyle düşünüyordu.

Öyleyse, kurtuluş yolu ararken iki şey söz konusu olmayacaktı. İlkin, İtilâf Devletleri’ne karşı düşmanlık durumuna girilmeyecekti; sonra da, Padişah ve Halifeye canla başla bağlı kalmak temel koşul olacaktı.

DÜŞÜNÜLEN KURTULUŞ YOLLARI

Şimdi baylar, izin verirseniz size bir soru sorayım: Bu durum ve koşullar karşısında kurtuluş için, nasıl bir karar akla gelebilirdi?

Açıkladığım bilgilere ve yaptığım gözlem sonuçlarına göre üç türlü karar ortaya atılmıştı:

Birincisi, İngiltere’nin koruyuculuğunu istemek;

İkincisi, Amerika’nın güdümünü istemek.

Bu iki türlü karara varmış olanlar, Osmanlı Devletinin bir bütün olarak kalmasını düşünenlerdir. Osmanlı ülkesinin çeşitli devletler arasında paylaşılmasından ise, bu ülkeyi bütün olarak bir devletin kanadı altında bulundurmayı yeğleyenlerdir.

Üçüncü karar, bölgesel kurtuluş yollarıyla ilgilidir. Örneğin: Birtakım bölgeler, kendilerinin Osmanlı Devletinden koparılacağı görüşüne karşı ondan ayrılmamak yollarına başvuruyor. Birtakım bölgeler de, Osmanlı Devletinin ortadan kaldırılacağına, Osmanlı ülkesinin paylaşılacağına oldubitti gözüyle bakarak başlarını kurtarmaya çalışıyorlar.

Bu üç türlü kararın gerekçesi, yapmış olduğum açıklamalar arasında vardır.

 BENİM KARARIM

Baylar, ben bu kararların hiçbirini yerinde bulmadım. Çünkü bu kararların dayandığı bütün kanıtlar ve mantıklar çürüktü, temelsizdi. Gerçekte, içinde bulunduğumuz o günlerde, Osmanlı Devletinin temelleri çökmüş, ömrü tükenmişti. Osmanlı ülkesi bütün bütüne parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türk’ün barındığı bir ata yurdu kalmıştı. Son sorun, bunun da paylaşılmasını sağlamak için uğraşılmaktan başka bir şey değildi. Osmanlı Devleti, onun bağımsızlığı, padişah, halife, hükümet, bunların hepsi anlamını yitirmiş birtakım boş sözlerdi.

Neyin ve kimin dokunulmazlığı için kimden ve ne gibi yardım istemek düşünülüyordu?

Öyleyse sağlam ve gerçek karar ne olabilirdi?

Baylar, bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da ulus egemenliğine dayanan, tam bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak.

İşte, daha İstanbul’dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun’da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamaya başladığımız karar, bu karar olmuştur.

 YA BAĞIMSIZLIK YA ÖLÜM!

Bu kararın dayandığı en sağlam düşünüş ve mantık şu idi:

Temel ilke, Türk ulusunun onurlu ve saygın bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu, ancak tam bağımsız olmakla sağlanabilir. Ne denli zengin ve gönenmiş olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun ulus, uygar toplumlar karşısında uşak durumunda kalmaktan öteye gidemez.

Yabancı bir devletin koruyuculuğunu ve kollayıcılığını istemek insanlık niteliklerinden yoksunluğu, güçsüzlük ve beceriksizliği açığa vurmaktan başka bir şey değildir. Gerçekten de aşağılık duruma düşmemiş olanların, isteyerek başlarına yabancı bir buyurman getirmeleri hiç düşünülemez.

Oysa, Türk’ün onuru, kendine güveni ve yetenekleri çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir ulus, tutsak yaşamaktan yok olsun, daha iyidir.

Öyleyse, ya bağımsızlık ya ölüm!

İşte gerçek kurtuluşu isteyenlerin parolası bu olacaktı. Bir an için, bu kararın uygulanmasında başarısızlığa uğranılacağını düşünelim. Ne olacaktı? Tutsaklık.

Peki efendim, öteki karalara uymakla da sonuç bu olmayacak mıydı?

Şu ayrımla ki, bağımsızlığı için ölümü göze alan ulus, insanlık onur ve şerefinin gereği olan her özveriye başvurduğunu düşünerek avunur ve kuşkusuz, tutsaklık zincirini kendi eliyle boynuna geçiren uyuşuk, onursuz bir ulusa karşılaştırılınca, dost ve düşman gözündeki yeri çok başka olur.

Sonra, Osmanlı soyunu ve egemenliğini sürdürmeğe çalışmak, kuşkusuz Türk ulusuna karşı en büyük kötülüğü yapmaktı. Çünkü ulus, her türlü özveriye başvurarak bağımsızlığını sağlasa da, padişahlık sürüp giderse, bu bağımsızlık güvenli sayılamazdı. Artık yurtla, ulusla hiçbir gönül ve düşünce bağı kalmamış bir sürü delinin, devlet ve ulus bağımsızlığının ve onurunun koruyucusu durumunda bulundurulması nasıl uygun görülebilirdi?

Halifeliğe gelince, bunun bilim ve tekniğin ışığa boğduğu gerçek uygarlık dünyasında gülünç sayılmaktan öte bir yanı kalmış mıydı?

Görülüyor ki, verdiğimiz kararın uygulanmasını sağlamak için ulusun daha alışmadığı sorunlara el atmak gerekiyordu. Kamunun diline düşmesinde büyük sakıncalar bulunacağı düşünülen noktaların söz konusu edilmesinde kesin zorluk vardı.

Osmanlı Hükümeti’ne, Osmanlı padişahına ve Müslümanların halifesine başkaldırmak, bütün ulusu ve orduyu ayaklandırmak gerekiyordu.

UYGULAMAYI EVRELERE AYIRMAK VE ADIM ADIM İLERLEYEREK AMACA VARMAK

Türk ata yurduna ve Türkün bağımsızlığına saldıranlar kimler olursa olsun, onlara bütün ulusça silâhlı olarak karşı çıkmak ve onlarla savaşmak gerekiyordu. Bu önemli kararın bütün gereklerini ve isteklerini ilk gününde açıklamak ve söylemek, kuşkusuz yerinde olamazdı. Uygulamayı birtakım evrelere ayırmak ve olaylardan ve olgulardan yararlanarak ulusun duygu ve düşünceleri üzerinde işlemek ve adım adım ilerleyerek amaca ulaşmaya çalışmak gerekiyordu. Nitekim öyle olmuştur. Ancak dokuz yılda yaptıklarımız bir mantık zinciriyle düşünülürse, ilk günden bugüne dek izlediğimiz genel gidişin, ilk kararın çizdiği çizgiden ve yöneldiği amaçtan hiç ayrılmamış olduğu kendiliğinden ortaya çıkar.

Burada, kafalarda yer tutabilecek kimi duraksama düğümlerinin çözülmesini kolaylaştırmak için bir gerçeği hep birlikte gözden geçirmeliyiz.

Beliren ulusal savaşın tek amacı yurdu dış saldırıdan kurtarmak olduğu halde bu savaşın, başarıya ulaştıkça, ulusal egemenliğin bütün ilkelerini ve kurumlarını evre evre bugünkü döneme değin gerçekleştirmesi olağan ve kaçınılmaz bir tarih akışı idi.  Bu kaçınılmaz tarih akışını, ilk anda bende gördüm ve sezinledim. Ama, baştan sona bütün evreleri kapsayan sezgilerimizi ilk anda bütünüyle açığa vurmadık ve söylemedik. İleride olabilecekler üzerine çok konuşmak, giriştiğimiz gerçek ve maddesel savaşa boş kuruntular niteliği verebilirdi; dış tehlikenin yakın etkileri karşısında üzüntü duyanlar arasında göreneklerine, düşünme yeteneklerine, ruhsal durumlarına uymayan olasılık içindeki değişikliklerden ürkeceklerin ilk anda direnmelerine yol açabilirdi. Başarı için kestirme ve güvenli yol, her evreyi zamanı  geldikçe uygulamaktı. Ulusun gelişmesi ve yükselmesi için esenlik yolu bu idi. Ben de böyle yaptım. Ancak, tuttuğum bu kestirme ve güvenli başarı yolu; yakın çalışma arkadaşım olarak tanınmış kişilerden kimileriyle aramızda, zaman zaman ilkelerde, davranışlarda, yapılan işlerde özle ve ayrıntıyla ilgili birtakım anlaşmazlıklar, kırgınlıklar ve dahası ayrılıklar çıkmasının nedeni ve açıklaması olmuştur. Ulusal savaşa birlikte başlayan yolculardan kimileri, ulusal yaşamın bugünkü cumhuriyete ve cumhuriyet yasalarına değin uzayan gelişmelerinde, kendi düşünce ve ruh yapılarının kavrama sınırı bittikçe bana direnmeye ve ruh yapılarının kavrama sınırı bittikçe, bana direnmeye ve karşı çıkmaya başlamışlardır. Bu noktaları, aydınlanmanız için, kamuoyunun aydınlanmasına yararlı olmak için, sırası geldikçe birer birer göstermeye çalışacağım.

ULUSAL SIR

Bu son sözlerimi özetlemek gerekirse diyebilirim ki ben, ulusun vicdanında ve geleceğinde sezdiğim büyük gelişme yeteneğini, bir ulusal sır gibi vicdanımda taşıyarak, yavaş yavaş bütün bir toplumumuza uygulatmak zorundayım.

ORDU İLE İLİŞKİ

Şimdi baylar, ilk iş olmak üzere bütün orduyla ilişki kurmak gerekli idi.

Erzurum’da On Beşinci Kolordu Komutanına 21 Mayıs 1919’da yazdığım bir kapalı telde: "Genel durumumuzun almakta olduğu korkunç durumdan pek üzgün olduğumu; ulusa ve yurda borçlu olduğumuz en son vicdan ödevini yakından, işbirliğiyle en iyi yapabileceğimiz kanısıyla bu son görevi kabul ettiğimi; bir an önce Erzurum’a gitmek isteğinde bulunduğumu ama Samsun ve yöresinin durumunun, güvensizlik yüzünden kötü bir sonuca varmaya neden olabileceğinden, buralarda ister istemez birkaç gün daha kalmak gerekeceğini” bildirdikten sonra, “beni şimdiden aydınlatmaya yarayacak konular varsa bildirilmesini” rica ettim.

Gerçekten, Samsun ve yöresinde Rum çetelerinin Müslüman halka saldırması ve daha işin başında araçsız bırakılmış olan bölge yöneticilerinin yabancı devletlerin işe karışmaları yüzünden hiçbir önlem alamaması, durumu güçleştirmişti.

Tanıdığımız ve kendisinden büyük çaba umduğumuz bir kişinin Samsun’a mutasarrıf olarak atanmasını sağlamak girişmekle birlikte, Üçüncü Kolordu Komutanını geçici olarak Canik mutasarrıflığına atadım. Elden gelen bölgesel önlemlerin alınmasına ve özellikle halkın gerçek durum üzerinde aydınlatılmasına ve orada bulunan yabancı birlik ve subaylardan çekinmeye ve yer olmadığının anlatılmasına önem verildi ve hemen o bölgede ulusal örgütler kurmaya girişildi.

23 Mayıs 1919’da Ankara’da bulunan Yirminci Kolordu Komutanına: “Samsun’a geldiğimi ve kendisiyle daha sıkı ilişki kurmak istediğimi ve İzmir bölgesinden daha kolaylıkla alabileceği bilgileri öğrenmek istediğimi” bildirdim.

Bu kolordunun durumu ile daha İstanbul’da iken ilgilenmiştim. Güneyden Ankara bölgesine trenle taşınması söz konusu idi. Bu yer değiştirmenin engellendiğini  anlamış olduğumdan, İstanbul’dan ayrıldığım günlerde Genelkurmay Başkanı olan Cevat Paşa’dan, kolordunun trenle taşınması gecikirse, karadan yürüyerek Ankara’ya gönderilmesini rica etmiştim. Bundan dolayı, söz konusu kapalı telyazımda: “Yirminci Kolordunun bütün birliklerinin Ankara’ya gelmeyi başarıp başaramayacaklarını” sordum. “Canik sancağı” üzerine bilgi verdikten sonra bir iki güne değin Samsun’dan karargahımla, bir süre için Havza’ya gideceğim ve her durumda Samsun’dan ayrılmadan önce beni aydınlatacak bilgileri beklediğimi” yazdım.

Yirminci Kolordu Komutanından, üç gün sonra 26 Mayıs 1919’da aldığım yanıtta: “İzmir’den düzenli bilgi alamadıklarını, düşmanın Manisa’ya girişini de telgrafçıların haber verdiğini, kolordunun Ereğli’de bulunan birliklerinin hepsini trenle taşınamadığından, karadan yürüyüşe başladıklarını, ancak, yolun uzunluğu dolayısıyla Ankara’ya ne zaman ulaşacaklarının belli olmadığını” bildiriyordu.

Kolordu Komutanı yine bu telyazısında: “Afyonkarahisar’da bulunan 23. Tümenin, er sayısının pek az olduğundan ve orada ellerine geçen erleri bu tümene göndermekte olduklarından söz açtıktan sonra, Kastamonu ve Kayseri bölgelerindeki güvenliği bozan birtakım olaylar üzerine haberler gelmeye başladığını” bildiriyor ve zaman zaman bilgi vereceğini yazıyordu. (belge: 11)

27 Mayıs 1919 gününde Havza’dan, hem Yirminci Kolordu Komutanından ve hem de bu kolordunun bağlı olduğu Konya’daki ordu müfettişliğinden: “Afyonkarahisar’daki tümenin güçlendirilmesi için hangi kaynaklardan yararlanıldığını ve gücünün artırılıp artırılamayacağını ve bugünkü durumumuza göre, bu tümene nasıl bir görev verilmesinin düşünüldüğünü” sordum. (belge: 12,13)

Kolordu Komutanı, 28 Mayıs 1919’da sorduğum işler üzerine bilgi veriyor ve: “Düşman burulara girmeye kalkışırsa 23. Tümen, bulunduğu yeri bırakmayacak ve saldırıya uğrarsa, yerli halktan alacağı yardımla, kesimini savunacaktır” diyordu. (belge: 14)

Ordu Müfettişi de, 30 Mayıs 1919’da verdiği yanıtta: 23. Tümen, Karahisar’ın güvenliğini korumakla birlikte, düşmanın her türlü ilerleyişine, her türlü araçla karşı koyacaktır” diyordu. Bu araçların hazırlanmakta olduğunu ve Konya’da orduyu destekleyebilecek bir kuvvet hazırlamaya çalışıldığını; ancak, bu daha ad ve san konmadığını bildiriyordu.

Ben, müfettişliğe yazdığım telde: “Konya’da bir vatan ordusu kurulmakta olduğu üzerine bir takım haberler yayılmıştır; bunun içyüzü ve örgütü nedir?” demiştim. Böyle bir soruyu sormaktaki düşüncem, biraz da onları özendirmek ve uyarmak idi. Müfettişliğin verdiği son bilgi, bunun üzerinedir. (belge:15)

Kolordu Komutanı bu soruma: “Konya’da vatan ordusunun kuruluşundan haberim yok” yanıt vermişti.

Yirminci Kolordu ve Konya’daki Ordu Müfettişliği ile ilişki kurmam üzerine aldığım haberlerden tetikte bulunmayı ve uyanıklığı gerektiren noktaları 1 Haziran 1919’da Erzurum’da On Beşinci Kolordu ve Samsun’da Üçüncü Kolordu ve Diyarbakır’da On Üçüncü Kolordu Komutanlarına bildirdim. (belge:16)

Trakya’da bulunan kuvvetleri ve komutanlarını bilmiyordum. O bölge ile de ilişki kurmak gerekti. Bu düşünceyle, İstanbul’da, Genel Kurmay Başkanı Cevat Paşa’dan 16 Haziran 1919’da özel şifre ile (Cevat Paşa ile ayrıldığım gün gizli bir şifre kararlaştırmıştık) Edirne’de Kolordu Komutanının kim olduğunu ve Cafer Tayyar Bey’in nerede bulunduğunu sordum. Cevat Paşa 17 Haziranda yanıt verdi. “Cafer Tayyar Bey’in Birinci Kolordu Komutanı olarak Edirne’de bulunduğunu” öğrendim. (belge: 18)

Amasya’dan 18 Haziran 1919 günü, Edirne’de Birinci Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Bey ‘e kapalı telle yönergede başlıca şunları bildirdim: “Ulusal bağımsızlığımızı boğan ve yurdun bölünmesi tehlikelerini hazırlayan İtilâf devletlerinin yaptıklarını ve İstanbul hükümetinin tutsak ve güçsüz durumunu biliyorsunuz.

Ulusun yazgısını böyle bir hükümetin eline bırakmak, dağılmaya boyun eğmektir.

Trakya ve Anadolu’daki ulusal örgütleri birleştirmeye ve ulusun sesini bütün gürlüğüyle dünyaya duyuracak güvenilir bir yer olan Sivas’ta birleşik ve güçlü bir kurul toplamaya karar vermiştir.

Trakya-Paşaeli Cemiyeti, yetkili olmamak üzere İstanbul’da bir kurul bulundurabilir.

Ben İstanbul’da iken, Trakya Cemiyeti üyelerinden kimileriyle görüşmüştüm. Şimdi zamanı geldi. Gerekenlerle gizlice görüşerek hemen örgütler kurunuz ve benim yanıma da delege olarak değerli bir iki kişi gönderiniz. Onlar gelinceye değin, Edirne ili haklarının savunucusu olmak üzere, beni vekil ettiklerini belirten, imzalı bir belgeyi kendi imzanızla ve kapalı telle bildiriniz.

Bağımsızlığa ulaşıncaya değin, bütün ulusla birlikte, özveriyle çalışacağıma kutsal inançlarım adına ant içtim. Artık benim için Anadolu’dan ayrılmak söz konusu olamaz.

Trakya’nın direnme gücünü artırmak amacıyla bu yönergeye şu bilgileri de ekledim: “Anadolu halkı baştan aşağı bölünmez bir bütün durumuna getirildi. Kararlar, bütün komutanlar ve arkadaşlarımızla birlikte alınıyor. Vali ve mutasarrıfların hemen hepsi bizden yanadır. Anadolu’daki ulusal örgütler ilçe ve bucaklara kadar genişledi. İngiliz koruyuculuğu altında bağımsız bir Kürdistan kurulması ile ilgili propaganda ortadan kaldırıldı ve bu amacı güdenler yola getirildi. Kürtler, Türklerle birleşti.” (belge:19)

YUNAN ORDUSUNUN MANİSA VE AYDIN ÇEVRESİNE GİRİŞİ

Bu tarihe değin Yunan ordusunun Manisa ve Aydın çevrelerine de girdiğini öğrendim. Ama İzmir’de ve Aydın’da bulunduklarını bildiğim kuvvetlerin ne durumda olduklarını gösterir açık bir bilgiyi daha hiçbir yerden elde edemiyordum. Doğrudan doğruya bu kuvvetlerin komutanlarına da birtakım buyruklar yazmıştım. Bunun üzerine, 29 Haziran’da, 56. Tümen Komutanı Bekir Sami Bey’in, iki gün önceki tarihi taşıyan, bir kapalı telini aldım.

56. Tümen’e İzmir’de Hurrem Bey adında bir kişi komuta ediyormuş. Bu komutan ve İzmir’deki iki alayın kılıç artıkları, subaylarıyla birlikte, hemen hepsi tutsak olmuşlar. Yunanlılar bunları gemilerle Mudanya’ya götürmüşler. Bekir Sami Bey bu kılıç artıklarının komutasını üzerine almak için gönderilmiş.

Bekir Sami Bey 27 Haziran 1919 günü telinde, 22 Haziran 1919 günlü iki buyruğumu ancak 27 Haziran’da Bursa’ya vardığında alabildiğini söylüyor ve verdiği bilgiler ve yaptığı açıklamalarda: “Ulusal amaçları gerçekleştirecek yeter araçları bulamadığımdan, tümenimi düzene sokmayı başarırsam daha iyi hizmetler yapılabileceği kanısında olduğumdan, 21 Haziran sabahı Kula’dan Bursa’ya doğru yola çıkmak zorunda kaldım. Bununla birlikte ve birçok engeller bulunmasına karşın, ulusal eylemlerin yurdun kurtarılması için çok gerekli olduğu düşüncesini her yana yaymayı başardım” diyor. Düşündüklerimin ve yaptıklarımın doğruluğuna sağlam inancı olduğunu bildiriyor ve bu konuda hemen işe giriştiğini; Çine’de bulunan 57. Tümene de buyruk vermekliğimi ve kendisine de buyruk vermeyi sürdürmemi istiyordu. (belge: 20)

ULUSAL ÖRGÜTLER KURULMASI VE ULUSUN UYARILMASI

Bir hafta kadar Samsun’da ve 25 Mayıstan 12 Hazirana dek Havza’da kaldıktan sonra Amasya’ya gittim. Bu süre içinde bütün yurtta ulusal örgütler kurulması gerekliğini bir genelge ile bütün komutanlara ve sivil örgütlerin baş neticelerine bildirdim.

Dikkate değer ki, İzmir’e ve daha sonra Manisa’ya ve Aydın’a düşman girişi ve yapılan her türlü saldırı ve zulümler üzerine ulus daha aydınlanmamış ve ulusal varlığına vurulan bu korkunç yumruğa karşı açıkça hiçbir üzüntü ve sızıltı göstermemişti. Ulusun, bu haksız darbe karşısında sessiz ve durgun kalması, kuşkusuz ulus için iyiye yorumlanamazdı. Bundan dolayı, ulusu uyarıp eyleme geçirmek gerekli idi. Bu amaçta 28 Mayıs 1919 günü, valilere ve bağımsız mutasarrıflıklara, Erzurum’da On Beşinci Kolordu, Ankara’da Yirminci Kolordu ve Diyarbakır’da On Üçüncü Kolordu Komutanlıklarına, Konya’da Ordu Müfettişliği’ne genelge ile şu yolda bildirme bulundum:

Ízmir’e ve daha sonra ne yazık ki Manisa’ya ve Aydın’a düşmanın girişi, gelecek tehlikeyi daha açık olarak sezdirmiştir. Yurt bütünlüğümüzün korunması için, ulusal tepkilerin daha canlı olarak gösterilmesi ve sürdürülmesi gerekir. Ulusal yaşayışı ve bağımsızlığı bozan düşmanın yurda girişi ve yurt parçalarını koparıp alması gibi olaylar, bütün ulusa kan ağlatmaktadır. Üzüntüler dindirilemiyor. Ulusun katlanamayacağı ve dayanamayacağı bu olayların hemen önlenmesi, bütün uygar uluslarla, büyük devletlerin adaletinden ve etkisinden sabırsızlıkla beklendiği yolunda, önümüzdeki hafta içinde ve çeşitli illere göre, pazartesi başlayıp çarşamba gününe dek gerekli işlemlerin arkası alınarak, yapılacak büyük ve coşkun toplantılarla ulusal gösterilerde bulunulması ve bunun köylere varıncaya dek her yerde yapılması ve bütün büyük devletlerin temsilcileriyle Babıâliye etkili telgraflar çekilmesi ve yabancıların bulunduğu yerlerde bunlara da etki yapmakla birlikte ulusal gösterilerde düzenin son derece korunması ve Hıristiyan halka karşı saldırıya ve düşmanlık gösterisine benzer davranışlardan sakınılması çok gereklidir. Sizler bu konularda duyarlı ve etkili bulunduğunuzdan, işin iyi yönetileceğine ve başarılacağına tam güvenim vardır. Sonucun bildirilmesini rica eylerim.

ULUSAL GÖSTERİ TOPLANTILARI

Verdiğim bu yönerge üzerine her yerde gösteriler yapılmaya başlandı.

Yalnız sayılı yerlerde birtakım kuruntular yüzünden, duraksamalar olduğu anlaşılmıştır. Örneğin: On Beşinci Kolordu Komutanının Trabzon ile ilgili olarak gönderdiği 9 Haziran 1919 günlü kapalı telden “Gösteri toplantısı sırasında Rumların uygunsuz davranışlarda bulunabilecekleri hiç yoktan kötü bir olay çıkabileceği düşünülerek, gösteri yapılmasına verilmiş iken bu kararın uygulanmadığı.... gösteriyi düzenleyen kurulun toplantısında İstrati ve Polidis’in de bulunduğu” anlaşılıyordu.

Trabzon, Karadeniz kıyısında önemli bir merkez olduğundan, orada ulusal girişimler ve çalışmalarda kararsızca davranış ve Yunanlılara karşı yapılacak ulusal gösterilerle ilgili görüşmelerde İstrati ve Polidis Efendileri de bulundurmak gibi, girişimin ciddi olmadığını gösterecek gevşeklikler, kuşkusuz İstanbul ve düşmanlar için pek değerli sayılacak belirtilerdir.

Verdiğim yönergedeki temel düşünceyi kötüye kullanacak denli ustalık gösterenler de oldu. Örneğin: Sinop’a yeni atanan bir mutasarrıf, orada yapılan gösterileri kendisi yönetiyor ve gösteri kararlarını kendisi yazıp halka imza ettirdiğini söylüyor ve bize de bir örneğini gönderiyor. Bu adamın zavallı halka gürültü patırtı arasında imza ettirdiği uzun yazılar içinde şu satırlar gizleniyordu: “Türkler ilerleyip gelişemediyse bu, şimdiye değin iyi bir yönetime kavuşamamasından ileri gelmiştir. Türk ulusu, ancak kendi padişahının buyruğu ve egemenliği altında olmak koşuluyla, Avrupa’nın gözetim ve denetiminde kurulacak bir yönetim örgütü ile yaşayabilir.”

Baylar, Sinop halkı adına İtilâf Devletleri temsilcilerine verilen 3 Haziran 1919 günlü bu andırının altındaki imzalara göz gezdirirken müftü vekili efendinin imzasının yanında gördüğüm imza, bilginize sunduğum satırları yazan ve yazdıran ruhu bulup çıkarmama yaradı. O imza, Hürriyet ve İtilâf Fırkası ikinci başkanı olan kişinin imzası idi.

 ULUSAL GÖSTERİLERİN YANKILARI

Her yerde gösteriler yapılması için bildirimler yaptığım günden üç gün sonra, yani Harbiye Nazırının 31mayıs 1919 günlü şu telini aldım:

İngiltere Olağanüstü Komiserliğinden Babıâliye bildirilip Harbiye Nazırlığına gönderilen nota örneği aşağıya çıkarılmıştır:

Bugüne değin gelen raporlardan, Üçüncü Kolordu bölgesinde her zaman görülebilecek haydutluk olaylarından başka bir şey olmadığı bilinmekle birlikte, son noktada ileri sürülen olaylar üzerine özel soruşturma yapılarak sonucunun ivedilikle bildirilmesini rica ederim.

31/5/1919                                                                                          Harbiye Nazırı Şevket

Örnek

1- Sivas’ın bugünkü durumu ve adı geçen kentte ya da bu kentin yakınında toplanmakta bulunan Ermeni sığınaklarının esenliği üzerine en son olarak oldukça kaygı verici haberler aldığımı yüksek katılımı bildirmekle öğünç duyarım.

2- Bundan dolayı askerî komutanın görev bölgesi içinde bulunan Ermenilerin iyi korunması ve gözetilmesi için elden gelen bütün önlemlerin alınmasını kesin olarak belirten ve herhangi bir öldürme ya da kötü davranış olursa kendisinin doğrudan doğruya sorumlu tutulacağını bildiren bir telin Yüksek Harbiye Nazırlığınca adı geçen komutana ivedilikle çekilmesi yolunda buyruk verilmesini katınızda rica ederim.

3- Bu yönergeye benzer yönergelerin ilgili sivil yöneticilere de ayrıca gönderilmesini rica ederim.

4- Yurt içindeki düzensizlik üzerine yüksek katınızın haklı olarak ne denli kaygılı bulunduğunu bildiğim için yüksek katınızca ayrıca işbu (...........) uyulacağı kanısındayım.

5- Söz konusu olan yönergenin gönderilme tarihi üzerine verilecek bilginin beni pek çok sevindireceğini bildiririm.

Sivas vali vekilliğinden aldığım 2 Haziran 1919 günlü bir telyazıda da: “Bugün Dömanj (Demange) imzasıyla alınan telde “İzmir’e Yunanlıların girişi üzerine Aziziye’de Hıristiyanların ölümle korkutulduğu öğrenilmiştir. Bu ise uygun değildir. Size haber veriyorum ki bu durumlar, müttefik askerlerinin ilinize girmesine neden olur, anlamında bildirim yapılmaktadır...” denilmekte idi.

Gerçekte, ne Sivas’ta kaygı verici bir durum vardı, ne de Hıristiyanlar ölümle korkutulmuştu. Bunu, ulusça yapılmaya başlanılan gösteri toplantılarından kaygılanan ve bu amaçlarının gerçekleşmesine engel sayan Hıristiyan azınlıkların, yabancıların dikkatini çekmek için, bile bile yaydıkları uydurma haberler olarak saymak gerekir. (belge: 22,23,24) Harbiye Nazırlığının nota örneğini içine alan teline verdiğim yanıtı olduğu gibi bilginize sunacağım.

İstihbarat

Çok ivedidir.                                                                                                  3 Haziran 1919

Sayı 58

Harbiye Nazırlığı Yüksek Katına

Y: 2 Haziran 1919 şifre

Sıvas ve çevresinde eskiden beri bulunan Ermenileri ve daha sonradan sığınanları korkutacak hiçbir olay geçmemiştir. Ne Sıvas’ta, ne de çevresinde kaygı verecek hiçbir durum yoktur. Herkes sessizce kendi iş ve güçleriyle uğraşmaktadır. Bunu kesin olarak bilginize sunar ve inanmanızı dilerim. Şu duruma göre, İngiliz notasındaki haberlerin nereden çıktığını benim bilmem gerekir. Düşmanım İzmir ve Manisa’ya girişiyle ilgili acı haber üzerine Müslüman halkın yaptığı ve Hıristiyan azınlıklara karşı hiçbir düşmanlık duygusu gütmeyen toplantılardan kimi kişilerin olmaları düşünülebilir. İtilâf devletleri, ulusumuzun haklarına ve bağımsızlığına saygılı kaldıkça, ulus da yurt dokunulmazlığının kesinliğine güvendiklerinin baş göstermesine karşı ne ulusun coşkusunu ve iç acısını, ne de bundan doğan ulusal gösterileri engelleyip durdurmak için kendimde ve hiç kimsede hiçbir güç göremeyeceğim gibi bu yüzden ortaya çıkacak olguların ve olayların karşısında da sorumluluk yüklenebilecek ne bir komutan, ne sivil yönetici, ne de hükümet düşünürüm.

Mustafa Kemal

Bu nota örneğiyle verdiğim yanıtın örneği bütün komutanlara, vali ve mutasarrıflara genelge ile bildirildi.

O günlerde İngiliz Muhipler Cemiyetiyle birlik olarak bütün ulusça İngiltere’den yardım istenmesinin bu dernek adına, Sait Molla imzasıyla bütün belediye başkanlıklarına bir telle bildirildiğini ve bu teli etkisiz bırakmak için, ulusu gereği gibi aydınlatmakla yetinmeyerek hükümet katına başvurmaktan geri kalmadığımı da öğrenmiş bulunuyorsunuz. (belge:25) Bundan başka, 27 Mayıs 1919 günü “Türkiye-Havas- Reuter” adındaki ajansın, toplanan Saltanat Şûrası ile ilgili olarak verdiği haberler arasında: “Bütün üyelerin düşüncesi, Türkiye’nin büyük devletlerden birinin yardımını sağlamak üzerinde toplanmıştır.” haberini yayması üzerine, Sadrazama: “Ulusun, bağımsızlığını korumaya kararlı olduğunu ve bütün kötü sonuçlara karşı her türlü özveriyi göze aldığını ve ulusal vicdanı yansıtmayan haberlerin kaygı verici tepkiler doğurduğunu” yazdıktan başka, bütün ulusa da bu durumu nasıl bildirdiğimi başka bir açıklama sırasında söylemiştim.

Sadrazam Ferit Paşa’nın Paris’e, bilinen çağrılışı üzerine, Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ilk toplantı günlerinde birtakım demeçler vermiştim. Bu konuda düşünce ve davranışımın ne olduğunu açıklamak amacıyla şu belgeyi olduğu gibi bilginize sunacağım:

Şifre

İvedidir.                                                                                 Havza, 3.6.1919

Kişiye özel.

Samsun’da Üçüncü Kolordu Komutanı Refet Beyefendiye

Erzurum’da On Beşinci Kolordu Komutanı Kâzım Paşa Hazretlerine

Canik Mutasarrıfı Hamit Beyefendiye

Erzurum Valisi Münir Beyefendiye

Sıvas Vali Vekili Hâkim Hasbi Efendi Hazretlerine

Kastamonu Valisi İbrahim Beyefendiye

Ankara’da Yirminci Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa Hazretlerine

Konya’da Yıldırım Birlikleri Müfettişi Cemal Paşa Hazretlerine

Diyarbakır’da On Üçüncü Kolordu komutanı Vekili Cevdet Beyefendiye

Van Valisi Haydar Beyefendiye

Fransa siyasal temsilci Bay Döfrans’ın (Defrance) sadrazamlık yüksek katına gelerek Osmanlı Devletinin haklarını konferansta savunmak için Paris’e gidebileceklerini bildirdiği, Dahiliye Nazırlığının resmi bildirimlerinden ve ajans yayınlarından anlaşılmıştır. Ulusumuzun İzmir olayı üzerine gösterdiği ulusal dayanışma ve böylece bağımsızlığı koruma konusunda beliren kesin direnişinin sonucu olan bu şerefli durum övülmeye değer. Ama, bununla birlikte Yunanlılar İzmir iline girmekten alıkonulmuş değildir. Her halde ulus, haklarını bilir ve onu çiğnetmemek için parçalanmaz bir bütün olarak ölesiye savaşa hazır olduğunu İtilaf devletlerine karşı göstermeyi ve tanıtlamayı sürdürdükçe adı geçen devletlerin ulusumuzu sayar ve haklarını tanır olacaklarına kuşku yoktur.

Sadrazam Paşa Hazretlerinin konferansta Osmanlı Devletinin haklarını savunmak için büyük çaba gösterdikleri doğaldır. Ancak, ulusça kesin olarak savunulması istenilen ve gerekli görülen haklar özellikle iki noktada önem kazanır. Birincisi, kesin olarak devlet ve ulusun tam bağımsızlığı, ikincisi de yurtta çoğunluğun azınlıklara feda edilmemesidir.

Bu konuda, Paris’e gitmeye hazırlanan kurulun görüşü ile ulusal vicdanın kesin isteği arasında tam bir uygunluk gerekir. Böyle olmazsa ulus, çok güç durumda ve düzeltilemez oldubittiler karşısında kalabilir. Bu kaygıyı doğuran nedenler şunlardır: Sadrazam Paşa Hazretleri, duyduğumuz demecinde Ermeni özerkliği ilkesini kabul etmiş olduğunu bildirdi. Bunun sınırını bildirmedi. Bundan, doğu illeri halkı doğal olarak üzüntü duydu ve durumun açıklanmasını istemek zorunda kaldı. Toplanmış olan Saltanat Şurası’nda da, hemen bütün kurulun, ulusal bağımsızlığın korunmasını ve ulus alın yazısının bir ulusal kurultay eline bırakılmasını istemelerine karşın, yalnız, hükümetin dayandığı İtilaf ve Hürriyet Fırkası adına, başkanı Sadık Bey İngiltere’nin koruyuculuğunu istemeyi yazılı olarak önerdi. Geniş bir Ermenistan özerkliği ve devletin bir yabancı devlet koruyuculuğunu kabulü konularında ulusal istekle bugünkü hükümetin görüşü arasında uygunluk olmadığı görülüyor. Sadrazam Paşa Hazretleriyle yanında gidecek kurulun, ulus haklarını savunmada uyacakları ilkeler ve program ulusça bilinmedikçe, yukarıda bilgilerine sunulan noktalarda kaygılanmaktan insan kendini alamıyor. Bundan dolayı, illerdeki ve illere bağlı yerlerdeki Müdafaai Hukuku Milliye ve Reddi İlhak derneklerinin temsilci kurullarınca ve bu derneklerin kuruluşları tamamlanamayan yerlerde de Belediye Kurullarınca Sadrazam Paşa Hazretlerine ve doğrudan doğruya Padişah Hazretlerine telyazılarıyla başvurularak ulusal bağımsızlığın tam dokunulmazlığı ve ulus çoğunluğu haklarının korunması ilkesinin ulusun temel koşulu olduğu bildirilmeli ve gidecek kurulun buna göre savunma ilkelerini ulusa resmi olarak ve açıkça duyurması istenmelidir. Ulusun bu davranışıyla, gidecek kurulun savunmaya çalışacağı ilkelerin gerçekten ulusun isteği olduğu İtilaf devletlerince bilinecek ve doğal olarak daha çok önemle göz önünde tutulacağı için, kurulun görevini kolaylaştıracaktır. Bu düşüncelerin gerekenlere tez elden ulaştırılmasını ve bildirilmesini, yurdumuzun alın yazısı adına yüce ve yurtsever kişiliğinizden önemli rica ederim. Bu telin alındığı zaman bildirilmesini de rica ederim.

Mustafa Kemal

İSTANBUL’A GERİ ÇAĞRILIŞIM

Bu tarihten beş gün sonra, yani 8 haziran 1919’da Harbiye Nazırı’nın beni İstanbul’a çağırdığını ve gizli olarak sormam üzerine kimlerin isteğiyle ve niçin çağırıldığımı, devlet büyüklerinden bir kişinin bildirdiğini daha önce yaptığım bir açıklama sırasında söylemiştim. Bu bilgiyi veren devlet büyüğü, Genelkurmay Başkanlığı görevinde bulunan Cevat Paşa idi. Bunun üzerine, İstanbul ile yapılmış yazışmaların bir bölümü herkesçe öğrenilmiştir. Bu yazışmalar, Erzurum’da görevimden çekildiğim güne değin değişik Harbiye Nazırlarıyla ve doğrudan doğruya saray ile süregelmiştir .

Anadolu’ya geçerli bir ay olmuştu. Bu süre içinde bütün ordularını birlikleriyle ilişki ve bağlantı sağlanmış ve halk elden geldiğince aydınlatılarak uyarılmış, ulusça örgütlenme düşüncesi yayılmaya başlamış. İşler, artık bir komutan kimliği ile yürütülüp yönetilemeyecekti. Yapılan çağrıya uymamak ve gitmemekle birlikte, ulusal örgütleri ve eylemleri yönetmeyi sürdürdüğüme göre, kişisel olarak, başkaldırır duruma girdiğim kuşku götürmezdi. Bundan başka ve özellikle uygulamaya karar verdiğim girişim ve yürütümlerin köklü ve sert olacağını sezinlemek güç değildi. Bundan dolayı girişim ve yürütümlerin bir an önce kişisel olmak niteliğinden çıkarılması ve bütün ulusun birlik ve dayanışmasını sağlayacak ve yansıtacak bir kurul adına yapılması çok gerekli idi.

SİVAS’TA GENEL BİR ULUSAL KONGRE TOPLAMA KARARI

Bunun için, 18 haziran 1919 günü Trakya’ya verdiğim yönergede altını çizdiğim bir noktanın uygulanması zamanı gelmiş bulunuyordu. Anımsarsınız ki o nokta, Anadolu ve Rumeli ulusal örgütlerini birleştirerek, bunları bir merkezden yönetmek ve adlarına iş görmek üzere, Sıvas’ta genel bir ulusal kurultay toplamaktı. Bu amaçla emir subayım Cevat Abbas Beye 21/22 haziran 1919 gecesi Amasya’da söyleyip yazdırdığım genelgenin başlıca noktaları şunlardı :

1 . Yurdun bütünlüğü, ulusun bağımsızlığı tehlikededir.

2 . İstanbul’daki hükümet, üzerine aldığı sorumluluğun gereklerini yerine getirememektedir. Bu durum ulusumuzu yok olmuş gibi gösteriyor.

3 . Ulusun bağımsızlığını yine ulusun kesin kararı ve direnişi kurtaracaktır.

4. Ulusun durumu ve davranışını göz önünde tutmak ve haklarını dile getirip bütün dünyaya duyurmak için her türlü etkiden ve denetimden kurtulmuş ulusal bir kurulun varlığı çok gereklidir.

5. Anadolu’nun her yönden en güvenli yeri olan Sıvas’ta ulusal bir kongrenin tez elden toplanması kararlaştırılmıştır.

6. Bunun için bütün illerin her sancağından, halkın güvenini kazanmış üç delegenin olabildiğince çabuk yetişmek üzere hemen yola çıkarılması gerekmektedir.

7. Herhangi bir kötü durumla karşılaşılabileceği düşünülerek, bu iş, ulusal bir sır gibi tutulmalı ve delegeler gereken yerlere kimliklerini gizleyerek gelmelidirler.

8. Doğu illeri adına 10 temmuzda Erzurum’da bir kurultay toplanacaktır. O güne değin öteki il delegeleri de Sıvas’a ulaşabilirlerse Erzurum kongresinin üyeleri de Sıvas’ta yapılacak genel toplantıya katılmak üzere yola çıkarlar. (belge: 26)

Görüyorsunuz ki bu yazdırdıklarım, çoktan vermiş ve dört gün önce Trakya’ya bildirmiş olduğum bir kararın Anadolu’ya da genelge ile bildirilmesinden başka bir şey değildir. Bu kararın 21/22 haziran 1919 gecesi, karanlık bir odada alınmış korkunç ve giz dolu yeni bir karar olmadığı kolaylıkla anlaşılır sanırım.

Bu noktanın aydınlanması için isterseniz küçük bir açıklamada bulunayım.

Baylar , o karalama işte şu kağıtlardır , dört maddeliktir , içindekileri söyledim. Altında benim imzam vardır . Bir de, görevi dolayısıyla, kurmay başkanım bulunan Albay Kâzım Bey’in (şimdi İzmir Valisi Kâzım Paşa), kurmaylarımdan bildirim işleriyle görevli Hüsrev Bey’in (şimdi elçi), askeri makamlara şifre eden emir subayım Muzaffer Bey’in ve sivil katlara şifre eden bir sivil görevlin imzaları vardır. Bundan başka daha birtakım imzalar vardır .

         Bu İmzaların bu karalamaya konması güzel bir talih ve rastlantıdır.

ADINI SAKLAYAN BİR TANIDIĞIN AMASYA’YA GELMESİ

Daha Havza’da bulunduğum sırada, Ankara’da bulunan Yirminci Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa’dan bir kapalı tel aldım. Bu tel : ‘‘Tanıdığınız bir kişi kimi arkadaşlarla İstanbul’dan buraya gelmiştir. Ne yapmalarını buyuruyorsunuz ?’’ anlamında idi. Sanki bir bilmeceyi andıran bu tel beni hem pek çok ilgilendirdi hem de şaşırttı. Söz konusu kişiyi tanıyorum. Benden ne yapacağını soruyor. Ankara’da arkadaşım olan güvenilir bir komutanım yanımda. Tel de kapalı teldir. Öyleyse neden adını kapalı olarak bile yazdırmaktan çekiniyor? Epeyce düşündüm. Anlar gibi oldum. Kestirilebilir ki bilmece çözmekle uğraşacak zamanım yoktu. Ama Fuat Paşa’yı yakından görmek; bölgeleri, çevreleri düşünceleri üzerin-de görüşmek bence çok istenilir bir şeydi. Bu bilmeceli telin uyandırdığı düşünceyle kendisine şu ricada bulundum: ‘‘ Ankara ‘dan ayrıldığımızı belli etmeyecek düzenle-meleri ve önlemleri aldıktan sonra ad ve kılık değiştirerek birkaç gün için ivedilikle yanıma geliniz. İstanbul’dan gelen arkadaşları da birlikte getiriniz.’’

Gerçekten Fuat Paşa dediğim gibi Havza’ya doğru, yola çıkar. Ama birtakım zorlayıcı nedenlerden dolayı, hemen Havza’dan ayrılıp Amasya’ya gitmek zorunda kalmıştım. Fuat Paşa Havza yolunda durumu anlar ve Amasya’ya yönelir. İşte böylece 21/22’de Amasya’da yanımda bulunuyor. Adı kapalı telde bildirilmeyen kişi de Rauf Bey idi.

İstanbul’dan ayrılmak üzere evimden otomobile bineceğim sırada Rauf Bey oraya gelmişti. Bineceğim vapurun izleneceğini ve İstanbul’da iken yakalamadıklarına göre, belki de Karadeniz’de batırılacağımı güvenilir kimselerden işitmiş, onu bildirdi. Ben İstanbul’da kalıp tutuklanmaktansa batıp boğulmayı yeğledim ve yola çıktım. Kendisine de, önünde sonunda İstanbul’dan çıkmak zorunda kalırsa benim yanıma gelmesini söyledim.

Rauf Bey gerçekten İstanbul’dan çıkmak gereğini duymuş ve çıkmış; ama benim yanıma gelmedi. Arkadaşı olan 56. Tümen Komutanı Albay Bekir Sami Bey’le buluşmak istemiş ve İzmir savaş boyuna daha yakın bir yerde daha etkin ve daha yararlı olacağını sanarak Bandırma Akhisar yoluyla Manisa bölgesine gitmiş. Gittiği yerde, halkın içgücünü bozulmuş, durumu öldürücü ve korkunç görmüş.

Hemen adını değiştirerek oradan Ödemiş, Nazilli, Afyonkarahisar üzerinden Aziziye-Sivrihisar yoluyla ve araba ile de Ankara’ya Fuat Paşa’nın yanına gelmiş ve bana baş vurmuş. Pek güzel ama, adını saklayarak beni üzmenin anlamı var mıydı?

Öte yandan, Üçüncü Kolordu Komutanım olup Samsun Mutasarrıflığında bıraktığım Refet Bey’i artık Sıvas’a Kolordu merkezine göndermek istiyordum. Birkaç kez, gelmesi için buyruk vermiştim. Bölgesinde geziye çıkmış. Buyruklarıma bile karşılık alamıyordum. En son, o da bir rastlantıyla, o gün gelmişti.

RAUF VE REFET BEYLERİN KARARSIZLIĞI

Şimdi imza işine gelelim: Ben yazının yeni gelen arkadaşlarca da imzalanmasını istedim. O sırada Rauf ve Refet Beyler benim odamda, Fuat Paşa başka bir odada bulunuyorlardı.

Rauf Bey , konuk olduğundan bu yazıya imza koymak için kendinde bir ilgi ve yetki görmediğini, incelikle söyledi. Bunun bir tarihsel anı değerinde olduğunu ileri sürerek imza etmesini söyledim. Bunun üzerine imza etti.

Refet Bey imzadan çekindi ve böyle bir kongre toplamaktaki amaç ve yararı anlayamadığını söyledi.

İstanbul’dan beri yanımda getirdiğim bu arkadaşın -tuttuğumuz yola göre- anlaşılması pek kolay olan bir konuda açığa vurduğu düşünüş ve duyuş biçimi bana çok acı geldi. Fuat Paşa’yı çağırttım. Paşa, düşüncemi anlayınca hemen imza etti. Fuat Paşa’ya Refet Bey’in çekinme nedenini anlayamadığımı söyledim. Fuat Paşa Refet Bey’i oldukça sıkı bir sorguya çekince Refet Bey yazıyı eline alarak kendine özgü bir im koydu. Öyle bir im ki bunu bu yazıda bulmak biraz zordur.

Buyurun, isteyen inceleyebilir .

          Baylar, gereksiz gibi görülebilen bu açıklama, sonraki yıllar ve olaylarla ilgili birtakım karanlık noktaları aydınlatmaya yarar düşüncesiyle yapılmıştır.

Kongreye çağrı genelgesi, sivil ve askeri katlara şifreli olarak gönderildi. Bundan başka, İstanbul’da bulunan kimi kişilere de gönderildi. Ama, bu kişilere ayrıca. bir de genelge niteliğinde mektup yazdım. Kendilerine mektup yazdığım kişiler şunlardı: Abdurrahman Şeref Bey, Reşit Akif Paşa, Ahmet İzzet Paşa, Seyit Bey, Halide Edip Hanım, Kara Vasıf Bey, Ferit Bey (Nafıa Nazırı idi), Sulh ve Selamet Fırkası Başkanı Ferit Paşa (sonra-dan Harbiye Nazırı oldu) Câmi Bey, Ahmet Rıza Bey.

Bu mektupta söylediğim noktalan özet olarak yineleyeceğim.

1- Yalnız mitingler ve gösteriler, büyük amaçları hiçbir zaman gerçekleştiremez.

2- Bunlar ancak doğrudan doğruya ulusun bağrından doğan ortak güce dayanırsa kurtarıcı olur.

3- Gerçekte, acı olan durumu öldürücü biçime sokan en keskin etmen, İstanbul’daki karşı akımlar ve ulusal erekleri zararlı bir biçimde desteksiz bırakan siyasal ve ulus yararına aykırı propagandalardır. Bunun cezasını yurdumuzun nasıl çektiğini pek çok görmekteyiz.

4- Artık İstanbul Anadolu’ya egemen değil, bağlı olmak zorundadır.

5- Size düşen özveri pek büyüktür. (belge: 27 )

ALİ KEMAL BEY’İN GENELGESİ

25 hazirana değin Amasya’da kaldım. Anımsarsınız ki, o günlerde Dahiliye Nazırlığı görevinde bulunan Ali Kemal Bey, benim görevimden çıkarıldığım ve artık benimle hiçbir resmİ işlerin yapılmaması ve hiçbir isteğimin yerine getirilmemesi konusunda kapalı ile bir genelge yayımlamıştı.

23 haziran 1919 gün ve 84 sayılı olan bu genelge, ilginç bir anlayışı gösterir belge olduğu için, olduğu gibi bilginize sunacağım:

Dahiliye Nazırı Ali Kemal Bey’in 23.6.1919 gün ve 84 sayılı şifresinin açılmış örneğidir.

                        ‘‘Mustafa Kemal Paşa büyük bir asker olmakla birlikte, bugünün siyasasını o ölçüde bilmediği için, olağanüstü yurtseverlik ve çaba göstermesine karşın, yeni görevinde hiç başarılı olamadı. İngiliz Olağanüstü Temsilcisinin isteği ve üstelemesi üzerine görevinden alındı ve alındıktan sonra yaptıkları ve yazdıkları ile de bu kusurlarını daha çok açığa vurdu. Reddi İlhak dernekleri gibi, Karesi ve Aydın dolaylarında Müslüman halkı haksız yere kırdırmaktan ve böyle bir durumdan yararlanarak halkı haraca kesmekten başka bir iş görmeyen buyruk dinlemez, saygısız ve yasadışı kurulan birtakım kurullar için öteden beri çektiği tellerle de siyasadaki yanılgılarını yönetimde de artırdı. Adı geçenin İstanbul’a getirilmesi Harbiye Nazırlığını ilgilendiren bir görevdir. Ama Dahiliye Nazırlığının size kesin buyruğu, artık o kişinin görevinden çıkarılmış olduğunu bilmek, kendisiyle hiçbir resmi işleme girişmemek, hükümet işleriyle ilgili hiçbir isteğini yerine getirmemektir. Bu yönergeye uygun iş görmekle ne gibi sorumlulukların ortadan kalkacağını anlayacağınızı biliyorum. Bu önemli ve korkulu dakikalarda görevli olsun. halktan olsun. her Osmanlıya düşen en büyük ödev, barış konferansınca alınyazımız üzerine karar verilirken ve beş yıldır yaptığımız deliliklerin hesapları görülürken artık aklımızı başımıza devşirdiğimizi göstermek; akıllıca ve öngörüşlü davranışlara uymak; parti, mezhep, ırk anlaşmazlıklarını gözetmeksizin herkesin yaşamını, malını, ırzını korumakla uygarlık dünyası karşısında bu yurdu bir daha lekelememek değil midir?”

ALİ KEMAL BEY VE PADİŞAH

Bu kapalı genelgeden ancak Sıvas’a vardığım 27 haziran 1919 günü haberim oldu. Ali Kemal Bey, 23 haziran günü bu genelgesiyle düşmanlara ve Padişaha karşı önemli bir görev yaptıktan sonra 26 haziran 1919 günü hükümetten çekilmiştir. Ali Kemal Bey’in Sadrazama verdiği resmi çekilme yazısından başka, Saraya gidip Padişaha kendi eliyle verdiği çekilme yazısı örnekleri ve sözlü olarak bildirdikleri ve Padişahın ona verdiği karşılık üzerine çok sonra bilgi edindim.

Ali Kemal Bey, çekilme yazılarında, özellikle Padişaha sunduğunda : ‘‘Osmanlı ülkesinin çeşitli yerlerinde birden baş gösteren ayaklanma ve kargaşalık belirtileri üzerine, ayaklanma ateşinin hemen ve yayılmadan durdurulup söndürülmesi ve yok edilmesi için önlemler almak yalnız kendi katını ilgilendirirken, Padişahtan gördüğü yakın ilgiyi ve güveni çekemeyen kimi arkadaşlarının birçok boş özürler ileri sürerek ayaklanmanın genişlemesine yol açmakta olduklarından’’ söz ettikten sonra:

"Resmi görevinden çekilmekle birlikte özel olarak hizmet edeceğini ve bağlılıktan ayrılmayacağını” yazısına ekliyor ve sözlü olarak da : ‘‘Resmi görevden ayrılmamı fırsat sayan hasımlarımın saldırılarından kulunuzu koruyunuz.’’ diye yalvarıyor.

Padişah, buna karşılık: ‘‘Beni büsbütün yalnız bırakmayacağına güveniyorum. Bağlılığınız bana büyük umut ve avuntu vermişti. Saray her dakika size açıktır. Refik Bey’le işbirliği yapmaktan ayrılmayınız.’’ gibi okşayıcı sözler söylüyor. (belge:28)

Bağlılığından Padişahın büyük umut ve avuntuya kapıldığı Ali Kemal’i, nazırlık görevinde ve Padişahın yanında gördükten sonra, onu bir de asıl gerçek görevi başında görelim.

Canınız sıkılmazsa, Sait Molla’nın Rahip Fru’ya yazdığı mektuplardan birini gözden geçirelim:

“Ali Kemal Bey’e son felâketi üzerine üzüntü duyduğunuzu söyledim. Bu değerli kişiyi elde bulundurmak gerek, bu fırsatı kaçırmayalım. Bir armağan sunmak için en uygun zamandır.”

“Ali Kemal Bey dün o kişi ile görüşmüş. Basın işinde biraz ağırdan almak gerektiğini söylemiş. Bir kez herhangi bir gidişten yana çevrilen düşünür ve yazarları öncekine aykırı bir amaca yöneltmek bizde kolay olmaz. Bütün resmi görevliler ulusal eylemleri şimdilik iyi görüyorlar, demiş. Ali Kemal Bey, yönergenize eksiksiz uyacak. Zeynelâbidin Partisiyle de işbirliği yapmaya çalışıyor. Kısacası, işler bulundurulacak.”

Bu mektuba bir ekleme yapılmış, şimdi onu da okuyalım: “Ekleme: Birkaç kezdir söylemek istediğim halde unutuyorum. Mustafa Kemal Paşa’ya ve onu tutanlara biraz arka çıkar gibi görünmeli ki kendisi tam güvenle buraya gelebilsin. Bu işe olağanüstü önem veriniz. Kendi gazetelerimizle onu destekleyemeyiz.”

Bu belgeler üzerinde sırası gelince, daha çok bilgi veririm. Şimdilik bu kadarı yeter.

ALİ GALİP BEY SIVAS’TA

Ali Kemal Bey’in, Amasya’da iken daha duymadığımı söylediğim genelgesi, görevlilerin ve halkın kafalarını gerçekten karıştırmış. Her yerde eksik olmayan yıkıcı ruhlu kimseler, hemen bana karşı propagandaya ve çalışmaya girişmişler.

Bu yoldaki baltalayıcı gösterilerin ve işlerin en önemlisi Sıvas’ta düzenlenmeye başlamış.

İzin verirseniz bunu kısaca anlatayım: Dahiliye Nazırı Ali Kemal Bey’in genelge ile verdiği buyruğun tarihi olan 23 Haziran günü, Sıvas’ta Ali Galip Bey adında bir kişi, on kadar adamıyla hazır bulunuyormuş. Bu kişi, İstanbul’dan, Elazığ Valisi olarak gönderilmiş olan Kurmay Albay Ali Galip’tir. Sözde, ilin ikinci derecede görevlileri olmak üzere, birtakım adamları da İstanbul’dan seçmiş, yanında götürüyor.

Ali Galip, bu yolu üzerinde bulunan Sıvas’ta durmuş. Özel görevi bulunduğu belli olan Ali Galip, orada hemen kendinden yana etkin kişiler bulmuş. Görevini iyi uygulamak için düzen kurmaya ve önlemler almaya başlamış.

Dahiliye Nazırlığının, beni kötüleyen buyruğu gelir gelmez, çalışma başlamış. Sıvas sokaklarında benim ‘‘hayın, başkaldırmış, zararlı bir adam” olduğum yolunda, duvarlara yaftalar yapıştırılmış.

Kendisi de bir gün, Sıvas’ta vali bulunan rahmetli Reşit Paşa’nın yanına giderek, Dahiliye Nazırlığının buyruğundan söz açtıktan sonra, Sıvas’a gidersem bana karşı nasıl davranacağını sormuş.

Reşit Paşa, ne yapılabileceğinin açıklanmasını istemiş. Ali Galip: ‘‘Ben senin yerinde olsam hemen kollarını bağlar, tutuklarım ve senin de böyle yapman gerekir.’’ demiş.

Reşit Paşa, bu işin bu denli kolay olacağına inanamamış; görüşme epey uzamış. Görüşmeye katılanlar çoğalmış. üstelik bir bölük halk, verilecek kararı anlamak üzere toplanmış.

Bugün, haziranın 27’nci günüdür. Gözlerimizi, yeniden bu noktaya dönmek üzere, bir an için bu levhadan ayıralım ve Amasya’ya çevirelim.

SIVAS’A GİDİŞ

Ayın yirmi beşinci günü, Sıvas’ta bana karşı bir-takım uygunsuz olaylar geçmeye başladığını öğrendim. 25/26 haziran gecesi yaverim Cevat Abbas Bey’i çağırdım ve: ‘‘Yarın sabah karanlıkta Amasya’dan güneye gideceğiz’’ dedim. Bu gidişimiz gizli tutularak hazırlık yapılması için buyruk verdim.

Bir yandan da Beşinci Tümen Komutanı ve kurmaylarımla, gizli olarak, şu önlemi kararlaştırdık: Beşinci Tümen Komutanı, tümeninden seçme subay ve erlerle ola-bildiğince güçlü bir atlı piyade birliğini hemen o geceden başlayarak çabucak kuracaktı. Ben, 26 haziran sabahı karanlıkta arkadaşlarımla birlikte otomobil ile Tokat’a gitmek üzere yola çıkacaktım. Birlik, kurulur kurulmaz, Tokat üzerinden Sıvas’a doğru gönderilecek ve benimle bağlantı kurulacaktı. Gidişimiz, hiçbir yere telle bildirilmeyecek ve elden geldiğince Amasya’da da açığa vurulmayacaktı.

26’da Amasya’dan yola çıktım. Tokat’a varır varmaz telgrafhaneyi göz altına aldırarak benim varışımın Sıvas’a ve hiçbir yere bildirilmemesini sağladım. 26/27 gecesini orada geçirdim, 27’de Sıvas’a doğru yola çıktım. Otomobille Tokat’tan Sıvas’a aşağı yukarı altı saattır.

Sıvas valisine, Tokat’tan Sıvas’a gelmek üzere yola çıktığımı bildiren açık bir tel yazdım. İmzada ‘‘Ordu Müfettişliği’’ sanını kullanmıştım.

Telde, özel bir düşünce ile, yola çıkış saatimi bildirmiştim. Ama bu telin, ayrılışımdan altı saat sonra çekilmesini ve o zamana değin hiçbir yoldan Sıvas’a bilgi verilmemesini sağlayacak önlemleri aldırdım.

Şimdi baylar, gözlerimizi yeniden Sıvas’ta bıraktığımız levhaya çevirelim.

          Ali Galip Bey’le Reşit Paşa arasında bana karşı ne gibi bir işlem yapılacağının tartışılması sahnesine... Tartışmanın kızıştığı bir sırada, Reşit Paşa’nın eline benim Tokat’tan çekilen telimi verirler. Reşit Paşa, hemen Ali Galip Bey’e uzatır: ‘‘İşte kendisi geliyor; buyurun, tutuklayın!” der .Reşit Paşa, telde yazılı olan yola çıkış saatini görünce hemen kendi saatini çıkarır, bakar; sonra da: ‘‘Efendim, geliyor değil, gelmiş olacaktır.” diye ekler.

Bunun üzerine Ali Galip: ‘‘Ben tutuklarım dedimse, benim ilim içinde olursa tutuklarım, demek istedim.’’ deyince toplantıda bulunanları bir coşku kaplar. Hep birden: ‘‘Haydi öyle ise karşılamaya gidelim.” diyerek toplantıya son verirler.

Ancak, kentin ileri gelenleri ile, halkla ve askerle parlak bir karşılama hazırlığı yapabilmek için biraz zaman kazanmak gerektiğini; oysa, hesapça benim, Sıvas kenti kapılarına değin yaklaşmış olacağımı göz önünde bulundurarak beni, kentin yakınında bulunan Ziraat Nümune Çiftliğinde biraz dinlendirmenin yolunu aramışlar. Vali Paşa, karargahının sağlık başkanı olup daha önce, gerekli örgütleri kurmak için Sıvas’a göndermiş olduğum Tali Bey’i çağırtarak, bu görevin yapılmasını ondan rica etmiş ve karşılama hazırlıklarını bitirince hemen kendisinin de yanımıza geleceğini söylemiş.

Gerçekten, tam Nümune Çiftliği yakınında, karşımıza çıkan bir otomobilin içinde Tali Bey göründü. Oto-mobillerden indik, çiftliğin avlusunda oturduk. Tali Bey, anlattığım durumu ayrıntılarıyla açıkladıktan sonra, görevinin beni burada biraz oyalamak olduğunu söyleyince hemen ayağa kalktım: ‘‘Çabuk otomobillere ve Sıvas’a!’’ dedim.

Bunun nedenini anlatayım. O anda aklıma gelen şu idi: Karşılama töreni yapacağız diye Tali Bey’i aldatmış olabilir ve gerçekte ters düzen almak için zaman kazanmak isteyebilirlerdi. Otomobillere binmek üzere iken Sıvas yönünden başka bir otomobil yanımıza yaklaştı. İçinde vali Paşa vardı.

Reşit Paşa: ‘‘Efendim, birkaç dakika daha dinlenmez misiniz?’’ diye söze başladı. ‘‘Yarım dakika bile dinlenmek istemiyorum. Hemen gideceğiz ve sen benim yanıma gel.’’ dedim.

‘‘Efendim’’ dedi, ‘‘sizin yanınıza Rauf Bey binsin; ben arkadaki otomobille de gelirim.’’

“Hayır, hayır!’’ dedim, ‘‘siz buraya...’’

Bu küçük önlemin neden alındığı kendiliğinden anlaşılır.

        Sıvas kentinin girişine vardığımızda, caddenin iki yanı büyük bir kalabalık ile dolmuş, askeri birlikler tören duruşu almış bulunuyordu. Otomobillerden indik... Yürüyerek askeri ve halkı selamladım.

Bu görünüş, Sıvas’ın saygıdeğer halkının ve Sıvas’ta bulunan yiğit subay ve erlerimizin bana ne denli bağlı olduğunu ve sevgi beslediğini belirten canlı bir tanık idi.

Bundan sonra, doğruca Kolordu Komutanlığına git-tim ve hemen Ali Galip’i ve onun yardakçısı olduklarını anladığım bozguncuları getirttim. Onlara ne yaptığımı açıklayarak, aslında epey yorgunluk verdiğinden kuşku duymadığım ayrıntıları uzatmak istemem.

Yalnız bir noktayı belirtmekle yetineceğim.

         Baylar , bu Ali Galip, karşılaştığı kötü durumdan sonra gizli diyecekleri olduğunu söyleyerek, geceleyin yalnız olarak yanıma gelmek istedi. Kabul ettim. Davranışlarının dış yüzüne önem vermemekliğimizi rica ile, Elazığ valiliğini kabul ederek gelmekten amacının, benim yolumda hizmet etmek olduğunu ve Sıvas’ta kalışının, benimle buluşup buyruk almak için olduğunu açıklamaya ve bin türlü kanıtla bizi inandırmaya çalıştı ve sabaha dek oyalayarak başarı da sağladığım açıkça söylemeliyim.

ERZURUM’A GİDİŞ

Sıvas’ta kurulan örgütler ve yapılacak işler üzerine gerekenlere yönerge verdikten sonra hiç uyumadan geçen 27/28 gecesinin sabahında bir bayram günü, Sıvas’tan Erzurum’a doğru yola çıkıldı.

Bir haftalık sıkıntılı bir otomobil yolculuğundan sonra 3 temmuz 1919 günü, halkın ve askerin içten gelen gösterileri arasında, Erzurum’a varıldı. İstanbul Hükümetinden gelebilecek yıkıcı bildirimleri denetlemek ve durdurmak için haberleşme kanalı olan önemli merkezlerde gereken önlemlerin alınması için bütün komutanlara, 5 temmuz 1919 tarihinde buyruk verdim. (belge: 29)

Komutan, Vali ve Vilâyatı Şarkiye Müdafaai Hukuku Milliye Cemiyeti Erzurum Şubesi ile görüşüldü. Vali Münir Bey, İstanbul Hükümetince görevinden çıkarılmıştı. Gitmeyip Erzurum’da kalmasını bildirmem üzerine daha Erzurum’da bulunuyordu. Bitlis valiliğinden ayrılıp İstanbul’a gitmek üzere Erzurum’dan geçen Mahzar Müfit Bey de Münir Bey gibi Erzurum’da beni bekliyordu.

 ULUSAL AMAÇ YOLUNDA ORTAYA ATILMAK KARARI

Bu iki vali beyle, On Beşinci Kolordu Komutanı Kazım Kara Bekir Paşa ve yanımda bulunan Rauf Bey, eski İzmit Mutasarrıfı Süreyya Bey ve karargâhımdan Kurmay Başkanı Kâzım Bey ve Kurmay Hüsrev Bey, Doktor Refik Bey arkadaşlarımla önemli bir görüşme yapmayı uygun gördüm. Kendilerine genel ve özel durumu ve tutulması zorunlu olan yolu anlattım.

Bu arada en elverişsiz durumları, genel ve kişisel tehlikeleri, sırasına göre nelerin göze alınması zorunlu olacağını açıkladım: “Ulusal amaçlarla ortaya atılacakların yok edilmesini düşünenler bugün yalnız Saray, İstanbul Hükümeti ve yabancılardır. Ama bütün halkın aldatılabileceği ve bize karşı duruma çevrileceği olasılığını da düşünmek gerektir. Önder olacakların, her ne olursa olsun, tutulan yoldan dönmeleri, yurtta barınabilecekleri son noktada, son nefeslerini verinceye değin amaç uğrunda özveriyi sürdüreceklerine işin başında karar vermeleri gerekir. Yüreklerinde bu gücü duymayanların işe girişmemeleri çok daha iyi olur. Çünkü, böyle bir durumda hem kendilerini ve hem de ulusu aldatmış olurlar.

Bir de, söz konusu görev, resmi makam ve üniformaya sığınarak el altından yapılamaz. Böyle bir tutum bir ölçüye değin yürüyebilir. Ama, artık o dönem geçmiştir. Açıkça ortaya çıkmak ve ulusun hakları adına yüksek sesle bağırmak ve bütün ulusun, bu sese katılmasını sağlamak gerektir .

Benim, görevden çıkarıldığım ve her türlü sonuçla karşı karşıya bulunduğum kuşku götürmez. Benimle açıkça işbirliği yapmak, o sonuçları şimdiden kabul etmektir. Bundan başka, söz konusu ettiğimiz durumun istediği adam, daha birçok bakımlardan da, ille ben olabilecekmişim gibi bir sav yoktur. Yalnız, her halde bu yurt çocuklarından birinin ortaya atılması zorunlu olmuştur. Benden başka bir arkadaş da düşünülebilir. Yeter ki o arkadaş, bugünkü durumun gerektirdiği yolda yürümeyi kabul etsin.” dedim.

Bu konuşma ve açıklamadan sonra hemen ayaküstü bir karar almak uygun olmayacağından bir süre düşünmek ve özel konuşmalar yapabilmek için görüşmelere son verdiğimi bildirdim.

Yeniden toplandığımızda, işin başında benim bulunmamı istediler ve kendilerinin bana yardımcı ve destek olacaklarını bildirdiler. Yalnız bir arkadaş, Münir Bey, önemli özrü dolayısıyla bir süre için kendisinin  eylemli görev almaktan bağışlanmasını rica etti. Ben görünüşte görevden ve askerlikten ayrıldıktan sonra, şimdiye değin olduğu gibi, üst komutan imişim gibi buyruklarımın yerine getirilmesinin başarı için temel koşul olduğunu söyledim. Bu da eksiksiz onaylandıktan sonra toplantıya son verildi.

Baylar, İstanbul’da Genelkurmay Başkanlığı katında, görevden ayrılan Cevat Paşa ile göreve başlayan Fevzi Paşa’dan ve Barış Hazırlıkları Komisyonunda çalışan İsmet Bey’den başlayarak, Erzurum’a gelinceye değin her yerde gördüğüm ve karşılaştığım komutan, subay, her türlü devlet adamları ve ileri gelen kişilerle, burada, Erzurum’da yaptığım gibi görüşmeler ve anlaşmalar yapmıştım. Bunun yararını değerlendirebilirsiniz.

*

ERZURUM KONGRESİ HAZIRLIKLARI

Erzurum’a varışımın ilk günlerinde. Erzurum Kongresinin toplanmasını sağlamak için gerekli önlemleri almakla uğraşmaya önem verildi.

Baylar, Vilâyatı Şarkiye Müdafaai Hukuku Milliye Cemiyetinin, 3 mart 1919 günü, bir çalışma kurulu meydana getirilerek kurulmuş olan Erzurum şubesi, Trabzon ile de anlaşarak 1919 yılı temmuzunun onuncu günü Erzurum’da bir Doğu İlleri Kongresi toplamaya girişti. Benim daha Amasya’da bulunduğum günlerde, haziran içinde, doğu illerine delege göndermeleri için öneri ve çağrı mektubu yolladı. İllerden delege getirilmesi için, o günden başlayarak benim Erzurum’a varışıma değin ve ondan sonra da, bu konuda olağanüstü çaba gösterdi.

Ama, o günlerin koşullan içinde böyle bir amacın gerçekleştirilmesindeki güçlüğün büyüklüğü, kolaylıkla anlaşılır. Kongrenin toplanma günü olan 10 temmuz yaklaştığı halde illerden gerekli delegeler seçilip gönderilmiyordu.

Oysa, bu kongrenin toplanmasını sağlamak artık pek önemli bir iş olmuştu. Bundan dolayı, bizim de sağlam önlemler almamız gerekti.

İllerin her birine açık bildirimler yapmakla birlikte, bir yandan da kapalı tellerle valilere, komutanlara gereği gibi bildirimler yapıldı. Sonunda, on gün gecikme ile yeterince delege toplanabildi.

          Baylar, ulusal eylemleri ordunun desteklemesi, askerin ve halkın çalışmalarını birbiriyle düzenli duruma getirmek, önemli bir konu idi.

Trabzon’daki tümeni, komutan vekili yönetiyordu: Asıl komutanı Halit Bey Bayburt’ta gizlenmişti. Halit Bey’i, gizlendiği yerden çıkarmak, iki bakımdan gerekli idi. Biri ve en önemlisi, İstanbul’a çağrılmanın ve bu çağrıya gitmemenin korkulacak, gizlenilecek nitelikte olmadığını halka ve özellikle askerlere göstererek içgücünü yükseltmek gerekiyordu. Bir de, kıyıda önemli bir yer olan Trabzon’a dışarıdan bir saldırı olursa oradaki tümenin başında ateşli bir komutan bulundurmak uygun olacaktı.

Bunun için Halit Bey’i Erzurum’a getirttim. Ona, kendim, özel bir yönerge verdikten sonra, gerektiğinde hemen tümenin başına geçmek üzere Maçka’da bulunması için buyruk verdirdim.

           Biz bu işlerle uğraşırken, bir yandan da İstanbul’da Harbiye Nazırlığı makamında bulunan Ferit Paşa’nın ve Padişahın, İstanbul’a dönmemi sağlamak için sürüp giden aldatıcı tellerine de, türlü karşılıklar vermekle zaman yitirmek zorunda kalıyorduk.

RESMİ GÖREV VE YETKİLERİ BIRAKARAK ULUSUN SEVGİSİNE, CÖMERTLİĞİNE VE YİĞİTLİĞİNE GÜVENMEK VE BÖYLECE GÖREVİMİ SÜRDÜRMEK KARARI

Harbiye Nazırlığı: "İstanbul’a gel.’’ diyordu. Padişah: "Önce hava değişimi al, Anadolu’da bir yerde otur; ama bir işe karışma.’’ diye başladı.. Sonunda, ikisi birlikte: "İlle gelmelisin.” dedi.

"Gelemem.’’ dedim. En sonra, 8/9 temmuz 1919 gecesi, Sarayla açılan bir telgraf başı konuşması sırasında, birdenbire perde kapandı ve 8 hazirandan 8 temmuza değin, bir aydır süren oyun son buldu. İstanbul, o dakikada benim resmi görevime son vermiş oldu; ben de o dakikada, 8/9 temmuz 1919 gecesi saat I0.50 sonrada Harbiye Nazırlığına, saat 11.00 sonrada Padişaha görevimle birlikte askerlik mesleğinden çekildiğimi bildiren telleri çekmiş oldum.

Durumu, ordulara ve ulusa kendim bildirdim. O günden sonra resmi görev ve yetkiden ayrılmış olarak, yalnız ulusun sevgisine, cömertliğine ve yiğitliğine güvenerek ve onun bitmez verimlilik ve yaratıcılık kaynağından esin ve güç alarak vicdanımızın gösterdiği yolda görevimizi sürdürmeye koyulduk.

Biz 8/9 temmuz gecesi İstanbul ile telgraf başında konuşurken, bunu başka dinleyenlerin ve bununla ilgilenenlerin de bulunduğunu kestirmek güç değildir.

O günlerde ve ondan sonraki zamanlarda, en hafif deyimiyle bönlüklerini uyanıklık ve öngörüşlülük gibi göstermeye alışmış olanlar üzerine, bir bilgi vermiş olmak için, izin verirseniz, şu belgeyi olduğu gibi bilginize sunmak isterim.

140-140

Konya, 9 Temmuz 1919

Saat: 6

Üçüncü Ordu Müfettişliği Başyaverliğine

Telgraf ve Posta Genel Müdürü Refik Halit Bey ile Konya Valisi Cemal Bey, 6/7 temmuz gecesi, telgrafla makine başında konuştular. Konuşmanın şu yolda geçtiğini öğrendim:

“Mustafa Kemal Paşa Hazretleri için gereken işlem yapıldı. İstanbul’a getirilecek. Cemal Paşa Hazretleri için de işlem yapılmak üzeredir.”

Konya valisi de: ‘‘Teşekkür ederim.’’ dediler.

Paşa Hazretlerine uygun göreceğiniz biçimde bildirmenizi rica ederim.

İkinci Ordu Müfettişliği

Şifre Müdürü

    Hasan

 MERSİNLİ CEMAL PAŞA’NIN İSTANBUL’A GİTMESİ

Gerçekten, Konya’da bulunan İkinci Ordu Müfettişi Cemal Paşa’nın on gün süre ile izinli olarak İstanbul’a gittiğini dört gün önce öğrenmiş ve şaşmıştım.

Cemal Paşa ile, Samsun’a çıktığımdan beri, ulusal amaçları gerçekleştirmek için işbirliği yapma, askeri ve ulusal örgütler kurma konularında yazışmamız vardı. Kendisinden umut verici, olumlu yanıtlar  almıştım. Benim ile bu yolda ilişki kurmuş olan bir komutanın, kendi kendine, izin alıp İstanbul’a gitmesi akla sığacak iş değildi. Bunun için, 5 temmuz 1919 günlü kapalı tel ile Konya’da On İkinci Kolordu Komutanı Albay Salâhattin Bey’e şu iki maddeyi yazdım:

          1- Cemal Paşa’nın on gün için İstanbul’a gidişinin gerçek nedenini açıkça ve tez elden bildirmenizi;

2- Sizin her ne olursa olsun, oradaki birliklerin başından ayrılmanız uygun değildir. Bu konuda Fuat Paşa ile haberleşerek olabilecek en kötü davranışlara karşı önlemler almanız gereklidir. Her gün, durumunuz üzerine kısa bilgi vermenizi rica ederim.

Bu kapalı telin örneğini o gün Ankara’da Fuat Paşa’ya da bildirdim.

Salâhattin Bey’in Konya’dan 6/7 temmuz günü, yani Refik Halit Bey’in Konya Valisi Cemal Bey’le telgraf başında konuştuğu sırada, karşılık olarak çektiği kapalı telde: "Cemal Paşa İstanbul’da kimi kişilerle ve ailesiyle görüşmek üzere on gün süre ile ve kendi isteğiyle izinli olarak İstanbul’a gitmiştir.’’ denilmekte idi. (belge:30,319 32,33)

Cemal Paşa gitti, ama gelemedi. Kendisini çok zaman sonra Ali Rıza Paşa kabinesinde Harbiye Nazırı göreceğiz.

KOMUTAYI BIRAKMAMAK BUYRUĞU

Ne yazık ki, bu durumu bilen ve kendisine birliklerin başından ayrılmaması salık verilen SaIâhattin Bey’in de bir süre sonra İstanbul’a gittiğini öğrendik. Cemal Paşa’nın gösterdiği bu kötü örnek üzerine 7 temmuz 1919 günü şu genel bildirimi yaptım:

            1- Bağımsızlığımızı koruma uğrunda derlenip örgütlenmiş olan ulusal kuvvetlere hiçbir yönden karşılamaz ve dokunulamaz. Devletin ve ulusun alınyazısında, ulusal buyrum etmen ve egemendir. Ordu, bu ulusal buyruma bağlı ve onun hizmetindedir.

           2- Müfettiş ve komutanlar, herhangi bir nedenle, komutanlıktan çıkarıldıklarında, yerlerini alacak kişiler, işbirliği yapılacak nitelikte olursa, komutayı bırakacaklar; ama etkili bulundukları bölgede kalarak ulusal görevlerini yapmayı sürdüreceklerdir. Olmazsa, yani bir ikinci İzmir olayına meydan verebilecek kimseler atanırsa, komuta hiç bırakılmayacak ve bütün müfettiş ve komutanlarca, güven ve inanın kalmadığı ileri sürülerek yapılan işleme uyulmayacaktır .

           3- Yurdumuzu kolaylıkla ele geçirmek amacıyla, İtilaf devletlerince yapılan baskı sonunda, hükümet herhangi bir askeri birliğimizi ve ulusal örgütümüzü dağıtmak için buyruk verirse, kabul edilmeyecek ve uygulanmayacaktır.

          4- İstek ve amacı ulusal bağımsızlığı sağlamak olan Müdafaai Hukuku Milliye ve Reddi İlhak Cemiyetleri ile bunların girişimlerinin bozulup dağılmasına yol açacak herhangi bir etkiyi ve karışmayı ordu, kesin olarak önleyecektir.

         5- Devletin ve ulusun bağımsızlığını sağlama uğrunda bütün sivil devlet görevlileri, Müdafaai Hukuku Milliye ve Reddi İlhak Cemiyetlerinin, ordu gibi, yasal yardımcılardır.

         6- Yurdun herhangi bir bölgesine saldırı olursa bütün ulus, haklarını savunmaya hazır bulunduğundan, bu gibi olaylar çıkınca işbirliği için her yer birbirine en kısa zamanda haber vererek savunmada birlik sağlanacaktır.

Bu bildirim, Anadolu ve Rumeli’de bulunan bütün ordu ve kolordu komutanlarına ve başka gerekenlere gönderilmiştir.

REFET BEY’İN ÜÇÜNCÜ KOLORDU KOMUTANLIĞINI BIRAKMASI

Bu genel bildirimden beş altı gün sonra, Kavak’tan Üçüncü Kolordu Komutanı Refet” imzalı, 13 temmuz l919’da yazılmış bir kapalı tel aldım. Tel şudur:

‘‘İstanbul’dan bir İngiliz gemisiyle, Harbiye Dairesi Başkanı Albay Salâhattin Bey, beni değiştirmek üzere geldi. Benim de o gemi ile dönmemi Harbiye Nazırlığı buyuruyor. Salâhattin Bey, amaca uygun olarak çalışa-cak. Genel duruma göre komutayı adı geçene bırakmayı uygun buldum ve Harbiye Nazırlığına görevden çekildiğimi bildirdim. Ayrıca geniş bilgi veririm. Sıvas’a doğru yola çıkıyorum. Beşinci Tümen Komutanı Arif Bey aracılığı ile Amasya’ya karşılık veriniz.’’

Baylar, açıkça söylemeliyim ki, bu tutum ve davranışı pek beğenmedim. Refet Bey’in benimle olan işbirliği, İstanbul’ca biliniyor. Bu çalışmalardan yana olan bir kişi, onu değiştirmeye ve hem de İngiliz gemisiyle gelince, hemen düşünülecek şey, bu kişinin İngiliz görüşüne uygun iş görebileceğine güvenilmiş olmasıdır. Bu yargı, bir sanı niteliğinde olsa bile, Refet Bey’in komutayı hemen vermemesi, hiç olmazsa bizim de düşüncemizi sorması gerekirdi.-

İnanıp komutayı verdiğine göre de, hiç olmazsa bir süre yanından ayrılmayıp durumu ve görüşlerimizi iyice benimsetinceye dek birlikte çalışması ve kendisi ile aramızda gerekli bağlantıyı kurduktan sonra uzaklaşması doğru olurdu, düşüncesinde bulundum. Bununla birlikte, oldubittin karşısında bırakılmış olduğuma göre, iki noktada avunç aramakla yetinmek zorunda kaldım. Birincisi, Refet Bey’in telindeki: “Salâhattin Bey amaca uygun olarak çalışacak.” Tümcesi; öteki de, Refet Bey’in hiç olmazsa İstanbul’a gitmemiş olması idi.

Bu durum üzerine: ‘‘Komutanların İstanbul’a gitmek konusunda en küçük bir yanılmalarını pek pahalıya otura-cağını gene de programımızı olduğu gibi uygulamayı sürdüreceğimizi’’ bütün komutanlara bildirerek hemen dikkatlerini çektim. Refet Bey’e, de o gün (14 temmuz 1919): " Salâhattin Bey’in kararlarımızı iyi uygulayacağı, buradaki arkadaşlar arasında pek çok sevindirici ve güçlendirici olmuştur.’’ tümcesini de içine alan bir kapalı tel çektirdim.

Salâhattin Bey’in kendisine de şu teli çektirdim:

                                                                                                          14 Temmuz 1919

Amasya’da Beşinci Tümen Komutanlığına

             Refet Bey’edir: Aşağıdaki teli uygun görürseniz Salâhattin Bey’e ulaştırınız ve sonucunu bildiriniz.

                                                                                               Mustafa Kemal

             Salâhattin Beyefendiye: İstanbul’un kapalı çevresinden ulusun mutlu kucağına gelmeniz ve özverili arkadaşlarınızın dayanç ve yurtseverlik çevresine girmeniz büyük sevinçle karşılandı. Kutsal amacımızın gerçekleştirilmesi uğrunda gösterilecek ortak çabada Tanrı hepimizi başarılı kılacaktır. Gözlerinizden öperim.(Mustafa Kemal)

                                               Üçüncü Ordu Müfettişliği Kurmay Başkanı Albay

                                                                      Kâzım

          Salâhattin Bey üzerinde ilk kuşku ve duraksamayı gene, Salâhattin Bey’in ‘‘amaca uygun çalışacağını’’ söyleyerek ona güvenen ve hemen komutayı bırakıp Sıvas’a doğru uzaklaşan Refet Bey göstermiş oldu.

Refet Bey’in Amasya’dan çektiği bir tel, yalnız Salâhattin Bey üzerindeki kuşkuyu değil, daha birkaç nokta ile ilgili düşünceleri de kapsıyordu. İzin verirseniz olduğu gibi bilginize sunayım.

İvedidir.

Güvenlikle ilgilidir.                                                                   Amasya, 15.7.1999

719

Erzurum’da On Beşinci Kolordu Komutanlığına

Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine:

Salâhattin Bey’i tanırsınız. Birdenbire ürkmemesi gereklidir. Önce Kâzım Paşa, kutlama dolayısıyla, yumuşak sözler kullanarak kendisiyle yazışmaya girişmelidir. Hamit Bey’in görevden çıkarılması konusunda da-ha bir şey yok. Ama yerinde bırakılması için gereken yerlere başvuruldu. Görevden çıkarılırsa buralarda kalacağını pek ummuyorum. Bununla birlikte, gene etki yapıyorum. Benim dönmem için İngilizlerin hükümete baskı yapacakları kuşku götürmez. Ben, duruma göre, gereken yollara başvura-rak buralarda kalacağım, İngilizlerden ve buradan geçen Amerikalılardan anladığıma göre, Kâzım Paşa’nın durumu da tehlikelidir. Her zaman ölçülü davranılmasını ve işlerin iyi yönetilmesini yeniden salık veririm. (Refet)

5. Tümen Komutanı

Arif

Bu telde adı geçen Hamit Bey, Samsun mutasarrıfı idi. Hamit Bey, Samsun’a varışımızın ilk günlerinde Refet Bey’in, geçmişteki dostluğu dolayısıyla, ortak amaç yolunda sonuna dek bizimle birlikte özveri ile çalışacak nitelikte bir arkadaş olduğuna güvendiği için bana salık verdiği ve benim Sadrazamlığa ve özel olarak, Genel kurmay Başkanı Cevat Paşa’ya yazmam üzerine Samsun’a getirebildiğimiz kişi idi.

Böyle bir kişinin er geç görevden çıkarılacağı kuşku götürür müydü? Ama, Refet Bey: ‘‘Yerinde bırakılması için gereken yerlere başvuruldu.’’ diyor. Nereye? Kimlerin katın ? Kim başvurdu? Sonra: “Görevden çıkarılırsa buralarda kalacağını pek ummuyorum, bununla birlikte gene de etki yapıyorum.’’ diyor. Nereye, İstanbul’a mı gidecek, nasıl? Bu kişi bugüne değin bizimle çalışmıyor muydu?

Bu telinde Refet Bey, kendisinin dönmesi için İngilizlerin hükümete baskı yapacaklarını kesin görüyor ve duruma göre gereken yollara başvurarak buralarda kalacağını söylüyor. Oysa durum belliydi ve yapılacak işi ben kendisine 7 temmuz 1919 günlü genel yönergemde bildirmiştim (adı geçen yönergenin ikinci maddesi). Ondan başka yapılacak iş yoktu.

Refet Bey, İngilizlerden ve buradan geçen Amerikalılardan anlamış ki: ‘‘Kazım Paşa’nın da durumu tehlikelidir.” Bu ne demektir? En çok sıkı durmaları gereken arkadaşların, iyilik düşünmeyecekleri besbelli olan kimselerin sözleri üzerine tehlike kuruntusuna kapılmaları ve bunu inançla söylemeleri neyi gösterir?

        Refet Bey, telinin sonunda, bana da ders veriyor: “Her zaman ölçülü davranılmasını ve işlerin iyi yönetilmesini yeniden salık veririm.” diyor.

        Buradaki “ölçülü davranılması” sözünden, ne anlam çıkabileceğinin yorumlanmasını anlayışlı kişilere bırakırım.

        Bana iyi yönetimi salık veren kişi, bu öğütlemeyi, benim verdiğim buyruk ve yönergeyi iyi uygulayıp görevi başından ayrılmadan önce yapmış olsaydı daha içten davranmış olurdu, sanırım.

HAMİT BEY’İN İSTANBUL HÜKÜMETİNCE GÖREVİNDEN ALINMASI

Baylar, Hamit Bey, 14 temmuz dan bana şu kısa teli  eklemişti:

“Görevden çıkarıldığımı sağlam yerden öğrendim. Şu bir iki gün içinde buyruğun gelmesini bekliyorum. Sonra İstanbul’a gideceğimi saygı ile bildiririm.’’

Refet Bey’in komutayı bırakmış olmasının üzüntüsü içinde iken, o gün, önemli bir kesime özveri ile çalışacağını umduğumuz başka bir arkadaşın da, sanki olağan koşullar içinde bulunuyormuşuz gibi, anlaşılmaz bir düşünüş göstermekte olduğunu öğrendim.

Hamit Bey’e 15 temmuz 1919 günü şöyle bir tel yazıldı:

‘‘Kardeşim Hamit Bey , sizin yerinize İbrahim Ethem Bey’in atandığını öğrendik. Refet’e yazdım, buluşarak birlikte içeri doğru gelmenizi rica ettim. Bilmem hangi güven düşüncesi, size İstanbul’a gitmek isteğini veriyor. Bundan başka, biz, değerli arkadaşlarımızı İstanbul’dan Anadolu’ya çekip çıkarmaya ve böylece gerçek yurtseverleri dileklerinden yoksun etmemeye çalışırken siz, bu davranışınızla, en azından, kapalı bir çevreye giriyorsunuz. Biz hiç uygun görmedik. Refet’le buluşunuz. Ya Sıvas yakınlarında birlikte kalırsınız ya da rahatça bizim yanımıza gelirsiniz. Kesin yanıt bekleriz.’’ (belge: 34)

        Beş gün sonra (20 temmuz 1919) Canik Mutasarrıfı Hamit Bey’in Samsun’dan gelen teli şu idi:

          Bizans’ın artan alçaklıkları karşısında umutsuzluğa düşen ulus, doğudan bir umut ışığı bekliyor.

Buraları ve buradakileri öyle düşsel bir biçim ve yaratılışta görüyorlar ki acaba bir şey var mı diye ben de kuşkuya düşüyorum. İlgisizliğimden utanıyorum.

Gerçekte uyumuyoruz. Bir şey yapmak istiyoruz. Ama bu şeyin biçim ve kuramlarıyla uğraştığımız, uzun yollar seçtiğimiz kanasındayım. Zaman ve durum, beklemeye elverişli değildir. Yurdun durumu dakikadan dakikaya kötüleşiyor. Bunun için sözümüzü kısa kesip işleri çabuklaştırmak gerekiyor. Bu konuda benim aklıma gelen şudur:

Her yerden ve hep birden Padişah Hazretlerine tel çekelim. On aydan beri gözü önünde ve çok zaman kendi istek ve hevesince olup biten alçaklıklarla nereye sürüklenmekte olduğunu gören ulusun, ne olursa olsun, kendi yazgısına yön vermeye karar verdiğini anımsatalım ve kırk sekiz saat içinde ulusun güvenebileceği bir hükümet kurulmaz ve kurucular meclisinin toplantıya çağrılması karar altına alınmazsa, ne kendisini ne de hükümetini tanımadığımızı bildirelim. Bunda hiçbir zorluk yok, geleneksel boyun kırmaktan üzüntü duymayan ulus, biz yürüyelim, arkamızdan gelsin efendim.

Beş gün önce, görevden çıkarılırsa, İstanbul’a gideceğini bildiren Canik Mutasarrıfının bu telini, biraz kızgınca yazılmış olmakla birlikte, karar ve çalışma öğütleyen bir nitelikte bulduğunuzu umarım.

Mutasarrıf Bey, ulusun bir umut ışığı beklediği yerde, acaba bir şey var mı diye kuşkuya düşüyor.

Bizi, ne yapmak istediğini bilmeyen, biçim ve kuramlarla uğraşan şaşkınlar sanıyor. Sözü kısa kesip işleri çabuklaştırmak için yapılacak şeyi de söylüyor. Eğer bundan sonra bütün görüşlerindeki yersizliği belirten çirkin bir düşünceyi ortaya koymasaydı iyi ederdi.

Baylar, tarih ‘‘geleneksel boyun kırmaktan üzüntü duymayan ulus, biz yürüyelim, arkamızdan gelsin.’’ düşünce ve inancında bulunanların karşılaştıkları sonuçlar ve cezalarla doludur. Yöneticilerin, özellikle devlet adamlarının, böyle yanlış ve çürük düşüncelere hiç kapılmamaları gerekir. Hamit Bey, bu telinde, bizim Refet Bey’le birlikte içerlere çekilmesi konusunda yazdıklarımıza hiç değinmiyor.

Hamit Bey’in bu teline 21 temmuz 1919 günü verdiğimiz bir yanıtta şunu söyledik: ‘‘Tanrı dilerse her şey olacaktır. Yalnız, ulusun güveneceği bir hükümet kurmak için önce o hükümete destek olacak bir gücü yaratmak gerekir. O da, doğu illeri kongresinin ve ondan sonra da Sıvas genel kongresinin toplanmasıyla olacaktır.’’

REFET BEY’LE YAZIŞMALAR

Baylar, Üçüncü Kolordudan, dolayısıyla Refet ve Salâhattin Beylerden gene söz açmak gerekiyor. İlişki şudur:

İngilizler, Sıvas’a bir tabur gönderecekleri haberini yaydılar. Her olasılığı göz önüne alarak, Sıvas’a gelen çeşitli yollar boyunca askeri önlemler aldırmak gerekti. Bunun için Amasya’da bulunan Beşinci Tümen Komutanlığına 18 temmuz 1919 günü yazdığım bir buyrukta, o sırada Amasya’da bulunan Refet Bey’le ilgili olarak da şu tümceler vardı: ‘‘Duruma Refet Bey’in önemle dikkati çekilir. Belki Refet Bey böyle bir durumu göz önünde tutarak şimdilik Amasya’da kalmayı daha uygun bulur.”

Beşinci Tümen Komutanının 19 temmuz 1919’da verdiği yanıtta şu ilginç tümceler vardı: “Salâhattin Bey daha Samsun’dadır. Şimdiye değin kendisiyle görüşemediğim gibi hiçbir gerçek ve önemli yazışma da yapılmadığından, adı geçenin düşünce ve görüşünün ne yolda olduğunu bilemiyorum. Ama Refet Bey, gerektiğinde İngilizlere karşı koyacak kadar atılganlık gösteremeyeceğini sezdirmişti. Refet Bey, 18 temmuz 1919’da Sıvas’a doğru yola çıktı.’’ (belge:35)

Bunun üzerine Refet Bey’e şu kapalı teli çektirdim:

Şifre

Kişiye özeldir. Sayı

115                                                                                                                19 Temmuz 1919

Amasya’da Beşinci Tümen Komutanlığına

                       Sıvas’ta Üçüncü Ordu Sağlık Müfettişi

   Albay İbrahim Tali Beyefendiye

Refet Bey’edir: Salâhattin Bey’e telimi verdiniz mi? Bu arkadaşımızın kesin görüşlerinin önemle saptanması ve kararsızlık ya da iki yüzlü davranış gibi felaket doğuracak bir duruma kesinlikle göz yumulmaması bir yurt ödevi olduğundan bu konuda ‘‘evet’’ ya da ‘‘hayır’’ diye kendisin-den söz alınması ve ona göre bir karar verilmesi çok gereklidir. Sizin bırak-tığınız yerden başlamak, kendileri için tek izlencedir. Şimdiye değin hemen bir hafta olduğu halde hiçbir kesin bilgi alınmaması ve İstanbul’dan alınan bir bilgide, adı geçen için sağlam bir güven gösterilmemesi ve yola çıkmadan önce Sadık Bey’le gizli bir görüşmesinden ve dostluğundan söz edilmesi ve yakınılması bu telimin yazılmasına yol açmıştır. Bunu ve bunun sonuçlarını özellikle sizin değerlendirmeniz ve çözümlemeniz gereklidir. Çünkü, herhangi bir halk topluluğunda söyleyeceği yanlış ve ulusal amaca aykırı bir tek sözün bile yapacağı ters etkiyi ve bunun yaratacağı durumu şimdiden düşünmek yeter. (Mustafa Kemal)

Üçüncü Ordu Kurmay Başkanı

                                                                                  Albay Kâzım

Yalnız bu telimize değil çok şeye yanıt olan Refet Bey’in şu telini olduğu gibi bilginize sunacağım:

Güvenlikle ilgili ve

Çok ivedidir.

1828                                                                                                  Sıvas, 22.7.1919

Erzurum’da Üçüncü Ordu Müfettişliği Vekili

      Kâzım Kara Bekir Paşa Hazretlerine

1- Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine: Telinizi Salâhattin Bey’den ayrıldıktan sonra aldığım için kendisine veremedim. Salâhattin Bey’i herkes gibi siz de çok iyi tanırsınız. Kararsız yaradılışta bir kişi. Bu bölgede on günden çok kalmamak düşüncesi ile gelmiş. Az kaldı, komutayı alma-dan geri kaçacaktı. Kendisine güven ve inan vererek yurt ödevini anımsattım. Yurdunu kuşkusuz sever; ama günü gelmeden iş görmeye gelemez. Aşağı yukarı Vali Reşit Paşa’dan biraz daha iyi. On Üçüncü Kolordudan geçen silahlardan haberli olduğu gibi, bu işi düzenlemek için İstanbul’da da çalışmış ve başarı göstermiş. Buraya onu Cevat Paşa seçmiş. Bu duruma göre, amaca zararlı olamaz ve hiçbir halk topluluğunda amaca aykırı tek bir söz söylemez. Tersine, amaca göre, ama sessiz olarak çalışacağına söz verdi. Sadık Bey’le ilişkisi üzerine verilen bilgiye inanamıyorum. İşin içyüzüne bakılırsa, aldığımız haberi iyi belgelemeden ve belli bir izlence düzenlemeden çalışmak, kuvvetlerin yitimine yol açıyor. Doğu durumu üzerine bana bilgi verirken, aldığınız şişirme haberlere kapılmamış olsaydınız, belki ben daha iyi bir yol tutar ve komutayı bırakmak zorunda kalmazdım. Tek başına karar verecek kişilerin, gerçek durumu bilmeleri gerektiğini siz de kabul edersiniz. Bunun için, Salâhattin Bey’i boş yere ürkütmek ve ‘‘hayır’’ dedirtmekle ne çıkacak? Aslında, o kaçmaya hazır. Yerine kimbilir kim gelecek? Buyruklarınızın kısa ve açık olmasını rica ederim. Salâhattin Bey için olan telinizi zahmet edip bir daha okuyunuz. Fırtına ile başlayıp yavaşlıkla biten bu telden kesin düşüncenizi çıkaramadım. Bununla birlikte birkaç güne dek Salâhattin Bey Samsun’dan dönüyor. Kendisiyle görüşeceğim. Her durumda onu uygun bir yolla amaca göre çalıştırmak için gerekli önlemleri alıyorum.

2- Samsun’a çıkarılan taburun, buradaki Hintli Müslümanları değiştirmekle birlikte, özellikle Sıvas’ta bulunduğunu sandıkları sizlere karşı bir korkutma amacı da güttüklerini, İngilizlerle görüştüğümde anladım. Beni İstanbul’a gitmeye kandırmak için, Kavak’ta bulunduğum sırada bir İngiliz binbaşısı geldi. İngilizlere gösterdiğim direnmeden yararlanarak, sizi güçten düşürmek için beni aldırdıklarını açıkça söyledi. Sizin öteki dayanağınız, Kâzım Paşa imiş; onun için Kâzım Paşa, İngilizlerin üstelemesini gerektirecek bir ipucu vermemelidir. Ferit Paşa’nın, görevden çekilirken, Kâzım Paşa’yı vekil olarak ataması, İstanbul’dakilerden kimisinin kötü bir düşüncesi olmadığını gösteriyor. Ama İngilizlerin üstelemesi karşısında bir şey yapamazlar. Kazım Paşa’nın vekilliğe atanması da Salâhattin Bey’in Sadık Bey hesabına buraya gelmediğini kanıtlar.

3- Benim İstanbul’a götürülmem için İngilizler resmi olarak İstanbul Hükümetine baskı yapabilirler. Çünkü, benimle İngilizlerin arasında resmi bir bağlantı var (!). Bu baskı artarsa Salâhattin Bey’i güç bir durumda bırakmamak için izimi yitireceğim.

4- Hamit Bey’in değiştirilmesi söylentisi henüz gerçekleşmedi. Onun, yerinde bırakılması için gerek Salâhattin Bey (*) gerekse İngilizler İstanbul’a başvurdular. Adı geçenin değiştirilmek istenmesi, Dahiliye Nazırlığı ile kavga etmesindendir. Salâhattin Bey’in yerine Konya’ya Sedat Bey’in geldiği de doğru değildir. Her ne kadar bütün komutanların değiştirileceğini haber aldığını, adı geçen yazıyorsa da Kazım Paşa’nın vekilliğe atanması bunun doğru olmadığını gösteriyor .

5- Sıvas Kongresi ile ilgili olarak Sadrazamlıktan doğruca illere gönderilen 20 temmuz 1919 günlü teli gördünüz mü? Karahisar’daki Tümen Komutanı, bu kongreye delege seçimi için buralarda bildiri yayımlamış. Böyle bir davranışı uygun buluyor musunuz? Alman barışı ve Doğudaki sessizlik, durumun gelişmesini bekleyerek, bizim de sakıngan bulunmaklığımızı gerektiriyor mu? Kendim için hiçbir kaygım olmadığını artık anlamışsınızdır(!). Yalnız, kararsız ve izlencesiz davranışlarla amaçtan ayrılacağız. Ya sakıngan davranalım ya da hemen işi açığa vuralım. Ama ikisinden birini yapalım. Sıvas Kongresinin bugün için yararlı olacağını umuyor musunuz? Bugünkü duruma göre bu kongrenin Sıvas’ta ve açık olarak yapılmasını tehlikeli bulmuyor musunuz? Güney yön1erinden Sıvas’a gelecek bir baskın, özellikle bu il halkının kansızlığı yüzünden. Anadolu’yu ikiye ayırır ve pek tehlikeli olur. Bunun için bu ilin, son gün!ere değin, yan tutmuyormuş gibi görünmesi pek çok önemlidir .Bu kongrenin ille toplanması gerekiyorsa, aldığınız haberlere göre delegeler gelebileceklerse, acaba bunun doğuda bir yerde toplanması daha uygun olmaz mı?

6- Sıvas ve Amasya kentleri halkı pek karışık; ilçelerde ve köylerdeki halk, bunlara göre pek çok iyi. Bundan sonra, ona göre çalışmamı düzenleyeceğim.

7- İstanbul’dan aldığım haberde buradaki ulusal eylemlerin, hiçbir parti ya da hiçbir kişinin özel isteklerini yerine getirmek için olmayıp ulusal kurtuluş ve bağımsızlığın sallanması amacı ile yapıldığını bildirmek üzere, sizin bir bildiri yayımlayarak İngilizleri yatıştırmanız salık veriliyor. Gerekli görülürse ben bunun, sizin bir bildirinizle değil belki Erzurum Kongresinin kararları arasında yayımlanmasının uygun olacağını sanıyorum.

8- Ajanslar, Millet Meclisi seçimlerinden söz ediyorlar. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? (Refet)

Üçüncü Kolordu Kurmay Başkanı

Zeki

Bu tele verdiğimiz karşılığı da olduğu gibi bildirmekle yetineceğim.

Şifre

Subay eliyle çekilmesi

ivedidir.

171                                                                                                                23.7.1919

Sıvas’ta Üçüncü Kolordu Kurmay Başkanı Zeki Bey’e Refet Beyefendiye:

1- Salâhattin Bey’le ilgili teli bir daha okumak üzere aradım, ama bulunamıyor. Anımsadığıma göre Salahattin Bey için söz konusu olan şeyler İstanbul’dan bildirilmişti. Her alınan haberi, istenildiği gibi belgelemek kolay olmuyor. Doğu durumu üzerine aldığımız bilgiler aşırılıktan uzak olmamakla birlikte, bize yanlış bir adım attırmış değildir, kanısındayım. Ulusun yazgısı ile ilgili işlerde, yalnız doğu olaylarının gelişimi temeline dayanmakla yetinilmiş değildir. Ulusal örgütlere genişlik ve canlılık vermek; kongrelerle ulusal istekleri ortaya koydurmak; orduyu ulusal örgütlere yardımcı kılmak; ulusal amacın yitimine meydan vermemek için komuta ve silah işlerinde, bilinen kesin kararı vermekte, yapıldığından başka türlü ve daha ölçülü davranmak, acaba bugünkü iyi sonucu verebilir miydi? Her halde şimdiki durum sevindirecek niteliktedir.

2- Kazım Paşa’nın vekil olarak atanması pek uygun düşmüştür. İngilizlerin üstelemesini gerektirecek bir ipucu vermemeye çalışıyor. Ama silah işinde ve Trabzon’a yapılacak bir çıkarmayı önleme konusunda çekingen davranamayacağımız apaçık bir gerçektir. Oysa, bu nedenler İngilizlerin kuşkusuz hoşuna gitmeyecektir.

3- İngilizler, benim İstanbul’a götürülmem için pek çok üstelediler ve Hükümeti iyiden iyiye sıkıştırdılar. Hükümet ve Padişah ile, makine başında günlerce süren konuşmalarda işin bu yanı apaçık olarak bildirildi. Bu konuşmalarda neler geçtiği, buluşmamızda bilginize sunulacaktır. Ama, meslekten çekilince üsteleme son buldu. Bu duruma göre, sizin için de, görevden çekildikten sonra çok üsteleyeceklerini ummam. Bununla birlikte, tersi de olsa, izinizi kaybetmektense Salahattin Bey’in güç duruma girmesini yeğlerim. Burada Halit Bey için, Hükümet ve İngilizler, Kazım Paşa’yı çok sıkıştırdılar. Kazım Paşa, bir şey yapılamayacağını söylemekte direndiğinden, şimdi Halit Bey, bugün, resmi olmasa da, tümeninin başındadır.

4- Hamit Bey, son bir teli ile hepimizden daha hızlı iş görmek isteğini gösteriyor. Şimdilik yumuşatıldı.

5- Sıvas kongresi ile ilgili teli daha görmedim. Gerçekten kimi yerlerde olumlu ve kimi yerlerde de olumsuz aşırılıklar görülüyor. Kuşkusuz duruma göre verimli iş görmek için sakıngan davranma isteğindeyim. Her-kes için bu kesin ve açık izlence, bugün toplantıya başlayan Erzurum Kongresi görüşmelerinden çıkacaktır.

Sıvas Kongresinden pek çok yarar beklerim. Bugün değil, Sıvas Kongresi ilk söz konusu olduğu gün bile, her yerden ve özellikle güneyden bir baskın gelmesini, çok olası gördüğümü ve bu nedenle savunma önlemleri alınması için ricada bulunduğumu anımsarsınız. Bununla birlikte, Erzurum Kongresi’nin toplantıları sırasında, Sıvas’a gelecek delegelerin sayısına ve Erzurum Kongresinin yapacağı etkilerle doğacak duruma göre daha elverişli ve güvenli bir yöntem de düşünülür.

6- İşleri düzenleme konusundaki, siz kardeşimin görüşleri pek yerindedir. Bununla birlikte, kentlileri de ulusal duygu ve etki altında tutmaktan uzak kalınmayacağını umarım.

            7- Ulusal eylemlerin amaç ve ereği, kongrece her yere gönderilecek bildirilerle, düşündüğümüz gibi yayılacaktır.

           8- Millet Meclisi toplanmalıdır. Ama İstanbul’da değil, Anadolu’da. Bu konu, kongrede görüşülecek ve bunun üzerine işe girişilecektir. Hepimiz gözlerinizden öperiz, kardeşim. (Mustafa Kemal).

                                                                         Üçüncü Ordu Müfettişliği Kurmay Başkanı

Albay Kazım

 ERZURUM’LULARIN DESTEĞİ

Baylar, ben askerlikten çekilince, bütün Erzurum halkının ve Vilayatı Şarkiye Müdafaai Hukuku Milliye Cemiyetinin Erzurum Şubesinin bana karşı pek açık olarak gösterdikleri güven ve yakınlığın bende bıraktığı unutulmaz izlenimleri burada açıkça anmayı bir ödev sayarım.

Derneğin Erzurum şubesinden aldığım 10 temmuz 1919 günlü yazıda: ‘‘Derneğin başına geçmemi ve Çalışma Kurulu Başkanlığını kabul etmemi’’ öneriyorlar ve birlikte çalışmak üzere ayırdıkları beş kişinin adlarını bildiriyorlardı.

Bu beş kişi: Raif Efendi, Emekli Binbaşı Süleyman Bey, Emekli Binbaşı Kazım Bey, Albayrak Gazetesi Mü-dürü Necati Bey, Dursun Beyoğlu Cevat Bey idi. Söz konusu ettiğim yazıda, Rauf Bey’in de Çalışma Kurulu İkinci Başkanlığına seçildiği bildiriyordu. (belge : 36)

O günlerde, Erzurum Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Raif Efendi ve üyeler Hacı Hafız Efendi Süleyman Bey, Maksut Bey, Mesut Bey, Necati Bey, Ahmet Bey, Kazım Bey ve yazman Cevat Bey idi.

Erzurum Şubesi, İstanbul’daki Genel Merkez Baş-kanlığına ulaştırmaya çalıştıkları bir telle: ‘‘Genel Merkez adına söz söyleme yetkisinin bana verildiğinin telle bildirilmesini’’ de rica ettiler. (belge: 37)

Bundan başka, bizim Erzurum Kongresine girmemizi kolaylaştırmak için, Kongreye Erzurum delegesi olarak seçilmiş olan Emekli Binbaşı Kazım ve Dursun Beyoğlu Cevat Beyler delegelikten çekildiler.

*

ERZURUM KONGRESİ

Baylar, bildiğiniz gibi, Erzurum Kongresi l919 yılı temmuzunun 23’üncü günü, pek gösterişsiz, bir okul salonunda açıldı. İlk günü, beni başkanlığa seçtiler. Kongre üyelerini durum ve bir ölçüde, düşünülenler üzerinde aydınlatmak için yaptığım konuşmada:

Tarih ve olayların sürükeyişiyle, eylemli olarak içine düştüğümüz kanlı ve kara tehlikeleri görmeyecek ve bundan kabarıp coşmayacak hiçbir yurtseverin düşünülemeyeceğini belirttim. Ateşkes Anlaşması hükümlerine aykırı olarak yapılan saldırılardan ve yurda düşmanların girişinden söz açtım.

Tarihin, bir ulusun varlığını ve hakkını hiçbir zaman tanımazlıktan gelemeyeceğini, bunun için de yurdumuzu, ulusumuzu kötüleyici yargıların yüzde yüz değerden düşeceğini söyledim.

Yurt ve ulusun kutsal varlıklarını kurtarma ve koruma konusunda son sözü söyleyecek ve bunun gereğini yaptıracak gücün, bütün yurda bir elektrik ağı gibi yayılmış olan ulusal akımdan doğan yiğitlik ruhu olduğunu söyledim.

İçgücünün artırılmasına yaramak üzere de bütün kıyıma uğramış ulusların ulusal amaçlarına ulaşmak için o günlerdeki çalışmaları üzerine, elde edilen birtakım bilgileri özetledim.

Ve ulusun yazgısında sözünü yürütecek bir ulusal buyrumun ancak Anadolu’dan doğabileceğini açıklıkla belirttim ve ulusal buyruma dayanan bir Millet Meclisi meydana getirmesini ve gücünü ulusal buyrumdan alacak bir hükümetin kurulmasını ilk çalışma ereği olarak gösterdim. (belge: 38)

ERZURUM KONGRESİNİN BİLDİRİSİ VE KARARLARI

Baylar, Erzurum Kongresi 14 gün sürdü. Çalışmasının sonucu, düzenlediği tüzük ve bu tüzüğün içindekileri herkese duyuran bildiridir.

Bu tüzük ve bildiri, o zamanın ve çevrenin gerektirdiği az önemli, göstermelik düşünce ve görüşler çıkarılarak incelenecek olursa elimizde birtakım köklü ve geniş kap-samlı ilkeler ve kararlar kalır.

İzin verirseniz bu ilkeleri ve kararları, benim daha o zaman yalnızca neler saydığımı açıklayayım:

1- Ulusal sınırlar içinde bulunan yurt parçaları bir bütündür; birbirinden ayrılamaz (Bildiri, madde 6; Tüzük, madde 3’ün ayrıntıları; Tüzük ve Bildirinin 1’inci maddeleri okunup incelensin).

2- Ne türlü olursa olsun, yabancıların topraklarımıza girmesine ve işlerimize karışmasına karşı ve Osmanlı Hükümetinin dağılması durumunda ulus, birlikte direnecek ve savunacaktır (Tüzük, madde 2 ve 3; Bildiri, madde 3).

3- Yurdun ve bağımsızlığın korunmasına ve güvenliğinin sağlanmasına İstanbul Hükümetinin gücü yetmezse, amacı gerçekleştirmek için, geçici bir hükümet kurulacaktır. Bu hükümet üyeleri ulusal kongrece seçileceklerdir. Kongre toplanmamışsa bu seçimi Temsilciler Kurulu yapacaktır (Tüzük, madde 4; Bildiri, madde 4).

         4- Ulusal gücü etken ve ulusal buyrumu egemen kılmak temel ilkedir (Bildiri, madde 3).

5- Hıristiyan azınlıklara siyasal üstünlük ve toplumsal dengemizi bozacak ayrıcalıklar verilemez (bildiri, madde 4).

         6- Yabancı devletlerin güdümü ve koruyuculuğu kabul olunamaz (Bildiri, madde 7).

7- Millet Meclisinin hemen toplanmasını ve hükümet işlerinin Meclis denetiminde yürütülmesini sağlamak için çalışılacaktır (Bildiri, madde 8).

Bu ilke ve kararlar, türlü türlü yorumlanmışsa da, temel nitelikleri hiç değiştirilmeksizin uygulama olanağı bulmuşlardır.

Baylar, biz Kongrede özetlediğim bu kararları ve bu ilkeleri saptamaya çalışırken Sadrazam Ferit Paşa da ajanslarla birtakım demeçler yayımlıyordu. Bu demeçlere "Sadrazamın ulusu curnal etmesi’’ dense yeridir. 23 temmuz 1919 günlü ajansla, dünyaya şunu duyuruyordu: "Anadolu’da karışıklık çıktı. Anayasaya aykırı olarak Millet Meclisi adı altında toplantılar yapılıyor. Bu işlerin sivil ve askeri görevlilerce yasak edilmesi gerekir.’’

Buna karşı gereken önlemler alındı ve Millet Meclisinin toplantıya çağırılması istendi. (belge : 39 )

         Ağustosun yedinci günü kongre toplantısını kapatırken, kongre üyelerine:

         "Önemli kararlar alındığını ve bütün dünyaya ulusumuzun varlık ve birliğinin gösterildiğini’’ söyledim ve: "Tarih, bu Kongremizi çok az görülebilen büyük bir yapıt olarak yazacaktır dedim. (belge: 40)

         Sözlerimin yersiz olmadığını zaman ve olayların tanıtladığı kanısındayım, baylar.

         Erzurum Kongresi, tüzük gereğince, bir temsilciler Kurulu seçmişti.

Dernekler yasasına uyularak verilmesi gereken dilekçe yerine Erzurum Valiliği katına sunulan 24 ağustos 1919 günlü bildiride Temsilciler Kurulu üyelerinin adları ve kimlikleri şöylece gösterilmişti:

Mustafa Kemal                        Eski Üçüncü Ordu Müfettişi, askerlikten çekilmiş

Rauf Bey                                 Eski Bahriye Nazırı

Raif Efendi                               Eski Erzurum Milletvekili

İzzet Bey                                 Eski Trabzon Milletvekili

Servet Bey                              Eski Trabzon Milletvekili

Şeyh Fevzi Efendi                    Erzincan’da Nakşi Şeyhi

Bekir Sami Bey                       Eski Beyrut Valisi

Sadullah Efendi                        Eski Bitlis Milletvekili

Hacı Musa Bey                        Mutki Aşiret Başkanı.

(belge: 41)

Baylar, yeri gelmişken şunu bilginize sunayım ki bu kişiler hiçbir zaman bir araya gelip birlikte çalışmış değillerdir. Bunlardan İzzet, Servet ve Hacı Musa Beyler ve Sadullah Efendi hiç gelmemişlerdir. Raif ve Şeyh Fevzi Efendiler, Sıvas Kongresine katılmışlar ve ondan sonra biri Erzurum’a, öteki Erzincan’a dönerek bir daha aramıza katılmamışlardır. Rauf Bey ve Sıvas Kongresinde aramıza katılan Bekir Sami Bey, İstanbul’daki Millet Meclisine gidinceye dek, bizimle birlikte bulunmuşlardır.

ERZURUM KONGRESİNDE GÖRÜLEN DURAKSAMALAR

Baylar, söz arasında küçük bir noktaya da dokunmak isterim. Benim, bu Erzurum Kongresine üye olarak girip girmemekliğim düşünülmeye değer görüldüğü gibi, Kongreye katıldıktan sonra da başkan olup olmamaklığım üzerinde duraksayanlar bulunmuştur. Bu duraksayanlardan kimilerinin düşüncelerini iyi niyetlerine ve içtenliklerine yormakla birlikte, başka birtakım kimselerin bu konuda içtenlikten büsbütün uzak olduklarına, tersine kötülük amacı güttüklerine daha o zaman kuşkum kalmamıştı. Örneğin, düşman casusu olup her nasılsa Trabzon ili içinde bir yerden kendini kongreye delege göstertip gelen Ömer Fevzi Bey ve bunun arkadaşları gibi. Bu kişinin hayınlığı, sonradan Trabzon’daki ve oradan kaçtıktan sonra İstanbul’daki işleri ve eylemleriyle kesin olarak anlaşılmıştır.

Kongrenin bitiminden iki üç gün önce başka bir tartışma da söz konusu olmaya başlamıştı. Kimi yakın arkadaşlarım, benim Temsilciler Kurulu’na girip açık olarak çalışmamı sakıncalı görüyorlardı. Düşünceleri şu noktalarda özetlenebilir: ‘‘Ulusal girişim ve çalışmaların bütün anlamıyla ulustan doğduğunu, gerçekten ulusal olduğunu göstermek gerekir. Böyle olursa, girişimler daha güçlenir ve kimsenin kötü yorumuna ve özellikle yabancıların olumsuz düşüncelerine yer kalmaz. Ama, tanınmış ve hele İstanbul Hükümetine ve halifelik ve padişahlığa karşı başkaldıran biri durumuna düşmüş: saldırı noktası olan benim gibi bir adamın, bütün bu ulusal girişimlerin başında bulunduğu görülürse, çalışmaların ulusal amaçlara dayanmaktan çok özel istekleri gerçekleştirmek için olduğu kanısına yol açabilir. Öyleyse, Temsilciler Kurulu üyeleri, illerle bağımsız sancakların seçeceği kişiler olmalıdır. Ancak böylelikle, ulusal bir güç gösterilebilir.’’

Bu düşüncelerin ne denli yerinde olup olmadığını araştıracak değilim. Yalnız benim de, bu düşüncelere karşı olan düşüncelerimin dayanak noktalarından bir bölümünü sayayım: Her şeyden önce ben, ne olursa olsun, kongreye katılmalı ve onu yönetmeliydim. Çünkü, zaman geçirmeksizin ulusal buyrumun işler duruma getirilmesini ve ulusun kendi başına eylemli ve silahlı olarak önlemler almaya başlamasını sağlamak zorunluğuna inanıyordum. Bu temel ilkeleri benimsetip karara bağlatabilmek için, kongrede yönetici olarak çalışmayı ve üyeleri aydınlatmayı çok gerekli görüyordum. Nitekim öyle oldu. Erzurum Kongresinin, daha önce açıkladığım ilke ve kararını herhangi bir temsilciler kurulunun uygulatabileceğine benim güvenim olmadığını açıkça söylemeliyim. Nitekim zaman ve olaylar beni doğrulamıştır. Bundan başka, daha Amasya’da iken karar verdiğim ve bütün ulusa her türlü araçlarla duyurttuğum Sıvas Genel Kongresinin toplanmasını sağlamak; bütün ulusu ve yurdu tek bir kurulla temsil etmek; sonra, yalnız doğu illerini değil, yurdun bütün parçalarını aynı dikkat ve duyarlıkla savunma ve kurtarma yollarını bulmaya çalışmak gibi işleri, herhangi bir kurulun başarabileceği kanısında olmadığımı açıkça söylemek zorundaydım. Çünkü, bende böyle bir kanı bulunsaydı, işe giriştiğim güne dek, bu konuda uğraşanların çalışma sonuçlarını bekleyerek görevimden çekilmemek yolunu tutardım. Hükümete, Padişah ve Halifeye karşı başkaldırmayı gerekli görmezdim. Tersine, ben de kimi iki yüzlü ve iki yanlılar gibi dış görünüşü pek parlak ve gösterişli olan, o günün ordu müfettişliğini ve Padişah Hazretlerinin yaverliği sanını elden bırakmazdım. Gerçi benim açıkça ortaya atılmamda ve bütün ulusal ve askeri işlerin başına geçmemde, kuşkusuz, sakınca vardı. Ama o sakınca, başarısızlığa uğradığımda herkesten önce ve herkesten çok benim en büyük cezaya çaptırılmamdan başka bir şey olabilir miydi? Oysa, bütün yurdun ve koskoca bir ulusun ölüm kalımı söz konusu olurken ‘‘yurtseverim’’ diyenlerin kendi sonlarını düşünmelerine yer var mıdır?

Baylar, ben, kimi arkadaşlarca ileri sürülen düşünce ve kuruntulara uysaydım, iki bakımdan büyük sakıncalar doğacaktı. Birincisi, düşüncelerimde, kararlarımda ve bütün kişiliğimde yersizlik ve yetersizlik olduğunu açığa vurmak ki bu davranış, benim vicdan buyruğu ile üzerime aldığım görev bakımından düzeltilemeyecek bir yanlış olurdu.

Baylar, tarih, söz götürmez bir biçimde ortaya koymuştur ki, büyük işlerde başarı için gücü ve yeneteği sarsılmaz bir başkanın varlığı çok gereklidir. Bütün devlet büyüklerinin umutsuzluk ve güçsüzlük içinde, bütün ulusun başarısız olarak karanlıklar içinde kaldığı bir sırada, “yurtseverim” diyen bin bir çeşit kişinin, bin bir türlü davranış ve inanç gösterdiği kargaşalı bir zamanda danışmalarla, birçok saygın ve erkli kişilerin sözlerine uyma zorunluğuna inanmakla; korkusuz, kuşkusuz ve hele sert yürünebilir mi ve en sonunda ulaşılması çok güç olan amaca varılabilir mi? Tarihte böyle ereğe ulaşmış bir topluluk gösterilebilir mi? İkincisi, baylar, ulus, yurt, siyasa ve ordu yöneticiliğinde hiç bulunmamış ve bu alanda değer belirmemiş ve denenmemiş gelişigüzel kişilerden, örneğin, Erzincan’lı bir Nakşi Şeyhi ve Mutki’li bir aşiret başkanı gibi acınacak durumdaki kişilerden de kurulabilecek herhangi bir temsilciler kuruluna, söz konusu durum ve görev bırakılabilir miydi? Bırakıldığında “yurdu ve ulusu kurtaracağız” dediğimiz zaman, ulusu ve kendimizi aldatmış olmak gibi kötü bir yanılgıya düşmeyecek miydik? Bu nitelikte bir kurula, perde arkasından yardım edilebileceği düşünülürse bile bu yöntem, güvenceli sayılabilir miydi?

Bu söylediklerimin, o günlerde değilse bile, artık bugün bütün dünyaca yadsınamayacak gerçeklerden olduğuna hiç kuşku yoktur. Bununla birlikte, ben bu söylediklerimi o günlerden kalma birtakım anılar ve belgelerle burada doğrulamayı, gelecek kuşakların siyasal ve toplumsal eğitimi bakımından ödev sayarım.

Bu dakikaya değin olduğu gibi, buradan sonra da sözünü edeceğim olaylar dolayısıyla, bu yön kendiliğinden aydınlanmaya başlayacaktır.

*

Baylar, Erzurum Kongresinin bitiminde, Ferit Paşa’dan sonra Harbiye Nazırlığına yeni geldiği anlaşılan bir Nazım Paşa imzasıyla, On Beşinci Kolordu Komutanlığına 30 Temmuz 1919 günlü şöyle bir buyruk geldi:

“Mustafa Kemal Paşa ile Refet Bey’in Hükümet kararlarına ters düşen eylemlerinden ötürü hemen yakalanarak İstanbul’a gönderilmeleri Babıailice uygun görülüp ilgili görevlilere gerekli buyruklar verildiğinden, kolorduca önemle yardım edilmesi ve sonucundan bilgi verilmesi rica olunur.

Bu buyruğa, Kolordu Komutanlığınca gereği gibi yanıt verildi. Bu yanıtı, öteki komutanlara da, olduğu gibi gönderterek dikkatlerini çektirdim.

Konu bildirisi, yurt içinde her yere ve yabancı devlet temsilcilerine türlü yollarla bildirildi. Tüzük de komutanlara ve başka güvenilir katlara kapalı tel ile bölüm bölüm verilerek bulundukları yerlerde basılıp, çoğaltılmasının ve yayımının sağlanmasına çalışıldı. Bu iş, doğal olarak günlerce sürdü. Bununla ilgili olarak Sıvas’ta Üçüncü Kolordu Komutanı Salahattin Bey’den aldığım, 22 ağustos 1919 günlü bir telde: ‘‘Tüzüğün ikinci ve dördüncü maddelerinin yayımını sakıncalı bulduğu, bir kez daha incelenmesi gereği" bildiriliyordu. (belge: 42)

       İkinci madde-Birlik olarak savunma ve direnme ilkesinin kabul edildiğine:

       Dördüncü madde -Geçici hükümet kurulabileceğine ilişkin maddelerdir.

KARAKOL CEMİYETİ

Biz, Erzurum’da kongre kararlarının her yerde anlaşılmasını ve birlikte uygulanmasını sağlamaya çalışırken “Karakol Cemiyetinin Teşkilatı Umumiye Nizamnamesi” ve “Karakol Cemiyeti Vezaifi Umumiye Talimatnamesi” diye basılı birtakım kağıtların bütün orduya, komutan, subay , herkese dağıtıldığı bildirildi.

Bu yönetmeliği okuyan bana en yakın komutanlar bile, bu işi benim yaptığımı sanarak iyiden iyiye kuşkuya düşmüşler. Benim, bir yandan kongreler toplayıp açık olarak ulusal ortak çalışmalar yaparken, bir yandan da giz dolu ve korkunç bir komite kurmakla uğraştığı sanısına kapılmışlar. Gerçi, bu işleri ve girişimleri yapanlar İstanbul’da bulunuyorlarmış; ama, her şeyi benim adıma yapmakta imişler.

Karakol Cemiyetinin tüzüğüne göre, genel merkez üyeleri ve sayıları, toplanma yerleri ve nasıl toplandıkları, nasıl seçilip görevlendirildikleri kesin olarak gizli ve saklı tutulur. Bir de, en ufak bir gizi açığa vuran ya da Karakol Cemiyetine tehlike getiren; dahası, tehlike getirici bir kuşku uyandıran, hemen asılır.

Yönetmeliğinde de, ‘‘bir ulusal ordu’’dan söz ediliyor ve: ‘‘Bu ordunun başkomutanı ye genelkurmay başkanı, ordu, kolordu ve tümen komutanları ve kurmayları seçilmiş ve atanmış olup gizli ve saklı tutulur. Bunlar, görevlerini gizli olarak yaparlar.’’ deniliyor.

Baylar, hemen komutanları uyardım; bu tüzük ve yönetmelik hükümlerini hiç uygulamamaları gerektiğini ve bu işin kaynağını araştırmakta olduğumu bildirdim.

Sıvas’a varışımdan sonra, oraya gelen Kara Vasıf Bey’den anladım ki, bu işi yapan kendisi ve birtakım arkadaşları imiş.

Kesinlikle böyle bir davranış doğru değildi. Herkesi asmakla korkutarak, bilinmeyen bir merkezin, bilinmeyen bit başkomutanın, bilinmeyen birtakım komutanların buyruklarına uymaya zorlamak çok tehlikeli idi. Gerçekten, orduda görevli herkeste hemen bir korku ve birbirlerine karşı güvensizlik başladı. Örneğin, herhangi bir kolordu komutanının: ‘‘Benim komutam altındaki kolordunun acaba saklı ve gizli komutanı kimdir? Bu gizli komutan acaba ne zaman ve nasıl komutanlığı ele alacak ve acaba bana karşı nasıl davranacak’’ gibi haklı birtakım kuruntulara kapılması beklenilmez değildi.

Sıvas’ta Kara Vasıf Bey’e, gizli merkezin, gizli başkomutanın ve gizli genelkurmay başkanının kimler olduğunu sorduğum zaman: ‘‘Hepsi siz ve arkadaşlarımızdır’’ yanıtını vermişti. Bu, büsbütün beni şaşırtmıştı. Bu karışık, kuşkusuz akla ve mantığa uygun olamazdı. Çünkü, hiç kimse bana böyle bir düzen ve kuruluştan söz açmış ve benden bu iş için izin almış değildi.

Bu derneğin daha sonra, özellikle İstanbul’da, bu ad altında çalışmasını sürdürmeye çabaladığı anlaşıldığına göre, iyi niyetle kurulduğu ve sıkışınca bize vermek zorunda kaldıkları bilgilerin içtenlikli olduğu ileri sürülemez.

AVRUPA’DAN BİR İŞ BECEREMEDEN DÖNEN FERİT PAŞA’YA ÇEKTİĞİM KAPALI TEL

İstanbul Hükümetini ulusal girişimleri engellemekten caydırmak, başarıyı çabuklaştırmaya ve kolaylaştırmaya yarayacağı için önemliydi. Bu düşünceyle, Ferit Paşa’nın doğal olarak hiçbir başarı sağlamadan hemen hemen onuru kırılmış bir durumda, İstanbul’a dönüşünden yararlanarak, kendisine 16 ağustos 1919 günü bir kapalı tel gönderdim. Bu telde başlıca şu tümceler vardı:

Son olarak Bay Klemanso (Clemenceau)’nun yüksek kişiliğinize olan ayrıntılı yanıtlarını okuyunca, İstanbul’a nasıl acı ve üzüntü içinde döndüğünüzü çok iyi anlıyorum .....................................................................................................

devletimizi bölmek ve ortadan kaldırmak düşüncesini bu denli açık ve onur kırıcı olarak gösteren bir yazı karşısında titremeyecek duygulu bir kişi düşünemem. Tanrı’ya binlerce şükürler olsun ki, ulusumuz, ruhundaki yiğitlik dayancıyla tarih boyunca sürüp gelen yaşam ve varlığını ne alınyazısına bırakacak, ne de böyle cellatça yargılara kurban edecektir.

Şimdi iyice inanıyorum ki, yüksek kişiliğiniz de bugünkü genel durumu ve devlet ve ulusun gerçek yararlarını üç ay önceki göz1erle görmüyordur.

Dokuz aydan beri iş başına gelen hükümetlerin, hep birbirinden daha çok güçsüzlüğe uğraması ve en sonunda ne yazık ki, artık felçli bir kerteye düşmesi ulusun yüksek onuru karşısında gerçekten pek üzücü oluyor. Doğrusu şu ki, yurdun ve ulusun yazgısı için içeride ve dışarıda sözü geçer olmak kuşkusuz ulusal buyruma dayanmaya bağlıdır .

Yaşama hakkı ve bağımsızlığı için çalışan ulusun amacındaki temizlik ve içtenliğe karşı İstanbul Hükümeti düşmanca davranma yolu tutuyor. Böyle bir davranış, kuşkusuz büyük üzüntüler doğurur. Ulusu İstanbul Hükümetine karşı istenilmeyen davranışlara sürükleyecek niteliktedir. Çok açık olarak söyleyeyim ki ulus, hertürlü buyrumunu kullanabilecek güçtedir. Yapacaklarını önleyebilecek hiçbir güç yoktur. İstanbul Hükümetinin giriştiği olumsuz illeri hiçbir yerde, hiçbir kimse yürütemeyecektir. Ulus, çizdiği izlence içinde çok kesin ve belirgin adımlarla ereğine doğru yürümektedir. İstanbul Hükümetinin şimdiye değin olan engelleyici davranışlarının hiçbir yerde hiçbir etki yapmamakta olmasıyla gerçek durumun sizce anlaşıldığı kuşku götürmez.

İngilizlerin gösterdikleri yolda kurtuluş çaresi aramak da yersizdir ve sonunda düşmanlıklığına neden olacaktır. Kaldı ki İngilizler de en sonunda gücün ulusta olduğunu anlayarak hiçbir dayanağı olmayan ve ulus adına hiçbir yere söz veremeyen, verse bile bunu ulusa benimsetemeyecek olan bir hükümetle sonuçlu bir işe girişilemeyeceğine inanmışlardır...........................

.................................................................................................................................

Bütün dilekler şu noktada toplanmıştır: Hükümet, yasal olan ulusal akıma karşı engelleyici tutumunu bırakarak Ulusal Kuvvetlere dayansın ve her türlü girişiminde ulusun isteklerine uysun!

Bunun için de ulusal varlığı ve buyrumu temsil edecek olan Millet Meclisinin en kısa zamanda toplanmasını sağlasın. ........................................

..................................................................................................................................

SIVAS KONGRESİ HAZIRLIKLARI

Baylar, Sıvas’ta toplanmasını sağlamaya çalıştığımız Kongreye her yerden delege seçtirmek ve onların Sıvas’a gelmelerini sağlamak için, Almanya’da başlamış olan çalışma ve yazışmalar daha sürüp gidiyordu. Bütün komutanlar ve her yerde birçok yurtseverler, olağanüstü çaba gösteriyorlardı. Fakat yine her yerde olumsuz ve kötüleyici propagandalar ve özellikle İstanbul Hükümetinin engelleyici önlemleri işi güçleştiriyordu.

Kimi yerlerden, hem delege seçmiyorlar , hem de halkın içgücünü kıracak ve herkesi umutsuzluğa sürükleyecek yanıtlar veriyorlardı. Örneğin, Yirminci Kolordu Komutanı adına Kurmay Başkanı Ömer Halis Bey’in İstanbul’dan alınan bilgileri kapsayan 9 ağustos 1919 günlü kapalı telinde şu maddeler ilgi çekici görüldü:

1- İstanbul delege göndermiyor. Orada yapılan işleri uygun görmekle birlikte, atılgan bir duruma girmek istemiyor.

2- İstanbul’dan delege göndermek olanak dışıdır. Gönderilmek istenen kişiler, orada verimli, başarılı iş göreceklerine güvenemediklerinden, boşuna para harcamamak ve yolculuk sıkıntıları çekmemek için yola çıkmıyorlar.

(Bilindiği gibi birtakım kişileri özel mektupla da çağırmıştık.)

Biz, dört bir bucaktan delege seçtirmek ve göndertmekte karşılaşılan güçlükleri yenmeye çalışırken, öte yandan kongre için en güvenilir yer olarak seçtiğimiz Sıvas’ta da bir kaygı ve coşku başladı.

Baylar, burada sırası gelmişken söyliyeyim ki, ben Sıvas’ı gerçekten her yönden güvenilir saymış olmakla birlikte, daha Amasya’da iken Sıvas’a gelen bütün yolar üzerinde uzaktan ve yakından her türlü askeri önlem ve düzeni aldırmayı da gerekli bulmuştum.

SIVAS VALİSİNİN KAYGILARI

Sıvas’taki kaygı ve coşku şöylece anlaşıldı. 20 ağustos günü öğleyin Sıvas’taki Vali Reşit Paşa’nın istemesiyle telgraf başına çağırıldığım zaman, paşanın uzun bir teli veriliyordu. O tel şudur:

Erzurum’da Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

İlkin, sizi rahatsız ettiğimden dolayı beni bağışlamanızı diler, sağlığınızı sorarım. Ne iş için rahatsız ettiğimi aşağıda bildiriyor ve açıklıyorum efendim. Görünüşte, Fransız işyerlerini teslim almak, gerçekte buraların durumu üzerinde incelemeler yapmak için, Cizvit papazları ile birlikte önceki gün İstanbul’dan Sıvas’a gelerek valilik katını ziyaret eden Fransız subaylarının bu ziyaretlerine karşılık dün sabah yanlarına gitmiştim. Ziyaret ve konuşmanın sonunda orada bulunan Fransız binbaşılarından Jandarma Müfettişi Bay Brüno (Brınot), biraz özel görüşmek istediğini söyleyerek beni başka bir odaya aldı. Söylediği sözleri olduğu gibi aktarıyorum:

“Mustafa Kemal Paşa ile Kongre üyelerinin Sıvas’a gelip burada bir kongre yapacaklarını işittim. Bunu İstanbul’dan gelen Fransız subayları söylediler. Sizinle böylesine dostça konuşur ve kişiliğinize karşı pek çok saygı beslerken bu işi benden saklamanıza çok üzüldüm.” dedi. Ben de gereken yanıtı vererek kendisini inandırmaya çalıştımsa da son söz olarak: “Eğer Mustafa Kemal Paşa Sıvas’a gelir ve burada kongre toplamaya kalkışırsa beş on gün içinde askerlerimizin buralara gireceğini kesin olarak biliyorum. Sizin kişiliğinize beslediğim saygı dolayısıyla bunu haber veriyorum. İnanmazsanız, iş olup bittikten sonra inanırsınız. O vakit yurdunuzu uçuruma sürükleyenler arasına siz de girmiş olursunuz.” sözlerini söyledi. Dahiliye Nazırlığından dün aldığım kapalı tel de başka türlü yazılmakla birlikte gene bu kanıyı uyandıracak nitelikte idi. Yeni gelen Fransız subaylarından biri dün Kolordu Komutanı uzun uzadıya görüşerek kongre konusunda Komutan Beyefendinin düşüncesini anlamaya çalıştığı gibi bu sabah da Bay Brüno bana gelerek alafranga saat üçte, öbür Fransız subaylarıyla birlikte kongre üzerine görüşüleceğini ama kendisinin aradaki dostluk dolayısıyla daha önce benimle ayrı görüşmek istediğini bildirdi. Bir süre konuşulduktan sonra sonuç olarak şunu da söyledi: “Ben dünden beri bu iş üzerinde pek çok düşündüm sonunda şuna karar verdim ki, eğer Mustafa Kemal Paşa ile Kongre üyeleri Sıvas Kongresinde İtilaf devletlerine karşı kışkırtıcı davranışlarda bulunmazlar ve onlar için saldırgan bir dil kullanırlarsa kongrenin toplanmasında hiçbir sakınca yoktur. Ben kendim General Franse Despere’ye (Faranchet d’Esperey) yazar. Mustafa Kemal Paşa için çıkarılan tutuklama buyrumunu geri aldırır ve kongrenin toplanmasına engel olunmaması için Dahiliye Nazırlığından size buyruk göndertirim. Fakat şu koşulla ki, siz de benden hiçbir şey saklamayacaksınız ve içten dostluğumuzu gözeterek birbirimize karşı hep açık bir dil kullanacağız. Yalnız kongrenin toplanacağı günü öğrenmek gerekir.” dedi. Ben de bu konuda kesin bir şey bilmediğimi ve öğrendiğimde kendisine bildireceğimi ve aradaki dostluk dolayısıyla hiçbir şeyi saklamayacağımı söyledim. Binbaşının işgal konusunda dünkü kesin sözlerine karşın bugünkü yumuşaklığının nedenini, en ince ayrıntıları kavrayan yüksek görüşlerinize sunmayı ödev bilir ve bu konuda sözü uzatmayı gereksiz sayarım. Açıkça anlaşılıyor ki bunların düşüncesi kongreyi Sıvas’ta toplatmaya yanaşmış görünerek kongrenin yüce üyeleriyle sizi burada toplamak ve el altından hazırlıkta bulunarak bütün arkadaşları ele geçirmekten ve hem de burayı ele geçirmeyi oldubittiye getirmekten başka bir şey değildir. Dün akşam Dahiliye Nazırlığından aldığım kapalı bir tel de başka biçimde yazılmış olmakla birlikte aşağı yukarı gene bu nitelikteydi. İşte ben her gerçeği saklı tutulmak ricasıyla sizlerin bilginize sunuyorum. Bundan sonra tutulacak yolun çizilmesi size düşer. Düzenli dolaplı bir tehlikenin bu denli yakın ve sanki elle tutulacak denli görünmekte olduğunu bilip dururken durumu size bildirmemeyi ve sonuç olarak Sıvas’ta kongre toplamaktan vazgeçilmesini önermemeyi vicdanıma sığdıramadım. İşte bunun için sizlerden ve orada bulunan öbür yüksek arkadaşlardan pek çok rica ederim ki ikinci bir kongrenin toplanmasına kesin gereklik yoksa vazgeçilsin. Gereklik varsa dört yandan ele geçirilmesi pek ko1ay olan Sıvas’ın toplantı merkezi olmasından vazgeçilerek, düşmanın kolayca giremeyeceği Erzurum’da ya da uygun görülürse Erzincan’da toplanma yoluna gidilmesini yurdun esenliği adına çok rica ederim. Kolordu Komutanı Salahattin Beyefendi de bu konudaki görüşlerini ayrıca Kazım Paşa Hazretlerin aracılığıyla size yazacaklardır. Şimdi yanımda bulunan eski Sıvas milletvekili Rasim Bey de eski Erzurum milletvekili Hoca Raif Efendi Hazretlerine bu konudaki bilgi ve düşüncesini kapsayan bir tel çekecektir. Doğal olarak okuduktan sonra Hoca Raif Efendi Hazretlerini Ilıca’dan dönüşünde kendilerine yollamak iyiliğinde bulunursunuz. İşte efendim, durum böyledir. Söz götürmez yurtseverliğinize karşı sizi daha çok rahatsız etmekten çekinir ve karşılık olarak göndereceğiniz buyruğunuzu beklerim, efendim. İşte Rasim Bey’in teli.

Reşit

Bu tele orada verdiğim yanıtı olduğu gibi bilginize sunacağım. Ertesi gün, Temsilciler Kurulu adına da aynı anlamda uzun bir tel çekilerek yatıştırmaya ve inandırmaya çalışıldı. (belge:43) Ayrıca, Kadı Hasbi Efendi’ye de bir aracı eliyle tel çekildi. (belge:44) Kolordu Komutanına da gerektiği gibi yazıldı (belge:45) Rasim Bey’e de, gönlünün rahatlaması için, kendim yazdım. (belge:46)

20 Ağustos 1919

saat:1 sonra

Sıvas Valisi Reşit Paşa Hazretlerine

Verdiğiniz bilgiye göre yüksek görüşlerinize özellikle teşekkürlerimi sunarım. Bay Brüno ve arkadaşlarının gözdağı vermek için söylediklerini yüzde yüz kurusıkı sayarım. Sıvas kongresinin toplanması yeni bir şey olmayıp aylardan beri dünyaca bilinen bir iştir. Tuhaftır ki, İstanbul’da bulunan yetkili Fransız siyasa adamlarının da bana gönderdikleri haberler, Anadolu’da ulusça girişilen işlerin pek haklı ve yasal olduğu ve ulusumuzun istekleri kendilerine açıkça bildirilirse iyi karşılayacaklarını ve uygulanmasını üzerine alacaklarını gösterir yazılı bir güvenceyi şimdiden vermeye hazır oldukları yolundadır. Bay Brüno’nun ikinci görüşmede ağız değiştirmesi ve yumuşaması bizleri kazanmak için olsa gerektir. Binbaşı Brüno’nun dediği gibi, Fransızların beş on gün de Sıvas’a girmeleri öyle kolay bir şey değildir. Şunu anımsamanız gerekir ki, İngilizler bu konuda gözdağı vermekte daha ileri giderek Batum’daki askerlerini Samsun’a çıkarmaya karar verdiler ve dahası, özellikle beni korkutmak için, bir tabur da çıkardılar. Ama bu girişime karşı, ulusun güçlü bir dayanç, inan ve ateşle karşı koyacağı gerçeği kendilerince anlaşıldıktan sonra hem birlikte orada bulunan taburu alıp götürmek zorunda kalmışlardır. Sıvas Kongresinde görüşülecek konularda, Erzurum Kongresi Bildirisinden kolayca anlaşılacağı üzere, İtilaf devletlerine karşı kışkırtmalarda bulunmak gibi amaçlar güden hiçbir yön yoktur. Burada şunu da bilginize sunayım ki, ben de Fransızların ne de herhangi bir yabancı devletin arka çıkmasına eğimseyen kişilerden değilim. Benim için en büyük barınma yeri ve yardım kaynağı ulusumun kucağıdır. Kongrenin gerekliği, zamanı ve toplantı yeri üzerine etki yapacak bir davranış, benim kendi kararımın çok üstünde geçerliği bulunan ulus kararına bağlı bir durumdur. Yalnız, düşündüğünüz gibi Fransızların, kongre üyelerinin Sıvas’ta toplanmasını ister görünerek sonradan bu üyeleri ele geçirebilmesi bence çok uzak kuruntulardandır. Bütün bu sözlerimi, olduğu gibi Bay Brüno’ya söylemenizde de hiçbir sakınca görmüyorum. Böylece, ulusumuzun haklarını korumak ve bağımsızlığını savunmak için Erzurum Kongresi Bildirisiyle bütün dünyaya olduğu gibi kendilerinin İstanbul’daki siyasal temsilcilerine de bildirmiş olduğu temel kararları uygulamaktan çekinmeye kesinlikle yer olmadığı Bay Brüno’ya ve arkadaşlarına anlatılmış olur. Bay Brüno bilmelidir ki, Fransızların Sıvas’a girmeye karar vermeleri, kendilerine pek pahalıya oturabilecek yeni kuvvetlerle ve çok paralarla yeni bir savaşa karar vermelerine bağlıdır. Böyle bir kararın Jandarma Binbaşısı Bay Brüno ile arkadaşları arasında sözü geçse bile Fransız ulusunca benimsetmesine olanak yoktur.

Milletvekili Rasim Bey’in Raif Efendi Hazretlerine olan telyazısını okudum. Korkmaya yer olmadığını kendilerine lütfen duyrulmasını rica ederim.

Gerek bana ulaştırdığınız bilgi ve düşüncelerinizi gerekse Rasim Bey’in telyazını Temsilciler Kuruluna olduğu gibi sunacağım. Bundan dolayı Sıvas Kongresi ile ilgili kesin karar ancak Temsilciler Kurulunun görüşmeleri sonunda belli olacaktır. Alınacak karar doğal olarak size bildirilecektir. Yalnız bugün için ricam, Brüno’nun gözdağı verdiğini halka duyurmamanız, böylece içgücünün kırılmasını önlemenizdir. Saygılarım kabulünü ve Salahattin ve Refet Beyefendilere de selamımın ulaştırılmasını rica ederim saygıdeğer Paşa Hazretleri.

Mustafa Kemal

Verilen yanıt üzerine Reşit Paşa’dan alınan ikinci tel:

         Ben anlayabildiğim kadarını sizlerin bilginize sunmakla vicdan ödevimi yerine getirmiş oluyorum. İstanbul’daki Fransız siyasa adamlarının görüşlerini ve size verdikleri sözlere güvenilip güvenilemeyeceğini kestiremem. Söz götürmez yurtseverliğiniz açısından yurdun esenliği söz konusu olduğuna göre, iyice düşünerek gereken yolun tutulması sizlerle yüce kongre üyelerinden orada bulunan saygıdeğer kişilere düşer. Buyruklarınızı yerine getireceğimi bildirir, saygılarımı sunarım efendim.

Reşit

Baylar, Diyarbakır ve Bitlis dolaylarındaki halkı aydınlatmak düşüncesiyle, oralarda ordu komutanı olarak bulunduğum sıralarda bir bölümünü kişisel olarak tanıdığım birtakım ileri gelen kişilere özel mektuplar yazdım ve Van, Bayazıt çevrelerinde bulunan birtakım aşiret başkanlarıyla da bağlantı ve ilişki kurdum (belge: 47,48,49, 50,51 ,52,53 ). 

ERZURUM’DAN AYRILMA GEREĞİ

Sonunda baylar, ağustos içinde her yerde birtakım delegelerin Sıvas’a doğru yola çıktıkları ve kimilerinin de Sıvas’a varmaya başladıkları anlaşıldı. Sivas’a varan delegeler bizim ne zaman yola çıkacağımızı sormaya başladılar.

Artık Erzurum’dan ayrılmak gerekiyordu. Ama, şimdiye değin verdiğim bilgiden anlaşılmıştır ki, Sıvas Kongresi doğu ve batı illerinin ve Trakya’nın, yani bütün yurdun birliğini sağlamak amacım güdüyordu. Bunun için, bu kongrede doğu illeri delegelerinin bulunması gerekirdi. Bu illerden Sıvas Kongresi için delegeler seçtirmeye kalkışmak elverişli olmayan bir düşünceydi. Erzurum Kongresinde bulunan delegelerin Sıvas’a götürülemeyecekleri de anlaşılıyordu. Kaldı ki, geldikleri yerlerden doğu illerinin haklarını savunmak için yetki almış olan bu delegelerin daha genel bir amaca ilişkin yetkileri de yoktu. Gene bu nedenle, Erzurum Kongresinin Sıvas Kongresine doğu illeri adına bir delege topluluğu göndermeye yetkisi olmayacağı da açık bir gerçekti.

       Yeniden delege seçtirmeye kalkışmak ne ölçüde elverişsiz idiyse, birtakım kuramsal düşüncelerin, çerçevesi içinde sıkışıp kalmak da o ölçüde elverişsizdi.

En kolay ve çıkar yol, Vilayatı Şarkiye Müdafai Hukuk Cemiyeti Temsilciler Kurulunu Sıvas’a gidip kongreye katmaktı.

Üyelerden Mutki aşireti başkanının, Mutki dağlarından dışarı çıkmaktan korktuğunu ben kendim bilirdim. Siirt Milletvekili Sadullah Bey ortada yok.

       Servet ve İzzet Beyler, kongre biter bitmez birer özür bildirerek Trabzon’a gitmiş bulunuyorlar.

       Erzurum’da Rauf Bey ve: Raif Efendi var. Raif Efendi de özür bildiriyor.

       Yolumuzda,  Erzincan’da Şeyh Fevzi Efendi’yi bulabileceğiz.

       Servet ve İzzet Beyleri çağırdım, gelmediler. Raif Efendi’ye bizimle gelmesi için rica ettik, kabul etti.

       Sonunda, Temsilciler Kurulu üyesi olarak, Erzurum’dan üç kişi, Erzincan’dan bir kişi ve Sıvas’ta bulduğumuz, Bekir Sami Bey’le beş kişi olduk ve Sıvas Kongresini meydana getiren delegelerin belgelerini incelemek gereği duyulduğu zaman, ben, orada şöyle bir belge yazdım ve altını Temsilciler Kurulu mühürü ile mühürledim.

Temsilciler Kurulundan:

Mustafa Kemal Paşa

Rauf Bey

Bilginlerden Raif Efendi

Şeyh Fevzi Efendi

Bekir Sami Bey

Yukarıda adları yazılı kişiler, Doğu Anadolu adına Sıvas Kongresinde bulunmak üzere Erzurum Kongresince görevlendirilmişlerdir.

                                                                                                     Mühür

Baylar, Erzurum’dan çıktığımız gün, 29Ağustos 1919’dur.

SIVAS YOLUNDA

Amasya’dan Erzurum’a gelirken Sıvas’ta küçük bir öyküye konu olan olayı unutmamışsınızdır. Tuhaftır ki, Erzurum’dan Sıvas’a giderken de buna benzer küçük bir durumla karşılaştık.

Erzincan’dan batıya doğru yola çıktığımız günün sabahı, Erzincan boğazı girişine gelir gelmez, birtakım jandarma er1erinin ve subaylarının coşkulu ve korkulu bir davranışla otomobillerimizi durdurduklarını gördük.

Durumu açıkladılar: “Dersim Kürtleri boğazı tutmuşlardır. Tehlike var. Geçilemez.”

Bir subay, kuvvet gönderilmesini merkeze yazmış, o, kuvvet gelince gerek1i düzenlemeyi yapacak, haydut1arı püskürtecek ve yolu açacakmış.. Pek iyi ama, bu haydutların kuvveti nedir; neresini, nasıl tutmuş; ne kadar kuvvet gelecek, ne zaman gelecek?

Bu bilmeceler çözülünceye değin, geriye Erzincan’a dönmek ve kim bilir kaç gün beklemek gerek! Bizim ise işimiz pek ivediydi. Ben Erzurum ile Sıvas arasındaki yolu belli süre içinde aşıp belli günde Sıvas’ta bulunamazsam; şurada burada, şundan ya da burudan ötürü korktuğum ve beklediğim, Sıvas’ta ve her yerde duyulursa bozgun başlayabilir, işler altüst olabilirdi.

Öyleyse karar? Tehlikeyi göze alıp yola koyulmak. Başka türlü de yapamazdık. Yalnız küçük bir düzenleme yapmayı uygun buldum.

Ellerinde hafif makineli tüfek1er bulunan özverili arkadaşlarımızdan birkaçını (Şimdi bir alay komutanı olan Osman Bey, ki Tufan Bey adıyla tanınmıştır, bunların başında idi) bir otomobil ile kendi otomobilimizin önüne geçirdik. Sağdan soldan gelecek, uzaktan açılmış ateşlere önem verilmeyerek otomobiller hızla karayolu üzerinde ileri yürümeye devam edecekler. Vurulan, ölen olursa onlarla ilgilenilmeyecek... Tam karayolu üzerinde ve yakınında, yolu kapayan haydutlarla karşılaşılırsa hepimiz otomobillerden atlayacağız ve bunlara saldırarak yolu açacağız ve kalanlar gene, kullanılabilecek durumda olan otomobillere binerek ve hızla ilerleyerek yola devam edecekler... İşte verilen buyruk da buydu...

Bu düzenleme ve davranışı akla uygun ve güvenilir görmeyenler bulunabilir. Gerçi o günlerde Elazığ Valisi Ali Galip Bey’in Dersim’de dolaştığı ve birtakım oyalayıcı işler yapmaya ve türlü düzenler kurmaya çalıştığı biliniyor idiyse de, açıklayayım ki ben, öncelikle, boğazın gerçekten tutulduğuna inanmadım. Bunu, İstanbul Hükümetinin yardakçısı olabileceğini sandığım birtakım kimselerin, özellikle beni durdurmaya zorlamak için uydurdukları bir düzen saydım. Sonra, Dersim Kürtleri boğazı tutmuşlarsa bunların yapabilecekleri işin, uzak tepelerden yola ateş etmekten başka bir şey olamayacağım çok iyi kestiriyordum.

Kısacası, yürüdük, boğazı geçtik ve 2 Eylül 1919 günü Sıvas’a vardık. Halkın, kentin çok uzaklarından başlayan büyük ve parlak gösterileriyle karşılandık.

Üçüncü Kolordu Komutanı olan Salahattin Bey Sıvas’ta bulunuyordu. Vali Paşa ile birlikte, kongreye gelen delegelerin yerleştirilmesinde ve Temsilciler Kurulu için lise binasının ve kongre toplantı salonunun düzen1enmesinde ve her türlü ön1emin alınmasında konukseverliğe örnek olacak biçimde olağanüstü çalışmışlardı.

Refet Bey orada değildi. Nerede bulunduğunu da kimse bilmiyordu. Oysa, 7 Temmuz 1919 günlü yönergemiz gereğince, kendi bölgesi olan Üçüncü Kolordu bölgesinden ayrılmaması gerekli idi. Üstelik, tam Sıvas’ta kongre toplanacağı günlerde orada bulunması uygun olacaktı. Yazışma sonunda kendisinin Ankara’da olduğu anlaşıldı. Ankara’da Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa’ya “Hemen ve hiçbir özür dinlemeksizin Sıvas’a gönderilmesini” buyurdum 7 Eylülde geldi. Kendisini Temsilciler Kurulu üyesi olarak kongre üyelerine tanıttım.

Baylar, bizden önce gelmiş olan delegeler, bizi beklerken, aralarında toplantılar yapmışlar ve hazırlık niteliğinde birtakım tasarılar kaleme almışlar.

Bizim varışımızdan sonra da birkaç özel toplantı ve görüşme olmuş ve bu kez birtakım kararlar da verilmiş. İzin verirseniz, çok özel bir niteliği olduğu için, bu noktayı açıklayayım:

SIVAS KONGRESİ AÇILIYOR

Sıvas kongresi 1919 Eyülülünün dördüncü perşembe günü öğleden sonra saat ikide açıldı.

Öğleden önce delegeler arasında bulunan ve öteden beri kendisini tanıdığım Husrev Sami Bey yanıma gelerek şöyle bir haber verdi: Rauf Bey ve birtakım başka kişiler, Bekir Sami Bey’in evinde özel bir toplantı yapmışlar ve beni başkan yapmamaya karar vermişler. Arkadaşların, özellikle Rauf Bey’in, böyle bir davranışta bulunacaklarını hiç ummadım ve Husrev Sami Bey’in, açık söyleyeyim ki, biraz ağırca olarak, böyle yersiz sözleri bana ulaştırmaması için dikkatini çektim. Verdiği haberin doğru olamayacağını, arkadaşlar arasında yanlış anlayışlara yol açacak sözler söylemenin uygun olmadığını da sözlerime ekledim.

Baylar, ben bu kongrede başkanlık işine önem vermiyordum. Başkanlığa, belki yaşlı bir kişinin getirilmesinin uygun olacağını düşünüyordum. Bu yüzden kimi arkadaşların da düşüncelerini sordum. Bu arada, kongre salonuna girmezden önce koridorda Rauf Bey’e rastladım. “Kimi başkan yapalım?” dedim. Rauf Bey, hemen hemen coşkulu bir sesle, önceden söylemeye hazırlanmış olduğu o andaki durumundan anlaşılan bir davranışla ve keskin bir dille: “Sen başkan olmamalısın!” dedi. Hemen Husrev Sami Bey’in verdiği haberin doğruluğuna inandım ve doğal olarak üzüldüm. Gerçekte Erzurum Kongresinde de benim başkanlığımı sakıncalı görenler var idiyse de onların ne biçim insanlar olduklarını açıklamıştım. Bu kez, en yakın arkadaşlarımın da o anlayışta olmaları beni düşündürdü. Rauf Bey’e: “Anladım, Bekir Sami Bey’in evinde aldığınız kararı bana bildiriyorsun.” dedim ve yanıtını beklemeksizin yanında uzaklaşarak kongre salonuna girdim.

Kongrenin açılmasından sonra ilk söz alan bir yüksek kişinin, kongre tutanağına olduğu gibi geçirilen şu sözlerini işittik:

“Efendim, şimdi doğal olarak başkanlık işi söz konusu olacak. Ben başkanlık görevinin birer gün ya da birer hafta sürmek üzere sırayla yapılmasını ve üye adlarının ya da temsil edilen il ve sancak adlarının baş harflerine göre abece sırasıyla yapılmasını öneriyorum.’’

Baylar, öyle şaşılacak bir rastlantıdır ki, bu, öneriyi yapanın temsil ettiği ilin adı da, kendi adı da abecenin ilk harfi ile başlıyordu. Ben, çağrıyı yapan kişi olarak, bir söylevle (belge:54) kongreyi açtıktan sonra, geçici olarak başkanlık yerinde bulunuyordum.

“Bu neden gerekiyor efendim?’’ diye sordum.

Öneriyi yapan:

“Böylece işin içine senlik benlik karışmamış olacağı gibi dışarıya karşı da, eşitliği gözettiğimiz için, iyi bir etki yapılmış olur.” dedi.

Baylar, ben yurdun, öneriyi yapanla birlikte bütün ulusun, hepinizin nasıl bir felaket çıkmazında bulunduğumuzu göz önüne getirerek, kurtuluş yolu olduğuna inandığım girişimleri bitmez tükenmez güçlükler ve engeller de olsa maddesel ve ruhsal bütün varlığımla yürütmeye çalışırken, benim en yakın arkadaşlarım, daha dün İstanbul’dan gelmiş ve doğal olarak işlerin içyüzünü bilmeyen, saygı duyduğum yaşlı bir kişinin diliyle bana senlikten benlikten söz ediyorlar.

Bu öneriyi oya koydum. Çoğunlukla kabul edilmedi. Başkan seçimini gizli oya koydum. Üç üye dışında bütün üyeler oylarını bana verdiler.

SIVAS KONGRESİNİN ÜZERİNDE DURDUĞU İŞLER

Sıvas kongresinin gündemi, Erzurum Kogresinin tüzük ve bildirisi ve bir de bizden önce Sıvas”a gelmiş olan yirmi beş kadar üyenin düzenlediği bir andırı olacaktı.

İlk açılış günü olan 4 eylül günü ile eylülün beşinci ve altıncı günleri, yani üç gün, İttihatçı olmadığımızı açıkça belirtmek için andiçmek gereğini konuşmakla ve ant örneğini düzenlemekle: Padişaha sunulacak yazıyı yazmakla ve kongrenin açılışı dolayısıyla gelen tellere karşılık vermekle ve daha çok da, kongre siyasayla uğraşacak mı, uğraşmayacak mı konusunun tartışılmasıyla geçti. İçinde bulunulan didişmeler ve uğraşmalar, siyasadan başka bir şey değilken bu son tartışmalara şaşılmaz mı?

Sonunda kongrenin dördüncü günü, asıl konuya geldik ve o gün, Erzurum Kongresi Tüzüğünü görüşerek hemen sonuca bağladık. Çünkü, Erzurum Kongresi Tüzüğünde yapılması gereken değişiklikleri önceden hazırlamış ve gerekli gördüğümüz üyeleri bu konuda aydınlatmış bulunuyorduk.

Bununla birlikte, yapılan değişiklikler, sonradan kimi direnmelere, anlaşmazlıklara ve birçok yazışma ve tartışmalara yol açtığı için, bu değiştirilen noktaların önemlilerini bildireceğim:

1- Derneğin adı “Şarki Anadolu Müdafaai Hukuk Cemiyeti’” idi, “Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti” oldu.

2- “Temsilciler Kurulu Doğu Anadolu’nun bütününü temsil eder.” sözü yerine “Temsilciler Kurulu yurdun bütününü temsil eder.” dendi. Üyeler arasına da daha altı kişi katıldı.

3- “Nasıl olursa olsun, yurdumuza girmeyi ve işimize karışmayı Rumluk ve Ermenilik örgütleri kurma amacıyla yapılmış sayacağımızdan elbirliğiyle savunma ve direnme ilkesi kabul edilmiştir.” yerine “Nasıl olursa olsun, yurdumuza girmenin ve işimize karışmanın ve özellikle Rumluk ve Ermenilik örgütleri kurma amacını güden davranışların durdurulması için elbirliğiyle savunma ve uğraşma ilkesi kabul edilmiştir.” denildi.

Bu iki tümcedeki ayrılık, anlam bakımından kuşkusuz pek büyüktür. Birincisinde İtilaf devletlerine karşı düşmanca bir durum alınacağı ve direnileceği söylenmiyor. İkincisinde bu yön açıkça belirmiş oluyor.

4 -Tüzüğün, dördüncü maddesinde yer alan sorun, oldukça tartışmalara yol açtı. Madde şu idi :

“Osmanlı Hükümetinin yabancı devletler baskısı karşısında buraları (yani doğu illerini) bırakmak ve buralarla ilgilenmemek zorunda kaldığı anlaşılırsa yönetim, siyasa, askerlik bakımlarından nasıl davranılacağını belirtilmesi ve saptanması” yani geçici yönetim kurma işi.

Sıvas Kongresi Tüzüğünde bu maddedeki "buraları’’ yerine "yurdumuzun herhangi bir parçasını bırakmak ve orası ile ilgilenmemek...’’ biçiminde kapsayıcı ve genel sözler kondu.

AMERİKA GÜDÜMÜ İÇİN PROPAGANDALAR

Bundan sonra, 8 Eylül toplantısında, demin söylediğim andırı üzerinde konuşuldu. Bu andırıda başlıca Amerikan güdümü söz konusu oluyordu.

O günlerde, İstanbul’dan gelen kimi kişiler, Amerikalı Bay Bravn (Brown) adında bir gazeteciyi de Sıvas’a getirmişlerdi. Bu işle ilgili olarak kongrede geçen görüşmelerden söz açmadan önce konu üzerinde yüce kurulunuzun yeterince aydınlanmasını sağlamak üzere, ilkin bu konuya giriş olarak birtakım bilgileri sunayım. Bu bilgiler, Erzurum’dan beri başlayan birtakım yazışmalardan daha iyi anlaşılacağı için, onları olduğu gibi sunacağım.

Güvenlikle ilgili ve

çok ivedidir.

Amasya, 25/26 Temmuz 1919

Erzurum’da Üçüncü Ordu Müfettişliği Kurmay Başkanlığına

1- Mustafa Kemal Paşa’ya özeldir: Bugün 25 Temmuz 1919 akşamı Bekir Sami Beyefendi Amasya’ya geldiler. Kendileriyle uzunca bir süre konuştum. Mustafa Kemal Paşa’ya ve Rauf Beyefendiye saygılarını sunarlar. Kendisi, aşağıdaki düşüncelerini bildirmemi rica etmiştir.

2 -Bağımsızlık, istenilmeye ve yeğlenmeye değer. Ancak, tam bağımsızlık istemeye kalkışırsak ülkemiz birçok parçalara ayrılacaktır. Bu, kesindir ve hiç kuşku götürmez. Bu durum karşısında, iki üç il içinde kalacak bağımsızlıktan yurdumuzun bütünlüğünü sağlayacak bir devletin güdümü altına girmek kuşkusuz yeğdir. Bütün Osmanlı ülkesini kapsayacak meşrutiyetimizi ve dışarda temsilci bulundurma hakkımız yürürlükte kalmak üzere belli bir süre için Amerika’nın güdümünü istemeyi ulusumuz için en yararlı bir çözüm yolu sayıyorum. Bu konuda Amerika temsilcisi ile görüştüm. Birkaç kişinin değil, bütün ulusun sesini Amerika’ya duyurmak gerektiğini söyledi ve aşağıdaki koşullarla Vilson’a (Wilson), Senatoya ve Amerika

Kongresine başvurulmasını ileri sürdü:

a)- Adaletli bir hükümetin kurulması.

b) - Eğitim ve öğretimin yayılması ve genelleştirilmesi.

c) - Din ve mezhep özgürlüğünün sağlanması.

ç) - Gizli antlaşmaların kaldırılması.

d) - Bütün Osmanlı ülkesini kapsamak üzere Amerika Hükümetinin bizi güdümü altına almayı kabul etmesi.

          3 - Bundan başka kongremizin seçeceği bir kurulu, Amerika’ya bir zırhlı ile ulaştırmayı da temsilci üzerine almıştır.

4 - Bekir Sami Bey daha bir iki gün buralarda kalacağından her türlü buyrumun ve yönergenin benim aracılığımla duyurulmasını ve özellikle Sıvas Kongresinin toplanma zamanı ile kendilerinin o güne değin nerede beklemesi uygun olacağının bildirilmesini rica etmekte olduğu.

Beşinci Kafkas Tümeni Komutan Vekili

Arif

Şifre

İvedi ve kişiye özeldir.

196                                                                                                                Erzurum

Amasya’da Beşinci Tümen Komutanlığına

1- Şimdi Amasya’da bulunan eski Vali Bekir Sami Beyefendiye özeldir: Yüksek telyazınızdan pek yararlandık. Toplantılarını sürdüren Doğu illeri Kongresi, hemen hepsi geldikleri yerlerdeki halkça, konuşmasını bilir, sözü geçer ve etkili olarak tanınmış kişilerden kurulmuş güçlü bir kurul niteliğindedir. Bu kongrede, şimdiye dek olan görüşmelerde, devletin ve ulusun tam bağımsızlığının savunulmasında direnilmektedir. Demek ki, daha bizce de koşulları ve niteliği bilinmeyen bir Amerika güdümünden kongreye doğrudan doğruya söz açılması pek sakıncalı olacağından, sizlerin İstanbul’da ilişki kurduğunuz kişilerle olan konuşmalarınızın ışığı altında aşağıdaki noktaları açıklayarak bizleri tez elden aydınlatmanızı özellikle rica ederiz. Bundan önce de doğrudan doğruya İstanbul’dan bu konuda gelen bilgiler kuşku verici görüldüğünden oradan açıklama istenmişti. 21 Temmuz 1919 günü Sıvas’ta Refet Bey aracılığıyla İstanbul’dan gelen bilgiler de gene öyle kuşku verici bulunduğu için buradan da, doğruca, koşullar sorulmuş ve açıklama istenmiştir.

a- “Tam bir bağımsızlık istenmeye kalkışılırsa ülkemiz birçok parçalara ayrılacaktır. Bu, kesindir ve hiç kuşku götürmez.” buyruluyor. Bu kanının kaynağı nedir?

b- Ülke bütünlüğünden, ülkenin bölünmezliği mi yoksa egemenlik hakları mı anlaşılacaktır?

c- Bütün Osmanlı ülkesini kapsayacak meşrutiyetimiz ve dışarda temsilci bulundurma hakkımız yürürlükte kalmak üzere bir devletin güdümünü istemeyi en yararlı bir çözüm yolu olarak görüyorsunuz. Ancak, temsilcinin ileri sürdüğünü bildirdiğiniz şeylerle bu çözüm yolu çelişkili görünüyor. Çünkü meşrutiyetimiz yürürlükte kalınca hükümet, yasama organından güvenoyu almış ve onun denetimi altına girmiş bir kurul olur ki, artık bu kurulun meydana getirilmesinde Amerika’nın eli ve etkisi olamaz. Öyle ise, ya meşrutiyet yürürlüktedir ve adaletli bir hükümet kurulmasını Amerika’dan istemeye yer yoktur; ya da, adaletli bir hükümetin kurulması Amerika’dan istenilince meşrutiyetin yürürlüğü sözde kalır.

ç- Eğitim ve öğretimin yayılıp genelleştirilmesinin anlamı nedir? İlk aklımıza gelen, yurdun her yerinde Amerikan okullarının açılmasıdır. Çünkü daha şimdiden yalnız Sıvas’ta yirmi beş kadar okul açmışlardır ki, yalnız birinde bin beş yüz dolaylarında Ermeni öğrenci vardır. Buna göre, Türk ve Müslüman eğitim ve öğretiminin yayılıp genelleştirilmesi ile bu yapılan işler nasıl bağdaştırılabilecektir?

d- “Din ve mezhep özgürlüğünün sağlanması” sözleri de önemlidir. Patrikhanelerin ayrıca1ıkları varken bunun değişik yönü ve anlamı nedir?

e- Temsilcinin beşinci madde olarak sözünü ettiği bütün Osmanlı ülkesinin sınırları nedir? Yani savaştan önceki sınırımız mıdır? Eğer bu deyim içine Suriye ve Irak da giriyorsa Anadolu halkının Araplar adına güdüm istemeye hakkı ve yetkisi olabilir mi?

           f- Şimdiki hükümetin siyasası nedir? Tevfik Paşa neden Londra’ya gitti? Amerikalılar gibi İngilizlerin de ayrıca bir güdümcülük ardından koştukları görülüyor. Ayrımları nedir? Hükümet Amerika güdümüne ne gözle bakıyor? Yani buna yatkın mı, yoksa çekingen mi davranıyor? Amerikalılar neden Ermenistan’ın güdümcülüğünü bıraktılar? Amerikalılar güdümü almaya ne ölçüde eğilimli ve isteklidir?

2- Sıvas Kongresinin toplanması Erzurum Kongresinin sona ermesine bağlıdır. Bunun üzerinde ayrıca çalışılmaktadır. Sizlerin o zamana değin ya Tokat’ta ya da Amasya’da bulunmanız uygundur. Saygılarımızı sunarız.

Mustafa Kemal

Güvenlikle ilgili ve ivedidir.

93

Amasya, 30.7.1919

Üçüncü Ordu Müfettişliği Kurmay Başkanlığına

1- Mustafa Kemal Paşa’ya özeldir: Bekir Sami Bey’den alınan yanıt aşağıda bilginize sunulur:

a- Tam bağımsızlık istenirse ülkemin birçok parçalara bölünmesi ve birkaç devletin güdümü altına girmesi Dörtler Kurulunca kararlaştırılmıştır. Bunu önlemek için tek devletin güdümünü istemenin en uygun olacağını söylemiştir.

b- Yalnız egemenlik hakları söz konusudur, ülkemizin bütün olarak bizde kalması temel ilkedir.

c- Amerika’dan, herhangi biçimde bir hükümet kuruvermesini istemeyeceğiz. Amerika’ya, adaletli bir hükümet kuracağımız konusunda güvence vereceğiz. Anayasamız hükümleri yürürlükte kalmak, padişah soyunun her türlü egemenlik haklarına dokunulmamak ve dışarda temsilcilerimiz eskisi gibi bulunmak koşullarıyla Amerika Hükümetinin mutluluğumuza ve gelişmemize yardım etmesini isteyeceğiz. İsteyeceğimiz güdüm bu biçimdedir.

           ç- Eğitim ve öğretimin yayılıp genelleştirilmesinin anlamı Amerikan okullarının köylerimize dek girmesine izin vermek değil, Türk ve Müslüman eğitim ve öğretimini yayıp genelleştirmeye özen göstereceğimiz konusunda kendilerine söz vermekle birlikte, yardımlarını istemektir. Güdümcülüğü Amerikan misyonerlerine değil, Amerika Hükümetine vermek istiyoruz.

d- Din ve mezhep özgürlüğü, öteden beri İslam dininin ilkeleri gereğindendir. Amerika kamuoyu bu gerçeği bilmedikleri için kendilerine bu konuda güvence vermek istiyoruz ve temsilcinin sözünü ettiği sınır, savaştan önceki sınırımızdır. Suriye ve öteki bölgeler üzerinde bizim güdüm istemeye yetkimiz olup olmaması, kongrece çözümlenecek bir sorundur. Daha önce Suriye ve Irak’ta Amerikalılar kamuoyu yoklamasına başvurdular. Suriye ve Filistin de bağımsız bir Arap hükümeti kurmayı istemekle birlikte, Amerika’nın güdümü altına girmeyi yeğlediklerini bildirdiler.

e- Şimdiki hükümet yeni kurulduğundan, güdeceği siyasa belli değildir. Ancak, önceki hükümetlerin siyasaları güçsüzlük ve İtilaf kuvvetlerinin her bir buyruğuna boyun eğmekti. Tevfik Paşa Londra’ya gitmeyerek Ferit Paşa ile geri dönmüştür. Amerika, Ermenistan Hükümeti kurulmadan önce, orada dolaşan Amerikan kurullarının raporlarına bakılırsa, büyük bir Ermenistan kurulamayacağı düşüncesindedir. Güdüm konusunda ayrıntılı bir yazı posta ile gönderilmek üzeredir.

2- Şimdilik sizlerden gelecek bildirimleri bekleyerek Tokat’ta bulunacağım. Amasya ve Tokat’ta ve ilçelerde gereken bildirimleri yapmaktayım ve iyi sonuçlar vereceğini ummaktayım. Hepinize saygılarımı sunarım efendim.

Beşinci Tümen Komutanı

                                                                                                                                 Arif

Şifre

Kişiye özeldir.                                                                                    Erzurum, 1 Ağustos 1919

Amasya’da Beşinci Tümen Komutanlığına

         Bu telin hemen Bekir Sami Beyefendiye ulaştırılması ve karşılığının ivedilikle alınması rica olunur:

         Bekir Sami Beyefendiyedir:

         30.7.1919 günlü tele yanıttır: Amerikan güdümcülüğü üzerine son açıklamanızı öğrendik. Bu koşullara göre, genel olarak korkulacak bir şey olmamak gerek. Bununla birlikte, daha bir nokta üzerinde yüksek görüşlerinizi de öğrenmek istiyoruz. Bize elverişli bunca koşullar ileri sürebilecek olan Amerika Hükümeti, böyle bir güdümcülüğü kabul etmesine yani buna katlanmasına karşılık, Amerika adına ne gibi yararlar ve çıkarlar sağlamış olacaktır? Bununla kendi hesaplarına ne amaç güdüyorlar? Bu konuda edindiğiniz bilgilerle ve yüksek düşüncelerinizle de bizi aydınlatmanızı ivedilikle bekleriz efendim.

Mustafa Kemal

Amasya , 3.8.1919

Üçüncü Ordu Müfettişliği Kurmay Başkanlığına

Bekir Sami Bey’den alınan yanıt aşağıda bilginize sunulur;

Mustafa Kemal Paşa’ya özeldir: Amerikalılarla şimdiye değin yapılan görüşmeler , doğallıkla hep özel olarak yapılmış olduğuna ve salt bir varsayımdan öteye geçemediğine göre , güdümle ilgili bağıtlaşmada bağıtçı iki devletin uyacakları koşullar üzerinde durulmamıştır. Sıvas Kongresinin , gerçekleşebilecekse ,hazırlanacak ivedilikle açılması gereğini özet olarak bilginize sunarım.

Kurmay Yarbay

Arif

Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

Saygıdeğer Efendim,

Yurdun siyasal durumu en sıkışık bir evreye geldi.Kendimize bir yön çizmek için Türk ulusunun zarını atıp olumlu bir duruma girmek zamanı ise geçmek üzere bulunuyor.

Dış durum İstanbul’da şöyle görünüyor:

Fransa, İtalya, İngiltere, Türkiye’nin güdümü işini Amerika Senatosuna resmi olarak önermekle birlikte, bütün güçlerini Senatonun bunu kabul etmemesi için harcıyorlar. Bölüşmeden pay kaçırmak doğal olarak işlerine gelmiyor.

Suriye’de umduğunu elde edemeyen Fransa, zararını Türkiye’den çıkarmak istiyor. İtalya, namuslu bir emperyalist olduğundan, savaşa ancak Anadolu’nun bölüşülmesinde pay almak için girdiğini açıktan açığa söylüyor. İngiltere’nin oyunu biraz daha incedir.

İngiltere, Türkün birliğini çağdaşlaşmasını, gerçek bir bağımsızlık kazanmasını, gelecek için bile olsa, istemiyor. Yeni araçlar ve görüşlerle yepyeni ve güçlü bir Müslüman Türk hükümeti, başında Halife de olursa, İngiltere’nin Müslüman tutsakları için bir kötü örnek olur. Türkiye’yi bütün olarak İngiltere alabilse kafasını kolunu koparır, birkaç yılda kendisine gönülden bağlı bir sömürge durumuna getirir. Buna, en başta özellikle yurdumuzdaki din adamları çoktan isteklidir, Bunu Fransa ile döğüşmeden yapamayacağı için istemez. Fakat Türkiye’yi bütün olarak bırakmak zorunluluğu belirirse, yani bölüşmenin ancak askerlik yönünden büyük özverileri göze alarak elde edebileceğini anlarsa, Latinleri sokmamak için Amerika’nın güdümcülük görüşünü tutar ve destekler. Nitekim, İngiliz siyasa adamları arasında şimdi bile bu düşünceye eğilimli olanlar var. Morison (Morisson) gibi tanınmış kişiler Amerika’nın Türkiye’de genel güdümü almasından yanadırlar.

Bir başka çözüm yolu da Türkiye’yi, Trakya’dan, İzmir’den, Adana’dan, belki de Trabzon’dan ve kesin olarak İstanbul’dan yoksun bıraktıktan sonra, eskiden yabancılara tanınan ayrıcalık hakları ve bir gün, nasıl olsa çökecek iç sınırlar içinde bağımsız bırakmak.

Biz, İstanbul’da kendimiz için bütün eski ve yeni Türkiye sınırlarını kapsamak üzere geçici bir Amerikan güdümünü, kötülerin en yenisi olarak görüyoruz. Nedenlerimiz şunlardır:

1- Aramızda nasıl olsa Hıristiyan azınlıkları kalacaktır. Bunlar hem Osmanlı uyruğu haklarından yararlanacaklar, hem de dışardaki bir Avrupa devletine dayanarak karışıklık çıkaracaklar, yabancı devletlerin boyuna işlerimize karışmalarına yol açacaklar, aslında sağlam olmayan bağımsızlığımızı azınlıklar adına her yıl parça parça yitireceğiz.

Düzenli bir hükümet ve çağdaş bir yönetim kurulması için Patrikhanenin siyasal ayrıcalıkları ve azınlıklarını güçlü devletler aracılığıyla, boyuna gözdağı verdirmeleri ortadan kalkmalıdır. Küçük ve güçsüz bir Türkiye bunu yapamayacaktır.

2- Birbirini yok eden; çıkar, hırsızlık ya da serüven ve ün için yaşayanların sonsuz isteklerini yerine getiren hükümet anlayışı yerine, ulusun rahatlığını ve gelişimini sağlayacak ve halkımızı; köyleri, sağlığı ve düşünüşü ile yepyeni bir halk haline koyabilecek bir hükümet anlayışı ve uygulaması bize gereklidir. Bu işin istediği para, uzmanlık ve güç bizde yok. Yabancı devletlerden ödünç para almak, siyasal tutsaklığı artıyor. Kayırma, bilgisizlik ve çok konuşmaktan başka, olumlu bir sonuç veren yeni bir yaşayış düzeni yaratamıyoruz.

Bugünkü hükümet adamlarına değer vermese bile, halkı ve halk hükümeti kurmayı ayrı sayan Filipin gibi yabanıl bir ülkeyi bugün kendi kendini yönetebilen yepyeni bir makine durumuna getiren Amerika, bu konuda çok işimize geliyor. On beş yirmi yıl sıkıntı çektikten sonra yeni bir Türkiye’yi; her kişisi öğrenimi ve anlayışı ile gerçek bağımsızlığı kafasında ve cebinde taşıyan bir Türkiye’yi, ancak Yeni Dünya’nın yeteneği yaratabilir.

3- Yurdumuzda boy ölçüşen devletleri ve kuvvetleri uzaklaştırabilecek bir yardımcıya gereksinme duyuyoruz. Bunu ancak Avrupa dışında ve Avrupa’dan güçlü bir elde bulabiliriz.

4- Bugünkü oldubittilerin kalkması ve ivedilikle davamızı dünyaya karşı savunabilmemiz için yeterince güçlü bir devletin yardımını istemek gerektir. Başka ülkeleri ele geçirmeye alışkın olan Ayrupa’nın bin bir dalaveresine ve alçakça siyasasına karşı, böylece bir vekil adı altında, Amerika’yı kendimize kazanarak ortaya atabilirsek Doğu sorununu da, Türk sorununu da gelecek için kendimiz çözmüş olacağız.

Bu nedenlerden ötürü ivedilikle istememiz gereken Amerika da, kuşkusuz sakıncasız değildir. Onurumuzdan epeyce özveride bulunmak zorunda kalıyoruz. Yalnız, kimilerinin düşündüğü gibi Amerika’nın resmi kimliğinde din eğitimi ve dinden yana olma yoktur. Hıristiyanlara para verecek misyoner kadını Amerikası, Amerika’nın yönetim makinesinde bir yer tutmaz. Amerika’nın yönetim makinesi dinsiz ve milliyetsizdir. O, çok düzenli, çeşitli soy ve mezhepte adamları çok uyumlu olarak bir arada tutmanın yolunu biliyor.

Amerika, Doğu’da güdümcülük ve Avrupa’da başına dert almak istemiyor. Ama onların onur işi saydıkları şey, yöntemleri ve ülküleriyle Avrupa’dan üstün bir ulus olmak isteğidir. Bir ulus, içtenlikle Amerikan ulusuna başvurursa, girdikleri ülkenin ve ulusun yararına nasıl bir yönetim kurabildiklerini Avrupa’ya göstermek isterler.

Resmi Amerika’nın önemli adamları arasında bizden yana epeyce bir eğilim belirdi. İstanbul’a Ermeni dostu olarak gelen birçok önemli Amerikalılar, Türk dostu ve Türk propagandacısı olarak döndüler.

Bu akımı yansıtan resmi ve özel Amerikan düşüncesi, gizli olarak şudur: Türkiye’yi olduğu gibi hiçbir parçaya ayırmamak, eski sınırları içinde bütün olarak bırakmak koşuluyla genel ve bir tek güdüm kurmak istiyorlar. Suriye, Amerika yarkurulu orada iken, genel bir kongre toplayarak Amerika’yı istemiştir. Amerika’da Suriye’nin bu isteği pek coşkunlukla karşılanmıştır.

Resmi Amerika, bilim, topraklarımız üzerinde Ermenistan kurmaya eğilimli görünmüyor. Eğer güdüm alırlarsa bunun bütün ulusları eşit koşullar altında bir yurt çocuğu sayarak alacaklarını en önemli çevrelerinden öğrendim.

Ama, Avrupa kesin olarak bir Ermenistan sorunu ortaya çıkarmak özellikle İngiltere Ermenilere ödünler vermek istiyor; kıyıma uğramış Ermeniler adına Amerika kamuoyunda bir oyun oynamaya çalışıyor. Bizim düşünürleri Avrupa korkusu düşündürüyor. Reşat Hikmet Bey gibi, Câmi Bey gibi, ulusal bütünlüğümüzü bile oluşturan siyasa adamlarımız, Ermeni sorunu için bir çözüm yolu salık veriyorlar. Resmi olarak size yazılıyor.

Çok tehlikeli günler geçiriyoruz. Anadolu’da olup bitenleri ilgi ve sevgiyle izleyen bir Amerika var. Hükümet ve İngilizler bunun, Hıristiyanları öldürmek, İttihatçıları getirmek için yapıldığı düşüncesini elbirliğiyle Amerika’ya aşılamaya çalışıyorlar.

Her an bu ulusal ayaklanmayı durdurmak için kuvvet gönderilmesi düşünülüyor; bunun için İngilizleri kandırmaya çalışıyorlar. Ulusal eylemler ivedilikle ve olumlu isteklerle hemen kendini gösterirse (ve Hıristiyan düşmanlığı gibi bir tutumu da olmazsa) Amerika’da hemen destek bulacağını yine çok önemli çevreler kesinlikle söylüyorlar.

Sıvas Kongresi toplanıncaya değin, Amerika Yarkurulunu alıkoymaya alışıyoruz. Kongreye Amerikalı bir gazeteci göndermeyi bile belki  başarabileceğiz.

İşte bütün bunlar karşısında, davamıza destek olabilmesi için, bu elverişli dakikaları yitirmeden, bölünme ve çökme korkusu karşısında Amerika’ya başvurmak zorunda olduğumuzu sanıyorum. Vasıf Bey kardeşimizle bu konuda ortak olduğumuz noktaları kendisi de ayrıca yazacaktır.

Türkiye’yi, dayanç ve buyrumu olan geniş kafalı bir iki kişi belki kurtarabilir.

Serüven ye kutsal savaş zamanı artık geçmiştir. Gelecek için gelişme ve birleşme savaşı açmak zorundayız. Sınırlarında bunca çocuğu ölen acınası yurdumuzun düşünce ve uygarlık savaşında kaç şehidi var? Biz Türkiye’nin hayırlı çocuklarından yarının kurucuları olmalarını istiyoruz. Rauf Bey kardeşimizle sizin, temelleri bile çöken acınası yurdumuz için uzakları görerek birlikte düşünüp çalışmanızı bekliyoruz.

Saygılarımı gönderir , başarınıza dua ederim. Ulusal davada canıyla ve başıyla çalışanlar arasında gösterişsiz bir Türk eri alçak gönüllülüğü ile sizinle birlikte olduğumu bildiririm.

10 Ağustos 1919

Halide Edip

Afyonkarahisar, 13.8.1919

On Beşinci Kolordu Komutanlığına

Mustafa Kemal Paşa’ya özeldir: İstanbul’daki çeşitli partilerin birleşerek, Amerika Yarkuruluna verilmek üzere, aldıkları kararlar olduğu gibi aşağıda sunulmuştur:

1- Ermenistan için, Türkiye’nin doğu sınırı üzerinde Ermenilerin işine yarayacak bir toprak parçasını vermeyi, doğu illerindeki Türklerin ve orada iş başında bulunan büyüklerin, gelecekteki rahatlıklarını ve özgür gelişimlerini düşünerek kabul edebilecekleri kanısında olduklarını; yalnız bu kanılarını, oradaki Kürtlerle işbirliği yapmış olmaları ve Kürtlerin de Ermenilere toprak vermek düşüncesini hiç benimsemeyeceklerini bildikleri için açığa vurmak istemediklerini; açığa vursalar bile oradaki Türk çoğunluğunca aşağıdaki koşullara uyulma konusunda kendilerine güvence verilmedikçe bu düşüncede Kürtlerden ayrılmayacaklarını sandıklarını saptamışlardır. Şöyle ki: Birincisi, Türk ve Kürt çoğunluğu ile bunlar arasındaki başka azınlıkların oturdukları toprakların parçalanması; İkincisi, Türk bağımsızlığının tam olarak tanınması ve yürürlüğe konularak sağlama bağlanması; üçüncüsü, Türkiye’nin çağdaş uygarlığa erişebilmesi için, özgürce gelişimini engelleyen etmenlerin kaldırılmasıyla Vilson (Wilson) ilkelerine uygun olarak bağımsızlığından ve haklarından en güvenilir bir biçimde yararlanmasına olanak sağlanması dördüncüsü bu konularda ve Türklerin ilerlemesinin çabuklaştırılmasında yardımcı olacağım, Amerika’nın Milletler Cemiyetine karşı yüklenmesi.

2- Boşaltılacak topraklardan çıkarılacak olan Türk ve Kürtlerin yeni gönderilecekleri topraklarda hemen yerleştirilmesi ve hemen yeni topraklarından yararlanmalarını sağlamak için Amerika’nın yardım etmesi.

3- O bölgede ve özellikle Erzincan ve Sıvas arasında yoğun olarak bulunan Ermenilerin de yeni Ermenistan sınırı içine gönderilmelerinin sağlanması.

4- Ermenistan adına ve hesabına yapılacağını kestirdiğimiz toprak verme işi, bağımsız bir Ermenistan adına delil, ancak büyük ve uygar bir devletin güdümü altında gelişecek yeni bir devlet adına olacaktır. Çünkü, bugünkü Ermenistan’a toprak vermek, Türkiye’nin başına ikinci bir Makedonya derdi açmak olduğu gibi, Kafkasya için de bir ortam yaratmak demektir.

5- Bütün bunlar, tartışılabilir bir öneri niteliğindedir. Bunların kesinleşmesi için yurttaki kurullarla ilişki kurulabilirse oraya Amerika Yarkurulundan bir kişinin gönderilmesi çok gereklidir
            6- Ve en son olarak, işin yasaya ve türeye uygun duruma getirilmesi için, Osmanlı Millet Meclisine bırakılması gerekir.

                                                                                    On İkinci Kolordu Komutanı

                                                                                            Salâhattin

Şifre

Kişiye özeldir.

339                                                                                        Erzurum, 21.8.1919

                                   On İkinci Kolordu Komutanlığına

Yirminci Kolordu Komutanlığına

(Yalnız 12’nci Kor.) 13. 8. 1919 günlü şifreye Y:

İstanbul’daki çeşitli partilerin Amerika Yarkuruluna verilmek üzere aldıkları kararlar burada Temsilciler Kurulunca pek çok üzüntüye ve acınmaya değer görüldü. Çünkü, birinci maddede Ermenistan’a doğu illerinden toprak verilmesi söz konusu olmaktadır. Oysa ezici çoğunluğu Türk ve Kürt olan bu illerden bir karış toprağın bile Ermeniler hesabına bugün için eğimli olarak geçirilemeyeceği gibi, çeşitli soydan gelen halk arasındaki tiksinti ve öç alma duygusunun korkunçluğu ve sertliği, Osmanlı Ermenileri geri gelseler bile illerde yoğun olarak yerleştirilmelerinin tehlikeli olacağını göstermektedir. Bu duruma göre, suçlu olmayan Osmanlı Ermenilerine gösterilecek en büyük kolaylık, olağan ve eşit koşullar içinde yurtlarına dönmelerini kabulden başka bir şey olamayacaktır. Üçüncü maddede Erzincan ve Sıvas arasında yoğun bir Ermeni topluluğu bulunduğu kuruntusu, bilgisizlikten ve sorunun derinliğine inememekten başka bir şey değildir. Savaştan önce bile buralarda oturanların büyük çoğunluğu Türk, birazı Zaza denilen Kürtler ve pek azı da Ermeni idi. Bugün ise, varlığından söz edilecek sayıda Ermeni yoktur. Öyle ise bu gibi dernekler, yetkilerini bilmeli ve bir iş yapmak ister1erse, hiç olmazsa Harbiye ve Hariciye Nazırlarının barış hazırlıkları için düzenledikleri resmi istatistik ve grafiklere olsun başvurma sıkıntısından kaçmamalıdırlar. İş bu telin, olduğu gibi İstanbul’a gönderilmesini rica ederiz.

Mustafa Kemal

Güvenlikle ilgilidir.

2013                                                                                                              Ankara, 14.8.1919

Üçüncü Ordu Müfettişliği Kurmay Başkanlığına

1- Mustafa Kemal Paşa’ya İstanbul’a gönderilmek üzere yazmış olduğunuz son yanıtlar  yerine ulaştırıldı ve buna karşılık olan basılı raporla: Ahmet Rıza Bey, Ahmet İzzet Cevat, Çürüksulu Mahmut Paşalar, Reşat Hikmet, Câmi Reşit Sadi Beyler, Esat Paşalar gibi pek çok kişinin düşüncelerine uygun olan Kara Vasıf’ın yani Cengiz’in Halide Edip Hanım’ın görüşlerini kapsayan uzun mektuplar geldi. Bunlar sıra ile özetlenerek sunulacağı gibi asılları da Sıvas’a gönderilecektir. Bunların hepsinde bir yardımın gerekliği ileri sürülmekte ve bu yardımın Amerikaca yapılması kötülerin en yeğnisi olarak kabul edildiğinin gerekçesi bildirilmektedir. Basılı rapor; Câmi, Rauf Ahmet, Reşat Hikmet, Reşit Sadi Bey’lerle Halide Hanım, Kara Vasıf, Esat Paşa ve bütün parti ve derneklerin düşünceleri yoklandıktan sonra büyük bir çoğunluğun görüşüne uygun olarak düzenlenmiştir. Vakit varmış. Kongrede bir an önce iş görmek Amerikalılar gitmeden durumu bildirmek gerekmiş. Amerikalıları oyalayarak gitmeleri geciktirilmeye çalışılıyormuş. “Kongre ivedilikle kesin bir karar verebilir mi?” sorusuyla Amerikalılar, bu düşünceyi benimsediklerini belli ediyorlarmış. Kongrenin toplanmasını çabuklaştırmanız rica olunuyor.

Yirminci Kolordu Komutanı

                                                                                                                      Ali Fuat

Bu telde sözü geçen uzun mektuplar, günlerce telgrafçıları oyalayan kapalı tellerle verildi. Birbirine ek olan o tellerden biri de şuydu:

Güvenlikle ilgilidir.

Kişiye özeldir.                                                                         Ankara, 17 Ağustos 1919

                                 Üçüncü Ordu Müfettişliği Kurmay Başkanı

                                                   Kazım Beyefendiye

           Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine: 16.7.1919 ve 880 sayılı kapalı telin dokuzuncu maddesine ektir:

            Kara Vasıf’ın 10 saydı madde ile ilgili olarak verdili ek bilgi:

1-Yardım için Amerika’yı isteyecek olursak ve bunu Doğu illeri Kongresi, Ulusal Kongre bir istek gibi telle Hükümetimize bildirirse Vilson için, Amerika Kongresine karşı güzel bir dayatmak olacağından, İstanbul’daki aydınların çoğu bu düşünceden yanadırlar ve böyle bir şey hazırlıyorlar. “Eğer Anadolu da yaparsa yararlı olur” diyorlar. Böyle olursa Amerika’nın güdümünden yararlanarak öbür alçakları çıkarabiliriz; sonra yalnızca Amerikalılarla karşılaşabiliriz ve onlarla uğramak da kolay olur. Bir de Amerikalılar bizi pek çok kınıyorlar. Yani hükümeti aşağılıyorlar, ulusumuzu da kınıyorlar. Delegelerin İstanbul’dan çıkışını, Paris’e gidişini, andırıları..... Sonra diyorlar ki: “Avrupa’nın yapmaktan çekindiklerini siz kabul ediyorsunuz. Örneğin: Avrupa büyük Ermenistan yapınıyor. Sizin Sadrazam Toros’tan sınır veriyor. Ermenistan istiyor. Oysa, şimdiye değin Amerika Yarkurullarından hiçbirisi bile buna olabilir demedi. Bütün raporlara göre Anadolu’da Türkiye’de bir Ermenistan olmak şöyle dursun, özerk ve yersel yönetimler kurmak bile olamaz. Nüfusları yok, Toprakları yok, Bu yönetim çok büyük bir askeri güce dayandırılmazsa olmaz. Ermenilerde bu kuvvet olamaz. Amerika ise bu iyiliği yapamaz. Öbür devletler de buna katlanamaz. Elverir ki, oralarını ele geçirsinler ve..... barış yapsınlar. Bu da olamaz. Kıskançlık engeldir.” İşte İstanbul’un haberleri. Oraca üzerinde düşünülsün. Zaman epeyce dardır. Amerikan Kongresi hemen hemen Vilson’u dinlemek üzeredir.

2-İstanbul’da önemli görüşmeler yapılıyor. Onun için Mustafa Kemal Paşa genel bir buyruk verir mi? Yoksa İstanbul’un karar ve çalışmasına uyar mı? Çalışmalardaki amaç ulusun birliği, yurdun bütünlüğü, bağımsızlığın ve egemenliğin sağlanması. Eğer Mustafa Kemal Paşa buraya genel bir buyruk vermezse ve kendisi de ivedilikle oradan Amerika ile, İngilizlerle ve öbür devletlerle ilişki kurmazsa doğal olarak burada da çalışmalar ilerleyecektir. Belki aykırı bir şey olur. Buna dikkati çekerim, Bu rolü, siyasayı daha iyi yürütür bir (tgtlkhn). Mustafa Kemal Paşa’nın çalışmalarına, gücüne dayanmak ise (btlstn) onun sözleri, demeçleri, tutum ve davranışlarıyla her bakımdan yalanlanmış.

3-Çolak Hüseyin Salâhattin iki yüzlü gidiyor. Sadık Bey’in en gözde kullarından olan bu adamın önemli bir görev almaması düşünülüyor.

20’nci Kolordu Komutanı

Ali Fuat

Kara Vasıf Bey’e bildirmek üzere verilen yanıt şuydu:

Şifre

Kişiye özeldir. İvedidir.                                                           Erzurum, 19.8.1919

Yirminci Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa Hazretlerine

17.8.1919 günlü tele Y:

1- Sözü edilen Amerika güdüm ve yardımının pek çok dikkatle incelenmesi ve ulusal amacımızla karşılaştırılması pek önemlidir. İstanbul’da çalışanların amacı, ulusun birliği, yurdun bütünlüğü, bağımsızlık ve egemenliğin sağlanması diye anlatıldığına ve gösterildiğine göre, Amerika’nın güdümü kabul edilince bu amaç, dokunulmaz olarak kalabilir mi?

2- Ulusal isteğe bağlı ve uygun olmayan kararlar hiçbir zaman ulusça tanınmayacağından, yurdun ve ulusun alınyazısında ulusal vicdanı yansıtmaktan başka bir şey olmayan ödevimizi iyi yapabilmek için ulusal isteğin belirip birleşmesini beklemeden hiçbir işe yetkili görünmemiz doğru değildir. Bundan ötürü, bizim yabancılarla ilişki ve bağlantı kurmamızın, kongre kararlarına dayanarak ulus adına yapılmasını yeğlemekteyiz. Çok şükür yurdumuzdaki ulusal akımın pek çok gelişmesi, kökleşmesi ve güçlenmekte oluşu bizleri hep bu noktaya çekiyor ve çağırıyor.

3- Şurası da dikkate alınmalıdır ki yurdun ve ulusun alınyazısı üze Amerika, ya da herhangi bir devletle anlaşmaya yetkili olabilecek ancak ulusal egemenlik ilkesini benimseyen ve bir ulusal varlığını kabul ederek ona dayanma yolunu tutan bir ulusal kurulun varlığını kabul ederek ona dayanma yolunu tutan bir hükümettir. Bunun için İstanbul Hükümetinde görev alacak kişilerin ille bu nitelikte olması gerekir. Bizce böyle olduğu gibi sizin oradaki çalışmanız da bu noktanın sağlanması amacını gütmelidir.

4- Yakında kongre kararlarını öğreneceksiniz. Gözlerinizden öperiz.

Mustafa Kemal

GÜDÜM SORUNUNUN KONGREDE GÖRÜŞÜLMESİ

Bir küçük bilgi daha vereyim. Sıvas’a gelmiş olan, gazeteci Bay Bravn ile kendim görüşmeyi uygun gördüm. Karşısındakini kolayca anlayan çok akıllı bir genç.

Şimdi baylar, Kongrede güdüm işi üzerine yapılan görüşme ve tartışmayı, elden geldiğince orada geçtiği gibi, yüce kurulunuza dinletmeye çalışacağım:

Birçok kişi söz aldı. Kimseye söz vermeden önce, başkanlık yerinden, tutanaklara olduğu gibi geçirilen şu kısa konuşmayı yaptım: “Bu andırıdaki konular üzerinde görüşmeye başlamadan önce birtakım noktalara dikkatinizi çekmek isterim. Bu raporda, örneğin Bay Bravn’dan söz edilmekte ve elli bin kişilik bir işçi ordusu getirtileceğini söylediği yazılmaktadır.”

Baylar, Bay Bravn: “Ben görevli bir kişi olarak görüşmüyorum, büsbütün özel olarak görüşüyorum.” diyor ve Amerika’nın güdümü kabul edeceğini değil, belki etmeyeceğini bile söylüyor. Onun için sözleri, Amerika adına değil, kendi adınadır; güdümün ne olduğunu kendisi de bilmiyor. “Güdüm, siz ne derseniz odur.”diyor. Bu andırıda önemli olarak güdüm işi vardır. Bunun üzerinde görüşme açmadan önce on dakika dinlenelim (saat : 3.25).”

Sonraki oturumda: İlk söz Vâsıf Bey’indir dedim.

Vâsıf Bey ilkin, güdümün tanımı üzerinde uzun bir konuşma yaptı. Sözü başkalarına bıraktı. Bir daha söz aldı: “İlkin genel olarak güdümü kabul edelim de koşulları üzerinde sonradan görüşürüz.” dedi.

Üyelerden Macit Bey adında bir kişi: “Genel Kurulca asıl görüşülecek konu, şimdiden sonra yalnız yaşayabilecek miyiz, yaşayamayacak mıyız? Güdümü ne türlü anlayarak güdümcü ile nasıl görüşeceğiz? Güdümcü kim olacaktır? Asıl konu budur.” yollu konuştu. Ben, başkanlık yerinden: “Sanırım, bu raporda iki görüş beliriyor: Bunların birincisi, devletin iç ve dış bağımsızlığından vazgeçememesi ve ikincisi de devlet ve ulusun dokuncalı dış baskılara karşı bir yardım ve desteğe gereksinmesi bulunup bulunmamasıdır. Duraksamayı gerektiren ana nokta budur. İzin verirse, bu nokta üzerinde düşünülmesi için raporu öneri yarkuruluna verelim. Sonra da yüce kurulunuza sunalım. Her halde iç ve dış bağımsızlığımızı yitirmek istemiyoruz.” dedim. Bunun üzerine söz alan Bekir Sami Bey: “Üzerimize aldığımız görev çok ağır ve önemlidir; boş tartışmalara ayıracak hiçbir dakikamız yoktur. Bu andımız üzerinde görüşelim ve ivedilikle vakit geçirmeksizin bir karara varalım.” dedi. Ben, başkanlık yerinden: “Bu sorunu, yarkurul başkanı olmak dolayısıyla, açıklayayım (Öneri Yarkurulu Başkanı da bendim): Bu andırı, yarkurulda okundu ve pek çok görüşüldü, tartışıldı; fakat kesin karar verecek bir kanıya varılamadı. Daha önce, genel kurulda okunmaksızın öneri Yarkuruluna verilmişti. Bunun için bir kez de burada okunup genel kurulun görüşü belli olduktan sonra gene Öneri yarkuruluna verilerek kesin karar alınsın, istemiştik.” dedim. İsmail Fazıl Paşa (merhum) da söz alarak şunları söyledi: “Bekir Sami Bey’in düşüncesine katılırım; yitirecek zamanımız yoktur. Aslına bakılırsa iş de kolaylaşmıştır; tam bağımsızlık mı, yoksa yabancı bir devletin güdümünü mü isteyeceğiz? Alacağımız karar budur. Böyle önemli, en önemli olan bir işi, bir daha yarkurula göndermek ve ondan sonra yeniden genel kurula getirmekle vakit geçirmeyelim. İş uzar. Zamanımız değerlidir. Buna bugün, yarın, ya da öbür gün her halde genel kurulda bir karar verelim. Yarkurulda vakit geçirmeyelim. Çünkü pek önemli bir sorundur.”

Bundan sonra Hami Bey söz alarak İsmail Paşa Hazretleri ile Bekir Sami Beyefendinin düşüncelerine katıldığım söyledikten sonra: “Her halde bize bir yardım gereklidir; bunun en ilkel kanıtı da, devlet, gelirlerinin ancak borcumuzun faizini karşılayabilmesidir.” buyurdular.

Bundan sonra Raif Efendi, güdüme karşı konuştu. İsmail Fazıl Paşa ona karşılık hayli uzun bir konuşma yaptı. Ondan sonra yeniden Bekir Sami Bey konuştu ve dedi ki: “İsmail Fazıl Paşa Hazretlerinin her bakımdan katıldığım konuşmasına yalnız bir şey ekleyeceğim: Kırım Savaşını, düşmanı yenerek bitirdikten sonra katıldığımız Paris Kongresinde, bağlaşıklarımızın bize yükledikleri o bilinen koşullarla bu şimdi okunan andırıdaki isteklerimiz karşılaştırılacak olursa, hangisinin daha çok bağımsızlığı zedelediği anlaşılır sanırım.”

Bekir Sami Bey’den sonra Hami Bey ve Hami Bey’den sonra da Refet Bey (Refet Paşa) konuştular. Refet Bey’in sözleri olduğu gibi şuydu: “Güdümün bağımsızlığı zedelemeyeceği kuşku götürmez iken, kimi arkadaşlarımız: ‘batımsız mı kalacağız, yoksa güdümü mü kabul edeceğiz?’ yollu birtakım düşünceler ileri sürüyorlar. Onun için her şeyden önce güdümün ne olduğu anlaşılmalıdır. Bununla birlikte, güdümden söz açmadan önce de, zihinleri gıcıklayan bu raporda, bu deyime ne gözle bakıldığını anlamak gerekir. Fazıl Paşa Hazretleri ‘bağımsızlığı koruma koşulu ile güdüm’ buyuruyorlar. Hami Beyefendinin güdümle ilgili olarak verdiği andırı iki bölüme ayrılıyor: Bir gerekçe bölümü var, ondan sonra bir de güdümün tanımıyla ilgili bölüm var. Güdüm konusunu bunlardaki görüşlere göre ele almak için önce bir noktayı anlamak isterim; bu andırının içindekiler genel kurulca görüşülmüş müdür, görüşülmemiş midir?” İsmail Fazıl Paşa: “Yanlış anlamaya yol açtığından biz üçümüz (yani Fazıl Paşa, Bekir Sami ve Hami Beyler) bu andırıyı geri alıyoruz. Verilmemiş saydık.’’ dedi (Bu andırının karalaması da, temizi de kendilerinde kalmıştır).

Başkanlıktan: “Andırı geri alınmıştır.” dedim.

Andırının geri alındığına bakmayarak söz alan Refet Bey, tutanakta beş altı sayfa yer tutan parlak bir söylev verdi. Bu söylevin, tutanaktan olduğu gibi aldığım kimi tümceleri, söylevcinin isteğini açıklamaya yetecektir, sanırım.

        Refet Bey diyordu ki: “Bizim, Amerikan güdümünü yeğ tutmaktan amacımız, bütün toplumları tutsak kılan; yürekleri, vicdanları söndüren İngiliz güdümünden kurtulmak, yumuşak ve ulusların vicdanlarına saygı gösteren Amerika’yı kabul etmektir. Yoksa, asıl sorun para işi değildir.

........................................................................................................................................

.............................sözlük anlamıyla, güdüm ile bağımsızlık birbirine engel şeyler değildir; yalnız eğer biz gerçekte güçlü olmazsak işte o zaman güdüm altında eziliriz ve o zaman güdüm bizim için bağımsızlığı bozucu olur. Bir de, diyelim ki biz içerde ve dışarda tam bir bağımsızlık isteriz. Ama, acaba kendi başımıza yapabilecek miyiz, yapamayacak mıyız? Ondan önce, acaba bizi kendi başımıza bırakacaklar mı, bırakmayacaklar mı? Bunu düşünelim. Şurası kuşku götürmez ki, bugün İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan bizi paylaşmak, istiyorlar; ama eğer biz, bugün bir devletin kefilliği altında bir barış yapacak olursak ileride, uygun koşullar altında bulunur bulunmaz hemen döner ve kendi çıkarımızı sağlarız. Ama olumsuz bir durum ortaya çıkacak olursa acaba büsbütün zarar etmiş olmayacak mıyız?.............................

Her halde bir Amerika kefilliğini kabul etmek zorundayız. Yirminci yüzyılda beş yüz milyon lira borcu, yıkık bir yurdu, pek verimli olmayan bir toprağı ve ancak beş milyon lira geliri olan bir ulus, bir dış yardım olmaksızın yaşayamaz. Eğer bundan sonra da bu durumumuzda kalır ve bir dış yardımla kalkmamayacak olursak, belki ileride Yunanistan’ın bile saldırılarına karşı kendimizi savunamayız.

Tanrı korusun, eğer İzmir Yunanlılarda kalsa ve aramızda bir savaş açılsa düşmanımız, Yunanistan’dan vapurla asker getirecek durumda iken acaba biz Erzurum’dan hangi trenlerle ulaştırmamızı yapabileceğiz? Bundan dolayı, Amerikan güdümü her şeyden önce bir kefil ve destek bulmak için gereklidir.” Söylevci, sözlerini, şu tümce ile bitirdi: “Eğer bu söylediklerimle gelecek görüşmelere bir başlangıç yapabildimse buna sevinirim.”

Baylar, bu parlak ve ustaca söylevin, dinleyenlerin düşünce ve kanıları üzerinde yapabileceği yanıltıcı etkinin ölçüsünü kolaylıkla kavrayabilirsiniz... Bunun ardından gelebilecek olan aynı düşüncedeki söylevcilerin söylevleriyle kongre üyelerinin büsbütün zehirlenmesine meydan vermemek ve özel aydınlatma ve uyarmalara zaman bulabilmek için hemen: “On dakika dinlenelim efendim.” diyerek oturuma ara verdim (saat: 5.30’da).

Baylar, bu söylevin son tümceleri ilgi çekicidir. Refet Beyefendi, Yunanlıları İzmir’de geçici sayıyor ve savaş durumunda olduğumuzu kabul etmiyor. Yunanlılar İzmir’de kalırsa ve   durumuna girilirse çıkamayacağımız kanısında bulunuyor.

Bundan sonraki oturumda Bursa delegelerinden Ahmet Nuri Bey, güdüme karşı uzun bir konuşma yaptı. Hami Bey buna daha uzun bir konuşma ile karşılık verdi gerçekten pek uzun olan söylevinin sonlarına doğru konuşmasını, şu bilgileri vererek pekiştiriyordu:

“Ama şimdi biraz da işin kesin bildiğimden söz açacağım işin bu evresinde ilgili görüştüğümden sözlerim yaklaşık değil kesindir. İstanbul’dan ayrılmadan önce eski sadrazam İzzet Paşa Hazretlerini görmeye gitmiştim. Kendileri de kesinlikle bir güdümün bizim için gerekli olduğu kamsında idiler. Benden de bu konudaki düşüncemi sordular, ben de düşündüklerimi söyledim. Birkaç gün sonra beni çağırtıp şunu anlattılar: Suriye ve Adana bölgesinde dolaştıktan sonra İstanbul’a gelip siyasal partilerin görüşlerini öğrenmeye çalışan Amerika Soruşturma Kurulu Üyeleri, İzzet Paşa’yı kınadığında ziyaret ederek Anadolu’daki ulusal örgütün Türk ulusunu temsil ettiğine inandıklarını ve Paşa’yı da (yani İzzet Paşa’yı) bu işe önayak olan bir kişi olarak bildiklerini söylemişler ve: ‘Eğer siz Erzurum ve Sıvas kongrelerine Amerika’nın güdümünü istetecek olursanız, Amerika da Osmanlı Devletinin güdümcülüğünü kabul edecektir.’ demişler. Paşa bunu bana anlattıktan sonra, bu ulusun bir savaşa daha gücü kalmadığını ve her durumda böyle bir çareye başvurmak zorunda bulunduğumuzu söyledi ve Sıvas’a gittiğim zaman oradakilere bu durumu anlatmaklığımı öğütledi. İzzet Paşa da bu yolla istenecek bir güdümün yüzde doksan kabul edilebileceği ve yalnız bizim için birtakım koşullar ileri sürmenin zorunlu bulunduğu kanısındadır. Paşa, ulusun isteğine dayanmaksızın Amerika’nın güdümcülüğü kabul edemeyeceğini, Kongrece belirtilecek isteğin Avrupa devletlerine karşı Amerika için bir dayanak olacağını bile söyledi. Ben bu işi İstanbul’dan kapalı telle Eruzurum’da Rauf Bey’e bildirdim. Güdümün kendisinden çok adına takılanlar yok yere kaygıya düşüyorlar. Sözcüğün önemi yoktur. Önem, işin özünde ve niteliğindedir.Güdüm altına girdik demeyelim isterlerse, sonsuza değin yaşayacak devlet olduk diyelim”.

          Bu son söze yanıt verenler arasında Hüsrev Sami Bey’in bağırdığı işitildi: “Ama bizim bu çalışmadan amacımız, kendimizi savunarak sonsuza değin yaşayacak  olduğumuzu tanıtlamaktır!” Hami Bey buna karşılık, eski düşüncesinden vazgeçer gibi bir konuşma yaparken Kara Vasıf Bey söz aldı ve o günkü oturumun sonuna değin konuştu. Vasıf Bey’in uzun sözlerinin özetini, tutanağa olduğu gibi geçen şu tümcelerle yüksek görüşlerinize sunuyorum: “Bütün devletler bizi tam bağımsız bile bırakacaklarını söyleseler yine de desteksiz yapamayız (Vasıf Bey sözlerinin başlangıcında, güdüm’e destek adını verelim, demişti). Dört yüzle beş yüz milyon lira arasında borcumuz var. Bu parayı kimse kimseye bağışlamaz. Bize ‘Bunu ödeyiniz.’ diyecekler; oysa bizim gelirimiz bunun faizine bile yetmez. O zaman güç bir durumda kalacağız; bunun için bağımsız yaşamaya akçalı durumumuz elverişli değildir. Sonra yanı başımızda bizi paylaşmayı amaç edinmiş hükümetler var; onların bu açgözlülükleri karşısında yok olmaz. Parasız, ordusuz ne yapabiliriz? Onlar uçakla havada uçuyorlar, biz daha kağnı arabasından kurtulamıyoruz. Onlar zırhlı yapıyorlar, biz yelkenli bir gemi yapamıyoruz. Bu durumumuzla bugün bağımsızlığımızı kurtarsak bile yine günün birinde bizi paylaşırlar.”

Vasıf Bey konuşmasını şu sözlerle bitiriyordu:

        “...İstanbul’daki Amerikalılar: ‘Güdümden korkmayız, Milletler Cemiyeti Tüzüğünde yer alınıştır.’ diyorlar. İşte bütün bu nedenlerden ötürü İngiltere’yi kendimize temelli düşman, Amerika’yı da kötülerin en yenisi sayıyorum. Eğer uygun bulursanız buradan İstanbul’daki temsilciye bir mektup yazıp Amerika’ya gizlice bir kurul göndermek için bir torpido isteyebiliriz.”

        Eylülün dokuzuncu salı günü yapılan toplantıda güdüm konusuna dokunan Rauf Bey’in, tutanağa olduğu gibi geçen sözleri şudur: “Bu güdüm işi üzerine şimdiye dek gerek basında ve gerekse başka çevrelerde birçok sözler söylendi. Yüce kurulunuz, dış destek düşüncesini kabul buyurdu ise de bu desteği kimden isteyeceğimiz belirtilmedi. Amerika olduğu kapalı olarak anlatılıyorsa da, kanımızca doğrudan doğruya adının söylenmesinde bir sakınca olamaz.”

ERZURUM KONGRESİ KESİNLİKLE GÜDÜM KABULÜNE KARAR VERMİŞ DEĞİLDİR

Bu sözlere bakılırsa Rauf Bey’in görüşüyle, gerek Sıvas Kongresi ve gerek Erzurum Kongresi Genel Kurullarının görüşleri arasında bir yanlış anlama olduğu kuşku götürmez. Rauf Bey’in anlayışını yorumlayan bu konuşmasının gerek Erzurum ve gerek Sıvas Kongreleri bildirilerinin yedinci maddesindeki yazılış özelliğinden kaynaklandığı kanısına varılabilir. Gerçekten, bu maddenin yazılışında, belki güdüm istemede pek ileri giden ve sonu gelmez propagandalarıyla kamuoyunu bezginliğe düşürenleri susturmak ve belki bundan daha çok, onların savlarına bir karşılık olmak üzere bir çeşit özellik vardır. Maddede yazılanlar, mantık ışığında okunup incelenince, ne güdüm ve ne de Amerika’nın güdümcülüğünü isteme düşüncesini kapsamadığı anlaşılır. Bu noktayı açıkça göstermek için söz konusu maddeyi olduğu gibi anımsatmak isterim:

“Madde 7 Ulusumuz, çağdaş ülküleri yüce bilir teknik, sınai ve iktisadi durum ve; gereksinmemize önem verir. Bundan ötürü, devletimizin ve ulusumuzun içte ve dışta bağımsızlığı ve yurdumuzun bütünlüğü korunmak koşuluyla, altıncı maddede belirtilen sınır içinde, ulusçuluk ilkelerine saygılı ve yurdumuzu ele geçirme amacı gütmeyen herhangi devletin teknik, sınai, iktisadi yardımını sevinçle karşılarız ve bu insanca ve adaletlice koşulları kapsayan bir barışın da ivedilikle gerçekleşmesi, insanlığın esenliği ve dünyanın rahatlığı adına ulusal isteklerimizin en önemlisidir.”

Baylar, bu maddenin hangi noktasında güdüm düşüncesi ve güdümcünün Amerika olacağı düşüncesi vardır? Olsa olsa: “Herhangi devletin teknik, sınai, iktisadi yardımını sevinçle karşılarız.” sözlerinden güdüm düşüncesine kapılanlar bulunabilir. Ama, güdümün anlamı ve özü kesinlikle bu değildir. Her zaman ve bugün de bu açık anlama göre yapılacak yardımları sevinçle karşılamaktayız ve karşılarız. Nitekim, Ankara-Ereğli ve Keller Diyarbakır demiryollarının yapılması için bir İsveç grubunun ve Kayseri-Sıvas-Turha1 yollarının yapılması için de bir Belçika grubunun teknik, sınai, iktisadi yardımlarını seve seve kabul ettik ve sözgelişi Ankara kentinin ve öbür Anadolu kentlerimizin bir an önce bayındırlaştırılmasına ve bütün öteki demir yollarımızla kara yollarımızın ve limanlarımızın yapımına yardım etmek isteyecek yabancı anamalcıların yardımlarını seve seve kabul ederiz. Yeter ki yurdumuza anamal getireceklerin, devletimizin ve ulusumuzun iç ve dış bağımsızlığını ve yurdumuzun bütünlüğünü zedeleme ereğini güden gizli düşünceleri olmasına. Bu maddede yer alan “ulusçuluk ilkelerine saygılı ve yurdumuzu ele geçirme amacı gütmeyen herhangi devlet” sözünden Amerika Devleti anlamı çıkarılmasına yer yoktur.” Çünkü bu ilkelere saygılı dünya devleti yalnız Amerika da değildir. Örneğin İsveç Devleti, Belçika Devleti de bu nitelikte devletler değil midir? Bu devletlerden herhangi birinin güdümcülüğü de söz konusu olabilir mi? Bir de, eğer Amerika Devletine kapalı olarak işaret edilmek istenseydi “herhangi devletin” yerine “bir devletin” ya da hiç olmazsa sadece “devletin” sözleriyle yetinmek gerekirdi. Demek ki, maddenin açıkladığı koşullar içinde teknik, sınai, iktisadi yardımın iyiye yorulmasının, bütün devletleri kapsadığı açıktır.

Baylar, bu güdüm konusundaki görüşümü ki bundan önce yapılan ve bu dakikada yüce kurulunuzun da bilgi edinmiş bulunduğu bunca yarışma ve tartışmalarımızla tanıtlanmıştır aylardan beri gece gündüz yanımda bulunan bir arkadaşın daha anlamamış olduğu düşünülebilir mi? Öyle ise, ya Rauf Bey’in öteden beri benimle görüş birliği yoktu; ya da görüş birliği vardı da Sıvas’ta İstanbul’dan gelenlerle konuştuktan sonra düşüncesini değiştirmişti. Burasını kestirmek bence güçtür. Şimdi biraz daha Rauf Bey’i dinleyelim. Rauf Bey, sözlerini şöylece sürdürüyor:

“Ateşkes Anlaşmasının başlangıcında Almanlar barış antlaşmasını imza etmeyecek sanılırken İngiliz basını birtakım” açımlamalarda bulundu. Bunlardan birincisi, Almanya’nın barış antlaşmasını imza edeceği konusuydu. Bu gerçekleşti. İkincisi de Türkiye’nin paylaşılması konusuydu. Bu çok şükür, gerçekleşmedi. Buna göre: Konferansın karar gereğince Kızılırmak’ın doğu yanı Ermenistan sayılarak Amerika koruyuculuğuna veriliyor. Belki Gürcistan’la Azerbaycan da Amerika’ya bırakılır, deniliyordu. Kızılırmak’ın batısındaki topraklar da, İzmir ve İstanbul dışarda kalmak ve denize çıkış kapısı Antalya olmak üzere, Türkiye’yi oluşturuyordu. Bu bölgenin kuzeyi, İtalyan ve Fransız; güneyi de İngiliz koruyuculuğuna ve yönetimine veriliyordu. İzmir’e Yunanlıların girişi, bu açımlamaların doğruluğunu ortaya koymaya başladı. Demek ki, bu tehlike karşısında yurdumuz için en yansız durumda bulunan Amerika’nın yardımını kabul etmek zorundayız. Ben bu kanıdayım.”

Rauf Bey’in düşüncesini anlamak için bundan sonra daha çok uzun süren sözlerini dinlemeye bilmem gereklik kaldı mı?

Baylar, pek uzun ve tartışmalı geçen bu güdüm görüşmeleri, güdümden yana olanları susturacak ortalama bir çözüm yolu bulunarak bitirildi. Hem de bunu öneren yine Rauf Bey oldu: “Amerika’da yıllardan beri bize karşı yapılmakta olan kötüleyici propagandaların doğurduğu düşünce akımını düzeltmek için her şeyden önce Amerika Kongresinden yurdumuzu inceleyecek ve gerçeği görecek bir kurulu çağırmak.” Bu öneri oybirliğiyle benimsendi. Kongre Başkanlık Kurulunun imzalarıyla bu yolda bir mektup taslağı hazırlandığını anımsıyorum da bu mektubun gönderilip gönderilmediğini pek iyi anımsamıyorum. Doğrusu bu mektuba özel bir önem vermiş değildim.

Baylar, bu arada şunu da söyleyeyim: Belge olarak başvurduğum Kongre tutanakları, Başkanlık Kurulu yazmanlığında bulunan Afyonkarahisar delegesi Şükrü ve güdümü savunan söylevlerini dinlediğimiz Hilmi Beyler eliyle tutulmuş ve Hilmi Bey’in yazısıyla düzgün bir deftere temize çekilmiştir.

SIVAS KONGRESİNİ SONUÇSUZ BIRAKMA ÇABALARI

Baylar, Kongre 11 eylülde sona erdi. 12 eylülde Sıvas halkının da katıldığı bir açık oturum yapılarak söylevler verildi. Kongre görüşmeleri sırasında, önemli olarak Millet Meclisinin tez elden seçilmesi ve toplantı yerinin neresi olmak gerekeceği konularına değinildi. Fakat, şimdi açıklayacağım sorunlar, Kongre görüşmelerini kısa kesmeyi gerektiriyordu. Bu son noktalarla daha sonra Temsilciler Kurulu uğraştı, 9 Eylül 1919 günü toplanmış olan birtakım bilgiler Kongreye şöylece açıklandı: “Eskişehir ve Afyonkarahisar’daki İngiliz kuvvetleri iki katına çıkarıldı. General Miln (Milne) Konya’ya geldi. Konya Valisi Cemal Bey ve Ankara Valisi Muhittin Paşa karşı çıkmakta duraksıyorlar. Yeni Kastamonu Valisi Ali Rıza Bey de Cemal Bey’e benzer bir adammış. Değerli arkadaşlarımın böyle durumlar karşısında sert davranmak isteyeceklerini bildiğimden, çabuk ve sert önlemler alınmasını Fuat Paşa’dan rica etmiştim. Fuat Paşa da Kongrenin kendisine olan güvenine dayanarak Kongre adına gereken bildirim ve girişimlerde bulunmuştur. Bu türlü yürütümün yüce kurulunuzca kabul edilmesini rica ediyor. Fuat Paşa, valileri uyarmak için sert bildirimler yapıyor. Bölgelere üst subaylardan ulusal komutanlar atıyor ve bu komutanlara ulus adına her türlü yetki verilmiştir, diyor” Kongre öneriyi kabul etti. Bundan sonra açıklamalarımı şu yolda sürdürdüm:

“Buraya Galip Bey adında bir vali atanmış, geliyormuş; ama bunun Harput Valisi Ali Galip Bey mi, yoksa Trabzon Valisi Mehmet Galip Bey mi olduğu anlaşılamadı. Fakat, biz başka bir bilgi elde ettik. Bay Novil (Nowil) adında bir İngiliz binbaşı, Bedirhanlılardan Kamuran, Celadet ve Cemil Beylerle birlikte yanında on beş kadar Kürt atlısı ile Malatya’ya gelmiş ve kendilerini Mutasarrıf Bedirhanlı Halil Bey karşılamıştır. Harput Valisi de bir posta hırsızını izliyor görünerek otomobille Malatya’ya gelmiştir. Bu amaçla bunlara Adıyaman’daki birlik de verilmiştir. Amaçlarının, Kürdistan kurmaya söz vererek Kürtleri, işlerimizi bozmaya ve bizi öldürtmeye yöneltmek olduğu anlaşılmış ve karşı önlemlere de başvurulmuştur. Örneğin, valiyi ve ötekilerini tutuklatmak istiyoruz. Malatya Mutasarrıfı da Kürt aşiretlerini Malatya’ya çağırmıştır. Bunun üzerine On Üçüncü Kolordu bölgesinde işe giriştik. Gereken önlemler alınmıştır. Yarın akşam Harput’tan gönderilen bir birlik bozguncu takımını tepeleyecektir. Buradaki kolordu komutanı da gereken önlemleri almıştır. Malatya’ya ve öbür yerlere de gereken buyruklar verilmiştir.”

Baylar, hemen hemen Sıvas Kongresi’nin bütün toplantı süresince, sinirlere gerginlik verecek nitelikte haberler almaktan geri kalmıyordum. Ancak, aldığım bütün bilgileri olduğu gibi Kongre üyelerine sunmakta yarardan çok sakınca buluyordum. Gördünüz ki, şimdi açıklayacağım üzere, gerçekten tehlikeli sayılabilecek nitelikte olan Ali Galip işinden de söz ederken sakıngan bir dil kullanmayı yeğ tutmuştum. Bence en önemli iş, her türlü güçlüklere ve tehlikelere göğüs gererek Sıvas Kongresi görüşmelerini bir an önce sonuçlu kararlarla bitirmek ve bu kararları yurtta uygulamaya girişmekti. Bu dileğim gerçekleşti. Bütün yurdu kapsayan ulusal örgüt tüzüğünün ve Genel Kongre Bildirisinin hemen basılıp dağıtılması için gereken işler yapıldı. Yalnız, beklenenin üstünde yeni olaylar karşısında kalındığından, Kongre sona ermekle birlikte Kongre üyelerinin, yeni durumlar gelişinceye değin, Sıvas’ta kalmalarını uygun gördüm ve gerekirse daha güçlü bir olağanüstü kongre toplamak için de hazırlıklar yaptım. Ali Galip’in kaçması üzerine Kongre üyelerinin Sıvas’ta alıkonulmasından vazgeçildiği gibi, Ferit Paşa Hükümetinin düşmesi üzerine olağanüstü kongre toplamaya da gereklik görülmedi. (belge ..55)

ALİ GALİP OLAYI

Şimdi baylar, savaş tarihimizde önemli bir olay olan Ali Galip işi üzerinde izin verirseniz biraz geniş bilgi vereyim:

“Baylar, daha temmuz başında, Erzurum’da bulunduğum sırada Celadet ve Kamuran Ali adında iki kişinin yabancılarca, pek çok para ile İstanbul’dan Kürdistan’a gönderileceği, bunların türlü yalanlar söyleyerek kafaları karıştırmak ve bize karşı halkı kışkırtmakla görevlendirildikleri ve bir iki gün içinde yola çıktıkları ya da çıkacakları haber alındı. Bu haber üzerine, bunların sessizce gözetlenmeleri ve tutulmaları gereğini 3 Temmuzda Diyarbakır’da On üçüncü Kolordu Komutanına ve ayrıca Kurmay Başkanı olan Halit Bey’e ve Canik Mutasarrıfına bildirdim.

20 Ağustosta, On üçüncü Kolordu Komutanına verdiğim buyrukta, söz konusu kişilerin İstanbul’dan yola çıktıklarını bildirildiğini ve alınacak önlemler arasında özellikle Mardin istasyonunda sıkı bir denetleme yapılmasının uygun olacağını yazdım.

Sıvas Kongresinin ikinci günü, yani 6 Eylülde, “Bedirhanlı ailesinden Celadet ve Kamuran ile Diyarbakırlı Cemil Paşaoğlu Ekrem adlarında üç kişinin, yanlarında eskiden Diyarbakır ilinde bize karşı propaganda yapan bir yabancı subayla birlikte, silahlı Kürtler koruyuculuğundan Elbistan ve Akçadağ üzerinden Malatya’ya geldikleri ve kendilerini mutasarrıf ile belediye başkanının karşıladıkları On Üçüncü Kolordunun yazısından anlaşılıyor.”

On Beşinci Kolordu Komutanı Kazım Kara Bekir Paşanın üçüncü Kolordu Komutanlığına, bununla ilgili olarak gönderdiği 6 Eylül 1919 gün ve 529 sayılı kapalı telinde verilen bilgide: “Yabancı subayın, Türk, Kürt ve Ermeni nüfusunu incelemek üzere İstanbul Hükümetinin izniyle dolaştığını söyledikleri; Malatya’da bulunan süvari alayının, er sayısı az olduğundan, bunları tutuklamaktan çekindiği; bununla birlikte, bunların hemen tutuklanması için İstanbul’a başvurulduğu On üçüncü Kolordudan bildirilmiştir. Bu adamların ne amaçla ve ne görev için nereleri gezecekleri konusundaki bilgisini, Harput Valisinden sordum.” denilmekteydi (belge: 56). Harput Valisi Ali Galip Bey’dir. Bu adamların ne amaçla geldiklerini 3 Temmuzdan beri biliyoruz. Beş on silahlı Kürt’e karşı bir süvari alayının er sayısı az görülmüş, tutuklamaktan çekinilmiş. Asıl insanı şaşırtan şey, bunların tutuklanması için İstanbul’a başvurulmuş olduğu haberidir!

Bu küçük ve önemsiz gibi görünen noktaları; o zamanki durumu görüşte, ilgi çekici düşünce ve anlayış ayrılıklarım gösterdiği için anıyor ve belirtiyorum.

Diyarbakır’daki, On üçüncü Kolordu Komutanının tutumu kuşku verici görüldüğünden, doğrudan doğruya bu kolordunun Kurmay Başkanı üçüncü Kolordu Komutanının imzasıyla 7 Eylül 1919 günü yazılan kişiye özel kapalı telde, Vali Galip, Malatya Mutasarrıfı Halil, Kamuran, Celadet ve Ekrem Beylerle birlikte İngiliz binbaşısının ne yapıp yapıp yakalanmaları ve Sıvasta yollanmaları amacıyla, Elazığ’da bulunan On Beşinci Alay Komutanı İlyas Beytin doğrudan doğruya kendi komutası altında altmış kadar atlı ve katırlı erle en geç 9 Eylülde Harput’tan Malatya’ya doğru yola çıkması için işin ivediliği dolayısıyla doğrudan doğruya buyruk gönderildiği bildirildi ve birliğin çabucak yola çıkmasının sağlanması rica edildi. 8 Eylülde Sıvas’tan da bir otomobil ile birkaç subay gönderileceği bildirildi. (belge.. 57)

Diyarbakır’dan Kurmay Başkanının bana gönderdiği 18 Eylül 1919 günlü kapalı telde şöyle deniliyordu:

“Yakalama ile ilgili isteği öğrendim. Bu konuda komutan beyin buyruk vereceğini hiç sanmıyorum. Çünkü, askeri nitelerini çok iyi biliyorum. Benim göndereceğim buyruğu ise, tümüyle yerine getirmekten çekinirler. Bu konuda İstanbul’la yazışma yapmaktayız. Bu durum karşısında gerekenin yapılması yüksek kararınıza bağlıdır; Şifre kaleminin 357 sayısıyla sunulmuştur.”

                                                                                              On Üçüncü Kolordu

                                                                                                    Kurmay Başkanı

                                                                                                           Halit

         Elazığ’daki AIay Komutanı İlyas Bey’den üçüncü Kolordu Komutanının buyruğuna karşılık olarak gelen 8 Eylül günlü telde de: “Kolordudan aldığım buyruk üzerine yola çıkmam geri bırakıldı. Kolordunun oluru buradan ayrılmam uygun olmayacağından yola buyruğunun kolordudan” (belge: 10)

            Halit Bey’e hemen verdiğim yanıt şuydu:

                                                                                                                      7/8 Eylül 1919

               Bilinen kişilerin kötülükleri belli olmuştur. İstanbul Hükümeti... bu kötülükte ortaktır. Oradan buyruk beklemek düşmana sallamaktır. Bu konudaki bildirimleri, hiç de buyruk vermek, vakit geçirmemek duraksayacak görüyorsanız, bizim Elazığ ve Malatya’daki komutanlarına gönderdiğimiz buyrukların yerine getirilmesini bildiriniz. Gerçekten gerekiyorsa, komutayı uygun gördüğünüz komutanlarından ele alsın. Yavaşlık zamanı geçmiştir. İşin yapıldığını bildiren karşılık telinizi bekliyoruz kardeşim.

Mustafa Kemal

Alay Komutam İlyas Bey’e de, o gün buyruğu verdim: “Bilinen kişilerin hayınlığı belli olmuştur. İstanbul’daki Hükümet de bunların hayranlığına taktır.  Kolordunuz komutanı belki bu konuda ne yapılacağını yazı ile sorar ve karşılık alamaz. Bunun için işin yürütülmesini ve sonlandırılmasını sizden beklerim.Vereceğiniz yanıtı bekliyorum efendim. Malatya’daki işleri bitirdikten sonra gerekirse, Sıvas’ta bize katılırsınız.

Mustafa Kemal “Kapalı tel dışındaki imza da üçüncü Kolordu Kurmay Başkam Zeki Bey’indi. Malatya’da bulunan On İkinci Süvari Alayı komutanını da 1 Eylül gecesi, kendim telgraf başına çağırmıştım ve görüşmekteydim. Alay Komutanı Cemal Bey’den durumunu ve kuvvetini sorup öğrendim. Gelenlerin yanlarında bulunan silahlı Kürtlerin “On beş yirmi kişi kadar” olduğunu ve alayın da merkezde” ancak o kadar bulunduğunu söyledi. Ben kuvveti yeterli gördüm. Topçu alayının yalnız subayları bile yetebilirdi. ve ruhsal durumu anlamak istiyordum.

Bunun üzerine telgraf konuşması şöyle oldu:

          Ben, “Vali Galip Bey ve İngiliz Binbaşısı ile Kamuran, Celadet ve Ekrem Beylerin hep    bir düzenle bu gece yakalanarak çok gereklidir. Durumunuz bunu yapmaya elverişli midir? Size buradan ve Harput’tan yardım yetiştirilecektir”.

Cemal Bey, “Valiyi de birlikte mi?”

Ben, “Özellikle, evet”.

Cemal Bey, “Bildirdiğim gibi, durum ve kuvvetim buna elverişli değildir. Kamuran Celadet ve Ekrem Beylerin yakalanmaları konusunda On üçüncü Kolordu Komutanıyla yazışmalar yapıldı. Sonunda, durumun inceliği dolayısıyla, şimdilik yakalanmalarının uygun olmayacağını bildirir buyruk da gelmiştir.” dedi.

Artık bu kişinin daha çok üstüne varılamazdı. “Kendilerine sezdirmeksizin sıkıca göz altında bulundurunuz. Kolordunuzdan buyruk gelecektir. Giderlerse, ne yana ve ne gibi araçla gittiklerini hemen bildiriniz.” yönergesini vermekle yetindim. (belge ..59 )

        8 Eylül günü Cemal Bey’den kapalı tel ile “bilinen kişilerin şimdi gene orada olup olmadıklarını ve gözetlemeye ne ölçüde güvenilebileceğini” sordum ve kendisine “günde iki kez rapor vermesini” buyurdum...

Halit Bey’e yazdığım tele ertesi gün (8 Eylül 1919) aldığım karşılıkta, Elazığ Alay Komutam İlyas Bey’e buyruk verildiği ve bu buyruğun örneği bildiriliyordu. (belge:60)

Kolordu Komutanı Cevdet Bey de, İlyas Bey’in katıra bindirilmiş 52 er ve iki ağır makineli tüfekle, 9 Eylül sabahı yola çıktığım ve 10 Eylül akşamı Malatya’da bulunacağım bildirdi. 9 Eylül günlü plan bu kapalı telinde “karşı akımlarla dolu olan bir çevrede daha çok iş yapmamakta kendisini özürlü saymamı” da bildiriyordu. (belge:61)

9 Eylülde, İlyas Bey’in birliğinden başka, Aziziye’den iki süvari bölüğü, Siverek’ten Malatya’daki alaya bağlı bir bölük de Malatya ‘ya gönderildi. ( belge:62)

Vali Ali Galip’in ve Bedirhanlılarla Cemil Paşaoğlu’nun yaptığı propagandanın etkisini ortadan kaldırmak için Elazığ ve Dersim dolayları ile ilgisi olduğunu bildiğim ve o sırada Kemah’ta bulunan Halit Bey’e (eski milletvekili) 9 Eylülde, Elazığ’a gitmesini ve Haydar Bey’le bağlantı kurmasını yazdım (belge:65). Ayın sonuna doğru oraya vardı.

Van Valisi bulunan Haydar Bey de Elazığ Valiliği görevini almak üzere Erzurum’dan gönderilmişti. Haydar Bey, On Beşinci Kolorduyu bağlı olup Mamahatun’da bulunan bir süvari alayı ile de bağlantı kurarak, gerektiğinde bu alayı Malatya’ya doğru yola çıkaracaktı.

Otomobil ile birkaç subayın Malatya ‘ya gönderileceğini de yazmıştım.

Gerçekten, arkadaşlarımızdan Recep Zühtü Bey, “Üçüncü Kolordu Yaveri” takma sanıyla ve benden aldığı özel yönerge ile, yanma başka birtakım kimseler alarak otomobille Malatya’ya gitmek üzere, 9 Eylülde yola çıktı. Ne yazık ki, bindiği otomobil, yolları bozuk ve çamurlu olmasından Kangal’da kırılmış ve tam zamanında Malatya’ya yetişememişti. Kangal’dan sonra, kimi zaman araba ve kimi zaman hayvanla gece gündüz yol alarak Sıvas’tan çıkışının dördüncü günü öğleden sonra Malatya’ya ulaşabilmişti. Recep Zühtü Bey’in verdiği raporlar, durumun aydınlanmasına çok yardım etmişti.

Baylar, 10 eylül günü geç vakit şu teli aldık:

Kişiye özeldir.

Hiç durmayacaktır.

                                                                                               Malatya, 10.9.1919

Sıvas’ta On Üçüncü Kolordu Komutanlığı

                                      Mustafa Kemal paşa Hazretlerindedir:

            1- 10.9.1919 saat 2 sonrada kötü bir olayla karşılaşmadan Malatya’ya ulaşılmıştır.

            2- Bilinen kişilerin hepsinin, ne yazık ki, Kahta’ya doğru kaçtıkları; ayrıntıların sonra bildirileceği, bilgilerinize sunulur.

                                                                                            15’inci Alay Komutanı

                                                                                                            İlyas

Aynı günde ve fakat, İlyas Bey’in telinden sonra da şu teli alıyoruz:

Çok ivedidir.

                                                                                                   Mayıs 10.9.1919

Sıvas’ta Üçüncü Kolordu Komutanlığına.

                                            Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine:

1- Harput Valisi ile Malatya Mutasarrıfı, İngiliz Binbaşısı ve yardakçıları sizce bilinen kişiler, On Beşinci Alayın Elazığ’dan yola çıktığı ve kendilerinin yakalanacaklarını haber alır almaz, bugün sabah erkenden kaçmışlardır. Bunların Kahta’daki Bedir Ağa’nın yanına gittikleri ve oradan sağlayacakları Kürtlerle burayı basmaya gelecekleri söylenmektedir.

2- Bunlar ve Bedir Ağ aşireti, kötülüğe yeltenirlerse kovuşturma yapılması için Kolordudan buyruk alınmıştır; izlenmektedirler ve sonuç ayrıca bildirilecektir.  ,

3- On Beşinci Alay Komutanının, buyruğu altındaki kuvvetle bugün saat 2 sonradan Malatya’ya geldikleri bilgilerinize sunulur.

                                                                                 12’nci Süvari Alayı Komutanı

Binbaşı Cemal

İkisi bir günde yazılmış olan bu teller, yan yana getirilerek incelenirse ilgi çekici birtakım noktaların göze çarpmamasına olanak yoktur.

Süvari Alayı Komutanı Cemal Bey, bizden aldığı yönergeye uyarak bilinen kişileri sıkı ve güvenli bir biçimde göz altında bulunduracak ve günde iki kez rapor verecekti.

Adı geçen kişiler 10 Eylül günü sabah erkenden kaçtıkları halde Cemal Bey bu bilgiyi, ancak İlyas Bey birliğinin varışından ve İlyas Bey’in raporundan sonra gönderiyor. Cemal Bey, kaçanların, İlyas Bey birliğinin Elazığ’dan yola çıkışını haber aldıklarını bildiriyor. Oysa telgrafhane, Cemal Bey’in gözetimi altında idi.

Sonra, kaçakların, Kürtleri toplayıp Malatya’yı basacaklarının söylendiğini de ekliyor. Bu noktalar süvari alayı komutanı üzerine kuşkuları çekmeyecek gibi değildir.

Sonradan alınan bilgilerden anlaşıldı ki, Ali Galip ve arkadaşlarına 9 Eylül akşamı haber verilmiştir. Ali Galip geceyi hükümet konağında uykusuz geçirmiştir. 10 Eylülde yanlarında birkaç jandarma ve silahlı Kürtle birlikte, hükümet konağında toplanıyorlar; sandık emininin odasına giriyorlar; sandığı açıyorlar; birlikte alıp götürmek üzere altı bin lira sayıp bir yana koyuyorlar ve sandığa koymak üzere şu senedi yazıyorlar:

“Mustafa Kemal Paşa ve yardakçılarının tepelenmesi giderlerine karşılık olmak üzere ilgili buyruğa uyularak altı bin lira alınmıştır. 10 Eylül 1919: Halil Rahmi, Ali Galip.”

İlyas Bey birliğinin Malatya’ya yaklaşmakta olduğunun anlaşıldığı bir sırada süvari alayı komutanı, subaylara Mutasarrıfın evini hedef gösteriyor. Mutasarrıfın evini sarıyorlar, telefon tellerini kesiyorlar ve evi basıyorlar. Bu işin başladığını sezinleyen Halil Bey’in eşi, hükümet konağına haber veriyor” Hükümette para almakla uğraşan Vali, Mutasarrıf ve arkadaşları durumu öğrenir öğrenmez korku ve şaşkınlıkla her şeyi unutup ayırdıkları parayı ve yazdıkları senedi olduğu gibi bırakıyorlar ve adamlarıyla birlikte hazır bulunan atlarına binerek hemen kaçıyorlar (belge:66, 67).

Süvari alayı komutanı ve topçu alayı komutanının, Valinin geceyi hükümet konağında geçirmekte olduğunu bilmedikleri kabul edilemez. Mutasarrıftan çok, Valinin önemli olduğu da besbelliydi. Öyle ise, bu kişilerin kaçmasına göz yumulduğu kesin bir gerçektir. En zayıf yoruma göre: Bilinen kişilerin yanlarındaki beş on silahlı jandarma ve Kürt ile çarpışmadan büyük kötülük doğabileceği kuruntusu Malatya’dakileri dolaylı önlem almağa sürüklemiş ve adı geçen kişileri ürküterek kaçırmayı yeğletmiştir, denilebilir.

10 Eylülde İlyas Bey’e verdiğim yönergede başlıca belirttiğim noktalar:

          1- Kaçakların ivedilikle yakalanmaları;

         2- Kürtlük akımına kesinlikle elverişli alan bırakılmaması

3- Malatya’da mutasarrıflık görevini Jandarma Komutanı Tevfik Bey’in üstüne alması; uygun görülecek namuslu ve yurtsever bir kişinin de Harput’ta valilik görevine hemen başlaması;

4- Malatya ve Harput’taki hükümet kuvvetleri eksiksiz ele alınarak ulusa ve yurda karşı hiçbir davranışa meydan verilmemesi;

5- Kaçaklara uyanların acımadan ve aman vermeden yok edileceğinin duyurulması ve namuslu halka gerçeğin bildirilmesi;

6- Ulusal varlığımızı tehlikeye sokacak olan yabancı askerlere de karşı konulacağının göz önünde bulundurulması gibi      önlemlerin ve başka bir şey değildi. (belge:68)

Baylar, kaçakların o dolaylardaki aşiretlerden birtakım Kürtleri toplayabileceklerini ve Maraş’ta bulunan yabancı kuvvetlerden bile yararlanabileceklerini yüzde yüz olacakmış gibi kabul etmek gerekiyordu. Onun için, alınmış olan düzeni pekiştirmek ve bu işe ayrılmış olan birlikleri artırmak gerekiyordu. Bu amaçla Sıvas’tan, katıra bindirilmiş bir birlik daha 9 Eylül akşamı Malatya’ya gönderildiği gibi üçüncü Kolordu da elden geldiğince, birliklerini güneye indirecek; On üçüncü Kolordu, izleme işini sağlayacak ve hayınlara kıpırdayacak elverişli bir durum yaratmamak için en geniş ölçüde etki yapmak gerekli olduğundan, Mamahatun’daki süvari alayı da Harput’a doğru gönderilecekti. Bu konuda Üçüncü, On Üçüncü ve On Beşinci Kolordu Komutanlarına gereği gibi bildirimler yapıldı ve dileklerde bulunuldu. (belge:69)

Baylar, verdiğimiz yönergelere göre kaçakları izletirken, bir yandan da, elimize geçen birtakım belgeleri gözden geçirelim. Bu belgelerin, olayı ve Ali Galip’in girişimini, İstanbul Hükümetinin kötülüklerini her türlü açıklamadan daha iyi belirteceğini sandığımdan, olduğu gibi okunması gereksiz görülmez düşüncesindeyim.

İlkin, Dahiliye Nazırı Adil Bey’le Harbiye Nazırı Süleyman Şefik Paşa’nın birlikte imzalayarak Elazığ Valisi Ali Galip Bey’e gönderdikleri 3 Eylül 1919 günlü yönergeyi okuyalım.

Bundan sonra, Dahiliye Nazırının, gönderilecek kuvvet ve harcanacak para tutarı ile ilgili olarak İstanbul’dan çektiği teli görürüz:

İstanbul

906

Kendisi açacaktır.

Elazığ Valisi Galip Beyefendiye

Y: 2 Eylül 1919 sayı: İki.

Sunulmuştur. Padişah buyruğu bugün çıkacaktır. Dernek, durum kesinleşmiştir. Yönerge şudur: Bildiğiniz gibi Erzurum’da Kongre adı altında birkaç kişi toplanarak birtakım kararlar aldılar. Ne toplananların ne de aldıkları kararların bir temeli ve önemi vardır. Fakat bu davranışlar yurtta birtakım söylentilere yol açıyor. Avrupa’ya ise pek şişirilerek yansıtılıyor. Bundan dolayı, pek kötü etkiler yapıyor. Ortada önemsenecek hiç bir kuvvet, hiçbir olay yokken salt bu şişirmelerden ve kötü etkilerden kaygılanan İngilizlerin son günlerde Samsun’a epeyce bir kuvvet çıkaracakları anlaşılıyor. Hükümetin, her yere olduğu gibi size de gönderdiği belli bildirimlere aykırı tutum sürdürülürse, çıkarılacak yabancı kuvvetlerin Sıvas’a ve oradan daha ilerleyerek birçok yerlere girmeleri yakındır. Bu ise, yurdun yararına doğal olarak aykırıdır. Erzurum’da toplanan belli kişilerin yakında Sıvas’ta toplanarak yine bir kongre yapmak istedikleri, yapılan yazışmalardan anlaşılıyor. Böyle beş on kişinin orada, toplanmasından hiçbir şey çıkmayacağı hükümetçe bilinmektedir. Fakat bunları Avrupa’ya anlatmanın yolu yoktur. İşte bunun için bunların orada toplanmasını önlemek gerekiyor. Bunun için de her şeyden önce Sıvas’ta hükümetin tam güveneceği ve yurdun esenliğine uygun olan bildirimleri eksiksiz yerine getirmeye kararlı bir vali bulundurmak gerekmektedir. Sizin gibi yüksek bir kişiyi onun için oraya gönderiyoruz. Gerçi Sıvas’ta kongre yapmak isteyen birkaç kişiye engel olmak pek güç bir şey değilse de kimi generali üstsubay, subay ve erlerin de bunlarla bir düşüncede olduklarını anlaşılması dolayısıyla, hükümetin alacağı önlemleri ellerinden geldiğince etkisiz bırakacakları ve bilinen kişiler olabildiğince koruyacakları dikkate alınarak, güvenilir bir iki yüz kişinin buyruğunuz altında bulunması başarı sağlamak için uygun görülmektedir. Bundan dolayı, önce de yazdığım gibi oralardaki Kürtlerden güvenilen yüz, yüz elli süvariyi birlikte alarak, ne için oradan gidildiği hiç kimseye sezdirilmeden Sivas’a, hiç kimsenin beklemediği bir zamanda varıp valiliği ve komutanlığı hemen ele alacak ve oradaki jandarmalarla askerleri sayıları çok az olanakla birlikte, işi iyi yönetecek olursanız, karşımızda başka bir kuvvet bulunmayacağı için hemen etkin bir duruma girerek, toparlanmalarına meydan vermemiş olacağınız ve orada bulunanlar varsa hemen yakalatıp göz altında İstanbul’a gönderebileceğiniz apaçıktır. Bu yolla ele geçirilecek hükümet gücü ve erki, yurt içinde serüvenci davranışlarda bulunanları yıldırarak bu türlü hoşa gitmeyen davranışların ortaya çıkmasını önleyeceği gibi, dışarda da iyi etki yaparak yabancıların asker çıkarmak ve oralara girmek yolundaki düşüncelerden vazgeçmeleri için hükümetçe yapılacak girişimlere sağlam bir dayanak olacaktır. Aslına bakılırsa, Sıvas’ın kimi ileri gelenlerinden sağlam olarak öğrenildiğine göre halk, bu politikacıları kışkırtmalarından, para toplamak için yaptıkları baskılardan pek çok iğrenmiştir, bunların önlenmesi için hükümete her türlü yardıma hazırdır. Orada hemen jandarma yazılacak istenildiği kadar er bulunacağı ve buna, sözü geçer kişilerce özel olarak yardım edileceği bildirilmektedir. Böylece yeter sayıda ve hükümete sıkıca bağlı bir jandarma örgütü kurduktan sonra, birlikte götüreceğiniz süvarileri memnun ederek yerlerine göndeririz. İşte alınacak önlemler bunlardır. Bunun kolaylıkla ve başarıyla uygulanması, yalnızca işi son derece gizli tutmaya bağlıdır. Sıvas’ta görev aldığınızı, dahası oralara doğru gideceğinizi evinizde en güvendiğiniz kimseye bile söylemeyiniz ve Sıvas’a girinceye dek işi yanınızdakilere de sezdirmeyiniz. Bu, başarının baş ilkesidir. Bundan ötürü, şimdilik ne yapıp yapıp ailenizi orada bırakarak çevredeki aşiretlerle denetlemek için beş on gün dolaşacağınızı evinizdekilere ve başkalarına söyleyerek hemen yola çıkıp bir gün önce Sıvas’a ansızın varmaya çalışmalısınız. Oraya vardığınızda aşağıdaki telyazısını gerekenlere bildirip valiliği ve komutanlığı ele alarak: hemen işe başlamalısınız. Bir yandan da makine başında Nazırlığa durumu bildirmelisiniz. Böylece durum belli olur olmaz size yine makine başına gereğine göre bildirim yapılacaktır. Böylece işe başladıktan sonra, ne zaman uygun görürseniz ailenizi ve eşyanızı Sıvas’a getirtebilirsiniz. Ancak şimdi orada bulunan Reşit Paşanın valilikten çıkarıldığı yerine başkasının gönderileceği her nasılsa duyularak, kendisi Nazırlığa başvurduğu ve adları sizce bilinen kimselerin yakında Sıvas’ta birleşmek istedikleri, alınan yazılardan anlaşıldığı için yok yere bir dakika geçirilmeyerek bir an önce yola çıkıp bir saat önce Sıvas’a ulaşmaya çalışmanız da, işi başarma bakımından çok önemli ve çok gereklidir. Şu nedenlere ve düşüncelere göre, ne zaman yola çıkıp ne sürede Sıvas’a varabileceğinizin bildirilmesine gerek görülmektedir. Sıvas’ta ilgililere gösterdiğiniz telyazısı şudur: Sizin Sıvas valiliğine ve komutanlığına atanmanızı, hükümet kararlaştırmış ve Padişah Hazretleri onaylamıştır. Hemen yola çıkıp bu telyazısını Sıvas’taki asker ve sivil memurlardan gerekenlere göstererek valilik ve komutanlık görevini almanız ve işe başlamanız ve hemen durumdan bilgi vermeniz bildirilir.

3.9.1919

Dahiliye Nazırı                                                                                 Harbiye Nazırı

Adil                                                                                            Süleyman Şefik

Çok ivedidir.

                                                                                            İstanbul, 6 Eylül 1919

                         Malatya’da Elazığ Valisi Galip Beyefendiye

Y: 6 Eylül 1919,

             Haydutları izlemek için gönderilecek kuvvet giderlerinin jandarma ödeneli karşılık tutularak mal sandığından ödenmesi gereklidir. Kaç kuruş harcanacağının ve gönderilecek kuvvetin sayısıyla yola çıkış gününün ivedilikle bildirilmesi.

Nazır Adil

Dahiliye Nazın üç gün sonra da, Ali Galip’in bir teline karşılık olduğu anlaşılan şu teli veriyor:

İvedidir.

İstanbul, 9.9.1919

Malatya’da Elazığ Valisi Beyefendiye

Y: 8 Eylül 1919, sayı: 2.

             Sıvas’ta güvenilir aracı olmadığından yeterince bilgi ............. alınmamakta ise de ora halkından, burada bulunan bir adamın sözlerine ve başka yerlerden de alınan genel bilgilere göre ilkin, halk bu kışkırtmaları istememektedir. İkincisi, asker, yok denecek kertede azdır. Bu ayaklanmayı yönetmekte olanlar, bilinen kişilerle kimi komutan ve subaylardır. Bunlar, ise ulusal bir kılık vererek amaçlarını benimsetmeye çalışmaktadırlar. Oysa, ulus bu işleri benimsemiyor. Orası daha yakın olduğundan istediğiniz bilgiyi daha kolaylıkla elde edebilirsiniz. Kaldı ki gazeteler, her nasılsa oraya atandığımızdan söz ettikleri için, bir gün önce gitmeniz daha çok önem kazanmıştır. Yanınızda bulunduracak kuvvet ne kadar çok olursa başarıyı ölçüde kolaylaştıracağı apaçıktır. Bu kuvvetin sayısıyla ne zaman yola çıkacağınızı bir gün önce belli edip bildirmenizi bekliyorum.

Nazır Adil

Ali Galip Bey, yanıt olarak, Malatya’dan şu son teli veriyor:

Çok ivedi ve gizlidir.

Kendisi açacaktır.

Dahiliye Nazırlığına

İçinde bulunduğumuz ayın on dördüncü günü yeter kuvvetle haydutların izlenip yakalanması için Malatya’dan yola çıkmak üzere gerekli önlemler alınmıştır. Tanrı’nın yardımıyla çarpışmada başarı sağlanacağına güvenilsin. Yalnız, yazılarımın karşılıkları ve gerekleri geciktirilmemelidir.

9.9.1919

                                                                                                                                 Elazığ Valisi

                                                                                                                                 Ali Galip

Bu telden, 9 /10 Eylül gecesini hükümet konağında yürek çarpıntıları içinde sabaha dek uykusuz geçiren Ali Galip’in, 9 Eylül 1919 günü daha yiğitliğinin üzerinde olduğu ve Tanrı’nın yardımıyla çarpışmada başarı sağlayacağından çok ümitli bulunduğu anlaşılıyor.

Baylar, olaydan ve bu belgelerden kendilerine bilgi verilen sivil yönetim başkanlarının, Dahiliye Nazırı Adil Bey’e ve komutanların da Harbiye Nazırı Süleyman Şefik Paşa’ya güvensizliklerini bildiren teller çekmelerinin uygun olacağı düşünüldü. Herkesin dikkati çekildi.

Sıvas Valisi Reşit Paşa’nın teline karşılık veren Adil Bey’in şu sözleri pek şaşılmaya ve yadırganmaya değer. Adil Bey, sözünü ettiğim telini şu tümcelerle bitiriyordu: “...Kuşkusuz Padişah ve Halife Hazretlerinin yüksek buyruklarına uymak gereğini anlarsınız.” (belge:70)

Baylar, bir rastlantıyla bu telin alındığı sırada ben de telgrafhanede bulunuyordum. Bir aralık dayanamadım; şu teli karalayıp çekilmek üzere görevliye verdim:

11.10.1919

                                            Dahiliye Nazırı Adil Bey’e

Ulusun, padişahına düşünce ve dileklerini bildirmesine engel oluyorsunuz. Alçaklar, cana kıyıcı1ar Düşmanlarla birlik olup ulusa karşı hayınca düzenler kuruyorsunuz. Ulusun gücünü ve buyrumunu anlamaya gücünüz yetmeyeceğine kuşkum yoktur. Fakat yurda ve ulusa karşı hayıncasına ve bütün gücünüzle uğraşacağınıza inanmak istemiyordum. Aklınızı başınıza toplayın. Galip Bey ve yardakçıları gibi şaşkınların önce ve kuruntuya dayanan sözlerine kapılarak ve Bay Novil gibi ulusumuz ve yurdumuz için dokuncalı o1an yabancılara vicdanınızı satarak işlediğiniz alçaklıkların ulusça yükletilecek sorumluluğunu göz önünde tutunuz. Güvendiğiniz kişilerin ve kuvvetin sonunu öğrendiğiniz zaman kendi sonunuzla karşılaştırmayı unutmayınız.

Mustafa Kemal

          Bütün komutanlar da ilgililere, gerektiği gibi baş vurdular.

12 Eylüle dek aldığımız raporlardan kaçakların, 10/11 Eylül gecesini Raka’da geçirdikleri ve 11/12 Eylül gecesini de, Raka’nın yarım saat yakınında bir köyde, bir aşiret başkanının yanında geçireceklerinin anlaşıldığı bildiriliyordu (belge:71). Bu bilgi, 20’nci, 15’inci ve 13’üncü Kolordu Komutanlarına bildirildi. (belge:72)

11 Eylülde ve 11 /12 Eylülde Malatya ile telgraf başında yapılan haberleşme, henüz Malatya’da, kesin buyruk ve yönerge almış kişilerin daha kafalarında karışıklık olduğunu gösterir nitelikte idi.

Elazığ’dan gelen Alay Komutanı İlyas Bey: “Mutasarrıf Bey’in gönderdiği bir özel kişi aracılığıyla, Vali A1i Galip ve Mutasarrıf Halil Beylerin  birtakım koşullarla yerlerine dönmek istedikleri bildirilmiş.      Bunun için, yurdun esenliği adına bunların bu yoldaki isteklerini kabul etmenin uygun olup olmadığı konusundaki buyruğunuzu beklediğimiz bilgilerine sunulur.” demekteydi. (11 Eylül, belge:73)

Bunun ardından, 11/12 Eylül gecesi de, yine telgraf başına gelen Süvari Alayı Komutanı Cemal, Mutasarrıf Vekili Tevfik, Topçu Alayı Komutanı Münir, Jandarma Yüzbaşısı Faruk, Baytar Binbaşısı Mehmet ve Elazığ’dan gelen A1ay Komutanı İlyas Beyler adına, İlyas Bey şunları yazdırdı:

Malatya’dan İlyas Bey Güvenilir bir kişi olan Jandarma Yüzbaşı Faruk Bey’den şimdi alınan bilgi aşağıdadır:

Faruk Bey Kahta ve çevresinde kaçakları Malatya’ya beş saat uzaklıkta Raka köyünde Kürtlerin toplandıklarını ve şimdi Mutasarrıfla arkadaşlarının orada bulunduğunu; Siverek’e kadar olan aşiretlerin birbiri ardınca adı geçen yere gelmekte olduklarını ve Dersim aşiretlerine varıncaya değin Kürtlük adına çağrıldığını; Mutasarrıfın düşüncesine göre, ilkin Malatya’ya saldırıp baştan başa yağmaladıktan sonra bütün kuvvetle Sıvas’a doğru yürüyeceklerini; Malatya’da bulunan Türkleri öldüreceklerini ve kovacaklarını; bunlar yapılırken Dersimlilerin de Harput’a yürüyeceklerini bildiriyor. Çünkü Mutasarrıfın Malatya’dan gitmesi Kürtlük adına kendilerini büyük ölçüde aşağılama ve horlama sayılıyormuş.. Vali, bu yağma ve öldürmeden yana olmadığını ama Mutasarrıfın düşüncesine de engel olamayacağını bildirmiştir. Malatya’ya savaşla girdikleri zaman Kürt bayrağı çekileceği ve yanlarındaki İngiliz Binbaşısının da Urfa’da bulunan tümeninin gelmeye hazır olduğunu söylediği bildirilmiş ise de Hacı Bedir Ağa’nın bunu kabul etmesi, aşiretlerin de Malatya’nın Kürdistan olduğunda ve Malatya’da Kürt bayrağı çekilmesinde ayak diredikleri; dün akşam Vali Malatya’ya dönmek istemiş ise de bırakmadıkları abartma yapılmaksızın bilgilerine sunulur. Koşulları Valinin aşağıdadır:

1- Valinin yerine dönmesi;

2- Mutasarrıfın gene eski yerinde kalması;

3- Elazığ’dan gelen askerlerin geri gönderilmesi;

4- Valinin yüz silahlı Kürtle Malatya’ya girdiği zaman taşkınlık yapılmaması ve Sıvas’a doğru yürümesi;

5- Aşiretlerden alınan yedi tüfek, bir tabancanın geri verilmesi;

6- Yukarda bildirdiklerine buyrukları.

İlyas Bey’e şunu yazdım.

11/12 Eylül 1919

Malatya’da İlyas Beyefendiye

1- Verdiğiniz bilgi Kurulumuzca dikkate alındı. Size koşulları bildirenler kimlerdir doğal olarak böyle bir bağlantıya girişmek hiç doğru değildir. Hayınlıkları ortaya çıkan Vali, Mutasarrıf ve yardakçılarının yakalanmaları ve kışkırtmaya çalıştıkları kimi aymaz kişileri uyarmak söz konusudur. Bunun için çok sert karşılık vermek gerekir. 13’üncü, 15’inci ve 3’üncü Kolordu Komutanları, bu dakikada telgraf başında hep birden alınacak önlemleri kararlaştırmaktadırlar. Elde bulunan kuvvetler her yandan yola çıkarılmışlardır. Sessizlik ve ağırbaşlılıkla orada gereken önlemleri sizin almış bulunduğunuza güvenimiz tamdır. O bölgede bulunan bütün telgrafhanelerin tutulması ve Mutasarrıf Vekili Tevfik Bey kardeşimizin, hükümetin gücünü ve etkinliğini en geniş ölçüde göstermesi önemle dikkate alınmalıdır.

          2- Bu anda bütün Anadolu merkezlerinden Padişaha, bu yapılan hayınlık bildirilmektedir. Orada da böyle davranılmalıdır.

3- İngiliz Binbaşının sözleri kurusıkıdır. Kürtlerin de toplanmayı bular bile, askeri birlikler karşısında ne ölçüde başarıya ulaşacaklarını kavrayabilirsiniz.

          4- Bedir Ağa’yı ve Keven aşireti başkanlarını ve bu hayınca davranışı tutmayan başkanları kendi yanınıza çekmeye çalışmanız uygun olur.

          5- Adıyaman’dan yola çıkan süvari bölüğü ile, Siverek ve Diyarbakır’dan yola çıkan birer taburla bağlantınız var mı? Nerelere vardılar?

                                                                                              11/12 Eylül 1919

                                                            Telgrafhanede bulunan Kongre Kurulu adına

                                                                                        Mustafa Kemal

Gerçi, Kongre toplantıda değildi ve telgrafhanede bulunmuyordu. Fakat içgücünü artırmak için Kongre üyelerinin ilgisini göstermeyi uygun gördüğüm gibi, imza olarak yalnız “Kongre Kurulu” diye de gene bu anlamda ayrıca bir tel daha çektim. (belge:74)

Bu telime ek olarak çektiğim telde; Urfa’da, Antep’te, Maraş’ta bulunan ve sayıları pek az olan yabancı kuvvetleri bildirerek: “Size bir yabancı tümeninden söz edenlerin bu söyledikleri, yurt ve ulus hayınlarının yalanını aktararak içgücünüzü kırmak alçaklığından...”dır, dedim. (belge:75)

İlyas Bey, bildirimlerime verdiği karşılıkta: “Saldırı olursa çok sert karşılanması kesin olarak kararlaştırılmıştır.” dedikten sonra: “Eldeki kuvvet, Malatya’yı uzun süre bir Kürt saldırısına karşı savunmaya yetmez. Bunun için, olabildiğince çabuk, yardımcı kuvvetler gönderilmesini sağlamanızı pek rica ederim.” dedi. (belge:76)

İlyas Bey’e, gerektiğinde bir şey bildirebilmek için, telgrafhanede bir subay bırakarak, önemli olan işinin başına gitmesini rica ettim. (belge:77)

İ1yas Bey’in 12 Eylülde çektiği bir teli, çeşitli bakımlardan subaylarımız ve görevlilerimiz için yararlı olur düşüncesiyle, olduğu gibi sunacağım:

Ma1atya, 12.9.1919

                                   Sıvas’ta Üçüncü Kolordu Komutanlığına

Halep’teki İngiliz ordusundan albay rütbesinde Bay P.Pil (P.Peel) isminde bir İngiliz subayı, bugün 12.9.1919 günde öğleyin Malatya’ya gelmiştir. Malatya, Harput ve Diyarbakır bölgelerinde ileri gelen kişilerle, sivil ve askeri görevlilerle görüşmek istediğini; kaçak Bay Novil’in görevini bilmediğini ve bu konuda İngiliz Hükümetinin hiç bilgisi olmadığını; böyle bir propagandacı subayın buralarda gezmesini kabul edemeyeceğini ve aşiretler içerisinden hemen buraya gelmesi için kendisine buyruk vereceğini söyledi. Eğer hayınca düşüncelerle buralarda gezdiği kanısına varırsa tutuklu olarak Halep’e göndereceğini sözlerine ekledi. Vali Galip Bey’i de, kendisiyle görüşmek üzere, yaşamının korunacağı konusunda güvence vererek buraya çağırmak istedi. Bu konuda üst komutanlardan, adı geçenin buraya gelebileceği üzerine buyruk alınmadan, buraya gelemeyeceğini ve bunun için ilgili yerlere başvuracağını söyledim. Bu izin buyruğunun ivedilikle getirtilmesine aracı olmamı rica etti. Kendisi “yüksek siyasi mutemet” adıyla anılırmış. İstanbul Hükümeti kendisini tanırmış. Kendisi burada iki gün kaldıktan sonra Harput’a gidecekmiş. Belgesi yoktur. Kendisine, saygıdeğer bir konuk olduğu ve özel saygı gösterileceği söylenmiştir. Valiyi buraya getirmesine ve bu kişinin Harput’a doğru gitmesine izin verir mi? Bildirilmesi. Sıvas’tan iki subayın şimdi geldiği bilgilerine sunulur.

15’inci Alay Komutanı

                                                                                                          İlyas

Bu telde sözü geçen konularda ne yapılacağını belirten görüşlerimiz, şöyle kısaca bildirildi:

Tel

Çok ivedidir.

Sıvas, 12.9.1919

Malatya’da On Beşinci Alay Komutanlığına

Y: 12. 9. 1919

1- Kim olursa olsun, belgesiz bir yabancı subayın Osmanlı ülkesinde işi yoktur. Kendisine incelikle fakat askerce kesinlikle durumu bildirip geldiği yere hemen dönmesi gerektiğini anımsatınız. Yurttan çıkıncaya değin de ileri gelen kişilerle ve görevlilerle hiçbir siyasal ilişki kurmaması için yanına becerikli, uyanık bir subay katınız.

2- Kaçak valinin yurda hayınlık ile suçlandırıldığım, ele geçince yakalanarak yasanın adaleti eline verileceğini, bu konuda başka türlü bir şey yapılamayacağını ayrıca anlatırsınız efendim.

Mustafa Kemal

        Baylar, alınan önlemler ve yapılan düzenlemeler ve özellikle gösterilen dayanışma ve sertlik sonucunda, Ali Galip ve Halil Beylerin kandırmaya çalıştıkları aşiretler dağılmış, umutsuz kalan Ali Galip ilkin Urfa’ya ve oradan Halep’e kaçmıştır. Bay Novil de gözaltında rahatça Elbistan üzerinden gitmiştir. Ötekiler de birer yol bulup kaçmışlardır. Bu evreleri, daha çok açıklamayı yararlı görmüyorum. Söylediklerime ek olarak yayımlanacak olan bu konudaki belgeler okununca bugün ve yarın için uyarıcı sonuçlar çıkarılacağını umarım. (belge:78, 79, 80, 81

HAYINLARLA İŞBİRLİĞİ YAPAN FERİT PAŞA HÜKÜMETİNE SALDIRIŞ

Baylar, Ali Galip’in giriştiği işin, Padişahın ve Ferit Paşa Hükümetinin ve yabancıların ortak bir girişimi olduğuna, bilginize sunduğum belgenin gördükten sonra kimsenin kuşkusu kalmaz sanırım. Bu hayınlığın, ortak girişimcilerine karşı alınması gereken durum açıktır. Ancak, karşı girişimde elden geldiğince açık saldırıdan vazgeçmemek, o günün gereği olmakla birlikte, girişim gücünü çeşitli yönlere çevirmekten sakınarak bir noktada toplamak, uygun bir davranış olacaktı. Biz de, saldırılacak hedef olarak, yalnız Ferit Paşa Hükümetini saptadık ve bu işte Padişahın parmağı olduğunu bilmezlikten geldik. Ferit Paşa Hükümetinin, gerçekleri bildirmeyerek Padişahı aldatmakta olduğu tezini tuttuk. Padişahın, durumu öğrendiğinde hemen, kendisini aldatanlara hakettikleri işlemi yapacağına ve olduğunu ileri sürdük ve hükümetin tanıtlanmış olan cinayeti üzerine kendisine güven kalmaması doğal olduğundan işin gerçeğini yalnız ve ancak doğrudan doğruya Padişaha bildirmekle durumun düzeltilebileceğini, girişimlerimiz için çıkış noktası saydık. Bu düşünce ile eylülün on birinci günü, Padişaha çekilmek üzere bir telyazısı hazırlandı.. Bu telde, kestirebileceğiniz gibi, zamanın gereği olan birçok gösterişli sözler içinde:

“Hükümetin savaşla Kongreyi basarak Müslümanlar arasında kan dökmeye kalkıştığı ve Kürdistan’ı ayaklandırarak yurdu parçalatma planını da para karşılığında yüklenilmiş olduğu, belgelerle anlaşıldığından, hükümetin bu işte kullandığı adamların bozguna uğrayarak kaçmak zorunda bırakıldıkları; yakalanırlarsa yasanın aklayıcı eline verilecekleri ve bu cinayetleri düzenleyerek Dahiliye ve Harbiye Nazırlarına buyruk verdirip uygulattıran İstanbul Hükümetine ulusun iman ve güveni kalmadığı” bildirildikten sonra: “Namuslu kişilerden yeni bir hükümet kurularak bu casus örgütü için ivedilikle ve adaletli olarak soruşturma yapılması ve cezalandırılması” isteniyor ve: “Adaletli bir hükümetin kurulmasına değin İstanbul Hükümeti ile hiçbir türlü yazışma yapmamaya ve ilişki kurmamaya karar vermiş olan ulustan ordunun ayrılmayacağını, olayın içyüzünü bilen ve olayın yerine yakın olan kolordu komutanları, bilginize sunmak zorunda kaldık.” deniliyordu. (belge:82)

          İşte bu telyazısı örneğinin bütün kolordularca İstanbul’a çekilmesi uygun görüldü. 11 Eylül günü telgraf başında kolordu komutanlarına özel olarak şunları bildirdim:

“Şimdi bir örnek vereceğiz. Bu örneğin 3’üncü, 15’inci, 20’nci, 13’üncü ve 12’nci Kolordu Komutanlarının ortak imzalarıyla çekilmesini uygun görüyoruz. İnceledikten sonra öteki komutanlarla aynı zamanda çekmek için bekleyiniz.

Örnek

Yüksek Sadrazamlık Katına

             “Şimdi doğrudan doğruya kutsal başkomutanımız, şanlı Halifemiz Efendimize önemli şeyler bildirmek zorundayız. Engel olunmamasını rica eder; engel olunursa bundan doğacak ağır sonuçların sorumluluğunun yalnız yüksek kişiliğiniz üzerinde kalacağını bilgilerinize sunarız. 12’nci Kor., 13’üncü Kor., 20’nci Kor., 15’inci Kor., 3’üncü Kor.”

Padişaha bildirilecek önemli şeyler, daha önce bilginize sunduğum telyazısının içindekilerdi.

Eylülün 11’inci günü, özellikle 11/12’nci gecesi, her yerdeki Kolordu Komutanları telgrafhanelere el koyarak, kararlaştırılmış olduğu üzere İstanbul’la haberleşmeye çalışıyordu. Ama, Sadrazam    ortadan kaybolmuş gibi idi. Yanıt vermiyordu. Biz de, telgraf başında Sadrazamın telleri alıp yanıt vermesi için baskı yapıyorduk. İstanbul telgraf görevlileriy1e olan uzun çekişmelerden sonra bir telgraf görevlisi özel olarak şunları bildirdi:

“Sadrazam Paşa’ya Yunlar ilgililere telefonla söylenildi. Alınan yanıtta: Telyazısında bildirilenler Sadrazam Paşa Hazretlerinin bilgilerine sunuldu. Bildirilmek istenen şeyler  yöntemine göre telle bildirilmelidir. Telyazıları da yönetimine göre sunulur, buyurduklarını Müdür Bey söylüyor efendim.” (belge:83)

Bunun üzerine gece yansınan sonra, saat 4’te şu telyazısı Sıvas telgrafhanesine gönderildi:

11/12.9.1919

Sadrazam Ferit Paşa’ya

Yurdun ve ulusun haklarını ve kutsal varlıklarını ayaklar altına alarak ve Padişah Hazretlerinin yüksek şeref ve onurlarını kırarak, açmaza girişim ve davranışlarınız gerçekleşmiştir. Ulusun Padişahından başka hiçbirinize güveni kalmamıştır. Bunun için, durumlarını ve dileklerini ancak Padişaha bildirmek zorundadırlar. Kurulunuz, yasadışı davranışlarının bir sonuçlarından korkarak ulus ile Padişah arasına bir duvar gibi giriyor. Bu yoldaki direnmeniz daha bir saat sürerse ulus olarak her tütlü davranış ve yürütümünde kendisini özgür sayacak ve bütün yurdun, yasadışı kurulunuzla kesin olarak ilgisini ve bağlantısını kesecektir. Bu, son uyarımızdır. Bundan sonra ulusun size karşı tutumu, burada bulunan yabancı subaylar aracılığı ile tüm devletleri temsilcilerine de ayrıntılı olarak bildirilecektir.

Genel Kongre Kurulu

Sıvas telgraf Müdürlüğüne de gene o sırada telefonla şu buyruk verildi:

“Kongremizden seçilmiş bir kurulla telgrafhaneye gönderilecek bir telimizin doğrudan doğruya Padişahın özel kalemine çekilmesine İstanbul’ca engel olunduğu bildiriliyor. Bir saat içinde telin çekilmesine izin verilmezse, İstanbul’la bütün Anadolu telgraf haberleşmesini kesmek zorunda kalacağımızı üstlerinize bildiriniz.”

Genel Kongre Kurulu

Kolordu Komutanlarına da aşağıdaki genel bildirim yapıldı:

Sıvas, 12.9.1919

20’nci Kolordu Komutanlığına

15’inci Kolordu Komutanlığına

13’üncü Kolordu Komutanlığına

3’üncü Kolordu Komutanlığına

       Kongrenin Padişah katına sunacağı dileklerin ulaştırılmasına İstanbul telgraf Başmüdürlüğünce engel olunmuştur. Verilen bir saatlik süre içinde Padişahın özel kalemine yol verilmezse bütün Anadolu’nun İstanbul’la telgraf haberleşmesinin kestirileceği yanıt olarak adı geçen müdürlüğe bildirilmiştir, Kongrenin bu yasal isteğine olumlu karşılık alınmadığından, bu telimizi alır almaz Ankara, Kastamonu, Diyarbakır telgraf merkezlerinde ve Sinop’ta telgraf haberleşmelerinin kesilmesi; yani Kongrenin bildirimlerinden başka hiçbir telin İstanbul’a geçirilmemesi ve İstanbul’dan verilecek tellerin kabul olunmaması ve Batı Anadolu ile haberleşmemize engel olmayacaksa Geyve Boğazı yönündeki telgraf yolunun da tutulma ya da geçici olarak kesilmesi ve işin sonunun bildirilmesi rica olunur.

Bu yönergeye engel olacak telgraf görevlileri, bulundukları yerde hemen askeri mahkemeye verirken ağır cezaya çarptırılacaklardır. İşbu bildiri yerine getirilmesi 20’nci 15’nci 13’üncü ve 3’üncü Kolordu Komutanlıklarından rica edilmiştir. Alındığının bildirilmesi.

Sıvas’ta Genel Kongre Kurulu

        Bu telyazısında bildirilenler , daha sonraki tellerle tamamlandı. (belge..84, 85).

11/12 Eylül gecesi yapılmış olan genel bildirime ek olarak şu ricada bulunuldu:

“Bu gece sonuç elde edilinceye değin bütün komutanların, sivil yönetim başkanlarını ve ilgili kurulların telgrafhanelerden ayrılmamaları rica olunur.”

Genel Kongre Kurulu

Telgrafhanelere de şu uyarma yapıldı:

“Ektir: Bu bildirimin yerine getirildiği haberi Kongre Kurulunca öğrenildikten sonra gene böylece aramızda haberleşme sürdürüleceğinden telgrafhanelerde adam bulundurulması rica olunur.”

                                                                                                                      Kongre Kurulu

İSTANBUL’DAKİ HÜKÜMETLE İLİŞKİYİ KESME KARARI

          İstanbul’un verilen bir saatlık süre içinde Saraya yol vermeyeceği anlaşılıyordu. Bunun için 12 Eylül 1919 günü bütün komutanlara ve illere şu genel bildirim yapıldı:

“Bir saate değin, örneği aşağıda bulunan telyazısı Genel Kongre Kurulunca Sadrazama çekilecektir. Bunun için siz de hemen bu ilkeye uygun ve bu anlamda birer telyazısı çekiniz ve hemen bildiriniz, efendim.”

Genel Kongre Kurulu

Saat beşte Sadrazama da “bilgi için” diye ulaştırılan ve bütün komutanlara, valilere gönderilen bildirim şu idi:

1- Hükümet, ulusun sevgili Padişahına dileklerini ulaştırmasını engelleyip onunla bağlantısını kesmekte ve gerçekleşen hayınca davranışını sürdürmekte direndiğinden, ulus da, yasal bir hükümet başa geçinceye değin İstanbul Hükümeti ile yönetimsel ilişkisini ve İstanbul ile her türlü telgraf ve posta haberleşme ve ulaştırmasını büsbütün kesmeye karar vermiştir. Her yerdeki sivil görevliler askeri komutanlarla birlikte bu kararı yerine getirecek ve sonucu Sıvas’ta Genel Kongre Kuruluna bildirecektir.

2- İşbu bildirim bütün komutanlara, sivil yönetim başkanlarına gönderilmiştir.

12.9.1919

                                                                                          Genel Kongre Kurulu

 MİLLETVEKİLLERİ SEÇİMİYLE UĞRAŞILMAYA BAŞLANMASI

Baylar, ayın on ikinci günü İstanbul Hükümetiyle genel olarak haberleşme ve bağlantı kesildi. Buna uymayan kimi yerler ve bu yerlerle olan tartışmamızı ayrıca açıklayacağım. Ondan önce, izin verirseniz, daha önemli sayılması gereken bir konu üzerinde bilgi sunayım. Bildiğiniz gibi Ferit Paşa Hükümeti, milletvekilleri seçimi için sözde bir buyruk vermişti. Ama, içinde bulunduğumuz güne değin, yani Anadolu’nun İstanbul’la bağlantıyı kestiği 12 Eylül gününe değin, bu buyruk uygulanmamıştı. Son durum üzerine en önemli sorunun milletvekilleri seçimini tez elden sağlamak olacağını çok iyi anlarsınız. Bunun için, 13 Eylülde hemen bu konu ile de uğraşılmaya başlanıldı. (belge.0 86) Uzun ayrıntılara girmektense, sözünü ettiğim gün verilen ilk genel yönergeyi, olduğu gibi bilginize sunmayı daha yararlı sayarım. Bildirim şudur:

Tel                                                                                                     13.9.1919

            Balıkesir’de 14’üncü Kolordu, Konya’da 12’nci Kolordu, Diyarbakır’da 13’üncü Kolordu, Erzurum’da 15’inci Kolordu, Ankara’da 20’nci Kolordu, Bursa’da 17’nci Tümen, Çine’de 58’inci Tümen, Bandırma’da 61’inci Tümen Komutanlıklarına ve 61’inci Tümen aracılığı ile Edirne’de Birinci Kolordu, Niğde’de l1’inci Tümen Komutanlıklarına; İllere, Bağımsız Sancaklara, Belediyelere.

(Müdafaai Hukuk Cemiyeti Merkez Kurullarına)

İstanbul Hükümetinin tuttuğu ve sürdürdüğü gerici yönteme ve yaşamakta olduğumuz günlerin büyük korku ve tehlikelerine karşı haklarımızı savunmak ve varlığımızı korumak için Millet Meclisinin seçilmesini ve toplanmasını sağlamak ve çabuklaştırmak bugünün en önemli görevidir.

İstanbul Hükümeti, ulusu aldatarak, milletvekili seçimlerini aylarca yaptırmamış olduğu gibi, son zamanda verdiği seçim buyruğunun yerine getirilmesini de türlü nedenlerle askıya almakta ve geciktirmektedir. Ferit Paşa’nın Toros’un ötesindeki illerimizi gözden çıkardığı, Barış Konferansına verdiği nota ile tanıtlanmış; Aydın ilinde Yunanlılarla aramızda sınır çizmeye girişmesi ve, orada düşman eline düşen yerlerin bir oldubitti biçiminde Yunan topraklarına katılmasını kabul ettiğine kanıt sayılmıştır. Düşman eline geçmiş öteki yurt parçaları için de bunlara benzer akılsızca ve hayınca siyasa güderek ülkenin ve ulusun bölünüşüne yol açması kesinlikle beklenir. Millet Meclisi toplanmadan önce barış antlaşmasını imza ederek ulusu bir oldubitti karşısında bulundurmak istediği sanılmaktadır. Bundan dolayı, Genel Kongre, orduyu ve ulusu uyanıklığa çağırır ve aşağıdaki işlerin ivedilikle yapılmasını, ulusun var ya da yok oluş sorunu saydığını bildirir:

Birincisi  Seçim hazırlıklarının yürürlükteki yasada gösterilen en kısa süre içinde yapılıp bitirilmesi için Belediyeler ve Müdafaai Hukuk Cemiyetleri bütün güçleriyle çalışmalıdırlar.

İkincisi  Sancaklardan çıkarılacak milletvekillerinin, nüfusa göre, sayısı hemen saptanarak Temsilciler Kuruluna şimdiden bildirilmelidir. Adaylar sorunu daha sonra haberleşme ile çözümlenecektir.

Üçüncüsü  Gerek seçim hazırlıkları sırasında gerek Seçim yapılırken gecikmeye yol açacak nedenler şimdiden düşünülerek ortadan kaldırılmalı ve hiçbir gecikmeye yer verilmeyerek en kısa süre içinde seçimler sonuçlandırılmalıdır.

İşbu kararın, bölgenizdeki bütün Belediyelere ve Müdafaai Hukuk Cemiyetlerine bildirilmesine ve gereğinin tez elden yapılmasına yardım buyurmanız rica olunur.

                                                                                                                      Temsilciler Kurulu

YURDUN BAŞSIZ BIRAKILMAMASI

Ferit Paşa Hükümeti direnmesini sürdürüyordu. Bilindiği üzere, devrilinceye değin de sürdürdü. Yurdu günlerce başsız bırakmak kuşkusuz pek büyük sakıncalar doğururdu. Bundan dolayı, önce ne düşünüldüğünü sormak üzere, sonra da ileri sürülen kimi aykırı görüşlere bakmaksızın buyruk olarak ilgililere bildirdiğimiz kararları, eylülün 13/14 üncü gecesi, şöylece saptamış ve yazmıştım:

“Kongrece alınması düşünülen önlemleri kapsayan buyruk önemli aşağıda bilginize sunulmuştur: Bu konudaki yüksek görüş ve düşünceleriniz alındıktan sonra Genel Kurulca görüşülerek yürürlüğe konulacaktır. 15.9.1919 günü öğleye değin görüşlerinizi bildirmenizi bekliyoruz efendim.

Ulusal amaçları hayıncasına yorumlayan ve başka anlamlara çeken; girişimlerimizin ve ulusal eylemlerimizin yasadışı olduğunu ilan eden ve Padişahlık ve Halifelik katına karşı ulusun sonsuz bağlılığını her türlü türesel ve yasal araçla belirtmeye can attığımız halde, Padişah ile ulus arasında bir engel duvarı kuran; halkı birbirine karşı silahlandıran ve birbirini öldürmeye kışkırtıp yönelten İstanbul Hükümeti ile bağlantıyı kesmek zorunda kalan Genel Kongre Kurulu, aşağıdaki kararları sizlere bildirmeyi ödev sayar:

1- Devlet işleri, Padişah Hazretleri adına ve yürürlükteki yasalara göre, eskisi gibi yürütülecektir. Soy ve din ayrılığı gözetilmeksizin, halkın canı, malı ırzı ve her türlü hakları güven altında bulundurulacaktır.

2- Hükümet görevlilerinin kendilerine verilmiş görevleri ulusun yasal isteklerine göre yürütmeleri doğaldır. Bununla birlikte, görev yapmaktan çekinenlerin özür bildirmeleri, görevden çekilme sayılarak yerlerine uygun görülen kişiler vekil olarak atanacaklardır.

3- Görev sırasında ulusal amaç ve gidişe aykırı davranışları görülecek ve anlaşılacak olanlar, din ve ulusun esenliği adına kesin olarak ağır cezalara çarptırılacaklardır.

4- Çekilen görevlilerden ve halktan her kim olursa olsun ulusal kararlara aykırı davranışlarda bulunan ve bozgunculuk aşılayanlar da ağır cezalara çarptırılacaklardır.

5- Ülkenin ve ulusun esenliği ve mutluluğu adalet ve haktanırlıkla ve yurtta dirlik ve düzenliğin sağlanmasıyla gerçekleşebilir. Bu yolda gereken her türlü önlemin alınması kolordu komutanlarıyla valiliklerden ve bağımsız mutasarrıf1ıklardan beklenir.

6- Ulusun dileklerinin Padişah Hazretlerine bildirilmesi sağlandıktan sonra ulusça inanılıp güvenilecek, yasal bir hükümet kuruluncaya dek, yazışmalar Sıvas’taki Genel Kongre Temsilciler Kuruluyla yapılacaktır.

          7- İşbu kararlar, bütün ulusal örgütlerin merkezlerine bildirilecek ve halka duyurulacaktır.

                                                                                                    Mustafa Kemal

KARŞI GÖRÜŞLER VE ELEŞTİRİLER

Baylar, bilginize sunduğum bu son genelgemiz üzerine, kimi hafif ve fakat kimi de oldukça ağır karşı görüşlerle, direnmelerle ve dahası, karşı girişimlerle, korkutmalarla karşılaştık. Karşı görüşler ve eleştiriler, yalnız son genelgemiz hükümleri üzerinde de kalmadı. Bununla ilgili olarak, daha başka noktaları da kapsadı. Bu konuda yüksek kurulunuzu özel olarak aydınlatmak için bu yolda geçmiş olan yazışmalardan bir bölümünü kısaca sunmamıza izin vermenizi rica ederim.

Erzincan Müdafaai Hukuk Cemiyeti Merkez Kurulunun 14 Eylül 1919 günlü telyazısında: “Kararların uygulanmasından önce, İstanbul Hükümetine kırk sekiz saatlik bir süre verilmesinin uygun olacağı bütün üyelerce kararlaştırılmıştır.” yolunda dokuncasız bir düşünce ileri sürülüyordu. (belge:87)

Diyarbakır’dan 13’üncü Kolordu Komutanı Cevdet Bey, 14 Eylül 1919 günlü uzun kapalı telinde: “Hükümet merkeziyle büsbütün ilişki kesilerek yazışmalar, doğruca Kongre Temsilciler Kurulu ile yapı1ırsa karşı görüşte olanlar, siyasal bir amaç güdenler, bu davranışı Halifeliğe karşı ayaklanma gibi göstererek halkı yanıltacaklardır. Bu durum böyle kalırsa görevlilerin ve askerlerin aylıkları ve yiyecek giderleri için kaynak ve önlem düşünüldü mü? İstanbul Hükümeti İngiliz etkisi altındadır. Ne denli üstelense ve çalışılsa da başka türlü iş görebilecek bir hükümet kurmaya olanak yoktur. İngilizler, hükümetin de oluruyla, geniş ölçüde yurdumuza girerlerse yeni baştan İngiliz1erle savaşa girişmekten yana mısınız? Girişilecek olursa başarı sağlanacağına ne denli güveniyorsunuz? Bu üsteleyici gidiş yurt yararına uygun mudur?” (belge:88) gibi birtakım düşünceler ileri sürüyor ve sorular soruyordu.

Erzurum Merkez Kurulunun 15 Eylül 1919 günlü telinde: “Yönergenizin altıncı maddesinin (yani Temsilciler Kurulunun başvurulacak en yüksek kat olmasıyla ilgili) tüzüğümüzle uygunluğu sağlanmak üzere, Merkez kurulundan onay alınması gerekir.” denilmekte idi. Malatya’daki komutan İlyas Bey’in 15 Eylül 1919 günlü telinde: “Elazığ ili halkının, Kongrenin amaç ve ereği bildirilerek hiç olmazsa biraz aydınlatılmasına değ;in, bu işlerin geri bırakılması yerinde görülürse, uygun bulduğumu saygı ile bildiririm.” düşüncesi ileri sürülüyordu. (belge:89)

İçinde bulunduğumuz Sıvas’ın Müdafaai Hukuk Cemiyeti Merkez Kurulu da uzun bir raporunda: “Bildirilen maddelerin bütününden, yurtta geçici bir yönetim kurulacağı anlaşılmaktadır.” diye başlandıktan sonra:

“Bunun, Cemiyet tüzüğünün özel maddesine ve hiçbir maddesine dayandırılamayacağı” üzerine dikkatimiz çekiliyor ve: “Padişaha dilek sunmaya elverişli ortamı, büyük bir ağırbaşlılık, içtenlik ve tatlılıkla aramayı, öğütlüyordu (belge: 90).

Temsilciler Kurulu üyelerimizden olup birçok çağrı ve ricalarda bulunduğumuz halde bize katılmayan, Sıvas Kongresinde bulunmamak için özürler uyduran Servet Bey’in: “Esselamüaleyküm” diye dinsel sözlerle başlayan l5 Eylül 1919 günü Trabzon’dan çektiği açık telinde: “Sıvas Kongresi Bildirisini ve sonra genelgenizi aldık. Karşılık olarak bildirdiğimiz düşünceler Kazım Paşa Hazretlerince görülmek istenmiş ve görülmüştür.”..........................................................

Önce Sıvas Kongresinin, Genel Kongre biçimine girmiş ve bir Temsilciler Kurulu meydana getirmiş olduğu anlaşılıyor ki, işin bu yönü kararlarımıza aykırıdır. Sıvas Kongresi, Temsilciler Kurulumuz arasına üye seçmeye yetkili olamayacaktı............ İstanbul Hükümeti ile yazışmayı kesme, bir oldubitti oldu.................... Temsilciler Kurulunun başvurulacak en yüksek kat olması sorunu, kamuoyu üzerinde pek kötü etkiler yapacaktır.

İşin bu yanından kesin olarak vazgeçilmelidir ............................... Sıvas Kongresi, Erzurum Tüzüğünü değiştirmeye yetkili değildir. Bu Kongre, Doğu İlleri Temsilciler Kuruluna uymak zorunda olacaktı. Erzurum kararları üzerine kamuoyunun bir sarsıntı evresi geçirdiği bu günlerde ondan başka hükümlere kuşkulu gözlerle bakacağından kuşkunuz olmasın...” deniliyor ve bu tel: “Erzurum Kongresi hükümleri dışında yapılacak işlere katılamayacağız.” protestosu ile sona eriyordu. (belge:91)

On Beşinci Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa 15 Eylül 1919 günü gönderdiği yazısında: “Sıvas Kongresinin sorusuna Trabzon Merkez Kurulundan Servet, İzzet ve Zeki Beylerin vermek istedikleri yanıtı okudum. Pek yakından tanıdığım bu kişilere sonsuz güvenim ve saygım vardır. Adı geçenlerin görüşlerine etki yapan temel düşünceyi anlıyorum ve benimsiyorum.” dedikten sonra, ayrıntılar üzerideki görüşlerini ileri sürüyor ve bu arada: “Erzurum Kongresi, Doğu Anadolu illeri adınadır. Sıvas Kongresi ise bütün ulusu temsil eden bir kongredir ki, bu kongrenin de ayrıca bir temsilciler kurulu olması” doğaldır. Ancak, Sıvas Kongresi Temsilciler Kurulu, Doğu Anadolu illeri Temsilciler Kurulunu ortadan kaldırmış olmuyor. Bu Temsilciler Kurulu doğal olarak her an vardır. Yalnız, bu Temsilciler Kurulundan olup şimdi Sıvas Kongresi Temsilciler Kuruluna girmiş bulunanlar varsa bunların, Doğu Anadolu illeri Temsilciler Kurulundan çekilmelerini istemek doğru olabilir. Sıvas Kongresi, bütün ulusun yararını ve Doğu Anadolu illeri Temsilciler Kurulu da Doğu Anadolu illerinin hak ve yararını korur Temsilciler Kurulunun başvurulacak en yüksek kat oluşu ve yetkileri, işin en önemli noktasıdır ki, bu konuda şimdiden ivedi davranılmaması konusunda sizinle tam bir görüş birliğindeyim. Temsilciler Kurulu yönerge tasarısının birden beşe değin olan maddelerine gelince; bunların değil sorulmasını, bir bildiri ya da bir dilek olarak yayımını bile çok görürüm.” düşüncesinde bulunuyordu. (belge:92)

                                                    *

Trabzon’da Servet Bey’e yazdığımız yanıt teliyle Kazım Karabekir Paşa’ya verdiğimiz yanıttan da söz edeyim. Servet Bey’e yazılan tel şu idi:

Trabzon’da Servet Beyefendiye

Sorduğumuz işler üzerine Trabzon Merkez Kurulunun ne düşündüğünü bildirir yanıt daha gelmedi. Bu konu, ayrıca Kazım Paşa Hazretlerinden de sorulmuştu. Görüşleri birleştirmenin neden gerekli görüldüğü doğal olarak anlaşılamamıştır. Sıra ile bildirdiğiniz düşüncelere gene o sıra ile yanıt veriyorum:

Sıvas Kongresinin genel bir kongre olacağını herkes biliyordu. Bunun sizce başka türlü görülmekte olduğunu şimdi ilk olarak sizden işitiyorum. Temsilciler Kurulu sorununa gelince, bu kurul aslında Erzurum Kongresinin seçip kabul ettiği kuruldur. Şimdi benimle birlikte Rauf Bey, Bekir Sami Bey, Raif Efendi, Şeyh Hacı Fevzi Efendi Sıvas’ta bulunmaktadır. Daha dört üyemiz eksik olmakla birlikte çoğunluk, görevini yapmaktadır. Bu yönün de sizce açık olarak bilindiğinden kuşkumuz yoktur. Çünkü, sizi de durumun öneminden ötürü, daha Erzurum’da iken çağırmış ve öteki arkadaşların birlikte götürüleceğini bildirmiştik. Sıvas Genel Kongresinin, tüzüğümüzün sekizinci maddesi uyarınca, birkaç üye ile Temsilciler Kurulumuzu güçlendirebileceği, birlikte görülmüş ve bunda da sakınca görülmemiş tersine, ulusal bütünlüğü temsil için bu iş, gerekli sayılmıştı. Sıvas Genel Kongresinde, bundan başka bir şey yapılmamıştır. İstanbul Hükümeti ile yazışmayı kesmek, temel kararlarımızın dördüncü maddesinin dışında değil, içindedir; üstelik, o madde kapsamını aşan ve o zaman hiç düşünülemeyecek olan hayınlık nedenlerine dayanır niteliktedir. Aslında bu oldubittiyi yapan biz değil, İstanbul Hükümetidir. Kapalı telimizde bildirilenlerin uygulanması kaçınılmaz bir iştir. Bundan hiçbir yolla dönülemez. Biz uygulamak için sizin uygun görümünüzü almayı bir ödev saydık. Uygun görüp görmemek sizin bileceğiniz bir iştir. Yalnız, şunu da bildireyim ki, bugün bütün Anadolu ve Rumeli’nin birlikte tutmak zorunda oldukları yol seçilirken, azınlığın değil, çoğunluğun isteğine uymaya ve azınlıkları bu yola çevirmeye kesin zorunluluk vardır. Başvurulacak en yüksek kat ve yetki konusunda daha akla yatkın bir görüşünüz varsa bildirmek iyiliğinde bulununuz. Uyulması zorunlu görülen bugünkü yöntem, dikkatle incelenirse tüzüğümüze ve Erzurum Kongresinin temel kararlarına tam uygundur. Bunun dışına çıkıldığı noktayı göremiyorum. Şu duruma göre, sizin sorumluluğuna katılmak istemediğiniz tüzüğü ve bilinen kararları aşan işlerin açıklanmasını rica ederim. Bugün önlenemeyecek bir gidiş varsa o da, İstanbul Hükümetinin, ulus ve yurdun yazgısını alçakçasına İngilizlerin isteğine bırakması ve kendi çıkarlarına kurban etmesidir. Buna karşı, burada alınan karardan başka bir karar alınabilecekse bildirmek iyiliğinde bulununuz.

                                                                                                   Mustafa Kemal

         Kazım Karabekir Paşa ‘ya da verdiğimiz ,ayrıntılı yanıtın başlangıcı şöyle idi:

“Servet ve İzzet Beylerin, Temsilciler Kurulunun Trabzon Merkez Kurulundan sorduklarına karşılık olarak, çektikleri açık tel alındı. Telin içindeki açık olarak bildirilmesi sakıncalı olan düşünceleri, Temsilciler Kurulu, baştan sona, Servet ve İzzet Beylerin kendi kişisel görüşleri sayar. Temsilciler Kurulu, genelge ile istediği düşünceleri, İzzet ve Servet Beylerden değil, tüzük gereğince Trabzon Merkez Kurulundan istemiştir. Servet ve İzzet Beylerin görüşlerini bildiren özel telyazısı ve sizin hem kendilerine ve hem de Temsilciler Kuruluna karşılık olmak üzere ileri sürdüğünüz düşünceler üzerine aşağıdaki açıklamaların yapılması gerekli görülmüştür:

a- Her şeyden önce, adı geçen kişileri, sizce de bilinen görüşe götüren temel düşüncenin ne olduğu, yazık ki, Temsilciler Kurulunca anlaşılamamıştır.

b- Tüzüğün dördüncü maddesi, bir geçici yönetim kurulması nedenlerini ve koşullarını açıklar. Oysa, bilinen son hayınlık olayları yüzünden alınmış ve alınmasının gereği üzerinde düşünce istenmiş olan önlemler, hiçbir zaman geçici yönetim kurmak amacına yönelik değildir. Bu durumda, bu iş ile dördüncü madde arasında ilişki aramaya gereklik yoktur. Önlemler, Padişaha doğrudan doğruya, dilek bildirmeye yol bulmak ve yasal bir hükümetin iş başına getirilmesini rica etmek amacına yöneliktir.

c- Sıvas’ta toplanan Kongre, Batı Anadolu delegeleriyle, Erzurum Kongresinin Genel Kurulunu, dolayısıyla Kongre kararı gereğince bütün Doğu Anadolu illeri adına yetkili olmak üzere seçilen bir özel kurul bulundurmakla, doğal olarak bütün Anadolu ve Rumeli adına iş görecek bütün Ulusu temsil edecek genel bir kongre niteliğini kazanmıştır. İşbu kongre, Erzurum Kongresi kararlarını ve örgütünü, olduğu gibi, fakat doğallıkla kapsamını genişleterek kabul eylemiş ve sonuç olarak Doğu Anadolu Müdafaai Hukuk Cemiyeti, “Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti” genel adı altında genişletilerek birleştirilmiştir.

Tüzüğün üçüncü maddesi ve Kongrenin temel kararları daha başının, bu yüksek amacın gerçekleştirilmesini kesin erek olarak göstermiştir. Sıvas Genel Kongresi, Erzurum Kongresini Doğu Anadolu Müdafaai Hukuk Cemiyeti adına seçilmiş olan Temsilciler Kuruluna tam güven bildirerek onu, olduğu gibi, Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti için Temsilciler Kurulu olarak kabul eylemiştir. Buna göre, Sıvas Genel Kongresinin kararları başka, Erzurum Kongresinin kararları başka; Doğu Anadolu Müdafaai Hukuk Cemiyetinin Temsilciler Kurulu başka, Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyetinin Temsilciler Kurulu başka gibi ayrılıklar ve başkalıklar kesinlikle söz konusu olamaz ve bunun söz konusu olması, kuşkusuz yürekten kopup gelen bütünlük amacımız ve kutsal ülkümüz için son derece dokuncalıdır. Böyle olunca, birbirini ortadan kaldıran Temsilciler Kurulları olmadığı gibi, birine girince, ötekinden çekilmesi istenebilecek üyeler de yoktur. Bugün bütün Anadolu ve Rumeli ile ilgili olan Cemiyetimizin, Sıvas’ta bulunan bir tek Temsilciler Kurulu, Erzurum Kongresinde tüzüğün özel maddelerine uyularak seçilmiş dokuz kişiden beşinin katılmasıyla görevini yapmaktadır. Hakları, yetkisi ve yararları, Doğu Anadolu illerinden kuşkusuz hiçbir bakımdan az olmayan Batı Anadolu’nun haklı ve yasal olan düşünce ve önerilerini dikkate almayarak onları, herhangi bir uydu durumunda bulundurmaya kalkışmak, bizim aklımızın bir türlü kabul edemediği işlerdendir. Bunun için Temsilciler Kurulumuz altı üye daha katılarak güçlendirilmiştir. (belge:93)

Bundan sonra daha birçok açıklamaları içine alan bu telimiz, olduğu gibi, Trabzon Merkez Kuruluna da çekilmiştir .( belge : 94 )

Bu tartışmalar üzerinde daha birçok sorular soruldu ve açıklamalar yapıldı. Üstelik “Müdafaai Hukuk Heyeti Trabzon Merkezi” uydurma imzasıyla başka illere bizi yeren teller de çekildiği görüldü. (belge: 95) On beş gün sonra da Trabzon’dan bir tel aldık. Ama, Servet Bey’den değil. Olduğu gibi sunarsam durum anlaşılır.

Sıvas’ta Temsilciler Kurulu Adına Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

Trabzon Belediye Kurulunun, örneği aşağıda bulunan telyazısı İstanbu’la şimdi çekiliyor. Bir örneğinin de On Beşinci Kolordu Komutanlığına yazdırıldığı, bilgilerine sunulur.

1 Ekim 1919

Mevki Komutanı

Ali Rıza

Örnek

İstanbul, Sadrazam Ferit Paşa Hazretlerine

Bugüne değin Anadolu’dan yükselen ulusal çığlığı Trabzon, kendisine  özgü ağırbaşlılıkla inceledi ve izledi. Yurt, bu duruma daha çok katlanamaz. Yurt sevginiz varsa artık görevinizi bırakınız Paşa Hazretleri.

Belediye Başkanı

Üye Hüseyin ,Üye Ahmet ,Üye Mehmet Avni, Üye Mehmet Salih ,Üye Hüsnü ,Üye Temel, Üye Mehmet, Üye Şefik

 KAZIM KARABEKİR PAŞA’NIN ÖĞÜTLERİ

Kazım Karabekir Paşa’dan 17 Ey1ü11919 günü de kişiye özel bir kapalı tel aldım. Pek içten ve kardeşçe bir dille yazılmış olan bu telde bir iki uyarma vardı. Kazım Karabekir Paşa: “Paşam” diyor, “Sıvas’tan gelen bildirimler ve genelgeler, kimi zaman Temsilciler Kurulu adına, kimi zaman da kişisel olarak sizden geliyor. 10 Eylür 1919 günü İstanbul’daki Hükümete kişisel olarak bildirim yaptığınız ve uyarma yazıları yolladığınız görülmüştür. Şuna inanmalısınız ki, böyle imzanıza yaptığınız bildirimler, sizi en çok saygı ile sevenler arasında bile, büyük bir içtenlik ve düşünce esenliği ile yeriliyor. Bunun ne denli etkili olacağını ve tepkilere yol açacağını çok iyi bilirsiniz. Bu bakımdan, Temsilciler Kurulu ve Kongre kararlarının her zaman imzasız, yalnızca Temsilciler Kurulu diye yayılmasını rica ederim.” Telyazısı şu sözlerle son buluyordu: “Yüksek kişiliğinizin herhalde ortada tek başına görülmemesi yurt yararı bakımından gereklidir. Oybirliği ile (bu işte oyları toplanan kişilerin ya da kurulun kimler olduğu daha bugüne değin öğrenilememiştir.) bilginize sunulan işbu dileklerimin iyi karşılanacağına inanıyorum. Ellerinizden öperim.” (belge: 96)

Kazım Karabekir Paşa’yı içtenlikle duraksattığını ve bizi eleştirmeye dek götürdüğünü gördüğünüz noktaları elden geldiğince belirgin olarak yorumlamanın ve açıklamanın gerekli olduğu besbellidir. O günlerdeki duygu ve düşüncelerimden esinlenen görüşlerimi, bugünün yeni etkilerine kendimi kaptırmaktan çekinerek belirtmek için, o gün verdiğim karşılığı olduğu gibi bilginize sunmayı yeğ görürüm:

19 Eylül 1919

On Beşinci Kolordu Komutanı Kazım Paşa Hazretlerine

Y:

Sayın Kardeşim.

            Derin bir içtenliğe dayandığından kuşku duymadığım kanılarınızı açık ve kardeşçe bir dille bildirmiş olmanız kardeşlik bağlarımızı pekiştirmiş ve beni yürekten sevindirmiştir. Aklınıza gelen sakıncaları çok iyi anlıyorum. 10 eylül günü hükümete doğrudan doğruya yazılmış bir bildirim yoktur. Yalnız telgrafhanede bulunduğum bir sırada, Dahiliye Nazırı Adil Bey’le makine başında bir rastlantı sonucu karşı karşıya geliverdik. Onun Sıvas Valisi Reşit Paşa’ya verdiği yersiz karşılıklar üzerine ben de ona karşı büsbütün kişisel olmak üzere bildiğiniz biraz sertçe uyarılarda bulundum. Bu basbayağı bir konuşma biçiminde olup geçmiştir. Bundan başka gerek hükümete gerek Padişaha gerekse yabancılara başvurmalarımızda hep “Kongre Kurulu” ya da “Temsilciler Kurulu” sözleri imza yerine geçmiştir. Yalnız Amerika Senatosuna yazılan ve sizin de bildiğiniz bir mektuba Kongre kararıyla beş kişi imza koymuştur ki bu arada benim de imzam vardır. İçerde yapılan açık yazışmalara gelince; bunda da “Temsilciler Kurulu” sözlerini imza yerine kullanmakta idik. Ancak bunun kimi çevrelerde kötü etki yaptığı güvensizliğe yol açtığı görüldü. Gerçekten, böyle genel bir deyimin bildirdiği kişiler ve kuvvet gizli kalıyor. Ortada sorumlu kimdir? Kimi yerlerden özellikle Kastamonu, Ankara, Malatya, Niğde, Canik gibi yerlerden doğrudan doğruya ben makine başına çağrılmaya başlandım. Sanki “Temsilciler Kurulu” adı altında gizlenen kişilerle aramızda birlik olup olmadığı üzerinde bir duraksama belirtisi sezildi. Trabzon’dan Servet Bey bile “Temsilciler Kurulu” imzalı genelgeyi kötüye yorarak ve adı geçen kurulun nitelik ve niceliği üzerinde birçok yanlış düşüncelere kapıldıktan sonra beni makine başına çağırdı. Görüştükten sonra bütün tartışmaların imzanın “Temsilciler Kurulu” olarak belirsiz bir kişilik bildirir gibi atılmış olmasından çıktığını söyledi. İşte bu nedenlerden dolayı, bu imza işi siz kardeşimin bildirmenizden önce, Temsilciler Kurulunda görüşülmüştü. Temsilciler Kurulunun gizli bir komitenin yürütme kurulu olmayıp, hükümetten resmi izin almış, yasal ve türesel bir derneğin temsilcilerinden meydana gelmiş olması dolayısıyla, ilgili yasaya uyularak, kararları ve bildirimleri sorumlu bir kişinin imzalaması zorunlu görülmüştü. Temsilciler Kurulunun, bildirim ve yayımlarını genel ve belirsiz bir ad altında yaparak düşeceği yasadışı durumdan doğacak sakıncalar bu bildirim ve yayımlara imza atılması üzerine ulusal akıma karşı olanların yapmakta oldukları zararlı propagandalara katabilecekleri dokuncadan pek daha çok görüldü ve sonuç olarak, bildirim ve yayımlara imza atılması, oybirliği ile karar altına alındı.. Bu karar alındığı halde bu kez yaptığımız kardeşçe uyarma üzerine, işin bir daha görüşülmesini Temsilciler Kuruluna önerdim. Daha önce ileri sürülmüş olan gerekçe ve düşüncelerden dolayı, yazılan şeylerin, Temsilciler Kurulu kararıyla olduğu açıklanmak üzere yazılmasına oybirliğiyle karar verdiler. Kendimle ilgili bulunduğundan, bu görüşmelerde tarafsız kalmayı uygun gördüm. İlke olarak bir kişinin imza etmesi kabul edildikten sonra, benim yerime başka bir kişinin imza etmesi söz konusu oldu. Bu noktada, kurulun ileri sürdüğü sakıncalar şunlardır: Bütün dünya, benim bu işin içinde bulunduğunu bilir. Bugün başka bir kişinin imzasıyla bildirimler yapmaya başlanınca, benim adımın ortadan kalkmasıyla, ya aramızda bir bozuşma ve ayrılık olduğu sanılacak ya da herhangi bir kişi imza eylediği halde benim ortaya çıkmaktan çekinir, yasadışı bir durumda bulunduğum ve böylelikle, yapılan işlerin de yasadışı olduğu sanısına düşülecektir. Bundan başka, kamuya inan ve güven verici başka bir arkadaşımız, imzasıyla ortaya çıkınca, bugün benim için düşünülen sakıncalar o arkadaşımız için de düşünülecektir. O zaman onun da çekilip başka birinin imza atmaya başlaması gibi sonunda bizim için güçsüzlük belirtisi olacak bir sıra gütmek gerekecektir. Bilmem böyle bir tutumu ne ölçüde uygun bulursunuz? Gerçekten, özellikle işin başlangıcında, doğrudan doğruya beni saldırı hedefi olarak görmüşlerdi. Ama, gerek içerden gerek dışardan, beklenen saldırılar yapılmış. Tanrı’ya şükür, hepsi de amacımız yararına sonuçlanmıştır. İstanbul Hükümeti ve kötülüğümüzü isteyenler, her girişimlerinde bozguna uğramışlardır. Yabancılara gelince; Amerikalılar, Fransızlar ve İngilizlerle pek önemli görüşmeler yapılmış ve bunların Sıvas’a değin gelen yetkili görevlileri, bizden yana bir tutumla, karşılıklı iyi ilişkiler kurma yolunu tutmuşlardır. Bizim de katıldığımız ulusal eylemlerin, bir iki kişinin kışkırtması sonucu olmayıp, bütün anlamıyla ulusal ve kamuya yaygın bir biçim ve nitelikte olduğunu, bize de bilgi vererek, rapor ile kendilerinin bağlı bulundukları yerler bildirmişlerdir. Bir de bu gibi işlerde az çok önayak olanlar için, yurdumuzda bilinen ahlaksızlık gereği, birtakım kirli vicdanlı kimselerin yapacakları dedikoduların önüne geçilemez. Bu duygusal durum, her ulusta da böyledir. Bu gibi sakıncalara karşı burada düşünülen tek çıkar yol, bizim yürekten gelen sarsılmaz bir dayanışma ile kutsal amacımıza yitirmekte bir an duraksama göstermemekliğimizdir. Ben, kamu yararına ve geniş kapsamlı olan işlerimizde kendi görüşlerime göre değil, bütün değerli arkadaşlarımın candan ve gönülden birliği ile çalışmayı yeğlediğimi, siz kardeşim de kabul edersiniz. Bununla birlikte, bu konuda başkaca düşünceleriniz olursa bildirmenizi siz kardeşimden bekler, üstün saygı ve içtenlikle gözlerinizden öperim kardeşim.

Mustafa Kemal

Baylar, İstanbul Hükümetiyle yazışmayı kestiğimiz l2 Eylül 1919 gününden sonra Ferit Paşa Hükümetinin düştüğü güne değin değişik zamanlarda Padişaha, yabancı devlet temsilcilerine, İstanbul Belediyesine ve bütün basma çeşitli andın ve bildiriler yazıldı. (belge: 97)

PADİŞAHIN BİLDİRİSİ

20 Eylül 1919 günlü, Sadrazam Damat Ferit imzalı bir genel bildirim ile Padişahın da bir bildirisinin yayımlandığını anımsayacaksınız. (belge:98) Bu bildirinin dikkate değer yerlerini bir daha anımsatmak isterim. Bunları sıra ile göstereceğim:

1- Hükümetin izlediği siyasa sonucunda, İzmir’de geçen acıklı olaylar, Avrupa’daki uygar devlet ve ulusların ilgilerini çekti ve kardeşlik duygularını uyandırdı.

2- Bir özel kurul, olay yerinde yan tutmadan soruşturmaya başladı. Hakkımız, uygarlık dünyasının gözleri önünde belirlenmektedir.

3- Ulusal birliğimizi bozacak hiçbir karar ve öneri olmadı.

        4- Bazı kimselerce, sözde halk ile hükümet arasında karşıtlık olduğu ilan ediliyor.

5- Bu durum, yasal koşullarda, bir an önce yapılmasım istediğimiz seçimleri de ertelediği gibi barışın yaklaşmakta bulunduğu bir sırada, varlığı çok gerekli olan Millet Meclisinin toplanmasını da askıda bırakacaktır.

6- Bugün, bütün ulusumdan beklediğim, hükümetin buyruklarına kesinlikle uymaktır.

7- Büyük devletlerin adalet duyguları, Avrupa ve Amerika kamuoyunun ılımlı davranışı, durumumuzu ve onurumuzu koruyacak bir barışa yakında kavuşmak umudumu sağlamlaştırmaktadır.

Bilirsiniz ki, bu bildirinin yayımlanması bizim, yurtla İstanbul Hükümeti arasında yazışmayı ve ilişkiyi kestiğimiz ve bunda direnmekte bulunduğumuz günlerde oluyor. Verdiğimiz yönerge ve genel buyruklara kesinlikle uyulsa, hiçbir yerden alınmaması ve halka okutturulmaması gerekirdi. Oysa, karar ve bildirimlerimize uyulmayarak ve görüşümüze büsbütün aykırı olarak bu bildirinin kimi yerlerce alındığı, şimdi bilginize sunacağım bir te1yazısından anlaşıldı.

Trabzon Mevki Komutanlığına

Şevketli Padişahımız Hazretlerinin ulusuna karşı, yayımladıkları kutlu bildirilerin hemen görevlilere ve halka ulaştırılması gereklidir. Böylece, şimdiki hayın hükümetin melek yüzlü, Padişahımız Efendimizi ne denli küstahça ve gözü peklikle aldatmakta olduklarını anlamayanlar kaldıysa, hepsi anlasınlar. Ulusu ve ülkesi için kutlu yüreğinin ne denli büyük bir sevgi ve esirgeyicilikle dolu olduğunu gösteren işbu bildiride, en açık olarak göze çarpan şey hükümetin hayınca gidişi üzerine ulusun Halifelik katına sunduğu yakınma yazılarının daha Padişaha bildirilmemiş olmasıdır. Çünkü, ulusa ve yurda karşı hükümet üyelerinin çektikleri hayınlık hançerini bilmiş olsalardı, bu hayınları bir dakika bile yerlerinde tutmayacaklarına kutlu bildirideki yürekten gelen anlatım en büyük tanıktır. Bu hayın1ar, bu gerçeği bildikleri için Halife Efendimizi doğrudan doğruya ulusla karşı karşıya getirmiyorlar. Bunun için, ulusa düşen ödev, şanlı Padişaha sonsuz sevgi ve bağlılığını durmadan göstermek ve sunmakla birlikte, bütün ulusun ve ordunun birlik olarak, Padişahın söz götürmez haklarını, ulusun ve yurdun varlığını kurtarmaya çalıştıkları; ama bu hayın hükümetin bu yasal ve gönülden gelen davranış Padişahımız Efendimizden gizledikleri, üstelik büsbütün ters bir biçimde gösterdikleri gerçeğini, dün karar verildiği üzere, Halifelik katına aracısız bildirmektir. Erzurum halkının bu yolda yazacakları telin bir örneği oraya bildirilecektir.

21 Eylul 1919                                                                15’inci Kolordu Komutanı

                                                                                         Kazım Karabekir

           Kazım Karabekir Paşa, bu telini şöyle bir ekleme ile bize de bildiriyordu:

“Bu konuda düşünceleriniz var mı? Bu kutlu bildiri, ulusun Padişahına gerçeği bildirmesine yeniden elverişli bir durum yaratmıştır ki Erzurum halkı, hükümetin bütün cinayetlerini sayarak, yeniden Padişaha dileklerini bildirecektir. Bunun örneğini ya çekilmek üzere ya da bilgi için sayın kurulunuza sunacağım.”

                                                                                                 Kazım Karabekir

           Makine başında karşılık olarak bildirdiğimiz düşünce şu idi:

“Ferit Paşa Hükümetinin canice işleri ve davranışları ile ilgili olan belgelerin ulusal gerektiği ölçüde köy ve bucaklara değin bildirilip yayılamamış olduğunu bilirsiniz. Bildirilmiş olsa bile bunlarla padişahın bildirisini karşılaştırarak değerlendirmek ve gerçek durumu anlamak kesin değildir. Bundan dolayı biz aslında böyle bir bildirinin Babıâli’de uydurulmakta olduğunu daha önce haber almış ve bunun, ulusun zihnini karıştırmasını önlemek için İstanbul’dan alınmamasını uygun bulmuştuk. İstanbul’la resmi yazışmanın da kesilmiş bulunması dolayısıyla, doğrudan doğruya Saraydan değil, yine Ferit Paşa’nın bir eklemesi ile Babıali’den verilen işbu bildirinin Sıvas, Ankara, Kastamonu ve başka merkezlerde olduğu gibi, hiçbir yerden alınmamış olduğunu sanıyorduk. Bu bildiriyi almak için daha önce ulusun Padişaha durumu ve gerçeği bildirmesine izin verilmesi gerekirdi. Bunun için bu bildirinin dağıtılıp yayılmasma aracılığı yararlı bulmuyoruz. Ancak, bu bildiri Trabzon, Erzurum ve Sıvas gibi merkezlerde gerekenlerce okunmuş bulunduğuna göre, düşündüğünüz gibi her merkezden İstanbul’a bir tel çekilmesi uygun olur.”

Mustafa Kemal

Padişahın bu bildirisinin, ulus üzerinde yapacağı kuşku götürmeyen kötü etkileri bir ölçüde önüne geçebilmek için, padişaha, söz konusu bildirinin içindekileri yalanlamaya ve hükümsüz bırakmaya yarayacak nitelikte bir yanıt yazmayı ve bunu yurtta dağıtıp yayarak okutturmayı tek çıkar yol olarak düşündük ve öyle yaptık.(belge:99)

HALİT BEY’İN TRABZON VE ÇEVRESİNDE ULUSAL ÖRGÜTLER KURMAKLA GÖREVLENDİRİLMESİ

Baylar, Trabzon’da bir iki kişinin, pek yurtsever ve saygıdeğer olan Trabzon halkının hiçbir bilgisi olmadan onlar adına, oradaki ulusal varlığı kendi kişilikleriyle temsile kalkıştıkları ve bu yüzden ulusal girişim ve kararların gereği gibi yürütülmemekte olduğu kanısına vardım. Trabzon’da Vali bulunan Galip Bey adında bir kişinin de yıkıcı akımı yaratmakta etken olduğunu anladım. Bunun üzerine, Trabzon yakınlarında Torul’da bulunan ve daha tümenine komutaya edimli olarak başlamamış olan Halit Bey’in, Trabzon çevresinde ulusal örgütler kurmak için görevlendirilmesi uygun görüldü ve Kolordu Komutanına bu düşünce bildirildi. 20 Eylül 1919’da alınan yanıtta: “İngilizlere karşı gizlenen Halit Bey’in, yaratılışı gereği, ortaya çıkarabileceği durumlar, bu elverişsiz zamanda belki düzeltilemez.” yolunda birtakım düşüncelerden sonra: Halit Bey bilgi dışında dilekte bulunsa bile yerine getirilmemesi. deniliyordu. (belge:100)

Kazım Karabekir Paşa’nın bu teline verdiğimiz yanıtta: İngiliz sakıncasının bizlerce düşünülmediğini bildirdik; sert ve kesin davranmak sakıncalı görüldüğüne göre, Trabzon’da durumun düzeltilmesi neye ve ne yapmaya bağlı ise, onun doğrudan doğruya kendilerince düşünülmesini, 22 Eylül 1919 günlü bir kapalı telle rica ettik. (belge: 101)

Bizim, On Beşinci Kolordu Komutanıyla bu yazışmaları yaptığımız günlerde, Torul’dan Yarbay Halit Bey doğrudan doğruya bizimle yazışmaya başladı.Kendisini karşılıksız bırakmamak ve durum üzerine aydınlatmak amacıyla yanıt verdik.

On Beşinci Kolordu Komutanının, bir bakıma bizim 22 Eylül 1919 günlü telyazımıza yanıt olan, 27 Eylül 1919 günlü bir kapalı telini aldık. Bunda, halkı önce aydınlatma ve uyarma görevini yaptığını ; direnenlere karşıda hakettikleri işlemi yapmaktan başka bir şey olmayan ve büyük deneyler sonucu olan ilkesini, olduğu gibi Trabzon çevresinde de uyguladığını açıkladıktan ve Dokuzuncu Tümen Komutanı Rüştü Bey’i, kurmaylarıyla birlikte, Üçüncü Tümen Komutanlığı vekilliği ile Trabzon’a gönderdiğini; Halit Bey’i Trabzon için uygun bulmadığını bildirdikten sonra : “İngilizlerle ilgili görüşe gelince; bana kalırsa, elden geldiği sürece açık ve silahlı bir çatışmadan kaçınmayı yeğ tutarım, deniliyordu. (belge: 102) Buna verdiğim 29 Eylül 1919 günlü özel ve kişisel yanıtımda şunları yazdım: “Trabzon ili kamuoyunun ne olduğu burada da kesinlikle anlaşılmıştır. Trabzon merkezinin dışarda, bütün ilçe ve sancaklarıyla haberleşilmektedir. Merkezdeki durum da Valinin tutuklanıp uzaklaştırılmasından sonra ortadan kalkmıştır (Valiyi tutuklayarak gözaltında Erzurum’a gönderen, buyruğum üzerine, Halit Bey’dir). Rüştü Bey’in üçüncü Tümen Komutan1ığı vekilliği ile Trabzon’a gönderilmesinde aklıma gelen noktaları bildireceğim.

Birincisi: Valiyi tutuklayan Halit Bey’dir. Birkaç gün sonra Rüştü Bey’in böylece gönderilmesi Halit Bey’in davranışını oradaki kötülüğümüzü isteyenlere karşı yermek gibi olabilir.

İkincisi: Halit Bey, önemli durumlarda Tümeninin başına geçmeyi beklerken, bugün geçirmekte olduğumuz önemli ve tarihsel anlarda başka bir kimsenin yerine geldiğini görmekten üzülebilir. Bu tutumdan vazgeçilmesini rica ederim. Bununla birlikte Kolordunuzun askeri işlerine karışmak istemem. ( belge : 103 )

Kazım Karabekir Paşa’nın verdiği 2 Ekim 1919 günlü uzun yanıtta, bu işlemin Halit Bey’in isteği üzerine yapıldığını ve kendisine durumu gereği gibi anlatmak için Erzurum’a çağrıldığını bildirdi. (belge.. 104) Oysa. 1 Ekim 1919 günü Üçüncü Tümen Emir Subayı üsteğmen Tarık imzasıyla, Başyaverim Cevat Abbas Bey’e gelen özel bir kapalı telin son tümceleri şöyleydi:

“Son günlerde Komutan Bey, Üçüncü Tümenin bugünkü komuta durumunun değiştirilmesini Kolordudan istedi. Eğer Kolordu bu öneriyi kabul etmez ve yerine getirmezse, kendiliğinden komutayı ele alacağını ve önceki karar gereğince Kolordudan ayrılarak doğrudan doğruya Kongrenin emrine gireceğini bildiririm. Paşa Hazretlerine gereği gibi bilgi veriniz efendim.” (belge: 105).

Bundan on beş gün sonra idi. Kazım Karabekir Paşa’dan 17 Ekim 1919 günlü şu teli aldım:

“Bölgemde ulusal isteğin gerçekleştirilmesi ve yerine getirilmesi için son noktaya değin askerlikten ve komuta zincirine uymaktan kimsenin ayrılmamasını, geleceğin sıkı düzeni için de çok gerekli görüyorum. Gözü peklikle sağgörünün bağdaştırılmadığı yerlerde ve işlerde, sonuç pek parlak da olsa, çabucak tersine döndüğü” ve değerden düştüğü benzerleriyle anlaşılmıştır. Özellikle İngiliz, Fransız temsilcilerinin bulunduğu Trabzon çevresinde, komuta zincirinin çok güzel görülmesine ve sağgörüyle iş yapmaya pek çok gereklilik vardır.

Ne yazık ki, verdiğim açık yönergeye uymayarak Halit Bey’in, kendi eliyle ve asker kılığı ile valiyi tutuklamak gibi aykırı işleri dillere destan olmuştur (Halit Bey’e bu işi yaptıranın kim olduğunu bildirmiştim). Seçimlerde de böyle davranırsa kendisi için İngilizlerin bir çıkış daha yapmaları ve güç durumun belirmesi önlenemez (seçimlerin çabuklaştırılması ve ulusal isteğe uygun olarak yaptırılması için, Halit Bey’e ve başka gereken birçok kişilere çalışmaları özellikle rica edilmişti. Bir de İngiliz girişiminin önlenemez ne gibi bir durum yaratabileceğini kendi durumumu gözönüne getirerek bir türlü anlayamamış olduğumu açıklamalıyım). Bunun için, adı geçen kişiyle yazışma yapılmayarak yüksek isteklerinizin uygulanmasında beni aracı kılmanızı çok rica ederim. Onun kişisel durumu söz götürmez sayılıyorsa herhangi bölgeden milletvekili seçilmesi üzerindeki yüksek düşüncelerinizin bildirilmesini dilerim.”

Bu tele 19 Ekim 1919 günü kısaca şu yanıtı verdim:

            “Halit Bey’in milletvekili olmak ya da olmamak konusundaki eğilimini bilemediğimden bu yolda bir düşünce bildiremeyeceğim efendim**.”**

         Baylar, Ferit Paşa Hükümetinin düşmesine değin geçen günler içinde karşılaştığımız sorunlar çeşitlidir. Enge1ler ve güçlükler az değildi. Bunların hepsini sayıp açıklamaya kalkışmak yüksek kurulunuzu çok yorabilir. Bunun için, bu evreyi tamamlayacağını sandığım kimi noktalara yalnız dokunmakla yetineceğim.

Ali Galip’in salık vermesi üzerine, İstanbul Hükümetince Dersim Mutasarrıflığına atandığı anlaşılan ve Sıvas’a gelen Osman Nuri Bey, 8 Eylülde Sıvas’ta alıkonuldu.

Ulusal akıma karşı hayınca davranışlarda bulunduğu öğrenilen Ankara Valisi Muhittin Paşa, özel bir amaçla görev gezisine çıkmıştı 13 Eylülde Çorum’da bulunuyordu. Muhittin Paşa’nın yakalanıp gözaltında Sıvas’a gönderilmesi için Ankara’da Kolordu Komutanına ve Samsun’da Beşinci Kafkas Tümeni Komutanına buyruk verildi. Muhittin Paşa tutuklu olarak Sivas’a getirilmiştir. Kendisiyle görüştüm. Gereken öğütleme ve uyarmalarda bulunduktan sonra yaşına saygı göstererek Samsun üzerinden İstanbul’a gönderdim. Çorum Mutasarrıfı Samih Fethi Bey’e de üç dört gün sonra özel olarak Sıvas’a çağrıldı.

Ulusal eylemlere karşı oldukları anlaşılan Niğde Mutasarrıfı, Saymanı ve Komiserinin gözaltında Sıvas’a gönderilmeleri için 16 Eylülde Niğde’de Tümen Komutanlığına buyruk verildi.

KASTAMONU VALİSİ’NİN İSTANBUL HÜKÜMETİNCE DEĞİŞTİRİLMESİ VE BUNDAN ÇIKAN OLAY

Baylar, Kastamonu’da Vali bulunan İbrahim Bey, ben ordu müfettişi iken kurmay başkanım bulunan Albay Kazım Bey’in yakından tanıdığı bir kişi idi. Bundan dolayı, kendisine her türlü gizli şeyler bildirilmişti. Aramızda şifre ile yazışmalar yapılıyordu. Kendisi İstanbul Hükümetince İstanbul’a çağrıldı. Bu çağrıya hiç uymaması gerekirken, anlaşılmaz nedenler ve düşüncelerle sanki İstanbul’da tutuklanmak için Kastamonu’dan ayrılmıştı. İstanbul, İbrahim Bey’in yerine bir başkasını Kastamonu valiliğine atamıştı. Yeni vali, 16 Eylülde İnebolu’ya varmış bulunuyordu. Onun tutuklanmasını oradaki ilgililere buyurduk. Bu işte ilgi çekici küçük bir evre oldu. İzin verirseniz biraz açıklayayım: Kastamonu’da ve Kastamonu ili içinde sarsıntı ve duraksama belirtileri görülmeye başlayınca Kastamonu’ya, güvenilir ve becerikli bir subayın gönderilmesini Ankara’da bulunan Ali Fuat Paşa’dan rica etmiştim. Fuat Paşa, Kastamonu Mevki Komutanlığı göreviyle oraya Albay Osman Bey’i göndermişti. Osman Bey, tam 16 Eylül günü Kastamonu’ya varmıştı. Yeni gelen vali için verdiğimiz buyruğun uygulanmasını ondan bekliyorduk. Bildirdiğim buyruğu verdikten sonra, uygulama ve yürütümle ilgili bilgiyi telgraf başında bekliyordum. Gece olmuştu. İstediğim bilgiyi verecek Kastamonu’da bir kişi bulamıyordum. Sonunda, 16/17 Eylül gecesi, Kastamonu ve çevresi Komutanı Albay Osman Bey, Kastamonu Telgrafhanesine geldi ve olduğu gibi şu teli verdi:

“Bugün Kastamonu’ya geldim. İstanbul Hükümetinin adamlarıyla Vali Vekili ve Jandarma Komutanının düzeni üzerine evimde tutuklandım. Yurtsever örnek subaylarımızın yardımlarıyla şimdi kurtuldum. Ben de Vali Vekilini ve Jandarma Alay Komutanını birlikte tutuklattım. Telgrafhaneye el koydum. Burada durum önemlidir. Kongreden çok rica ederim; bütün kararlarından buraya bilgi vererek Kastamonu’nun sayın halkımı aydınlatsın. Yeni valinin İnebolu’ya indiği haber alınmıştı. Kendisi için ne işlem yapılacaktır? Buraya vali vekili ve başka görevli atanması için Ulusal Kongrenin bana yetki vermesini rica eder ve bu dileklerimin yanıtını şimdi makine başında beklediğimi bilgilerine sunarım.”

Osman Bey’le makine başındaki haberleşmemiz şöylece biraz daha sürdü. Kendisinden sordum:

“Şimdi orada üstünlüğü sağladınız mı ? Ne kadar kuvvetiniz var? Orada ilin ileri gelen görevlilerinden güvenilir kim vardır? Yeni atanıp İnebolu’ya geldiği öğrenilen valinin adı nedir?’’

Osman Bey’in yanıtı şu idi: Şimdi ilde üstün durumdayım. Kongre, her durumda yardımcı olarak, beni aydınlatmalıdır. Atanan valinin, Konya valiliğinden emekli, çok eski bir kişi olduğu söyleniyor. Adı Ali Rıza’dır. Kuvvetim, iki yüz elli kişi çıkarır bir tabur ve dört tüfekli bir ağır makineli bölüğüdür. Halk ile daha görüşülememiştir. İlin ileri gelen görevlilerinden Defterdar Ferit Bey vardır.”

Osman Bey’e şu buyruğu verdim: “Şimdi kendiniz vali vekilliğini üzerinize alınız. Asker ve sivil bütün kuvvetleri elinize almaya tam yetkilisiniz. Gelmekte olan valiyi hemen tutuklatacak önlemleri çabucak alınız. İşlerinize açıktan engel olanlara karşı hiç duraksamadan silah kullandırınız. İl Defterdarı, benim Diyarbakır’dan tanıdığım Ferit Bey ise, size yardım etmesi gerekir. Bolu Mutasarrıfına, aldığınız durumu ve size verilen yetkiyi şimdi bildirerek onun da İstanbul’a karşı böyle davranmasını benim yerime söyleyiniz. Sinop Mutasarrıfı Mazhar Tevfik Bey’e de, benim yerime gene bu yönergeyi veriniz. Yanınızda hangi şifre anahtarı vardır?”

Osman Bey’in yanıtı; “Vali vekilliğini Defterdar Ferit Bey’e vereceğim, kendim alamayacağım. Bildiğiniz Ferit Bey’dir. Sinop Mutasarrıfı bildiğinizdir, kendisi görevden çıkarılmıştır; vekillik, Jandarma Tabur Komutanı Remzi Bey’dedir. Mazhar Tevfik Bey’in Sinop’ta olduğu bildiriliyor. Şifre anahtarı tutuklu Alay Komutanındadır; istendi, alacağım yanıta göre sonucu bildiririm efendim.”

          “Yanınızda başka şifre anahtarı var mıdır? Ferit Bey şimdi nerededir, durumu biliyor mu?” diye sordum.

          “Durumdan bilgisi yoktur, şimdi çağrıldı, gelecektir. Ben hiç şifre anahtarı almadım; çünkü tutuklanacağımı bilmiyordum. Makam şifresiyle yazarım umudunda idim.” karşılığını verdi.

‘‘Oradaki Jandarma Tabur Komutanı kimdir? Ne kadar Jandarma kuvveti vardır, buyruğunuz altına girdi mi?” sorusunu yazdırdım. Buna da verdiği yanıtta: “Jandarma Komutanı Emin Bey yanımda ve benimle işbirliği yapmıştır. Merkezde Jandarma sayısı otuz beş kadardır. Polis Müdürü Halil Bey de yanımda ve benimle işbirliği yapmıştır. Polis sayısı kırktır. Piyade Tabur Komutanı Şerif Bey, kendisi biraz budala olduğundan şimdilik tutuklanmıştır. Jandarma Tabur Komutanı Emin Bey yüzbaşıdır. Defterdar Ferit Bey geldi, yanımdadır.”

“Emin Bey’i biraz anlatır mısınız?’’ sorusuna: “318 çıkışlı, Üsküplü Emin, tanırsınız. Ayrıca ellerinizden öpüyorlar.”

Bunun üzerine şu satırları yazdırdım: “Emin Efendi’yi tanırım, teşekkür ederim. Ferit Bey’e durumu anlattınız mı? Önemli işler valilik katı şifresiyle bildirilebilir. Sinop Mutasarrıf Vekili olan Jandarma Komutanına güvenilemezse onun yerine sizce uygun görülecek birinin vekilliğe geçirilmesi için gerekli önlemlerin alınması düşünülmelidir. Yardım istiyor musunuz?”

Osman Bey: “Kuvvetçe yardımı gerekli görüp görmediğimi daha sonra bilginize sunacağım. Jandarma Tabur Komutanı yeni geldiği için, durumu anlaşılamamıştır efendim.” karşılığını verdi. Osman Bey’e başka bir söyleyeceği olup olmadığını ve Ferit Bey’le durum üzerinde görüşüp görüşmediklerini sorup anladıktan sonra, şu teli yazdırdım:

                                                                                                   16/17 Eylül 1919

                                   Osman Bey ve Ferit Beyefendiye

Önlemlerinizde ve işlerinizde başarı dilerim. Bize durumunuzdan ve gelmekte olan valinin tutuklandığından bilgi vermenizi bekleriz.

Mustafa Kemal

KASTAMONU’DA İSTANBUL’A KARŞI EYLEME GEÇİYOR

         Ferit Bey, Vali Vekili; Albay Osman Bey, Kastamonu ve dolayları Komutanı olarak çalışmaya başladıktan bir iki gün sonra, kendilerini yeniden telgraf başına çağırarak bilgi istemiştim.

İstanbul’da gereken yerlere, istenildiği gibi, halkın imzası altında teller yazıldığı ve bütün illere ve sancaklara da bu tellerin gönderildiği bildirilmekle birlikte birtakım sorular da soruluyordu. Bu arada: “Halk diyormuş ki:

     1-      Başka illerin kamuoyu, bizimle birlik değiller midir?

     2-      Bu olağandışı durum ne güne dek sürecektir?

3- Hükümetin direnmesine karşı ne gibi önlem alındı? Bizi aydınlatmak iyiliğinde bulununuz Paşam.” diyordu.

Halktan geliyormuşçasına sorulan bu soruları Vali Vekili ve Komutan Beylerin de kafalarında yer etmekte olduğunu düşünmek, ona göre yanıt vermek yorulmaya değerdi. Bundan dolayı saatlerce Sıvas-Kastamonu telini tutan uzun bilgi verildi ve açıklamalar yapıldı. Bu açıklamaları şöylece özetleyebilirim:

1- Ulusal tepki, yurdun her köşesinde bütün sertlikle ve coşkunlukla vardır. Bütün illerin en ufak köylerine değin ha1k ve en ufak birliğine değin bütün ordularımız baştan aşağı tetikte ve tam birlik olarak, kendilerine bildirilen kararları uygulamakta, ve yürütmektedirler.

Halkın ikinci ve üçüncü sorusuna karşılık olmak üzere de:

           2- Ne zaman ki Kastamonu halkı, bu durumu olağandışı bulup kaygıya düşmekten kurtulacak ve amacımızı gerçekleştirinceye dek dayanmakta kararsızlık belirtisi göstermeyecektir; işte o zaman bu olağandışı durum kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Hükümetin direnmesi olağandır. Buna karşı başka önleme kalkışmadan önce, ilk önlemimizi gereği gibi ve her yerde kesinlikle uygulama yollarını düşünelim. Örneğin: Bolu durumu üzerine ne yapılmıştır? Bolu kesimine dek bütün yerlerin İstanbul’a, resmi haberleşmesinin kesildiğine güvenebilir miyiz? Bununla ilgili olarak beklediğimiz bilgi daha gelmedi. İşte bu dediğim önlem, İstanbul’a değin yayılabilirse hükümetin direnme gücü kalmayacağını sanırım. Ama bundan sonra da gene çok bilisizce ve çok bönce bir direnmeyi sürdürmek isterlerse kuşkusuz daha etkili önlemler uygulanabilir.

Bundan sonra Vali ve Komutanın verdiği bilgilerden şunlar anlaşıldı: İnebolu’dan İstanbul’a geri gönderilen yeni vali, Zonguldak’ta Dahiliye Nazırından şöyle bir buyruk almış:

“Bolu ve çevresi açıktır. Zonguldak’a çıkınız, ilin gereken yerleriyle haberleşiniz ve son buyruğa değin orada bekleyiniz.” Gerçekten yeni vali, Zonguldak’ta kalmış ve şuna buna gözdağı vermeye başlamış. Ferit ve Osman Beyler, Zonguldak Mutasarrıfına yeni valiyi tutuklayıp, karadan Kastamonu’ya gönderilmesini buyurmuşlar; Mutasarrıf bunu yapmamış. Bununla birlikte, bu girişimi öğrenen yeni vali, orada barınamayarak İstanbul’a dönmüş. (belge: 106)

ALİ FUAT PAŞA BATI ANADOLU ULUSAL KUVVETLER KOMUTANI

Sırası gelince bildirmiştim ki Yirminci Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa, Kongre adına birtakım karar1ar ve düzenlemeler almıştı. Ali Fuat Paşa’ya Kongrece “Batı Anadolu Ulusal Kuvvetler Komutanı” diye bir san verildi. Paşa, Eskişehir ve dolaylarını ulusal bir bölge sayıp komutanlığına Süvari Yarbayı Atıf Bey’i; Afyonkarahisar dolaylarını da ulusal bir bölge sayıp komutanlığına Yirmi üçüncü Tümen Komutanı Ömer Lütfi Bey’i atamıştı. Bu tümen ile Anadolu’ya geldiğimizin daha ilk günlerinde ilişki kurulduğunu ve ilgilenildiğini o günlerle ilgili konuşmalarım sırasında söylemiştim. İstanbul Hükümeti Fuat Paşa’nın yerine Hamdi Paşayı atamış ve göndermişti. Hamdi Paşa Eskişehir’e dek geldi. Orada  kendisine 16 Eylülde İstanbul’a dönmesi gerektiği bildirildi.

İngilizler, Eskişehir Bölgesi Ulusal Kuvvetler Komutanı olan Atıf Bey’i tutuklayıp İstanbul’a gönderdiler. Ulusal Kuvvetler Komutanı olan bir kişinin kendini kolaylıkla düşman eline düşürmeyecek önlemleri almış olması gerekirdi. Bu konudaki aymazlık ve önlemsizlik, kendisini kurtarmak için uzun süre üst üste girişmişlerde bulunmamızı gerektirdi. Bilirsiniz, o sırada Eskişehir’de İngiliz birlikleri vardı. Fuat Paşa, toplayabildiği Ulusal Kuvvetlerle birlikte Eskişehir’e yakın Cemşit denilen yere gitmişti. Eskişehir’i uzaktan sardı. Eskişehir’de bulunan İtilaf Kuvvetleri Komutanı General Salli Kleyd’in (Sally Clade) Fuat Paşa’ya gönderdiği bir mektupta kullanılan deyimler ve Ulusal Kuvvetlerimizi niteleyişi; komutanlarımızın ve Ulusal Kuvvetlerimizin yüksek şeref ve onurlarına karşı bir saldırı sayıldığından ve adı geçen Generalin hak ve yetkisi dışında görüldüğünden, bu konu üzerine İstanbul’da bulunan İtilaf devletleri siyasal temsilcilerinin bir andırı ile dikkatleri çekilmişti. 25 Eylül 1919 günü General Salli Kleyd’in Fuat Paşa’nın yanına gönderdiği bir kurul ki bir kurmay binbaşı ile Eskişehir’deki İngiliz Kontrol Subayından oluşuyordu İngilizlerin içişlerimize ve ulusal ayaklanmamıza hiç karışmayacaklarına söz verdi. Bu sıralarda İngilizler, Merzifon’da bulunan kuvvetlerinin geriye alınmasına memnun olup olmayacağımızı sormuşlardı. Doğal olarak pek memnun olacağımızı bildirmiştik. Gerçekten oradaki kuvvetlerini bütün ağırlıkları ile birlikte, önce Samsun’a çektiler. Sonra oradan da İstanbul’a götürdüler. Eskişehir’de üstünlük sağladıktan sonra, Fuat Paşa’yı Bilecik ve Bursa dolaylarına göndermeyi düşünüyorduk.

KONYA VALİSİ CEMAL BEY İSTANBUL’A KAÇIYOR, KONYA HALKI DA İSTANBUL’U TANIMIYOR

Baylar, Konya’da vali bulunan Cemal Bey, Ferit Paşa Hükümetinin İstanbul’da önemli bir dayanak noktası durumuna girdi. Konya’da Ordu Müfettişi olan Cemal Paşa’nın İstanbul’a gidip geri gelememesi, orada bulunan Kolordu Komutanı Salâhattin Bey’in kararsız davranışları ve sonunda habersiz İstanbul’a çekilip gitmesi, Konya ve dolaylarını vali Cemal Bey’in hükmü altında bırakmıştı. Oraya, amacı yakından anlamış bir kişinin gönderilmesi gerekiyordu. Sıvas’ta yanımızda bulunan Refet Bey’in gönderilmesi uygun görüldü. Refet Bey yola çıktı. Konya’da, Temsilciler Kurulunca gönderilen bir komutanın gelmekte olduğu haber alınınca yurtsever kişiler canlanmış; öte yandan da Vali Cemal Bey cezaevinde ne kadar kanlı katil, ne kadar tutuklu varsa hepsini çıkarıp silahlandırmış, ve kendisine bir kuvvet yapmak istemişti. Konya’nın sayın halkı, bu alçakça davranışa karşı ayaklanarak, yurtseverlik gerektirdiği işi yapmaya karar vermiş ve bunu sezen Cemal Bey, 26 Eylülde İstanbul’a kaçmıştır. (belge:107) Halk, Belediye dairesinde toplanarak Hoca Vehbi Efendi’yi vali vekilliğine getirmişti.

REFET BEYİN YERİNDE OLMAYAN BİR TAKIM ÖNERİLERİ

Bay1ar, ilgi çekici bir noktadır; şimdi anımsadım yüce kurulumuza sunmadan geçemeyeceğim. Sıvas Konya yolu üzerinde bir telgraf merkezinden, Refet Bey’den özel bir tel aldım. Refet Bey bunda, Konya ve dolaylarında başarı sağlamak için kendisine İkinci Ordu Müfettişliği san ve yetkisinin verilmesi gerekli olduğunu bildiriyordu. Refet Bey uzun bir süre sonra, Ankara’da bulunduğum sırada, Bolu ve dolaylarında baş kaldıranların tepelenmesi için görevlendirildiği zaman da oradan bir kapalı tel ile, halk üzerinde önemli etkisi olacağından söz açarak, kendisinin generalliğe yükseltilmesini benden istemişti. O zamanlar Refet Bey’in gerek birinci ve gerek ikinci isteklerini yerine getirecek resmi görev ve yetkide bulunmadığımı açıklamaya gereklik yoktu. Özellikle bunu Refet Bey’in pek iyi bilmiş olması kuşku götürür müydü?

          Refet Bey, bu isteklerini yerine getirmek için, benim İstanbul Hükümeti katında aracılık etmemi anlatmak istiyordu da denilemezdi. Çünkü, dünyaca biliniyordu ki ben, Ordu Müfettişliğinde ve askerlikten çekilmiş olduktan başka, Padişah ve İstanbul Hükümetince kovulmuştum ve benim için ölüm buyruğu çıkarılmış idi. Çalışmalarım, bir kongrenin seçtiği kurulu içinde, Temsilciler Kurulu içinde, onun adına oluyordu. Ulusal çalışmalarda bulunmak ve özellikle bu konuda başarılı olmak için resmi san ve yetki gerekli ise, aslında o, benim kendimde yoktu. Başarı sağlamak için, içinde bulunduğum durum, ve koşulların ne olduğu anlaşıldıktan sonra, benden resmi yöntemlere göre san ve yetki aramanın yeri olmayacağını söz götürmezdi. Kuşkusuz Refet Bey’i Konya’ya görevli olarak gönderirken biz kendisine, amaca uygun olarak her türlü iş ve davranış için tam ve geniş yetki vermiştik. Bunun kullanılması ve uygulanması, onun yeteneğine ve gücüne bağlı idi.

Baylar, her bucağı, çalışmaya ve ulusal örgütler kurmaya, yöneltmek için uğraşırken İstanbul Hükümetinin isteklerine hizmet eden kimi sivil örgütlerin baş yöneticilerinin sözde ruhsal gözdağı veren telyazıları da alıyorduk. Örneğin, Urfa Mutasarrıfı Ali Rıza adında biri, yaptıklarımızın İtilaf devletlerine saldırı sayıldığını ve bu yüzden bütün Osmanlı ülkesine İtilaf devletleri askerlerinin gireceğini, böylelikle Türk Hükümetine son verileceğini, ilgililerle görüşerek öğrendiğini bildiriyor ve İstanbul hükümeti ile anlaşmamızı öneriyordu. Bu telin Mutasarrıfa yabancılarca yazdırıldığına kuşku yoktu. Buna, doğal olarak gereği gibi karşılık verildi. (belge: 108)

GENERAL HARBORD KURULU VE GENERALE VERDİĞİM YANIT

Baylar, anımsarsınız, yurdumuzda ve Kafkasya’da inceleme yapmak üzere Amerika Hükümeti General Harbord’un başkanlığı altında bir kurul göndermişti. Bu kurul Sıvas’a geldi. 22 Eylül 1919 günü General Harbord ile uzun uzadıya görüşmelerde bulunduk. Generale, ulusal eylemlerin amacı ve ereği; ulusal örgüt ve birliğin ortaya çıkış nedeni; Müslüman olmayan azınlıklara karşı olan duygu; yabancıların yurdumuzdaki yıkıcı propagandaları ve işleri üzerine geniş ve kanıtlı açıklamada bulundum. Generalin birtakım beklenmedik sorularıyla karşılaştım. Örneğin: “Ulus, düşünülebilen her türlü girişim ve özveride bulunduktan sonra da başarı elde edilemezse ne yapacaksın?” Verdiğin yanıtta  yanlış anımsamıyorsam demiştim ki:

Bir ulus varlığını ve bağımsızlığını korumak için düşünülebilen girişim ve özveriyi yaptıktan sonra başarır. Ya başarmazsa demek, o ulusu ölmüş saymak demektir. Öyle ise, ulus yaşadıkça ve özverili girişimlerini sürdürdükçe başarısızlık söz konusu olamaz.

Generalin sorduğu sorudan asıl amacın ne olabileceğini araştırmak istemedim. Ama, verdiğim yanıtı onun beğendiğini bugün yeri gelmişken söylemek isterim.

ABDÜLKERİM PAŞA’NIN ARACILIĞI

Baylar, Eylülün 25’inci günü akşamı, Ankara’da bulunan Yirminci Kolordu Komutan Vekili Mahmut Bey’den aldığım bir kapalı telde şun1ar bildiriliyordu: “Bu gece İstanbul telgrafhanesinden Fuat Paşa’yı telgraf başına istediler. Dahiliye Nazırlığının il şifresiyle bir kapalı tel yazdırdılar.” Bunun özeti şöyledir; “Padişahın bildirisindeki bilgince yol göstermelere uymakla yurdu kurtarma işi başarılacaktır. Ulusal eylemler, uygarlık dünyasında iğrenç erekler gibi gösterildi. Hükümetle ulusun ayrılığı, yabancıların işe karışmasına yol açacaktır. Konferans, bizim üzerimize karar verirken bu anlaşmazlık, iyilik ve esenlik belirtisi olmayacaktır. Sonuç olarak, ayaklanmanın yöneticileriyle görüşmek üzere, yüksek kişilerle bildirilecek yerde buluşma, bir oldubitti biçiminde istenmekte ve zamanın darlığından, hemen yanıt beklenmektedir. Karşılıklı olarak, görüşlere saygı gösterileceği, kişiliğe ve şerefe dokunulmayacağı da uzun girişlerle ekleniyor. Teli yazan bu kişi, Kurmay Tuğgenerallerden Abdülkerim Paşa’dır. Bu tele Ticaret ve Ziraat Nazırı Hadi Paşa aracılığı ile ve gene bu şifre ile yanıt beklemektedir. Adı geçenin, bu düzeni ile, görüşme isteğinin bizden geldiğini duyurmak amacını güttüğü anlaşılıyor. Telgraf başında beklemekte olduklarından, bir dakika önce kabul edilip edilmeyeceği ile ne karşılık verileceğinin bildirilmesi saygı ile rica olunur. Ali Fuat Paşa Hazretlerine de yazılmıştır.” (belge:109)

Mahmut Bey’ e o gün saat 7 sonrada makine başında verdiğim telde şunları bildirdim: “Kerim ve Hadi Paşalara, Fuat Paşa’nın Ankara’da bulunmayıp işi olduğunu ama görüşmek istiyor1arsa Sıvas’ta bulunan Temsilciler Kurulu ile ve bu kurul arasında bulunan Mustafa Kemal Paşa ile makine başında diledikleri gibi görüşebileceklerini bildirirsiniz. ‘Onlar görüşmek isteğinde iseler’ diye bildirmeye dikkat etmek gereklidir.” (belge: 110)

Mahmut Bey , Kerim Paşa’nın Ankara ‘ya çektiği teli olduğu gibi bize de yazdı. İçindekiler, aşağı yukarı Mahmut Bey’in özetlediği şeylerdi. (belge:111)

            Baylar, İstanbul Hükümeti ile ilgiyi kesişimizin on beşinci günündeyiz. Ulusal karara uymaz bir durum alan kimi yerler de, ister istemez ulusal akıma uymaya zorlandı. İstanbul Hükümetine hizmet eden kimi görevliler ya kaçtılar ya da boyun eğme durumuna getirildiler. İstanbul’a, bütün yurttan, her gün İstanbul Hükümetinin düşürülmesi isteğini bildiren binlerce tel yağdırılmaya başlandı. İtilaf devletlerinin Anadolu’da dolaşan subay ve sivil görevli, ulusal eylemlere karşı yan tutmadıklarını ve “ülkenin içişlerine karışmayız” sözünü her yerde açıktan söylemeye başladılar. Bu durum karşısında artık Padişah ve Ferit Paşa, ulusal eylem yöneticileriyle anlaşmaktan başka çıkar yol kalmadığı, ama herhalde, yerlerini bırakmaksızın bu anlaşma yolunu bulabilecek aracılar araştırmaya başladıkları kanısına varmak yanlış olmaz inancındayım.

Baylar, adı geçen, rahmetli Abdülkerim Paşa, benim çok eski arkadaşım idi. Çok namuslu, yüksek değerli ve temiz yürekli bir yurtseverdi. Selanik’te ben kolağası, o binbaşı olarak bir arada çalışmış, yıllarca özel arkadaşlık etmiştik. Rahmetlinin durumundan ve sözlerinden bir tarikattan olduğu anlaşılıyordu. Tekkelere devam ettiği de görülmüştür. Ama, herhangi bir şeyhe bağlandığını bilen yoktu. Çünkü kendisini, inançlarında ve dinsel anlayışında ruhsal katlardan “birinci hazret”, büyük hazret’’ sayardı ve kardeşlik çevresinde bulunanlara: konuştuğu kimsede, kendisince gördüğü yeteneğe göre “hazret”, “kutup” ve daha başka sanlar verirdi. Bana da “kutuplar kutbu” derdi. Şimdi açıklayacağım haberleşmemizde bu sözlere rastlayacağız. Kerim Paşa’nın kendine özgü bir konuşma ve yazma yöntemi vardı. Kerim Paşa, çok açık yürekle ve zamanında kendisine pek çok ün kazandıran yüksek bir dil uzluğu ile görüşür ve öyle yazardı. Kendisinde inandırma niteliği ve gücü olduğu da sanılır ve varsayılırdı. Bizim, Selanik’te bulunduğumuz sıralarda, orada ordu komutanlığı ve ordu müfettişliği görevi ile bulunmuş olan Hâdi Paşa, Kerim Paşa’yı, açıkladığım özelliği ile dostlar arasında sayılır ye sevilir biri olarak tanımıştı.

İşte, Ferit Paşa’nın hükümetteki arkadaşı Hâdi Paşa, sıkışmış olan Padişahın ve Ferit Paşa’nın, pek uygun bir yolla yardımına yetişmek istiyordu. Kerim Paşa, Ali Fuat Paşa’yı da Selanik’ten tanıyordu.

Baylar, 27/28 Eylül 1919 gecesi, gece yarısına bir saat kala telgraf başında Kerim Paşa ile karşı karşıya geldik. İkimiz birbirimizi şu sözlerle tanıdık:

        Sıvas “Mustafa Kemal Paşa telgraf başındadır. “Kerim Paşa’ya söyleyiniz, buyursunlar.’ diyorlar.”

İstanbul  “Siz, Mustafa Kemal Paşa Hazretleri misiniz, ruhum?”

        Ben  “Evet, Sayın Kerim Paşa Hazretleri,” dedikten sonra:

Kerim Paşa “Sıvas’ta Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine” adresini yazdırdı ve: “Paşaya söyleyiniz anlar; Birinci Hazret karşınızdadır.” sözlerini, bir çeşit parola gibi ekledi. Kerim Paşa : “Yüksek esenliğiniz iyidir inşallah kardeşim.” diye başladı.

Kerim Paşa’nın, İstanbul Hükümetince temiz yürekli ve temiz ahlaklı oluşundan yararlanılarak, nasıl aldatıldığını anlamak için sözlerinin başlangıcını olduğu gibi, kendisine yeniden söyleteceğim. Rahmetli Kerim Paşa sözlerini şöyle sürdürdü:

“Yurdun iyiliği için, büyük yurtsever kardeşimle ve yüksek Temsilciler Kurulu üyesi dostlarla görüşmek isterim. Sizlere ulaştırılmak üzere Ali Fuat Paşa aracılığı ile bir tel çekmiştim. Yüksek ellerinize ulaşan işte o teldeki ilkelere göre, inşallah sevindirici bir çözüm yolu buluruz. Yurdun geçirmekte olduğu nazik, önemli ve güç dönemi Tanrı’nın yardımı ile kolaylık alanına ulaştırırız. Bunun için, Tanrı bağışı ile nurdan yaratılmış, kurtarıcı dileklerimizin gönül aydınlatıcısıyla bununla ilgili önemli şeyler konuşarak, yurt ülküsünde birleşelim, değil mi pek akıllı ve öngörüşlü kardeşim? Kötücül alçakların, bu güzel yurdumuz üzerindeki kara çalmalarını ve açıkça kötülük gütmelerini önleyelim ve onları umutlarının pusularında kötürüm ve cansız bırakalım ve yalnız hükümet ile ulusun, sadece yurt esenliği ile ilgili hizmetlerini ve işlerini uzlaştıralım ki ortak ve yüce ülkümüz aslında hep birdir. Yurt kaygısı ile gösterilen bunca temiz duygulu gösterilerin, uygarlık dünyası karşısında kutsal topraklarımızın elde tutulması ve korunması ile ilgili en büyük yurtseverlik olduğunu bir kez daha belirtmek için bugünkü durumun güçlüklerini kaldıralım ve buna çare bulmak için de, bu sevgili kardeşinizle görüşmeye başlayalım. Bekliyorum kardeşim. Bu girişimim üzerinde hükümetin, geniş ölçüde bir iyi niyet gösterdiğini sözlerime eklerim, ruhum.”

Baylar, Kerim Paşa i1e 27/28 Eylül, gece yarısından önce saat 11’de başlayan bu görüşmemiz, gece yarısından sonra saat yedi buçuğa dek, tam sekiz buçuk saat sürdü. Üç evreye ayrılabilen bu görüşmemiz, “esericedit” denilen büyük tabaka kağıtlardan yirmi beş sayfa doldurdu. Bunların hepsini burada okuyarak, dinlemeye katlanışınızı kötüye kullanmaktan korkarım. Rahmetli Kerim Paşa’nın, köklü görüşlere ve kendisinin anlayışına uymasa da yazık ki, güçlü bir mantığa dayanmamakla birlikte tatlı sözlerinin ve gösterişli tümcelerinin okunup işitilmesini sağlamak için, yayımlayacağım belgeler arasına, bu görüşmemizi de olduğu gibi katacağım.

Yalnız bu görüşmede iki yanın, güttükleri amaç ve dayandığı temel noktalar üzerinde, özellikle sonuç üzerinde kısaca bir fikir verebilmek için izin verirseniz her evresinden bir parçacık olsun söz edeceğim.

Kerim Paşa’nın, bilginize sunduğum ilk teline yanıt verirken biraz da onun yöntemine, anlatım özelliğine uymuş olduğum görülecektir.

Yanıtımda ben de şöyle başladım:

          “Kerim Paşa Hazretlerine: Kutuplar kutbu, deyiniz, anlar.” diye başladıktan sonra: “Şimdi yanıt veriyorum.” dedim.

“Pek saygıdeğer ve temiz yürekli kardeşim Abdülkerim Paşa Hazretlerine: Tanrı’ya şükürler olsun sağlığım yerindedir. Büyük ve soylu ulusumuzun yasal haklarını anlamış ve onu korumaya ve savunmaya bütün varlığı ile girişmiş olduğunu görmekle pek mutluyum... Görüşmek için gösterilen isteğe candan teşekkür ederiz........................... Fuat Paşa Hazretleri aracılığı ile çekilmiş olan telyazısının özünü öğrenmiş bulunuyoruz. .........................................................................................................................................

.........................................................................................................................................

Temel olarak alınan Bildiri içindekilerin Ferit Paşa ve arkadaşlarına yönetilmiş bir haykırış ve çıkışma olduğunun, azıcık düşünme ve inceleme ile ortaya çıkacağı besbellidir. Padişahın yüreğini derin üzüntülere uğratan davranışlar ve işler, ulusumuzca değil, ama Ferit Paşa, Dahiliye Nazırı Adil Bey, Harbiye Nazırı Süleyman Şefik Paşa ve bunların çalışma arkadaşları bulunan Harput Valisi Ali Galip Bey, Ankara Valisi Muhittin Paşa, Trabzon Valisi Galip Bey, Kastamonu Valisi Ali Rıza Bey, Konya Valisi Cemal Beylerce işlenmiştir.

Malatya’daki hayınca girişim, Çorum’daki hayınca düzen, Konya’da yapılan ölüm kalım girişimi, gerçek evreleriyle size bildirilmemişse sizi de çözüme başlangıç olmak üzere düşündüğünüz noktadaki yanılmanızdan dolayı özürlü sayarız.................

Yabancıların görüşlerinin bizden yana değişmesi gerçeğin kendisidir. Ancak bu değişme, hiçbir zaman Ferit Paşa Hükümetinin güttüğü siyasa sonucu değildir. Bu sonuç, ulusumuzun varlığını gösterme ve tanıtlama yolunda kendisinin yaptığı dayançlı girişimlerin meyvesidir. İşte bu konuda, Padişahı aldatıyorlar. ............................................................................................................................

Kurtuluş çaresi ve yaşama ilkesi ancak ve ancak “Ulusal Kuvvetlerin etken ve ulusal buyrumun egemen” olmasındadır. Bu sağlam ve yasal ilkeden en küçük sapma Tanrı korusun, devlet, ulus ve yurdumuz için çok acı bir yıkım doğurur......................................

Temiz duygularla yapılan ulusal eylemlerimizi kötüye yormaktan ve böylece yaymaktan geri durmayan aşağılık kötücüllerin çok olduğu bir gerçektir. Ama, ne çok yazıktır ki, hep kötülük düşünen bu adamların başında, sonsuza dek yaşayacak olan devletimizin Sadrazamı Ferit Paşa ve nazırlık görevinde bulunan Adil Bey, Süleyman, Şefik Paşa gibi devlet adamları var.

Yurdumuza takım takım Bolşevikler girdiğini ve ulusal ayaklanmanın Bolşevik ayaklanması olduğunu resmi olarak ilan eden ve dile düşüren bu karayazılı kişilerdir.

Yüksek ve temiz duygularla yapılan ulusal eylemlerimizin, İttihatçıların son ölüm kalım çabası olduğunu ve İttihatçıların parasıyla yönetildiğini resmi olarak ve açıkça dünyaya, yabancı gazetecilere söyleyen bu şaşkınlardır.

Anadolu’da karışıklık olduğunu ajanslarla resmi olarak duyuran ve Ateşkes Anlaşmasının özel maddesine göre sevgili yurdumuzun düşman eline geçmesine yol açmak isteyenler bu bilisizlerdir.

Malatya’daki Müslüman halkla Sıvas’taki Müslüman halkı birbiriyle boğazlaşmaya sürüklemek isteyen bu zavallılardır. Ulusal eylemlerimizin önüne geçeceğim diye Sıvas’a ve ulusal duyarlığın görüldüğü her yere, yabancıların girmesini isteyen bu hayınlardır. Bununla birlikte, bizim kutsal amacımız, tam siz kardeşimin düşündükleri gibi, kötücüllerin bu güzel yurt üzerindeki kara çalmalarını ve açıkça yaptıkları kötülükleri önlemek ve onları umutlarının pususunda kötürüm ve cansız bırakmak ve devlet ile ulusun yürüttüğü işleri ancak yurdun esenliği ile ilgili noktada uzlaştırmaktır. Tanrı’ya şükürler olsun, bu amacın gerçekleştirilmesinde artık ulusumuz her türlü kötücül davranışları kırmış ve bütün yiğitliğiyle dayançlı adımı atmıştır. Yabancılar bile, ulusun yaygın gücünü dönülmez dileklerini, İstanbul Hükümetinin ise, tersine, ne denli köksüz ve ulus ile ilgisi bulunmayan güçsüz bir kurul olduğunu çok iyi anlamıştır. Merzifon’u boşalttılar. Samsun’u da boşaltmaya başladılar. İçişlerimize ve ulusal eylemlerimize karşı tarafsız kalacaklarını söylüyorlar. İşte ulusal girişimlerimizin, bağımsızlığı sağlama yolunda elde edebildiği ilk sonuç budur.

Ulusal akımdan, İstanbul’da Anayasa hükümlerine uyulmakla sonuç alınabilecektir.

Şimdiki hükümetin, geniş ölçüde bir iyi niyet beslediği sanısının yerinde olmadığını bildirmeme izin vermenizi rica ederim.

Ben, daha Erzurum’dan, Ferit Paşa’ya gerçek durumu açıklayarak, ulusun gücüne ve buyrumuna karşı çıkacak hiçbir güç kalmadığını yazmıştım ve kendisine, karşı gelme ve engelleme davranışını sürdürmemesi gerektiğini anımsatmıştım. Bu aymaz kişi, buna yanıt vermemekle birlikte, ulusal akımın birkaç kişinin kışkırtmasından doğduğunu ilan etti ve azgın bir çıkar isteği ile, bilisizlikten ve aymazlıktan doğan körlükle iki yanı da kollayarak yerlerinde tutunabilecekleri yanlış kanısında bulunan birkaç valisinin aldatıcı raporlarını, benim temiz ve yurtseverce uyarmalarıma üstün tuttu. Bu gün o, her türlü kötülük, hayınlık, güçsüzlük ve uyuşukluk içine daldıktan ve ulus da bütün olup bitenlerin gerçek yüzünü tam açıklıkla öğrendikten sonra, bize düşen ödev, pek çabuk davranarak ulusun isteklerine uyacak yeni bir hükümetin iş başına gelmesini sağlamaktır.

Eğer bugünkü hükümet üyelerinin kişisel durumlar ve canları için herhangi bir kuşkuları varsa, bugün için böyle şeylerle uğraşmak düşüklüğünde bulunulmayacağına, pek yüksek olan ulusumuz adına kendilerine istedikleri sözü ve güvenceyi vermeyi de ulusumuz yararı için gerekli sayarız. Ama, tuttukları yanlış yoldan dönmemede direnirlerse bundan doğacak sonuçların sorumluluğu kendilerine düşecektir.

İşte, yaptığımız iyicil girişim dolayısıyla bir kez daha ve son olarak, yüksek kişiliğiniz gibi yüreği gerçekten yurt ve ulus sevgisiyle ve Padişaha sevgi ve bağlılıkla dolu olan ve kardeşlik anılarını her zaman saygı ile taşıdığım kardeşim Abdülkerim Paşa Hazretleri aracılığıyla da bildirmiş olmak, bizim için her türlü vicdan rahatlığının gerekleşmesine yaramıştır.”

Baylar, buraya değin söylediğim sözler bir maddenin özetidir.

Bundan sonra gelen maddede:

“Ulusal ayaklanma, olanca genişliği ile İstanbul’a doğru ilerlemektedir. Ferit Paşa ve arkadaşları bunu bilmektedir. Siz de bu bilgiyi isteyip aydınlanınız.” dedikten sonra gerçekten o günlerde yapılmış olan başarılı askeri eylemlerle ilgili raporları özetleyerek anlattım ve: “Artık, bütün bu eylemleri durdurmak, yalnız ve ancak bir şeye bağlıdır. O da, ulusun isteklerine bütün anlamıyla uyacak bir kişiye hükümet başkanlığının verilmesine ve o kişinin de ulusal amaçları anlayarak ona göre önlem almaya girişmesine bağlıdır.” dedim.

“Bütün bu söylediklerimiz karşısında sizin de kardeşçe bir diyeceğiniz varsa bildirmek iyiliğinde bulunmanızı rica ederim.” cümlesinden sonra: “Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti Temsilciler Kurulu adına Mustafa Kemal” diye imzamı koydum.

Bundan sonra, Kerim Paşa: “Önce sizinle birlikte bulunan sayın kişilerin hepsine selam ve saygılarımı sunmak iyiliğinde bulunmanızı rica ederim.” başlangıcı ile görüşmemizin ikinci evresini açtılar. Kerim Paşa devam etti:

“Başladığım kısa konuşmanın bütün evrelerini siz anlattınız. İki yerde, işin çözümlenmesi için, doğru görüşe varılmadığını söyleyerek özürlü sayılacağımı ileri sürdünüz. Her ne kadar , bütün yurtta olup bitenler bilinemeyince bir işte hakemlik etmek güç ise de, yurtla ilgili işin çözümlenmesinde ışığımız, tertemiz yurt kaygısı olduğundan, dayanılacak temel sağlam ve aydınlıktır. Yurdun alınyazısı için yargıya varılacağı şu sıralarda, bütünlük gösteren bir ulus ve hükümetin göreceli işi göz önünde tutarak, bunun kolay çözüme ulaşması dileğimi bilginize sunmak isterdim.

Çıkış noktası olarak aldığıma parmak bastığınız Padişah bildirisini anlayışta, ben yanılmış olabilirim. Yalnız, izin veriniz de asıl işin çözümlenmesinde en büyük bir dayanak sayılan bu yüksek bildirideki bütün yönleri açıklayarak, Padişahın bildirdiklerinin geniş kapsamını anlatayım. Ben sanıyorum ki, Padişahımız...”

Ben, hemen Kerim Paşa’nın sözünü keserek şunu yazdırdım: “Kerim Paşa Hazretleri, gereğinden çok açıklamalar, asıl amaçtan bizi uzaklaştırabilir; şu da var ki, Padişah bildirisi yorumlarıyla çokça uğraşmak yararsızdır. Rica ederim, anasorun üzerinde görüşelim.”

          Kerim Paşa yanıt verdi:

         “Anasorun üzerinde görüşeceğiz, izin veriniz, sözümüzü sürdürelim efendim.”

         Ben “Rica ederim, en son söz ve öneri üzerinde anlaşalım.” dedim.

         Kerim Paşa “Evet, oraya geleceğiz efendim.”

FERİT PAŞA HÜKÜMETİ ÇEKİLMELİDİR

Sözü ben sürdürdüm ve: “Kerim Paşa Hazretleri, yasal çalışmalarımızın ve ulusal tepkinin artık daha çok kötüye yorulmasına ve düzeltilmesinin gerek görülmesine ve hele, bu düzeltmeler ve değiştirmeler için de cinayeti ve hayır tanıtlanmış olan bir hükümetin üyelerince yapılan yasadışı savunmaların temel olarak alındığını görmeye dayanamayız. Biz son durumu açıkladık ve ulusun kesin isteğini bildirdik. Bilmem yinelenmesi gerekli midir? Siz, ulusun sonuçlandırılması gerekli bu isteğine karşı Ferit Paşa Hükümetinin, devletin en yüce katını daha da kirletmesine aracılık etmek istiyorsanız, bu çabalamalarınızın hiçbir olumlu sonuç vermeyeceğinden başka, siz kardeşimiz için eskiden beri beslediğimiz kardeşlik duygularını da sarsacağından kaygılanırım.

Şimdi, Ferit Paşa, hiç zaman yitirmeden yerini bir namuslu kimseye bırakacaksa ve buna inanıyorsanız çözümlenecek     hiçbir güçlük kalmamıştır. Yoksa, aracılığınız, gönlünüzün kırılmasından ve yararsız bir yorgunluktan başka bir sonuca ulaşılmayacaktır.

Ferit Paşa, yerini bırakmazsa kendisinin acıklı bir sonuçla karşılaşmasına yol açacaktır. En son ve en kesin söz şudur: Amacımız bu sarsılmaz gerçeği Padişahın bilgisine sunacaktır. Siz, ancak bu kutlu görevi yapmakla, bugün yurdun ve ulusun yüksek kişiliğinizden beklediği dinsel ve ulusal görevi yerine getirmiş olursunuz.”

Kerim Paşa: “Sözü uzatmamak doğal olarak temel amaçtır.” diye bağlayarak, sözü gereğinden çok uzattı. Bu uzun sözler şu tümce ile sona erdi: “Yurt için burada yaptığım şu girişim elbette Tanrı ve ulus katında, bütün temizliği ile değerli kalır ve işin gerçek sahibi olan Yüce Tanrı, ulus ve yurdun kurtuluşunu sağlamaya neden olacak temellere bağlayarak tamamlar. Ulu Tanrı, güçlükleri çözücüdür. Değerli gözlerinizden öperim.”

Yeniden yanıt vermek sırası bana, gece yarısından sonra saat 4.30’da geldi. Kerim Paşa’nın dokunduğu noktaları yanıtsız bırakamazdım. Ben de uzun düşünceler ileri sürdüm ve sonunda: “Öyleyse”, dedim, “bizim ve sizin gibi özverili ve yurtsever kişilerle yapılacak girişimin amacı ne olmak gerekir? Yönetiminin her dakikasından ulus için, geleceğimiz için yeni bir yıkım yolu hazırlamaktan başka bir sonuç beklenmeyen Ferit Paşa ile ulusun arasını bulmak gibi olmayacak işlerle uğraşmak mı, yoksa bir an önce bu yasadışı kurulun yerine ulusun ve yurdun gereksinmeleri ve alınyazısıyla orantılı yeni bir kurulun devlet işlerini yüklenmesi gereğini Padişaha bildirmeye yol aramak mıdır? Bu iki noktadan biri için evet ya da hayır biçiminde yanıt vermek iyiliğinde bulunursanız, Tanrı ve ulus katında bütün temizliği ile değerli kalacağından kuşku olmayan tertemiz girişiminizin bizlere ilgili yöndeki evresini tamamlamış, olursunuz.”

Kerim Paşa’dan kısa bir yanıt istemiştik. Gene uzun bir yanıt geldi. Ama bu uzun sözler arasında birtakım tümcelerle bize Padişahın aldatılmış olmayıp her şeyi bildiğini anlatıyordu.

Kerim Paşa’nın birtakım tümcelerinde şunlar vardı: “Yüce Padişahlık katı, kesin karar ve çözüm katı olup, yasal bir devlette bu yüksek kat, bütün ulusun yöneleceği bir mihraptır. Anadolu’nun bütün dileklerinin Halifenin bilgisine sunulduğunu bana bildirmişlerdir. Öyleyse, kamu işlerinin kıblesi ve yüce dileklerin kabul yeri Padişahımız Efendimiz her şeyi biliyorlar.”

Kerim Paşa kendine özgü tümcelerle sürdürdüğü düşüncelerini şöylece bitirdi: “Ulu Tanrı, nice yüksek etmenler yaratarak ve kullarına esin vererek, bu çözülmesi güç düğümü büsbütün çözecektir. Kuşkusuz Tanrı’nın buyruğu güzeldir ve yakındır. Tanrı’nın eli her elden üstündür. Tanrının bağışı ile geleceğimiz ve ulusal haklarımız yüceliğinde kutlu ve esenlik1i olacaktır. İşte, bağışlayıcı ruh budur, sevgili ruhum.”

          Bu kez baylar, gece yarısından sonra saat 6.10’a gelmiş olmakla birlikte üçüncü evrenin açılmasına ben yol açtım.

         Rahmetli Kerim Paşa’nın, pek hoşlandığını bildiğim bir deyimle, “büyük hazret!” deyimiyle söze başladım:

“Ümmetin ve ulusun yöneleceği yüksek bir kat olduğu içindir ki, ulusun dileklerini bildirmeye yol bulmak için çalışmaktan geri durmadık.

Yalnız, büyük bir yanılmadan sizleri kurtarmak amacıyla bilginize sunalım ki, Anadolu’nun bütün dileklerinin Halifenin bilgisine sunulduğu yolundaki söz1ere, ulusun şimdilik güveni sağlam değildir. Çünkü, ulus inanıyor ki Padişah, hayınlıkları belli olan birkaç kişiyi ulusa üstün tutmazlar.”

Kerim Paşa’nın dokunduğu noktalara karşılık verirken de şunları söyledim: “Pek güzel ve yakın olan Tanrı buyruğunun yerine gelmesiyle, karayazılı ve zulme uğramış soylu ulusumuzun kurtuluşa ve esenliğe ermesi için, tükenmez gücü ve esirgeyiciliği olan Tanrı’ya yakarır ve ufukları her zaman inatçı bir dumanla sarılı İstanbul’daki kimi kişilerin gerçeği görmekten bayağıca kaçınma duygularının ortadan kalkmasını bekleriz. Ulusun yüce ruhu da işte böyle duyarlıdır.............................................................................

Yalnız, bir daha söylememe izin vermenizi rica ederim ki, evet ya da hayır biçiminde karşılık verilmesini rica ettiğimiz sorular ne yazık ki yanıtsız bırakılmıştır. Azizim, Tanrı’nın eli her elden üstündür; ama, böyle de olsa, güçlükleri ve sorunları çözmeye girişenlerin kararlaşmış bir ereği olmak gerektir.

...Ulus, Tanrı’nın buyruğunu yerine getirecektir ve buyurduğunuz gibi, ulusal haklarımız kutlu ve esenlikli olacaktır. İyicil dualarınızın eksik edilmemesini rica ederim. Çalışmak bizden, yardım ölümsüz Tanrı’dandır.”Mustafa Kemal”

Artık Kerim Paşa’nın yorulduğu anlaşılıyordu. “Son iki sözüm, ruhum.” diye başladı ve: “Ulusal ülkünün ilkelerini yüce bilmek ve korumak koşuluyla öz dileklerin sayılıp döküldüğünü ve Tanrı’nın eli...... yüce ayetinin hayırla kabul buyurulması üzerine dönülmüş” olduğunu söyledikten sonra: “Allahaısmarladık, yine görüşeceğiz...” diyerek çekilmek istedi. Bırakmadık. Son sözü söylemek istedik ve dedik ki: “Kardeşimizin hatırına kalması için son bir tümce söylüyorum. Ulus güçlü, anlayışlı, dayancında kesindir. İşler hızlı yürümektedir. Şevketli Padişahımızın karar vermek ve sorunları çözmek büyüklüğünü göstermelerinin zamanıdır.” _(belge:_112)

Baylar, bundan sonra Ferit Paşa Hükümeti daha ancak üç gün dayanabilmiştir. Sonra görüşemediğim dostum rahmetli Kerim Paşa’nın birtakım kişilere söylediğine göre, bu yazışmalarımızı olduğu gibi Padişaha göstermeyi başarmış ve onun üzerine direnme gücü kırılmış.

Kerim Paşa’nın Kara Vasıf Bey’e yazdığı 8 Kasım 1919 günlü mektubunda da bu konuya dokunulmuştur.

Rahmetlinin bu mektubunda şu satırlar vardır:

“Eski sadrazam, en son görüşme üzerine ve bunun pek sürekli etkisi ve önemle tartışılması sonunda artık çekilmek gerektiğine inanarak ve bütün direnme gücü kırılarak, çekilme dilekçesini sundu..................................................... İşte, sessiz sedasız, yurt için çalışılan ve tek başına temiz duygulu önemsiz bir girişim ile başarılan büyük olay budur...

Şurası dikkate almalıdır ki, bu yazıları ben yazmıştım, eski sadrazam ile Padişahımız Efendimiz Hazretleri bunun sonucunu öğrendikten sonra yazıların sağlam dayanakları karşısında kararlarını vermişlerdir.......................................... Girişimin ve yazılan yazıların ne kerteye dek yüksek esasları kapsadığı ve nasıl bir temiz vicdan ve keskin görüşle günün gerçeklerini kağıda geçirdi elbette Tanrı katında ve ulus tarihinin önünde soyluluk parıltısı olarak kalacaktır...

Bütün bunları sayıp dökmeye beni yönelten nedenler, geçmiş olayların altında yatan gerçekleri saptamaktır.” Rahmetli Kerim Paşa, mektubunun sonunda: “Bu kağıdımın bir örneğini Temsilciler Kuruluna göndermek iyiliğini esirgemezseniz; yüksek gerçeklerin tam olarak ve birlikte yayımlanmasına yardım etmiş olursunuz.” demiş; ama mektubun örneği değil, aslı bana gönderilmiştir. Bu mektubu da yayımlanacak belgeler arasına koyacağım. (belge: ll3)

Baylar, bu görüşmenin yapıldığı gecenin ertesi günü, yani 28 Eylül günü, özeti bütün kolordulara kapalı telle bildirildi.

TRABZON’DAN GELEN ÖNERİ

Rahmetli Kerim Paşa’nın Fuat Paşa’ya yazdığı ilk telyazısında, İstanbul’dan yüksek kişilerin ulusal eylemleri yönetenlerle belli bir yerde buluşmalarından söz edildiğini görmüştük. Buna benzer, ama tersine olarak, yani Anadolu’dan İstanbul’a gitmek yolunda bir öneri de, bundan daha önce Trabzon’dan çıkmıştı. Bunu, izin verirseniz biraz açıklayayım: Trabzon Valisi Galip Bey, 18-19 Eylül günlerinde Ardase’de görev gezisinde bulunuyordu. Kazım Karabekir Paşa’nın Ardase’ye gidip Vali ile görüşmesi söz konusu idi. Bu iş üzerinde 19 Eylülde telgraf başında Kazım Karabekir Paşa ile görüştük. Görüşmeye yol açan, 18 Eylül günü Trabzon’dan aldığım bir telyazısı idi. Kendisine, olduğu gibi verdiğim bu telyazısında: “Ulusun yararına aykırı 6 maddeyi kabul etmiyoruz

(Bu 6 madde İstanbul ile ilişkiyi kesme buyruğudur.) Dileklerimizin Padişaha ulaştırılması konusu ise, gönderilecek bir kurul ile sağlanabilir kanısındayız.” denilmekte idi. (belge: 114 ) Kazım Karabekir Paşa, makine başında Trabzon Valisi ile görüşmüş, özetini bildirdi. Vali, soru biçiminde birtakım düşünceler ileri sürmüş, Karabekir Paşa uygun karşılıklar vermiş. Vali en sonunda: “İstanbul’a bir kurul gönderilerek durumun Padişahın bilgisine sunulmasını ve bu kurulla kendisinin gitmesini önermiş ise de, bir türlü araçlarla ulusun dileğini bildirmeye giriştiğimiz için, bu düşüncesinden vazgeçmiştir. Böyle bir kurulun gitmesi ve buna, Sarayın durumunu bilen Gümüşhane delegesi Zeki Bey’in de katılması önerilmektedir.” denilmekte idi.. (belge: 115)

Tuhaftır ki, iki gün sonra, yani 21 Eylül 1919’da, Torul’dan Yarbay Halit Bey’in gönderdiği bir kapalı telde de bu kurul işinden söz ediliyordu. Çokça kuruntuya kapılan Padişahı, yabancıların ve Ferit Paşa’nın kucağına atmamak için, İstanbul’a kimliği ve görevi gizli tutulacak bir kurul gönderilmesinin uygun olacağı ve bu kurula delegelerden Servet ve Zeki Beyler alınırsa kıvançla kabul edecekleri, Zeki Bey’in ağzıyla bildiriliyordu. (belge.. 116) Halit Bey’e, 22 Eylülde verdiğin yanıtta, Zeki ve Servet Beylerin bulunacağı bir kurulun İstanbul’a gönderilmesinin uygun olmadığını bildirdim. 24/25 Eylül günü Ha1it Bey’den aldığım bir telde, Trabzon’daki karşı koyucuların başı olan Trabzon Valisi Galip Bey’i, Kolordu ile Erzurum Valisinin çağrısını kabul edip Erzurum’a gitmediğinden, ister istemez, silahlı kuvvetle göz altında bu gece (24/25 Eylül) Erzurum’a gönderdim.” deniliyordu. _(belge.._117)

Baylar, garip bir rastlantı değil midir ki, rahmetli Kerim Paşa’nın ilk aracılık telyazısı, Trabzon Valisinin tutuklandığı gecenin ertesinde, Trabzon’da Vali ile Zeki ve Servet Beylerin ve bunların aldatmaları üzerine birtakım kişilerin İstanbul ile ilişki kesmeyi bozma yolundaki girişimlerinin ve İstanbul’a kimliği belirsiz bir kurul olarak gitmekle ilgili planlarının başarısızlığa uğratılmasının gerçekleştiği bir günde, yani 25 Eylül günü çekiliyor ve bizi ancak 27/28 Eylül gecesi aramayı gerekli görüyorlar. Yapılan yazışmalardan anlaşıldığına göre, Erzurum’a giden Vali Galip Bey, yeniden Kazım Karabekir Paşa’ya, İstanbul’a bir kurul aracılığı ile başvurmaktan söz etmiştir; bunu, Paşa’nın 27 Eylül günlü bir izin isteme telinden anlıyoruz. Buna 28 Eylülde karşılık olarak çekilen telde: “Kerim Paşa ile yapılan görüşme özeti okunduktan sonra söz konusu başvurmanın gerekli görülüp görülmeyeceğinin bildirilmesini rica ederiz. Gerekli görülürse, Trabzon Valisinin ulusal eylemlerimize karşı gelmekte Dahiliye Nazırı Adil Bey’den hiçbir ayrılığı olmadığından kendisinin yüksek ulusal işlerimize hiçbir yolla karışmasına izin verilmemesi” yanıtı veriliyor. (belge: 118) Kazım Karabekir Paşa’nın 30 Eylülde verdiği karşılıkta ise: “Trabzon Valisinin bu gibi işlere karıştırılmaması yolundaki” düşüncemizin doğruluğu kabul olunduktan sonra “Trabzon’un durumunda çoktan beklenen düzelme oldu.” deniliyordu. ( belge : 119 )

Baylar, bu son söylediklerimle bir gerçek üzerinde daha sizleri aydınlatmak isterim. Trabzon Valisi Galip Bey ile Zeki Bey’in, Saray ve Ferit Pasa ile ilişkileri vardır. Bir kurul olarak İstanbul’a gitmek istemelerinin, ulusal amaca hizmet için olmayıp, İstanbul’da gerekenleri aydınlatmak ve birtakım önlemler önermek ve yeni buyruklar almak gibi ereklere dayandığı bence kuşku götürmüyordu. Nitekim, Zeki Bey daha sonra İstanbul’a gittiğinde, arkadan yeterince para ve cephane yollamaya söz verilerek ve özel yönerge ile, Trabzon ve Gümüşhane dolaylarında örgütler kurmak üzere gönderilmişti. Adı geçeni, İnebolu’da tutuklatarak Ankara’ya getirtmiştim. Bana, bu söylediklerimin hepsini açıkladı. Yalnız, sözde İstanbul’u aldattığını, alacağı para ve silahları bize teslim etmek düşüncesinde bulunduğunu söyledi. Buna, o gün ve dahası bugün bile inanacak bönler bulunabilir mi? Bununla birlikte, ben bu kişiyi, Erzurum Kongresi ile ilişkisine saygı gösterip, yalnız gerekli uyarma ve öğütlemelerle yetinerek salıvermiştim.

İLK BOZKIR OLAYI VE İZMİT MUTASARRIFININ KARŞI KOYMASI

Baylar, İstanbul Hükümetince Kolordu Komutanı olarak Konya’ya gönderilen Sait Paşa’yı 30 Eylülde İstanbul’a geri gönderdik. Konya Valisi kaçak Cemal Bey’in, kaçmadan önce düzenlediği ilk Bozkır olayının önce geçmek için, Yirminci Kolordu ve Niğde’deki On Birinci Tümenin aracılığı ve yardımlarıyla gereken önlemler alındı ve İstanbul’un beklediği kötülük durduruldu. Ereğli, Bolu, Adapazarı, İzmit dolaylarında kurulmasına çalışan Kuvayi Milliye örgütleri, eylül ayının son günlerinde büyük duyarlık göstermeye başladı ve o çevrelerdeki Kuvayi Milliye başkanları, hükümet çekilmemekte direnirse İstanbul’a yürümeye hazır bulunduklarını bildiriyorlardı. Bu durumu 28 Eylülde bütün yurda ve doğal olarak İstanbul’a da genelge ile bildirdik. Ancak, İzmit kentinde 2 Ekim günü olumsuz denebilecek yeni bir durum karşısında kaldık. O sırada İzmit Mutasarrıfı, Suat Bey adında bir kişi idi. Kendisini telgraf başına çağırdık. Son günlerdeki bildirimlerimizin hepsinin alınarak gereğinin yapılıp yapılmadığını sordum. Mutasarrıf Bey, yaptığı açıklamada diyordu ki: ‘‘Bildirimleri aldım. Anlaşmazlık ve karışıklık olmaması için, halkı serbest bırakarak dinlemeyi en doğru bir tutum olarak gördüm. Olumsuz söylentiler vardır. Temsilciler Kurulundan açık1ama istemek ve özellikle amacın, İttihat Hükümetini önceki biçiminde diriltmek olup olmadığını kesin olarak anlamak istemektedirler. Ben en tarafsız bir adam olmak üzere düzeni ve güvenliği korumakla yükümlüyüm. Ben, her kim ve her ne için olursa olsun, sonucu bilinmeyen bir serüvene başkalarını sürüklemeyi doğru görmem. Hesaplı ve sakıngan davranılması düşüncesinde olduğumu bütün deneylerime dayanarak bilginize sunarım.’’ (belge:120)

Verdiğim yanıt ise şu idi:

Sıvas, 2 Ekim 1919

Suat Bey’e

Y: İzmit’te en küçük anlaşmazlığa ve karşılığa meydan vermemek, temel göreviniz olduğu gibi bizim de özellikle rica ettiğimiz bir iştir. Örgütlerimizin ve ulusal eylemlerimizin yasal amacını ve niteliğini, gerek size ve gerek İzmit’te birçok kişilere ve bütün dünyaya karşı yazdığımız ve yazmakta bulunduğumuz bildiri ve açıklamalarla, en kötücül düşmanlarımıza bile anlatmış olduğumuza kuşkumuz kalmamıştır. Artık, ancak ayaktakımının söylentisinden başka bir niteliği olmayan dedikoduların karar vermede etkili olabileceğini sanmıyoruz. Bundan başka, halkın sorup öğrenmeyi gerekli gördüğü noktalar var idiyse, bunlar neden hemen sorulup çözümlenmemiş bulunuyor? Siz tarafsız durumda kalmayı yeğ görüyorsunuz. Oysa tutumunuz hiçbir zaman tarafsızlık olamaz. Çünkü, siz ulusun yasal eylemlerine karşı tarafsızlığınızı ileri sürdüğünüz halde, hayınca davranışlarıyla yasadışı olan ve aslında yok sayılan Ferit Paşa Hükümetinin memurluğunu yapıyorsunuz. İttihatçılığın diriltilmesiyle uğraşacak dar görüşlülerden olmadığınızı siz pek güzel anlayabilirsiniz. Size, pek temiz duygularla ve fakat bütün kesinliği ile bunu bildiririm ki, siz artık Ferit Pasa Hükümetine güven beslemiyorsanız bunu Dahiliye Nazırlığına resmi olarak bildirmelisiniz. Eğer ulusun kararına ve isteğine aykırı olarak Ferit Paşa Hükümetine güveniniz varsa, İzmit’in sayın halkını yasal ulusal eylemlerinde serbest bırakmak üzere hemen görevinizden ayrılıp İstanbul’a gidiniz. Bu iki noktadan herhangi birine uymazsanız sizin için doğabilecek durumun yaratıcısı ve sorumlusu yine siz olacağınızı bütün içtenliğimle bildirmeyi bir vicdan görevi sayarım.

Temsilciler Kurulu adına

                                                                                                         Mustafa Kemal

Mutasarrıf Bey’in: ‘‘Kulunuzu soğukkanlılıkla dinleyiniz efendim; bendeniz iyi anlatamadım. Amacımızın yüceliği ve  yasallığı üzerine hiç söz söylenemez.’’ Tümceleriyle başlayan yanıtında yazılan satırlar: ‘‘Bizi yarınki cuma namazı toplantısına dek kendi kendimize bırakınız. Ferit Paşa’ya, kim bilir kaç kez kalemle saldıran bendenizi ne denli kötü gözle görüyorsunuz efendim?’’ tümceleriyle sona eriyordu. (belge_:_121)

Bunun üzerine, ertesi günlü cuma namazı toplantısına değin bekleyeceğimizi bildirmek için yazdığım telyazısına şu iki tümceyi ekledim: ‘‘Sizi kötü gözle gördüğümü sanmanız doğru değildir. Çünkü vicdanımız sızlamaksızın varabileceği yargılar, ancak, gerçek sonuçların alınmasına bırakılmıştır efendim.’’ (belge: 122)

O günlerde İzmit’te Albay Asım Bey adında bir kişi, tümen komutanı olarak bulunuyordu. Asım Bey’e de, bir iki günden beri telgraf başında bildirimde bulunulmuştu. Ama hiçbir yanıt alınamıyordu. Onu da, 2 Ekim günü makine başına çağırdım, konuştum. Kendisine:

‘‘Hükümetin düşeceği ve belki de düşmüş olması kesin olarak beklenir. Bu durumda ulusun dayancı ve buyrumu her türlü kuşkunun üstünde bir sağlamlık gösteriyor.’’ dedikten sonra, kesin düşünce ve kararını beklemekte olduğunu söyledim. (belge:123) Tümen Komutanı Asım Bey’in uzun uzun özür ve düşünce bildirmekle doldurduğu karşılığından çıkan olumlu anlam, şimdiye dek yanıt vermeyişinin, İstanbul’daki Kolordu Komutanına yazdığı buyruk isteme yazısına karşılık alamayışından ileri geldiği (belge:124) ve yarınki cuma namazında kararlar alınacağı tümceleriyle özetlenebilir. (belge: 125) Birtakım öğüt1eri ve özendirmeleri kapsayan yanıtımda başlıca şunları dedim: “Ferit Paşa’nın yarına değin çekilmesi çok kuvvetle beklenebilir. Böyle olunca, yarınki toplantınız sonunda Padişah Hazretlerinden ve belli olursa yeni hükümet başkanından, hükümetin ulusal isteklere tam olarak uyacak tarafsız kişilerden kurulmasının rica edilmesini ve bunun beklendiğinin bildirilmesini sağlayınız. Bir de, yurdumuzu ve ulusal bağımsızlığımızı kurtarmak için, kurulacak yeni hükümet ile birlik olarak, daha pek çok çalışmaya gereksinme duyduğumuzdan tam sessizlik içinde, Temsilciler Kurulu kararı ile bildirdiğim noktaları göz önünde bulundurarak örgütler kurulmasının sürdürülmesini rica ederim.” (belge.. 126 )

FERİT PAŞANIN ÇEKİLMESİ

Baylar, ben Asım Bey’e bu son tümceleri yazdırırken (2 Ekim 1919, saat 3.40 sonrada) araya imzasız şöyle bir özel tel girdi:

“Paşa Hazretleri, İstanbul’da yakın arkadaşlar söylediler. Bütün akşam gazeteleri yazıyormuş. Ferit Paşa sağlık durumu dolayısıyla çekilmiş; Tevfik Paşa, hükümeti kurmakla görevlendirilmiş. Daha sabahtan söyleniyordu; fakat doğrulanmamıştı, şimdi doğrulandı efendim.”

“Bu teli kim veriyor? Anlayınız” dedim. Sormaya zaman kalmadan telin şöylece arkası geldi:

         “Biz Ankara telgrafçıları. Paşa hazretlerine saygılarımızı sunarız ve yurdumuzun başına büyük bir bela olan bu hükümetin devrilmesi için, ulusun başında bulunup sağlayışını kutlarız. Kendisine söyleme iyiliğinde bulununuz.”

Telgraf haberleşmesi kesildi. Gerçekten 2 Ekim günü Ferit Paşa Hükümeti düşmüş bulunuyordu. Fakat, yeni hükümeti kuran Tevfik Paşa değil Ayandan Birinci Ferik Ali Rıza Paşa idi.

Baylar, sırası gelmişken bilginize sunayım; bütün telgrafçılarımızın, ulusal girişim ve eylemlerimize yaptıkları özverili hizmetlerinin ulusal tarihimizde önemli yeri vardır. Kendilerine bugün açıkça teşekkür etmeyi bir ödev sayarım.

ALİ RIZA PAŞA HÜKÜMETİ

Baylar, Ferit Paşa Hükümetinin düştüğünü ve Ali Rıza Paşa’nın yeni hükümeti kurmakla görevlendirildiğini 2/3 Ekim 1919 günü yazdığım bir genelge ile bütün ulusa bildirdim. Bu genelgenin bir örneğini de, bilgi edinilmesi için, yeni Sadrazama ulaştırdım. _belge:_127)

2 Ekim günü, yeni hükümet başkanıyla, görüşmek istemiştik. Ertesi gün, hükümetin toplantısı sırasında, Temsilciler Kurulu ile görüşeceklerine söz vermişlerdi.

Bilginize sunduğum bu genelgede belli başlı noktalar şunlardı:

1- Yeni hükümet, Erzurum ve Sıvas Kongrelerinde kararlaştırılan ve saptanan örgütlere ve ulusal amaçlara saygı gösterirse, Ulusal Kuvvetler ona yardımcı olacaktır.

2- Yeni hükümet, Millet Meclisi toplanarak gerçekten denetleme işine başlayıncaya dek, ulusun yazgısı ile ilgili hiçbir yüklenmeye girmeyecektir.

3- Barış Konferansına atanacak delegeler, ulusun isteklerini gerçekten anlamış ve güvenini kazanmış bilgili ve güçlü kişilerden seçilecektir.

Bildiride bu saydığım ilkelerin yeni hükümetçe kabul edilmesinin önerileceği belirtildikten sonra: “Bu konuda başkaca düşündükleri varsa yarın öyleye değin tez elden bildirilmesi” istendi.

3 Ekim 1919 günü Sadrazam Ali Rıza Paşa’ya yazdığım telyazısında: “Ulus, şimdiye dek, başına geçenlerin Anayasaya ve ulusal isteklere aykırı davranışlarından üzüntü duydu. Bundan dolayı, yasal haklarını tanıtmak ve yazgısını yetkili ve güvenilir ellerde görmek için kesin kararını verdi. Gereken sağlam girişimlere başladı. Düzenli örgütlere bağlı Ulusal Kuvvetler, ulusun kesin buyrumunu bütünüyle gösterme ve tanıtlama gücünü kazandı.

Ulus, Padişahın güvendiği yüce kişiliğinizle yüksek arkadaşlarınızı güç durumda bırakmak istemez. Tersine, yardımcı olmaya bütün içtenliğiyle hazırdır. Ancak, hükümet üyeleri arasında Ferit Paşa ile işbirliği yapmış nazırların bulunuşu, yüksek hükümetinizin görüşleriyle ulusa isteklerin uygunluk derecesini büyük bir açık yüreklilikle anlamak zorunluğunu doğurmuştur. Ulusa tam güven gelmeden, iyiliğe doğru atılmış olan adımın durdurulması ve yarım önlemlerle yetinilmesi uygun görülmemektedir. Bundan dolayı, şu ilkelerin sizce kabul edilip edilmeyeceğini kesin ve açık olarak anlamak isteriz.” dedik ve genelge dolayısıyla bildirdiğim üç ilkeyi yazdık. Daha sonra: “Bu temel noktalarda uyuşma olduğu anlaşıldıktan sonra, olağandışı durumun düzeltilmesi amacıyla ikinci derecede birtakım sunuşlarda” bulunacağımızı da bildirdik. (belge: 128)

Ali Rıza Paşa bugün ant içmek üzere Saraya gideceklerinden telyazımıza yarın karşılık verileceği bildirildi.

 ALİ RIZA PAŞA HÜKÜMETİNDE SEZİLEN DURAKSAMA

Biz, kimi davranışlardan, Ali Rıza Paşa Hükümetinde bir duraksama, bu hükümette bulunan kişilerin de kafalarında bir bulanıklık sezer gibi olduk. Onun için birtakım önlemler almayı uygun gördük.

Gene o gün bir genelge yazdık. Bunda: “Hükümet ile ulus arasında, görüş ve istek yönünden uyuşma sağlandığı, genelge ile bildirilinceye dek, eskisi gibi resmi yazışmanın kesilmiş bir durumda bulundurulması” gerektiğini bildirdik. (belge: 29)

Bundan başka, her yandan gelen öneri ve düşünceleri birleştirerek bütün kolordu komutanlarına ve ulusal ayaklanmaya yardımcı olan valilere de 3 Ekim günü, birtakım gizli bildirimlerde bulunduk. Yeni Hükümet ile ilk yazışmalarımızı gösteren bu belgeleri, olduğu gibi yüksek görüşlerinize sunmayı, bundan sonraki yazışmalarımızın kolaylıkla anlaşılabilmesi için uygun görüyorum. İzin verir misiniz?

Şifre

                                                                                                          Sıvas, 3.10.1919

                        Bütün Kolordu Komutanlıklarına ve Ulusal eylemlere

                               Yardımcı Valilere ve Vali Vekillerine

          Aşağıdaki telyazısının Harbiye ve Dahiliye Nazırlarına çekilmesi ve çekildiğinin bildirilmesi rica olunur:

“Dahiliye Nazırının hayınca davranışlarına alet olarak halkı silahlandırmaya ve birbirini öldürtmeye kalkışan Konya Valisi Cemal ve Elazığ Valisi Ali Galip ve Malatya Mutasarrıfı Halil Beylerin tutuklanarak askeri mahkemeye verilmeleri ve Trabzon Valisi Galip Kastamonu eski Valileri İbrahim ve Ali Rıza Beylerle Ankara Valisi Muhittin Paşa’nın görevlerinden çıkarılmaları ve ulusun yasal haklarına saldırıda bulunmadıklarından ve ulusal eylemlere ve ülküye yardımcı olmalarından dolayı görevlerinden çıkarılan Sıvas Valisi Reşit paşanın bu görevinde bırakılması, Bitlis eski Valisi Mazhar ve Van eski Valisi Haydar Beylerin hemen açık bulunan illere atanıp çalıştırılmaları istenilmektedir.”

Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk

Cemiyeti Temsilciler Kurulu adına

                                                                                  Mustafa Kemal

Bütün Vali ve Kolordu Komutanlarıyla Bağımsız Mutasarrıflıklara

            Sadrazama, anlamca aşağıdaki örneğe uygun olarak başvurulması ve sonucun bildirilmesi rica olunur.

“Müslüman halkı silahlandırmaya ve birbirini öldürtmeye” kalkışan ve orduyu dağıtmak ve sonunda yurdu savunmasız bırakmak için buyruk veren ve ordunun sırlarını, şifrelerini çalmak için düzenler kurarak bunları açığa vuran ve u1usun Anayasa hükümlerine göre dokunulmazlığı bulunan özel haberleşmesine engel olan eski nazırlardan Ali Kemal Bey ile Süleyman Şefik Paşanın ve Dahiliye Nazırı Adil Beyin, Millet Meclisi açıldığında Yüce Divana verilmek üzere, hiçbir yere kaçmalarına meydan verilmemesini ve Telgraf Genel Müdürü Refik Halit Beyin gene bu nedenlerden dolayı hemen tutuklanarak ilgili mahkemeye verilmesini yasanın dokunulmazlığı ve kutsallığı adına isteriz.”

                                                                  Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk

                                                                    Cemiyeti Temsilci1er Kurulu adına

                                                                                Mustafa Kemal

Elbette Harbiye Nazırlığına geçen Cemal Paşa, orduya resmi bir bildirim yapacaktı. İşte ona ilk karşılık olmak üzere şu telin çekilmesini kolordulara bildirdik:

Şifre

                 Üçüncü, Yirminci, On ikinci, On Beşinci, On Üçüncü

Kolordu Komutanlık1arına

Yirminci Kolordu Komutanı Fuat Paşaya (ayrıca)

                                        Konya’da Refet Bey’e (ayrıca)

            Harbiye Nazırı Cemal Paşanın ilk bildirimine yanıt olmak üzere aşağıdaki telyazısının gizli olarak kendisine çekilmesi ve sonucun bildirilmesi rica olunur:

“Sizin, ilk günden beri büyük bir inançla yasal ulusal eylemlerin başında bulunduğunuzu biliyoruz. Harbiye Nazırlığına gelişiniz sevinçle karşılanmıştır. Yüksek başarılarınıza bütün ordu ve bütün Ulusal Kuvvetler yardımcı olacaktır. Ancak, başarı sağlamanız için aşağıdaki işlerin olabildiğince çabuk gerçekleştirilmesini rica. ederiz:

a- Cevat Paşaya da eski Birinci Ordu Müfettişi Fevzi Paşa, Genelkurmay Başkanlığına atanmalıdır.

b- Galatalı Albay Şevket Bey, ya da Yusuf İzzet Paşa, İstanbul’daki Kolordu Komutanı ve İstanbul Muhafızı olmalıdır. Yusuf İzzet Paşa İstanbul Muhafızlığına ve Galatalı Şevket Bey 25 inci Kolordu Komutanlığına atansa da olabilir.

c- A1bay İsmet Bey Harbiye Nazırlığı Müsteşarlığına atanmalıdır.

ç- Tümen Komutanı Yarbay Kemal Bey’in Polis Genel Müdürlüğüne atanmasına yardım edilmelidir.

d- Ordu üzerinde kötü etki yapmış olan ve Harbiye Nazırlığını değersiz ve işlemez bir duruma getiren ve Millet Meclisinin kararı olmadan eski rütbeleri ile göreve alınıp özel siyasal düşünce ile çalıştırılmakta bulunan emeklilerin hemen eski durumlarına getirilmeleri ve önemli ve etkili görevlerin güvenilir ellere verilmesi gereklidir.

e- Eski Üçüncü Kolordu Komutanı Albay Refet Bey nedensiz olarak çekilmeye zorlandığından bu işlemin düzeltilmesiyle kendisinin bugün bulunduğu Konya’da On İkinci Kolordu Komutanlığına atanması ve Fuat Paşa’nın kendisi için yapılan işlem düzeltilerek Yirminci Kolordu Komutanlığında bırakılması gereklidir.

f- Fuat Paşa’nın yerine atanan Hamdi Paşa ve Onikinci Kolorduya atanan Sait Paşa hemen eski durumlarına getirilmelidirler.

g- İlk fırsatta müfettişliklerin yeniden kurulması ve Doğu Anadolu’daki kolorduların On üçüncü Kolordu ile birlikte Kazım Karabekir Paşaya ve Batı Anadolu’daki kolorduların İstanbul ve Edirne de içinde olmak üzere, Ali Fuat Paşa’ya verilmesi ve şimdilik iki müfettişlikle yetinilmesi uygun görülmektedir.”

Temsilciler Kurulu adına

Mustafa Kemal

ALİ RIZA PAŞA HÜKÜMETİ ULUSAL ÖRGÜTLERİ VE AMAÇLARI SORUYOR

Baylar, yeni Sadrazamdan beklediğimiz karşılık, sonunda geldi; şudur:

Çok ivedidir .

Sadrazamlık, 4.10.1919

Sıvas’ta Müdafaai Hukuk Cemiyeti Temsilciler Kuruluna

Y: 2 ve 3 Ekim 1919

Erzurum ve Sıvas Kongrelerinde kararlaştırılıp saptandığı telyazılarında bildirilen örgüt ve amaçların neler olduğu Bakanlar Kurulunca bilinmediğinden işin gereği incelenmek üzere, her şeyden önce, adı geçen kongrelerde alınan kararların tez elden bitirilmesini dilerim efendim.

Sadrazam Ali Rıza

Sadrazam Paşa ve sayın arkadaşlarının içlerinde, biraz sonra görüleceği gibi, Kuvayi Milliyenin delegesi olarak hükümete girdiğini bildiren Cemal Paşa bulunduğu halde hükümeti kurdukları güne değin, ulusal amaçların neler olduğunu bilmediklerini söylemeleri şaşı1acak iş değil midir? Bundan daha çok dikkati çeken nokta, ulusal isteklere uyup uymamak konusunda karar verebilmek için, her şeyden önce, kongrelerin kararlarlılığı istemeleridir. Oysa, bu denli gürültü doğuran ve uygulanması kendilerinden önceki hükümetin düşmesi sonucunu veren kongre kararlarını bilmemeleri düşünülebilir miydi? Amaçlarının, zaman kazanmak ve bize karşı hiçbir yüklenmeye girmeksizin, yeni ve şeytanca düzenlerle ulusu aldatarak kurulmuş olan dayanışmayı ve bağlantıyı gevşetmek olduğuna hiç kuşku etmedim. Ama bozuşma olacaksa, ben de her şeyden önce onların içlerinde sakladıklarını ulus önünde belirtecek bir yol tutmayı yeğledim. Bundan dolayı, Sadrazamın ve sayın arkadaşlarının isteklerini yerine getirdim. 4 Ekim 1919 günlü telyazısı ile Kongre Bildirisini, olduğu gibi ve tüzüğün yalnız örgütle ilgili temel noktalarını da özet olarak bildirdim. (belge: 130) Hiçbir yerden resmi yazışmalara girişilmemesi içjn yeniden genel bildirimler yapıldı. (belge: 131)

Baylar , o gün şöyle bir tel a1dık:”

                                                                           Sadrazamlık, 4.10.1919

Y: Başkanlığım altında kurulan hükümet ulusun isteklerine göre yurdun mutluluk. ve esenliğini sağlamak için kesin bir dayançla çalışmak konusunda görüş birliğine varmıştır. Osmanlı topluluğunun dağılmaması, ulus bağımsızlığının korunması, yüce Halifelik ve Padişahlığın dokunulmazlığı, Anayasa hükümlerince bütün ulusun gücüne ve buyrumuna dayanılarak kuşkusuz sağlanacaktır. Ateşkes Andlaşması tarihindeki sınır içinde kalan bütün Osmanlı topraklarının ve kentlerinin antlaşmaya temel olan Vilson ilkelerine uyularak doğrudan doğruya yüksek Padişahlığın yönetimi altında bırakılması ve sınır içinde kalıp büyük Müslüman çoğunluğunun oturduğu ülkenin parçalanmasını önleyerek bu toprak1ar üzerindeki, tarih, soy, din ve coğrafya bakımından olan haklarımız için, türeye ve adalete uygun bir karar alınmasının sağlanması da bugünkü hükümetçe kesin olarak istenmektedir. Millet Meclisinin toplanmasına değin ulusun yazgısı ile ilgili herhangi bir kesin ve resmi yüklenmeye girişilmeyeceği ve Barış Konferansına gönderilecek delegelerin ulusal istekleri anlamış, güvenilir, güçlü ve iyi düşünür kimselerden seçileceği kuşku götürmez. Yurdumuzda meşrutiyet yöntemi gereğince, ulus egemenliği yürürlükte bulunduğundan görevini iyi bilen şimdiki hükümet, ulusun kararını almaksızın yurdun kaderi üzerine bir işlem yapamayacağı için, seçimlerin bir an önce yapı1masını sağlayacak her türlü davranış ve girişimlerde bulunmakta ve Millet Meclisinin toplanmasını çabuklaştıracak kolaylıkları göstermeye çalışmaktadır. Ancak, hükümetin tutacağı yol, yasalara eksiksiz uymak, aykırı durumları önleyip ortadan kaldırmak olduğundan; olağandışı ve yasaya uymayan durumların sürüp gitmesi ise, Osmanlı devlet merkezi ile Anadolu’yu birbirinden ayırarak birçok tehlikeli sonuçlar doğurmakla, Tanrı korusun başkentin varlığını tehlikeye düşüreceğinden ve düşman1arın yer yer yurdumuza girmeleriyle sonuçlanıp ülkenin bütünlüğünü bozacağından; bugünkü hükümet, sizin el koyduğunuz resmi dairelerin boşaltı1acağına, hükümet işlerindeki kesikliğin giderileceğine ve en ufak bir karışmadan bile sakınılması gereken hükümet erkine saygı gösterileceğine, yabancılarla siyasal ilişkilere girişilmeyeceğine, milletvekili seçimlerinde halkım özgürlüğüne hiç dokunulmayacağına söz vermenizi istiyor.

        Sayın baylar, dikkat buyurulursa bu telyazında ne ad vardır ve ne de imza. Sadrazamlık katından yazıldığı anlaşılıyor idiyse de,başka bir şey daha anlaşılıyordu; o da, bu satırları yazan kişi ya da kişiler, Temsilciler Kurulunu tanımak ve onunla imzalı olarak resmi olarak resmi yazışma ve görüş alışverişinde bulunmak istemiyorlardı.

        Bir de bizim kongrelerde aldığımız kararların ve kendilerine önerdiğimiz üç noktanın dikkate alınmasını, yeni hükümetin Sadrazamı ve nazırları, olağan buluyorlar. Bu karar ve ilkelerin sağlanmasına çalışmakta olduklarını söylüyorlar.

        Ancak Sadrazam: “Hükümetin klavuzu yasa hükümleridir. Görevi, aykırı durumları önleyip ortadan kaldırmaktır.” gibi bir başlangıçtan sonra, bizim ve davranışlarımızın olağandışı ve yasaya aykırı olduğuna dokundurarak bu durum sürüp giderse, merkezle Anadolunun birbirinden ayrı olacağını bildirip bundan doğacak tehlikeleri sayıyor. En sonunda baklayı ağzından çıkararak: “Sizin el koyduğunuz resmi dairelerin boşaltılacağına, hükümet işlerindeki kesikliğin giderileceğine ve hükümet erkine saygı gösterileceğine, yabancılarla ilişkilere girişilmeyeceğine, milletvekili seçimlerinde özgürlüğüne dokunulmayacağına vermenizi istiyoruz.” diyor. Böylece, bizim varlığımızı ve çalışmalarımızı ortadan kaldırmak amacında olduğunu anlatmış bulunuyor.

        Baylar, belki unuturum, ayrıntılara girişmeden önce söylemeliyim ki bizim el koyduğumuz resmi daire yoktu. Yalnız Sıvas Valiliği Temsilciler Kurulunu okulların tatil bulunması dolayısıyla lisede konuklamıştı.. Söz konusu edilmek istenilen resmi daire bu olacaktı. Yeni hükümet her türlü yürütümüne başlangıç olmak üzere Temsilciler Kurulunu buradan kovarak, onun erkini ve onurunu kamu önünde kırmak istiyordu.

         Baylar, kimden kime yazıldığı açıkça belli olmayan bu telyazısı üzerine, Sıvas telgraf merkeziyle İstanbul telgraf merkezi arasında işte şu haberleşme oldu:

                                                                                                                                 Olağanüstü

                                                             İstanbul Merkez Müdürlüğüne

            Sadrazamlık merkezinden yazılan telyazısı, başlığı ve imzası olmadığı için Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti Temsilciler Kurulunca kabul edilmedi. Telin örneği merkezimizde tutu1maktadır. Gerekenlere bilgi verilmesi rica olunur.

İmza

Kongre Merkezi

        “Bize, üzerinde Sadrazam Paşa Hazretlerinin yanıtıdır başlığı ile Ametçi Bey verdi ve örneği telgrafhanededir. Siz Paşa Hazretlerine böyle veriniz.”

        “Temsilciler Kuruluna geldiği vekilinden olduğu belli değildir. Bundan dolayı, başlık ve imza olmadığı için, kabul etmiyorlar.”

“Öyle ise şimdi dağıldı. Hükümet toplantısında bu konuda bir şey yazarlarsa kuşkusuz durum belli olur efendim.

Bu karşılığı verdikleri zaman dağıldılar. Artık bize bir şey gelmez. Fakat Sadrazam Paşa evinden belki yazar. Bizim bu merkezin işi, toplantı dağılınca biter, kapanır azizim.”

“Siz, dediğimizi Ametçi Bey’e söyleyin.”

“Ametçi Bey de gitti. Yalnızım.”

“Telefonla söyleyiniz.”

“Bizde şehir telefonu yok. Bununla birlikte siz teli öylece saklayınız da sabahleyin resmi olarak bir şey yazdıralım efendim.”

“Sadrazam Paşa’ya telefon edin.”

“Kardeşim,o Sadrazam Paşa’ya anlatamayız ki...”

Olağanüstü                                                                                         Babıali, 4.10.1919

                                               Sıvas Kongre Merkezi Müdürlüğüne

Erenköyü’nde oturan Sadrazam Paşa Hazretleri te1efondan arandığı ve saat yirmi biri yirmi beş geçtiği halde bulunamadı. Yapılacak haberleşme sonucu, zorunlu olarak, yarın bildiri1ecektir efendim.
                                                                                                 Babıali Müdürü

                                                                                                 Hüseyin Hüsnü

Olağanüstü                                                                             İstanbul, 4.10.1919

Kongre Merkezine,

Y: Babıali Müdürlüğünden de bildirildiği üzere şimdi yirmi biri yirmi beş geçeye değin, telefondan arandıkları halde Sadrazam Paşa Hazretlerinin konaklarından yanıt alınamadı.. Biraz sonra yine arayacağım. Yanıt alırsam hemen bildiririm. Alamazsam sabahı beklemek zorunlu olacaktır efendim.

İstanbul Telgraf Müdürü

Tevfik

Baylar, ertesi gün, yani 5 Ekim 1919 günü, imzasız teli Sadrazamın Temsilciler Kuruluna yazdığı ve Kurulun teline karşılık olduğu söylendi. Bunu resmi olarak saptayan resmi ve imzalı bir açıklama olmamakla birlikte, biz böyle küçük bir noktada daha çok durmayı yararlı ve uygun görmedik. Sadrazam Paşa’ya yanıt vermeyi uygun bulduk. 5 Ekimde yazdığımız uzun karşılığın ana çizgilerini özetleyeyim:

 “Önerilerimizin hepsinin uygun görülüp kabul edilmiş olduğu anlaşıldı.” Dedikten sonra, bizim söz vermemizi istedikleri noktalar üzerinde açıklama yaptık ve dedik ki: “Olağandışı ve yasaya aykırı durumların etmeni ve yaratıcısı Ferit Paşa Hükümeti idi. Ferit Paşa Hükümetinin yaptığı türeye uymaz iş ve davranışlarının nedenlerinin ve etmenlerinin kaldırılması için sizler kesin önlem alırsanız, bu durum kendiliğinden ortadan kalkar.

          Cemiyetimizin, şimdiki hükümete karşı yüklenmelerde bulunması ve kendilerine yardım edebilmesi için önce, hükümetin ulusal örgütlerimizi iyi karşıladığını açık ve kesin bir dille söylemesi gereklidir.Yoksa, karşılıklı güven ve yakınlığın doğduğuna inanılamayacak ve karşıt davranış ve girişimlerin belirmesi beklenecektir.”

          Ali Rıza Paşa’nın imzasız telyazısındaki: “Yurdumuzda, meşrutiyet yöntemi gereğince, ulusal egemenliğin yürürlükte olduğu” noktasına da: “Gerçekten öyle ise de Millet Meclisinin dağıtıldığı günden sonra dört ay içinde toplanması Anayasamızın açık hükümlerinden iken, bugüne değin seçmen kütükleri bile düzenlenmemiştir. Bu davranış, Ferit Paşa Hükümetinin açıktan açığa meşrutiyeti yıkmaya yeltenmesi ve Anayasaya kesin saldırısı demektir ve Ceza Yasasının özel maddesine göre ağır bir suç sayılarak bu suçu işleyenlere yasa hükümlerinin eksiksiz uygulanması, ulusal egemenliği kabul eden ve yasa hükümlerinin uygulanmasını kendisi için bir ödev sayan her yasal hükümetin ilk kutsal görevidir.” diye yanıt verdik. Ondan sonra şu önerileri ileri sürmeye başladık:

1- Yurtta rahatlık ve güvenlik olduğunu ve ulusal isteklerin yüzde yüz haklı ve yasaya uygun olduğunu resmi bir bildiri ile açıklayarak ulusun genel birliğine Hükümetin de katıldığını gösteriniz.

2- Düşük Hükümetin hayınca davranışlarına alet olmuş bulunan birtakım büyük görevler vardır. Onları ilgili mahkemelere veriniz. Ulusal eylemlere engel olan bazı eski valilerin devlet hizmetinde kullanılmamaları için gerekli işlemi yapınız. Ulusal eylemlere hizmet ettikleri için çıkarılanları eski görevlerine atayınız.

3- Önceki rütbeleriyle göreve alınmaları Millet Meclisinin onayından geçmemiş olan ve çalıştırılmamalarının tek nedeni birtakım kötü siyasal düşüncelerden başka bir şey olmayan emeklileri hemen, eski durumlarına getiriniz. Önemli askeri görevleri yetkili ellere veriniz.

4- Eski nazırlardan Ali Kemal ve Adil Beylerle Süleyman Şefik Paşa’nın, Millet Meclisi açılınca Yüce Divana verilmek üzere, hiçbir yere kaçmalarına meydan bırakılmamasını; Posta ve Telgraf Genel Müdürü Refik Ha1it Bey’in hemen tutuklanarak ilgili mahkemeye verilmesini; yasanın dokunulmazlığı ve ulusal hakların kutsallığı adına isteriz.

5- Ulusal eylemlere katılmış ya da ulusal eylemleri desteklemiş olanlara karşı başlanan kovuşturma ve baskılara son veriniz.

6- Basını yabancı sansüründen kurtarınız.

İşte baylar, özet olarak saydığım bu noktalarla ilgili düşünce ve önerilerden sonra telimizi şöylece bitirdik: Bilginize sunduğumuz şeylere ve ileri sürdüğümüz önerilere ulusu inandıracak açık ve uygun karşılık verilinceye değin, ulusal amaçları gerçekleştirmek için, ulusça alınmış olan edimli önlemlerin, eskisi gibi sürdürülmesinin zorunlu olacağını, bütün illerle bağımsız sancaklardan ve bağlantılarından aldığımız kararlar üzerine tam bir kesinlikle bildiririz.

        İmza: Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti Temsilciler Kurulu adına, Mustafa Kemal. (belge ..132)”

        Baylar, İstanbul’la haberleşme biter bitmez, şu genelge ile yurda durumu bildirdim:

Genelge

Belediyelere ve Basına

            Sadrazam Paşa Hazretleri Erzurum ve Sıvas kongrelerindeki temel kararları ve ulusal örgüt1erin isteklerini yerinde görüyorlarsa da düşüncelerinde birtakım açıklanması gerekli yönler bulunduğundan hükümetle ulusun gerçekten anlaşmasının sağlanması amacıyla ve bütün merkezlerden alınan düşüncelerin özüne dayanılarak verilen yanıt ve ileri sürülen öneriler, aşağıda gösterilmiştir. Olduğu gibi kamuoyuna bildirilir. Gelecek karşılık ve ona göre alınacak kararlar da hemen bildirilecektir.

Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk

                                                                                  Cemiyeti Temsilciler Kurulu adına

Mustafa Kema1

YUNUS NADİ BEYE ARACILIK YAPTIRILIYOR

Baylar, Ali Rıza Paşa Hükümetinin iş başına geçtiğinin beşinci gününe geldik. Daha da anlaşamıyoruz. Yurdun, İstanbul ile olan resmi yazışması ve resmi ilişkisi kopmuş durumda sürüp gidiyor. Sadrazam Paşa Hazretleri, önerilerimize karşılık vermiyor ve hiçbir zaman da vermemiş olduğunu göreceksiniz. Hükümet üyelerinden hiç kimse bizimle görüşmek istemiyor.

Bugün, yani 6 Ekim 1919 günü, Yunus Nadi Bey arkadaşımız, Harbiye Nazırı olan Cemal Paşa’yı, çağırması üzerine, dairesinde ziyarete gitmiş. Cema1 Paşa, Yunus Nadi Bey’e durumdan, özellikle Hükümetle Temsilciler Kurulu arasında daha anlaşmaya varılamadığından söz açmış ve anlaşıldığına göre, bizi haksız göstermiş ve kendilerinin her şeyi kabule ve uygulamaya hazır bulunduklarını anlatmış ve herhalde anlaşmazlık çıkaran ve bunda direnen yanın, Temsilciler Kurulu olduğunu söylemiş. Belki de, Yunus Nadi Bey’in bizimle yakından tanışıklığı dolayısıyla, arabuluculuk yapmasını önermiş olacak.

             Yunus Nadi Bey, bu arabuluculuk isteğini kıvançla kabul etmiş; yalnız Yunus Nadi Bey’in, Cemal Paşa’nın verdiği bilgiyi temel ve gerçek olarak aldığı ve durumu ona göre yorumladığı şimdi sözünü edeceğim telyazısından anlaşılmakta idi.

Yunus Nadi Bey’le telgraf başında olan bu görüşmemiz, yeni hükümet ile bizim, görünüşte olsun, anlaşmamıza etki yapması bakımından önemlidir. Bundan dolayı, izin verirseniz biraz açıklayacağım.

Harbiye Nazırı Paşa’nın beni telgraf başına çağırdığını haber verdiler. Bir süredir dairemizde bulunan makine başına gittim.

İstanbul: “Harbiye telgrafhanesi; Yunus Nadi Bey sizinle görüşmek istiyor efendim.” denildikten sonra: “Harbiye telgrafhanesinde makine başında hazırım.” dendi.

“Hazır olan kimdir?” dedim.

Telgrafçı: “Yunus Nadi Bey ve yanında Nazır Paşa’nın yaveri Cevat Rifat Bey vardır efendim. Nazır Paşa’yı istediler mi, yoksa...” açıklamasında bulundu.

“Kendileriyle şimdi görüşürüz. Yalnız, beni telgrafa çağırdıkları zaman: Nazır Paşa istiyor. demişlerdi. Çağıran Nazır Paşa mıdır? Yoksa siz mi?”

Yunus Nadi Bey: “Nazır Paşa’nın izin vermesi üzerine, yaveri aracılığı ile Harbiye telgraf merkezinden sizi aradık. Yanlış anlaşılmıştır efendim,” dedi.

        Ben: “Teşekkür ederim. Buyurun,” dedim.

        Bunun üzerine Yunus Nadi Beyin sözleri alınmaya başlandı. Yunus Nadi Bey konuşmasına şu girişi yaptı: “Ulusal buyrumun ulus egemenliğini etkin kılmasının mutlu sonucu olarak meydana gelen değişiklik üzerine, burada kurulan hükümetle ulusal örgütler arasında birleşik bir düzen kurulmasının gecikmeyeceği kanısına varmıştım. Soruşturmam üzerine, daha bir iki noktada uyuşmazlık bulunduğunu anladım. Bu uyuşmanın gecikmesi, içerde ve dışarda iyi olmayacağından birtakım dileklerde bulunmayı ödev saydım.”

Ondan sonra, şimdi özetleyeceğim noktalarla ilgili bilgi ve düşüncelerini, birinci sorun olarak söylediler.

1- Ferit Paşa Hükümetinde bulunmuş olan kimi kişilerin, bu hükümete katılmalarından dolayı, kötü gözle görülmelerinin doğru olmadığı ve Abuk Paşa’nın, Ferit Paşa Hükümetinin düşürülmesinde rol oynadığını;

2- Rıza Paşa Hükümetinin, geçiş dönemi hükümeti olduğunu, ancak milletvekili seçimlerini sonuna değin görevde kalabileceğini;

3- Şimdiki hükümetin, ulusal isteklerin hepsini iyi karşılamak ve iyi sonuçlandırmasına çalışmak konusunda en ufak bir kuşkuya yer vermemekte olduğunu söylediler ve:

4- Özellikle, Cemal ve Abuk Paşalar hükümette ulusal örgütlerin birer delegesi görülmelerinde kuşkuya yer yoktur, hükmünü verdiler.

İkinci sorun olarak da Yunus Nadi Bey, kişilerle yöne dokundular. Bunda bizimle tam duygu birliğinde olmakla birlikte: “Biraz ılımlı davranmayı salık vermeye yelteneceğim.” dedi ve görüşünü: “Ulusal başarının sağladığı iyi etkilerin, kimi kişilerce öç alma olarak yorumlanıp lekelenmekten korunmasının önemli olduğu,” sözleriyle açıkladı.

Yunus Nadi Bey: “Şimdiki hükümet ileri gelenleriyle yaptığım görüşmelerden ulusal örgütün isteklerinin hepsini yerine getirmeye ve yürütmeye kararlı oldukları anlaşılıyor.” dedikten sonra şu bilgiyi verdi:

“Harbiye Nazırı Cemal Paşa, bugün yayımlanacak bildiride, bu yönün yeterince belirtilmiş olduğunu ve ancak, bildiri, hükümetin resmi diliyle yazıldığına göre, her yön dikkate alınarak yazılmış olduğunu, göstermelik birkaç sözcüğe önem verilmemesi gerektiğini söyledi.”

Yunus Nadi Bey, yeni Sadrazamın ve hükümetinin her türlü yanlış anlamayı ortadan kaldırmak için ulusal örgütler ileri gelenlerinin göstereceği bir kurulla doğrudan doğruya görüşmek konusundaki gönülden isteğini bildirdikten sonra, bütün düşüncelerini şu tümce ile özetledi: “Şimdi benim en önemli saydığım yön, bunalımın geçmemiş olması ve karışık durumda sürüp gitmesidir.” (belge: 133)

Yunus Nadi Bey, düşüncemi öğrenmek istediğini söylediği için ben de şu yanıtı verdim:

                                                                                                    Sıvas, 6.10.1919

Yunus Nadi Beyefendiye

Temsilciler Kurulunca Sadrazam Paşa Hazretlerine yapılan ana ve ikinci derecedeki önerilerle kendisinin Kurulumuza verdiği yanıtı, özellikle bu yanıtın son bölümlerini gördünüz mü? Söylediklerinizden bu yazıları görmemiş olduğunuz ve önerilerimizin niteliğini ve içtenliğini gereği gibi anlamamış kişilerce size anlatılmış olduğu sonucuna varıyoruz. Bu nedenle anakonu üzerinde burada tartışmanın güç olduğu görüyoruz. Yalnız, kişisel olan yüksek düşüncelerinizdeki birtakım noktaları aydınlatmak amacıyla, aşağıda, sırayla açıklamalar yapılmıştır:

Yeni hükümet ile ulusal örgütlerimiz arasında uyum sağlanmasının gecikmeyeceğine biz de inanmakta idik. Bunun gecikmesi nedenini bizde değil, yeni hükümetin dört günden beri göstermekte olduğu duraksamalı davranışta aramak gerekir. Yeni hükümet ile aramızda anlaşmazlık olduğunu da, yeni hükümet bize bildirmemiştir. Yeni hükümette bırakılan eski nazırların namuslarından kuşkuya düşmemekle birlikte, eski hükümetin ağır suç sayılacak işlerine bilerek ya da bilmeyerek katı1mış oldukları, göz önünde tutulacak önemli bir noktadır. Abuk Paşa’nın hükümetin düşürülmesinde oynamış olduğu rolü bilmiyoruz. Biz, sonuç sağlayan gücü pek iyi biliriz. Bizim amacımız, bu hükümeti, sizin düşündüğünüz gibi, geçiş dönemi hükümeti saymak değildir. Tersine, ulusun yazgısını belirleyecek ve barışı yapacak en önem1i bir hükümet olabilmesini dileriz. Ulusumuzun yararı ile ilgili konularda yabancıların bizce hiç önemi yoktur. Biz gidişimizi yabancıların dedikodusuna uydurmak güçsüzlüğünü kötü görenlerdeniz. İç ve dış durumu bütün açıklığı ile biliyoruz. Attığımız adım, rasgele değil, derin düşüncelere, sağ1am temellere ve bütün ulusun düzenli örgütlere bağlı gerçek gücüne, dayancına ve buyrumuna dayanmaktadır. Ulus, egemenliğini, bütün anlamıyla bütün dünyaya tanıttırmaya kesin karar vermiştir. Bunun için de, her yerde her türlü önlemler alınmıştır. Bugünkü hükümetin, ulusa1 istek ve dilekleri iyi karşılamasını ve sonuçlandırmak için çalışmasını isteriz. Çünkü başka türlü, iş başında kalamaz. Abuk Paşa’yı bilmiyoruz. Fakat Cemal Paşa’dan, ulusal örgütlerimizin delegesi olmaktan başka bir şey beklemeyiz. (Baylar, şunu açıklamalıyım ki Cemal Paşa bizim delegemiz değildi ve böyle bir durum ve görevin kendisine verilmesine bildiğiniz tutumundan dolayı yer de yoktu. Ancak Yunus Nadi Beyin telyazısında: “Cemal Paşa’nın delege gibi kabul edilmesinde duraksamaya yer yoktur.” denilmiş olmasından, Cemal Paşanın bunu istediği kanısına varılmış ve bir oldubitti olarak delegelik verilmiştir.) Bu bakımdan, nazır olur olmaz kendilerinin herkesten önce ve aracısız olarak bizimle ilişki kurup gerçek durumu anlayacağını ve ona göre hükümetle ulusal örgütlerin görüşlerini birleştirmeye girişeceğini umuyorduk. Oysa, daha böyle bir ilişki kurmaktan çekindiği görülüyor. Bizim, yeni hükümete karşı yaptığımız öneriler ve hükümetten isteklerimiz, kişisel ve öznel olmayıp iller ve bağımsız sancaklarla bunlara bağlı yerlerin ve beş Kolordu komutanının ve u1usal örgütlerden yana olan yüksek görevlilerin Temsilciler Kurulunuza bildirdikleri öneri1erden, Temsilciler Kurulumuzca, hükümeti elden geldiğince güç duruma sokmamak yönü de dikkate alınarak, çıkarılmış özetin özetidir. Bu önerilerde ve isteklerde düşündünüz ve anlattığınız sakıncalar da yoktur. Hükümet, Temsilciler Kurulumuzla, güvenilir ve gerçek ilişkiler kurar ve görüşmelerde bulunursa, ileri sürülmüş olan isteklerin ve önerilerin hükümetçe uygulanabilecek şekil ve zamanını belli etmek için hiçbir engel yoktur. Yalnız, Sadrazam Paşanın Temsilciler Kurulumuza 4 Ekimde, telimize karşılık olarak gönderdiği telyazısındaki son bölümler ilgi çekicidir. Eğer, yasal ulusal örgütlerimizi ve bunların başında bulunanları, türe ve yasa dışı sayma anlayışı sürdürülecekse, hiçbir uzlaşma yolu bulunamayacak kuşku götürmez. Bugün yayımlanacağını bildirdiğiniz bildiride, u1usa1 örgütümüz ve ulusal eylemlerimiz üzerine, her ne neden ve yolla olursa olsun, yerici bir dil kullanılırsa; bu yerme önemsiz birkaç sözcükle yapılsa bile, bizce hemen her türlü yolu kapanmış sayılacaktır. Aslında İstanbul Hükümeti, Temsilciler Kurulu ve tam olarak anlaşmadıkça, bildirisi hiçbir merkezce alınmayacaktır.

Temsilciler Kurulumuz, bütün illerle bağımsız sancaklardan bölgelerinde ulusun genel oyu i1e seçilmiş temsilcilerden oluşmuş Erzurum ve Sıvas’ta toplanan genel kurallarca ayrılmış ve seçilmiş yasaya uygun ulusal bir kuruldur. Temsil yeteneği ve gücü de yaptığı işlerle belirmiştir. Millet Meclisi toplanarak denetleme işine başlayacağı güne değin Temsilciler Kurulunun, ulusun ve yurdun yazgısıyla ilgilenmesi zorunludur. Hükümetin, kurulumuzla içtenlikli ilişki kurması ve görüşmesi, kuşkusuz kendi yerini sağlamlaştıracak ve gücünü artıracaktır. Ayrı ayrı yönlerde yürünürse, yurt ve ulusun yararları için birtakım sakıncalar doğacağı kuşku götürmez.

 Biz bugünkü hükümette bulunan ve özellikle varlıklarının yurt ve ulus için yararlı olacağına inandığımız birtakım kişilerin, daha önce olduğu gibi, yeni biçim hükümet manevralarıyla, birer birer hükümetten çıkarılmalarını, görmek istemiyoruz. (Baylar bu dediğimizin olduğunu göreceksiniz.) Sıvas’ta, kurulmuş bulunan Temsilciler Kurulu, hükümetle doğrudan doğruya, candan ve yürekten ilişki kurmaya hazırdır. Bu görevi, başkalarına vermek yetkisi yoktur. Hükümetle uzlaşmaya varılırsa, görüşmenin kolaylaştırılması ve sağlanması için başka yollar da düşünülebilir. Kısacası, bu karmakarışık durumun tez elden ortadan kaldırılması, her şeyden önce hükümetin; kendisine sunduğumuz ve önerdiğimiz yolda bir bildirisinin, yapmacık sözcüklerle değil, inandırıcı bir dille yayımlanmasına ve başka öneri1erin iyi karşılanıp yerine getireceği konusunda Sadrazamlığın sunuşlarımıza doğrudan doğruya yanıt vermesine bağlıdır. Yoksa şimdi bile Refik Halit Bey, telyazılarımızı ve bildirilerimizi denetlemekte, çalmakta ve dağıtımını durdurmakta iken hükümetin içtenliğinden söz edilmesi bize pek garip geliyor.

Hükümet, bu duraksamalı durumuna birkaç gün daha sürdürecek olursa, ulusun gönlünde daha yerleşmemiş olan güven ve inanı büsbütün ortadan kaldırmaya yol açacaktır. Her yandan a1dığımız telyazısında, yeni hükümetin güvenilir olup olmadığı üzerine sorular sorulmaktadır. Saygılarımı sunarım kardeşim.

Mustafa Kemal

Baylar, Yunus Nadi Bey, verdiğim, bilgilerden ve yaptığım açıklamalardan gerçek durumu anladı. Bizimle yazışmayı sürdürmeye gereklik görmedi. Tersine, yeni hükümeti ve özellikle Cemal Paşayı uyarmaya çalışmış... Gerçekten, açıklayacağım üzere, görünüşte olsun bir uzlaşma durumu ve görünüşü belirdi.

Baylar, 6 Ekim 1919 günü de geçti. Biz alınmış olan önlemlerin önemle ve özenle yürütülmesi gereğini genelge ile buyurduk. (belge: 134)

CEMAL PAŞA, HÜKÜMET ADINA, ULUSAL BUYRUMA AYKIRI DAVRANIŞLARDAN KAÇINILACAĞINA SÖZ VERİYOR

Baylar, Yunus Nadi Bey’le yazışmamızın ertesi günü, Sadrazamdan beklediğimiz yanıtın yerine Cemal Paşa’ dan şu telyazısını aldık:

Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

Şimdiye değin yapılan yazışmaların özeti:

1- Hükümet, sizinle düşünce birliğinde eşit ve ulusal buyrumun egemenliğini kabul eder. Ancak, bir öç alma hükümeti olmaktan kaçınır. Suçluların cezalandırılmasını, yasa yoluyla yerine getirmeyi de uygun görüyor.

2- Zarara uğramış valilerin uğradıkları haksızlıkların giderilmesini ve durumlarının düzeltilmesini, yeterli olanların seçilip özellikle atanmalarını ve ordunun şeref ve düzenini yeniden sağlamayı tam olarak yüklenir.

3- Devletin dışarıya karşı şeref ve onurunu yeniden sağlamak için ulusal buyuruma ve Temsilciler Kuruluna dayanacaktır.

4- Temsilciler Kurulunun delegesi olarak, saygılı ve içten bir duygu ile bilginize sunuyorum ki, Temsilciler Kurulunun, hem dışarıya hem içeriye karşı egemen anlamını vermeksizin hükümete yardımcı durumunda kalmasını ister ve bu büyük kuvvetin yararını gereğince değerlendirir. İlk iş olarak, telyazılarının karşılıklı ve serbest çekilmesini; eski yerlerinde görevlendirilecek ve yeniden atanacak vali ve komutanların hemen yola çıkabilmelerini; özellik1e yeni kabul edilen milletvekili seçimi yasasının dağıtılabilmesini ve kamuya duyurulabilmesini pek yaralı görür.

5- Ulusal buyruma uymayan davranışlardan sakınılacağına söz verir-sem, ayrıntıların şekli ve zamanı kalır ki, bunun da pek kolay olacağına güvenim vardır. Yurdun kurtarılmasına yönelmiş amacın gerçekleştirilmesine elbirliğiyle hemen çalışabilmek için, ayrıntılar üzerinde direnilmemesine yüksek yardımlarınızı bek1er, (amhsny) pek rica eyler ve bütün değerli arkadaşlara da saygı1arımı sunarım.

Harbiye Nazırı

                                                                                                              Cemal

Bu tele hemen, olumlu ve içten olan şu karşılığı verdik:

Şifre

Sıvas, 7.10.1919

Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretlerine

Y: Bildirdiklerinize madde madde, sıra ile aşağıdaki karşılık sunulur:

1- Hükümetin bizimle ortak ve birlik olarak ulusal buyrumun egemenliği ilkesini kabul buyurmasına, ulus adına teşekkürlerimizi sunarım. Hükümetin ve Temsilciler Kurulu ile bütün ulusal örgütlerimizin öç alıcılıkla lekelenmesi bizce de, pek çok sakınılacak ve korkulacak bir şeydir. Bu noktada ve suçluların yasa yoluyla cezalandırılmaları gereğinde de, hükümetle tam görüş birliğindeyiz.

            2- İkinci maddedeki düşüncelerden dolayı da, özellikle teşekkür ederiz. Bildirdiklerimiz arasında bu noktanın açıklanmasını gerekli kılan şu idi:

Ulusal isteklere ve ulusal eylemlere karşı gelmelerinden dolayı, yalnız bırakılan kimi vali ve komutanlar, biçimselliğe uyma düşüncesiyle, geçici de olsa görevlerine yeniden atanırlarsa, ilgili yerlerce kabul edilemeyeceklerinden hükümet erkine karşı saygısızlık olayları çıkarabilir kaygısı idi.

          3- Üçüncü madde, özellikle teşekküre değer. Tanrı izin verirse, birleşmiş ve anlaşmış olarak yurdumuzun ve ulusumuzun mutluluk ve esenliğini sağlamak yolunu buluruz.

4- Bütün içtenliğimizle ve büyük bir güvence i1e bilginize sunarız ki, hükümetin gösterdiği ağırbaşlılığa ve yakınlığa karşılık, Temsilciler Kurulu, ne içeriye ne dışarıya karşı hiçbir zaman egemen durumu almayacak, tersine, birlikte kabul buyurulan görüşler çerçevesinde erkini ve gücünü artırmayı ve pekiştirmeyi, yurt ve ulusun esenliği için ödev sayacaktır. Bu konuda hiç kuşkuya düşülmemesini rica ederiz. Hele sizin, tüzüğümüzün sekizinci maddesi gereğince, doğrudan doğruya Temsilciler Kurulumuzun üyesi kimliğiyle, hükümet içinde delege olarak bulunmanız iki yanın iş ve kararlarında uygunluk sağlanmasının güvenceli olacağından, sevindiricidir.

Artık hükümet i1e ulusal örgütlerimiz  arasında her noktada görüşlerin uygunluğu ve birliği gerçekleştiğine göre, doğal olarak haberleşme konusunda konulan kısıntılar kaldırılacaktır. Temsilciler Kurulu, bütün Anadolu ve Rumelideki örgütlerin merkezleriyle bağlantısını korumak zorunda olduğundan, özel telyazılarıyla yapılmakta olan haberleşmemizin eskisi gibi sürdürülmesine izin verilmesini özellikle rica ederiz. Burada şunu da bilginize sunalım ki hükümetin, buyruklarını bildirmeye başladığı dakikada, hiçbir yerden hiçbir türlü engele rastlamaması ve böylece hiçbir zaman erkinin kırılmaması gerekli bulunduğundan, bunun sağlanması için Temsilciler Kurulunca ilgililere gereği gibi bildirimler yapılmak üzere, kırk sekiz saat kadar zaman bırakılmasını rica ederiz. Temsilciler Kurulunca yapılacak bildirimlere temel olmak ve ulusa güven vermek üzere, yayımlanmasını rica eylediğimiz hükümet bildirisinin yayımdan önce gizli olarak bir örneğini Kurulumuza göndermek iyiliğinde bulunulmasını özellikle rica ederiz. Çünkü bu bildiride yer alabilecek bir sözcüğün, ulusça yanlış anlamaların sürüp gitmesine yol açabileceğini ve Temsilciler Kurulunu da ulusa karşı pek güç bir durumda bırakabileceğini bütün içtenliğimizle bilginize sunarız.

Temsilciler Kurulunca Padişaha sunulacak bir teşekkür yazısı ile ulusa yapılacak bildirim örneğini, ilgili yerlere yollamadan önce, size şimdi sunacağız. Bunların içindekiler üzerine hükümetin düşünceleri olursa saygı ile dikkate alınacaktır.

Yeni milletvekili seçimi yasası üzerindeki düşüncelerimizi daha sonra bildirmek üzere, adı geçen yasanın hangi açıdan yapılmış olduğunu bildirmek iyiliğinde bulunmanızı rica ederiz.

5- Temel konularda tam anlaşmaya varıldıktan sonra, sizinle sayın arkadaşlarınızın açık yürekliliğiniz kuşku götürmeyeceğinden ayrıntılar üzerinde kendiliğinden görüş birliğine varılacağı doğaldır. Ben ve bütün çalışma arkadaşlarım, en büyük saygı ve içtenlikle sizin de üyesi bulunduğunuz hükümetin başarıya ulaşmasına ve böylece yurdun kurtuluşuna yönelik amacımızın bir an önce gerçekleşmesine bütün varlığımızla çalışacağımıza güvenmenizi rica eder ve burada bulunan bütün arkadaşlarımın selam ve saygılarını sunarım.

Mustafa Kemal

Cemal Paşa, bu telyazınıza o gece yanıt verdi. Bunda: “Bildiriyi çabuk yayımlamanın zorunlu olduğunu, fakat gerekli noktalara dikkat olunduğunu” bildiriyordu. (belge:135). Biz de o gece incelik gösterme gereği yanıt verdik. ( belge.. 136 )

Fakat baylar, hükümetin, bildirisini yayımlamadan önce; bize göstermek istemediği anlaşılınca, biz de ulusa olan bildirimizi, onlara danışmadan yayımladık ve Padişaha yazılan teli de öylece çektik.

Baylar, 7 Ekim 1919 günlü olan bildirimiz; yürüdüğümüz yolun doğru ve başarıya ulaştırıcı olduğu ve bugüne dek olduğu gibi, tutulan yolda birliği koruyarak yürünmesi gerektiği konusunda ulusal, dolayısıyla aydınlatıp uyarmaya ve içgücünü artırmaya yardım etmek amaçlarını güdüyordu. (belge:137)

Padişaha yazılan tel de ulus adına teşekkürü kapsıyordu. (belge: 138, 139)

Bay1ar, söz arasında küçük bir bilgi vereceğim. Kurulumuz, bütün yurda, ulusun ortak isteğinin gerektirdiği işleri yaptırmaya çalıştığı sırada, düşman elinde bulunan  İzmir’e de doğrudan doğruya bildirimler yapıyordu. Ali Rıza Paşa Hükümetiyle sağlatmakta olduğumuz 7 Ekim 1919 tarihinde, İzmir’e de şu teli çekiyorduk:

İvedidir.

Sıvas, 7 Ekim 1919

                                        İzmir Valiliği yüksek Katına

Şimdiye değin yapılan bildirimler ulaşarak gereği yapılmakta olup olmadığının, ulaşmamış ise, ne gibi engeller bulunduğunun tezlikle bildirilmesi rica olunur.

Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk

Cemiyeti Temsilciler Kurulu adına

                                                                              Mustafa Kemal

           İzmir’in ve İzmir valisinin hangi durum ve koşullar içinde bulunduğunu kuşkusuz biliyorduk. Bildirimlerimizi alıp alamayacağı belli olmamakla birlikte, uygulayamayacağı belli olmamakla birlikte, uygulayamayacağı besbelli idi. Fakat biz, bütün yurdun yazgısıyla uğraşan ve düşmanın yurda girişini kabul etmeyen bir kuvvet merkezi bulunduğunu düşmanlarımıza da bildirmekte yarar görüyorduk.

KAZIM KARABEKİR PAŞANIN BENİM HÜKÜMET İŞLERİNE KARIŞMAMLA İLGİLİ DÜŞÜNCESİ

Baylar, içinde bulunduğumuz günlerle ilgili işlere ve olaylara değinmişken, burada küçük bir noktayı daha açıklamama izin vermenizi rica edeceğim.

        8 Ekim 1919 günlü olup Kazım Karabekir Paşa’dan gelen bir telde şöyle bir düşünce ileri sürülüyordu:

“Temsilciler Kurulundan sizinle Rauf Beyefendinin ve nitelikte yüksek etkin kişilerin milletvekili olduktan sonra da, hiçbir zaman hükümette görev almayacak, hep Millet Meclisindeki grubun başında etkin durumda bulunmanızı ve hükümetin biçimi, kuruluşu ve üyelerinin değeri ve denetleyici olarak kalmanızı, en önemli bir başarı olayı ve uygulanması en gerekli bir karar sayarım.

Bir ülkünün ve bir grubun en yüksek ve en yetenekli olarak tanınmış büyükleri, kendi çevresinden çıkıp da hükümet işine karışınca, Millet Meclisi hep güçsüz kalmış ve türlü akımlar karşısında ya sürüklenmiş ya da parçalanmıştır.

Yurt ve ulusun tam kurtuluşunun kesinlikle söz konusu olduğu bu dönemde, bilginize sunduğum yolda, kesin bir karar almanızı üstün saygılarımla rica ederim.”

Baylar, gerçekten, Erzurum’da bulunduğum sıralarda, Kazım Karabekir Paşa, yüz yüze konuşmalarda da buna benzer düşünceler ortaya atmıştı. Benim de ileri sürdüğüm düşünceler şu yolda idi: “Her şeyden önce, yurtta, ulusun varlığını ve buyrumunu göstermek ve bunu sarsılmaz bir biçimde Millet Meclisinde temsil etmek gereklidir. Bu da, yurtta ulusal bir ülküye bağlı güçlü bir örgüt kurmak ve Mecliste bu örgüte dayanan bir grup bulundurmakla olabilir. En etkili kişilerin amacı bu olmalıdır. Oysa, şimdiye değin görüldüğüne göre, temel olan bu yöne önem verilmeksizin, az çok kendinde değer görenler, hemen hükümete geçmek isteğine ve tutkusuna kapılıyorlar. Böyle kimselerin kurduğu hükümetlerin dayanakları, Mecliste ulusal örgütlere bağlı güçlü bir grup olamayınca yalnız Padişahlık ve Halifelik katı kalıyor. Bu yüzden, Millet Meclisi, ulusal şerefi ve ulusal gücü temsil edemiyor; ulusal istek beliremiyor ve gereği yapılamıyor. Bundan dolayı, bizim için ilk ve en köklü ilke, önce yurtta ulusal örgütleri kurmak; sonra da gücünü bu örgütlerden alan bir grubun başında, Mecliste çalışmak olmalıdır. Hükümet kurmaya, ya da kurulacak herhangi bir hükümete girmeye kalkışmakta yarar yoktur. Çünkü, bu nitelikte bir hükümet yurda ve ulusa hiçbir köklü hizmette bulunamadan, hemen düşmeye; ya da Padişaha dayanarak Meclise karşı ve dolayısıyla ulusa karşı bir durum almak zorunda kalacaktır ki, birincisinde, kararsızlık gibi büyük bir sakınca sürüp gidecek; ikincisinde de ulusal egemenliğin yavaş yavaş yok sayılacak bir duruma getirilmesine hizmet edilmiş olacaktır.” Nitekim, sizin bildiğiniz ve yapılan işlerle belli olduğu üzere, biz önce yurtta ulusal örgü örgütler kurduk. Sonra Meclisi topladık. Önce Meclis hükümeti yaptık. Ondan sonra da hükümet yaptık.

Bundan başka, yeri geldikçe hükümete girilmeyeceği, yüksek görevler kabul olunmayacağı konusunda; büyük ve ulusal ülküden başka hiçbir amaç gütmediğimize ve en büyük çalışma payımızın, şimdiye değin olduğu gibi, bundan sonra da, Ulusal Kuvvetlerin dengesini korumaya çalışmaktan başka bir şey olmadığı üzerine, ulusa karşı demeçler vermiş, bildirimler yapmıştık. Kazım Karabekir Paşa, telyazısında, Erzurum’da iken bildirdiğim düşüncelerimi ve bunlarla ilgili olan bildirimlerimizi hatırlatarak övdükten sonra: ‘‘Fakat, bu güzel dayanç ve kararın şimdiye değin, bizde görülmüş deneme ve sonuçlarına göre, daha geniş kapsamlı olmasını da özellikle düşünür ve bilginize sunarım.’’ diyorlardı. (belge : 140 )

Baylar, Kazım Karabekir Paşa’nın bu düşünce ve önerisi yersizdi. Telyazılarının sonunda söyledikleri gibi, yurdun ve ulusun kurtuluşu söz konusu olduğu bir zamanda ve benim açıkladığım üzere, daha yurtta hiçbir örgüt ve Meclis yok iken ve Meclis toplandığı zaman da Mecliste böyle bir örgüte ve ulusal güce güvenir ülkücü bir grup varlığını gösterememişken, her ne yolla olursa olsun, hükümet kurmaya ya da kurulacak hükümete girmeye isteklenmek kuşkusuz doğru olamazdı. Böyle bir davranışa, yurt ve ulus yararına hizmet isteğinden çok, kişisel tutku ve çıkar, ya da hiç olmazsa bilgisizlik damgası vurmakta yersizlik olmadığı inancındayım.

Ancak baylar, Kazım Karabekir Paşa’nın dediği gibi, hükümetin biçimi, kuruluşu ve üyelerinin değeri ve kimliği ne olursa olsun, Mecliste kurulmuş siyasal bir grubun en sözü geçer yüksek üyelerinin, her zaman Meclis içinde etkili ve denetleyici kalması, en önemli bir başarı olayı ve uygulanması en gerekli bir karar sayı1amaz.

Gerçekten, ulus egemenliği ilkesine göre yönetilen uygar devletlerde kabul edilen ve geçerlikte olan temel kural, ulusun genel isteklerini en çok temsil eden ve bu isteklerin gereklerini en yüksek güç ve yetki ile yapabilecek olan siyasal grubun, devlet işlerinin yönetimini üzerine alması ve bunun sorumluluğunu en yüksek önderinin omuzuna yüklemesi ilkesinden başka bir şey değildir.

Aslında bu koşulları kazanamayan bir hükümet, görev yapamaz. Meclisin güçlü grup üyeleri arasından ama birinci derecede olmayanlarından güçsüz bir hükümet kurmak ve onu partinin birinci önderlerinin yönerge ve öğütleriyle Yürütmeye kalkışmak kuşkusuz doğru değildir." Bunun acıklı sonuçları, özellikle Osmanlı Devleti’nin son günlerinde görülmüştür.

İttihat ve Terakki önderlerinin elinde oyuncak olan sadrazamlardan ve onların hükümetlerinden, ulusa gelen zararlar sayılamayacak kadar çok değil midir?

Mecliste çoğunlukta olan partinin, hükümet kurma işini, azınlıkta bulunan bir karşı partiye bırakması ise kesinlikle söz konusu olamaz.

Kural ve yöntem gereğince ulusun çoğunluğunu temsil eden ve özel amacı belli olan parti, hükümeti kurma sorumluluğunu üzerine alır ve kendi amaç ve ilkelerini yurtta uygular.

KAZIM KARABEKİR PAŞANIN HÜKÜMET İŞLERİNE KARIŞMAK İSTEMESİ

Aslında herkesçe bilinen ve uygulanmakta olan kuralı burada açıklamaktan amacım; yurtseverlik, ahlak yüceliği, yetkin kişilik ve buna benzer birtakım seçme nitelikler gereği imiş gibi gösterilmek istenilen boş sözlere karşı, ulusun ve gelecek kuşağın dikkatini çekmek ve onları uyarmaktır. Bu düşüncelerimi bildirmeme yol açmış o1an Kazım Karabekir Paşa’nın da bu noktada, genel olarak, benimle düşünce ve görüş birliğinde olduğuna hiç kuşkum yoktur. Çünkü, Kazım Karabekir Paşa’nın amacı, kuşkusuz, yalnız benim ya da Temsilciler Kurulunda bulunan kimi arkadaşların hükümet kurmamamızı ya da kurulacak hükümete girmememizi istemek değildi. Kazım Karabekir Paşa, bu konu ile ilgili telyazısında, Rauf Bey’in ve benim adımı sayarken “bu nitelikte yüksek etkili kişiler” demiş olduğuna ve kendisi de bu nitelikte gördüğünden kuşkulanılmayacağına gör, kuşkusuz kendileri de ilkelerinin dışında kalmayacaklardı. Oysa Kazım Karabekir Paşa, yanlış anımsamıyorsam, milletvekili olarak Mecliste çalıştığı durumun gerektirmesi üzerine, yeni bir hükümet kurulması söz konusu oldu. Ben bu konuda görüşmek üzere, Fethi Bey, Fevzi Paşa, Fuat Paşa,       Kazım Paşa, Ali Bey, Celal Bey, İhsan Bey ve hükümetteki arkadaşlarla ve daha başka on on beş arkadaşı ve bu arada Kazım Karabekir Paşa’yı Çankaya’da yanıma çağırmıştım. Kazım Karabekir Paşa yanıma gelmeden önce, o günlerde Parti Genel Yazmanı olan Recep Bey’in, Mecliste yanına giderek, çağırdığımı ve belki de hükümet başkanlığını teklif edeceğimi söyledikten sonra, şimdiden kendisinin üzerinde aydınlanmasına yardım edecek bilgi varsa bildirilmesini söylemiştir.

Kazım Paşa’nın, Çankaya’da toplantı sırasındaki davranışının anlamlı oluşu da orada bulunanların gözünden kaçmadı. Kazım Karabekir Paşa, görüşme sırasında: “Böylece de ulusa hizmetten çekinmediğini” pek haklı ve uygun olarak ortaya atmıştı. Görüşme, varıp bir noktaya saplandı: Hükümet başkanı Fethi Bey Karabekir Paşa mı olsun? Bu nokta üzerinde görüşülürken, Kazım Karabekir Paşa, bana 8 Ekim 1919 günü öğütlediği gibi: “Hükümetin biçimi, kuruluşu ve üyelerinin değeri ve kimliği ne olursa olsun, her zaman Meclis içinde etkili ve denetleyici kalmayı, uygulanması en gerekli bir karar saydığını” söylemedi. Tersine, durumu, hükümeti kurmaya yetkili kılınmasını ister nitelikte görülüyordu. Oysa, o günlerde yurdun ve ulusun tam kurtuluşunun söz konusu olduğu dönemin korkunç ve karanlık bir evresini daha yaşıyorduk.

Görüşmeleri sonuçlandırmadım. Ara verdiğim sırada, Fevzi Paşa Hazretlerini bahçeye götürdüm. Kendisinin, Fethi Bey ile Kazım Karabekir Paşa’dan birisini hükümet başkanlığına seçmekte, yargıcı olmasını rica ettim. Fakat ikisini birden çağırıp işin, kişisel ve önemsiz bir iş olmadığını ve sorumluluğun yurtla ilgili ve büyük olduğunu açıkladıktan sonra, açıktan açığa: “Hangisinin daha iyi yapabileceğini, ellerini vicdanlarına koyarak kendileri söylemelerini” onlardan isteyecekti.

Yeniden toplandık: “Hükümeti ya Fethi Bey ya da Karabekir Paşa kuracaktır. Görüşmelerin sonucundan bunu anlıyorum. Sorunun çözülmesinde Fevzi Paşa Hazretlerini yargıcı yapalım.” dedim. Kabul olundu, Mareşal, Fethi Bey’i ve Karabekir Paşa’yı aldı, bahçeye çıktılar. Söylediğim gibi yapılmış. Fethi Bey: “Ben daha iyi yaparım.” demiş.. Mareşal da bu kanıda bulunmuş ve Fethi Bey seçilmiştir. Böylece Karabekir Paşa’nın hükümet kurmakla görevlendirilmesine aracılık fırsatı ortadan kalkmış oldu.

PADİŞAH KÖLELİĞİ İLE KAZANILAN İKTİDAR, İKTİDARSIZLIK ÖRNEĞİDİR

Baylar, Ali Rıza Paşa Hükümeti ile başladığımız görüşme noktasına gelelim: Söylemiştim ki, hükümet bize, bildirisini yayımlamadan önce vermediği için, biz de ulusa olan bildirimizi, hükümetin düşüncesini almaya gerek görmeden yayımlamıştık.

 Bunun üzerine hükümet, Cemal Paşa aracılığı ile daha dört maddenin türlü araçlarla yayılmasını gerekli görmekte olduğunu, 9 Ekimde bildirdi. Bu maddeler şunlardı:

1- İttihatçılıkla ilişki bulunmadığı,

     2-Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşına karışmasının doğru olmadığı ve savaşa sürükleyenlere karşı, adları açıklanarak, birtakım yayımlar yapılması ve kendilerinin yasa yoluyla kovuşturulup cezalandırılmaları,

3- Savaş sırasında her türlü ağır suçları işleyenlerin yasaya göre cezalanmaktan kurtulmayacakları,

4- Seçimlerin serbest yapılacağı.

Cemal Paşa, bu maddeleri, saydıktan sonra, bunların açıklanması ve yayılması, içerde ve dışarda birtakım yanlış anlayışların önüne geçeceğinden söz açarak, yurdun yüksek yararları gereği olarak özellikle iyi karşılanmasını rica ediyordu. (belge: 141)

Baylar, Ali Rıza Paşa Hükümetinin ne denli güçsüz ve cılız düşündüğünü ve gerçeği görmekteki kısa görüşlülüğünü anlamak için, bu maddeler sanki birer ölçüdür. Devletin içine düştüğü dağılış uçurumunun derinliğini ve korkunçluğunu göremeyen mutsuz1ar, doğal olarak gerçek ve güvenilir çareyi görmemek için gözlerini yumarlar. Çünkü, o gerçek ve güvenilir çare, kendilerini daha çok korkutur.

          Akıl ve anlayışlarındaki sınırlılık, huy ve yaratılışlarındaki gevşeklik ve duraksama gereği böyledir.

          Çoktan köle olduğuna kuşku kalmamış olması gereken Padişah ve Halifenin köleliği ile kazanabilecek iktidarın iktidarsızlık örneği olması olağan değil midir?

Ferit Paşa’nın yerine geçen Ali Rıza Paşa ile önceki hükümetten kalan ve hükümete yeni giren çalışma arkadaşları, Ferit Paşa’nın bıraktığı yerden başlayarak, onun gerçekleştiremediği yabancı isteklerini izleyip sonuçlandırmaktan başka ne yapabileceklerdi?

Bu, bizce, açık olarak biliniyordu. Ama, kolayca kestirip kavrayabileceğiniz birçok nedenlerden ve düşüncelerden dolayı, geniş görüşlü ve sabırlı davranmaktan başka başarı yolu yoktu.

Baylar, uzlaşmış görünmeyi uygun bulduğumuz bu yeni hükümetle bizim görüşlerimiz arasındaki uyuşmazlığın gelişen başlangıcını görmek için, bu dört madde ile ilgili düşüncelerimizi kapsayan yanıtımızı Büyük Millet Meclisi tutanaklarının ilk günlerle ilgili sayfalarında, bir kez daha gözden geçirmek iyiliğinde bulunursunuz.. (belge:142)

Baylar, bu günlerde İstanbul’daki basın ilgileri, bir dernek kurmuşlar ve Tasviriefikar, Vakit, Akşam, Türk Dünyası ve İstiklal gazeteleri adına 9 ekimde, birtakım sorular soruyorlar ve bu konuda yapacakları yayına temel olacak görüşlerin bildirilmesini istiyorlardı. Bunlara, gereken yönerge ve bilgiler verildi. (belge ..143)

Bu basın kurulunun başkanı olan Velit Bey’in de kendi gazetesi adına, ilginç soruları içine alan bir teli vardı. Ona da yaverim aracılığı ile yanıt verdirdim. _(belge:_144) Bunları belgeler arasında inceleyeceksiniz.

DAMAT ŞERİF PAŞA ULUSU ZEHİRLİYOR

Baylar, yeni hükümete girmiş olan ve Temsilciler Kurulunun delegesi durumunda bulunan Cemal Paşa ile yapılan yazışmaların anlatılması, yüksek topluluğunuza, Dahiliye Nazırı Damat Mehmet Şerif Paşa’dan söz açmayı geciktirdi.

          Biz, yeni hükümet ile uzlaşma ortamı ararken Şerif Paşa, çoktan ulusu zehirlemeye başlamış bulunuyordu.

          Nazırlığa geçtiğini ilk bildiren 2 Ekim günlü genelgesinde yer alan şeyler anımsanırsa, orada şu tümcelere rastlanır:

“Yurttaşların tam uzlaşık ve birleşik durumda bulunması, devletin, gerçek yararları için gerekli olduğu halde, bir süredir, yurt içinde uyuşmazlık ve bölünme belirtileri görülmesi, güçlükleri bir kat daha artırması dolayısıyla, pek çok üzüntü vericidir.

        “........................... başarı ............ Hükümetin isteklerine uymakla; yurt yararına aykırı davranışlardan kaçınmakla sağlanacağından hemen merkezlerde ve merkeze bağlı yerlerde bu yolda öğütlemelerde bulununuz.” _(belge:_145)

Baylar, Damat Ferit Paşa’dan daha akıllı olduğu söylenen Damat Şerif Paşa, pek acemice işe başlamış oluyor. O günlerde İstanbul’da bizi, başkaldırıp dağa çıkmış değersiz bir asker sayan kimi romancılar gibi, Damat Paşa da ancak bön kişileri aldatabilecek kısa aklıyla, bizi aymaz ve araştırmaz bir kişi sayıyordu anlaşılan!

Oysa biz, hemen Nazır Paşanın alçaklığını anlamış ve daha uyanık bir durum almış bulunuyorduk. Şerif Paşa, bizim yaptığımız işleri ve Ferit Paşa Hükümetini düşürmek için ulusça yapılanları, yurtta uyuşmazlık ve bölünme belirtileri olarak gösteriyor ve pek çok acınıyor.

Hükümetin isteklerine uymak ve dokuncalı davranışlardan sakınmak öğüdünü hemen bütün yurda yaymak için acele ediyor.

Bir de baylar, hükümetin, Dahiliye Nazırı Mehmet Şerif imzasıyla yayımlanan bildirisinin birkaç noktasına hep birlikte göz gezdirelim _(belge:_146):

         “Şimdiki hükümet bağdaşıktır.” Çok doğrudur. Bu yön bütünüyle açığa çıkacaktır.

“Temel i1kelerde düşünce birliğindendir. Hiçbir partiden değildir. Çeşitli siyasal grupların hiçbirine de eğilimi yoktur. Hepsinden ruhsal yardım bekliyor.”

Bu tümcelerden çıkan anlam açıktır. Hükümet, ulusal örgütler ve onu yöneten Temsililer Kurulu ile birlik değildir. Buna eğilimi bile yoktur. İtilaf ve Hürriyet Fırkası’ndan, Muhipler Cemiyeti’nden, Kızıl Hançercilerden, Nigehbancılardan ve bunlara benzer derneklerden ne ölçüde yardım bekliyorsa bizden de ancak o ölçüde... Cemal Paşa aracılığı ile bizi oya1arnak ve aldatmak için gelen tellerde sözü edilen şeyler hep yalandır.

Sonra baylar, şu tümceyi okuyalım: “Yurdun yazgısına ulusun vekilleri aracı1ığı ile yön verilmesi, isteklerimizin en başta gelenidir.”

Bundan çıkan anlam da şudur: Sıvas’ta birkaç kişi toplanmış, ulus adına konuşuyor, ulusun alınyazısıyla ilgileniyor. “Temsilciler Kurulu” diye bir de ad takınarak ulusun ve yurdun işlerine görevleri olmadığı halde karışıyorlar. Bunların sözünü dinlemeyiniz. Çünkü bunlar ulusun vekili değildir!

Hükümet bu bildiride barış üzerindeki görüşünü de şöylece açıklıyor: “Vilson ilkelerinden gereği gibi yararlanılarak, Osmanlı Devleti’nin, birlik halinde ve Padişahının çevresinde toplanmış, bağımsız bir devlet olarak yaşatılması için hiçbir girişimden geri durulmayacaktır.”

Yeni hükümet, bu işi başarabileceği görüşünü desteklemek üzere şunları söylüyor: “Büyük devletlerin adaletli duyguları ve gerçekten gittikçe belirmekte olan Avrupa ve Amerika kamuoyunun ılımlı davranma isteği bu konuda güven vermektedir.”

Baylar, bütün bu düşünceler, Ferit Paşa Hükümetinin Padişah imzasıyla yayımladığı bildirinin harfi harfine benzeri değil midir?

Bu biçim bildiriler yayımlamanın amacı, ulusu aldatmak ve uyuşukluğa sürüklemek değil midir?

Hangi adaletten söz ediliyor? Hangi ılımlı davranma isteğinden dem vuruluyor? Bunların asılları var mıydı? Yurdun merkezinden başlayarak, her yerde yabancıların davranışları, gerçekte bunun tersini tanıtlayacak açık ve seçik kanıtlar değil miydi?

Gerçekte Vilson, ilkeleriyle birlikte, ortadan çekilmiş ve Osmanlı ülkesine, Suriye’ de, Filistin’de, Irak’ta, İzmir’de, Adana’da ve her yerde, düşmanların girişine ilgisiz bulunmuyor muydu?

Bunca kesin çökme belirtileri karşısında aklı, anlayışı, vicdanı olan adamların kendilerini aldatmaları düşünülebilir mi? Bu gibi adamlar, doğrusu, kendilerini aldatacak kadar bön olurlarsa onların, yurdun yazgısını yönetmelerine, aklı eren, gerçek acıklı durumu gören kişiler dayanabilirler mi? Eğer bu adamlar gerçeği ,biliyor ve kendilerini aldatmıyorlarsa, bunların ulusu aldatarak koyun sürüsü gibi düşmanın pençesine bırakmaya canla başIa çalışmalarına ne anlam verilebilir?

          Bu yönler düşünülerek yargıya varılmasını kamuoyuna bırakırım.

BİRİCİK SUÇUMUZ

Baylar, hükümetin bildirisi yersiz ve kapsadığı düşünceler yanlış olduğu halde biz, Temsilciler Kurulu adına o gün, 7 Ekim günü, yeni hükümeti desteklemeye karar veriyoruz. Yeni hükümet ile ulusal amaçlar arasında tam uzlaşma olduğunu ulusa muştuluyoruz ve her yerde hükümet işlerine hiç karışılmamasını sağlayacak ve hükümetin erkini ve yürütümünü berkitecek önlemler alıyoruz. İçerde ve dışarda tam birlik olduğunu işlerimizle tanıtlayacak biçimde davranıyoruz. Kısacası, yurdun esenliğini sağlamayı temiz yürekle ve içtenlikle düşünenlerin, akılca ve vicdanca yapmak zorunda oldukları akla gelebilen her şeyi yapmaya çalışıyoruz. Bir gün önce milletvekillerinin seçimini sağlamak için özendirmelerde ve öğütlemelerde bulunuyoruz. Yalnız bir şey yapmıyoruz. Ulusal örgütleri kaldırmıyoruz ve Temsilciler Kurulunu dağıtmıyoruz. Biricik suçumuz budur.

Damat Ferit Paşa’dan sonra, başka bir Damat Paşa’nın çevresinde, sadrazam diye, nazır diye top1anmış birtakım beyinsizleri, alçak bir Padişahın alçakça düşüncelerini kolaylıkla uygulamakta başıboş bırakmayacağımızı anlatıyoruz.

Delegemiz Cemal Paşa, bizim hükümete karşı iyi niyet ve güven göstermemizi sağlamak için her yola başvurmaktan geri durmuyor. Ahmet İzzet Paşa’ya da, hükümeti övdürerek varlığımızın silinmesi gereği üzerine öğütler verdiriyordu.

AHMET İZZET PAŞA’NIN ÖĞÜTLERİ

Gerçekten Ahmet İzzet Paşa’nın şifre içinde kalan imzasıyla, Harbiye Nazırı Cemal Paşa’dan 7/8 Ekim 1919 günlü şöyle bir telyazısı almıştık:

Harbiye,7/8 Ekim 1919

Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

Yeni hükümette çoğunlukla yer alan eski ve yakın arkadaşlarımı yoklayarak olup bitenleri soruşturmuş ve kendileriyle görüşmüştüm. Öğrendiğim bazı durumlar üzerine, yurdun ve ulusun varlığı ile ilgili yararlarını düşünerek ve aramızda kurulmuş olan dostluk bağlarına ve asker kardeşliğine güvenerek, aşağıdaki düşüncelerimi hemen bildiriyorum.

Birkaç aydan beri yurdun uğradığı düşman eline geçme ve dağılma tehlikesinin önüne geçilebilmesinde, şimdiye değin ulusal gidişin ve kuvvetlerin yararlı etki1eri, herkesçe kabul edilmiştir.

Yalnız, bu hizmetin sonuçlarından yararlanmanın, bundan sonra akıllıca ve yasal bir yönetimin kurulmasına bağlı olduğu da, gerçeği görenlerce biliniyor. Artık hükümet ve ulusun, ikilikten ayrılarak tam bir bütünlük göstermesine, değersiz düşünceme göre, tez elden gereklik ve zorunluk vardır. Hükümette yer alan kişilerin iyi niyetlerine ve ılımlı düşüncelerine herkesin güveni olduğuna inanıyorum. Hiçbir hükümetin iş başında kalmasına elverişli olmayan bir iç durumun, dış siyasa üzerine yapabileceği uğursuz etkileri açıklamaya gerek yoktur. Bir gün önce milletvekillerinin seçilmesi ve Meclisin toplanması için yüce hükümetçe ivedi önlemler alınmaktadır. Yurdun korunması yolundaki yiğitçe dayanç ve isteklerinizin hükümet üyelerince nasıl karşılandığı, bugünkü bildiriden anlaşılacağı için, iyi niyetle düşünce birliğinin gerçekleşeceğine güvenim tamdır.

Ancak, bu sabah yanıma gelen durumu bilir ve güvenilir bir kişi, Kütahya ve Bilecik dolaylarında hoşa gitmeyen durumlar olduğundan söz etmiştir. Bizi, erksizliğe ve anlaşmazlığa sürüklemek için dışardan ve içerden birçok özendirme ve kışkırtmalar olması ve beklenmesi doğaldır. Öte yandan, dün nazırlardan birinin gösterdiği,  Kastamonu Vali Vekilinden gelmiş bir telyazısıyla da, kimi görevlilerin atanması ve cezalandırılması gibi işlerde İstanbul Hükümetine buyruk verilmek isteniyor gibi idi. Böyle durumlar, devleti bu kerteye getirmiş olan ve sizce de ne denli kötülendiği bildirilerde ve ant belgelerinde sevinçle görülen bozuk yönetime özenme demek olacağından bu gibi adamların yolsuz iş yapmalarına meydan verilmemesini, bilinen uyanıklığınızdan ve anlayışınızdan umarım. Kısacası artık yurtta birliğin sağlanmasını ve temel yasalara göre hükümetle bağlantı kurulmasını temiz yürekle salık vermek ve rica etmek isterim (Ahmet İzzet).

Harbiye Nazırı Cemal

Bu telyazısına elden geldiğince hiçbir özel düşünce ve duygu belirtmemeğe çalışarak, yumuşak ve daha da ileri giderek, güven verici bir yanıt vermek uygun görüldü. Yanıt şudur:

Şifre

                                                                                             Sıvas, 7/8 Ekim 1919

                                   Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretlerine

Ahmet İzzet Paşa Hazretlerine

Yüksek düşünceleriniz değerine yaraşır önemle gözden geçirildi. Ulusal eylemlerin etkileri üzerindeki iyi görüşünüze teşekkür olunur. Bugüne değin olduğu gibi bundan sonra da, yapılan ulusal hizmetlerin bilgece sürdürüleceğine ve yasal bir yönetimin bütünüyle kurulmasına bütün varlığımızla çalışılacağına inanmanızı rica ederim. Çalışma amacınızın bir yasa çağı açmaya yönelik olduğunu bilginize sunarım. Çok şükür, hükümetle ulus, görüşlerinde tam uzlaşmış olduklarından bundan böyle sürüp gideceğine inandığımız bu karşılıklı ve tam birlik ulus ve yurt yararını sağlayacak biçimde görünecektir.

Kötü gidiş ve siyasası herkesçe bilinen Ferit Paşa Hükümetine ulusun uymaması; isteklerine ve yaptığı işlere katılmaması, dış siyasamız üzerinde hiçbir kötü etki yapmamış; tersine Ferit Paşa Hükümetinin neden olduğu bütün kötü etkileri ortadan kaldırmış ve teşekkür edilmeye, övülmeye değer olan bugünkü elverişli siyasal durumu sağlamıştır.

Ulusun güvenini kazanan bugünkü hükümet ile birlik olmanın, iç durumumuzu dış siyasa üzerinde çok yararlı ve etkili kılacağına kuşku yoktur. Olağanüstü durumlarda kimi yerlerde istenmeyen birtakım olaylar çıkması, kaçınılmaz, zorunlu ve olağan şeylerdir. Özellikle Kütahya, Bilecik ve Eskişehir gibi yerlerin ve bu yerlerdeki haksızlığa uğramış suçsuz halkın gördüğü baskılar ve karşılaştığı kötülükler, bir an insaflıca düşünülürse, sızıltı konusu olarak görülen olayların ne denli haklı olduğu azıcık düşünmeyle saptanmış olur. Buralardaki acıklı ve iç sızlatıcı durumun doğmasına, eski hükümetin uyuşuk durumun neden olduğu düşünülünce, bu olaylardan ulusal örgütleri sorumlu tutmaya kalkışmak, haksızlık olur inancındayım. Kastamonu Vali Vekilinin görmüş olduğunuz telyazısından dolayı, onu da özürlü saymanızı rica edeceğim. Çünkü, böyle teller, yalnız Kastamonu’dan değil, daha birçok yerlerden de çekilmiştir. Eğer yeni hükümetin kararsız gibi görünen ilk tutumu bir iki gün daha sürseydi, bu türlü başvurmalar yurdun her köşesinden yağacaktı. Bundan böyle, bu gibi olaylara kesin olarak meydan verilmemesi için gereken her türlü önlem alınacak, ilgililere etki yapılacak ve yüksek öğütlemelerinize uyularak tam birliğin sağlanması ve temel yasalara göre hükümetle içten bağlantı kurulması için, temiz yürekle çalışılacaktır. Saygı ile ellerinizden öperim efendim.

                                                                                                    Mustafa Kemal

ALİ RIZA PAŞA CUMHURİYET YAPILACAĞINI SEZİYOR

Baylar, Ahmet İzzet Paşa’nın yazdığı öğüt yazısı ile buna verdiğimiz karşılığın okunması bir anımı canlandırdı. Ulusça bilinmesi ve tarihe geçmesi için onu da söylemiş, olayım:

Ali Rıza Paşa, bir gün Ahmet İzzet Paşa’yı yoklamaya gider. Konuşma sırasında benim için birtakım yersiz sözler söyler ve bu sözlere önemli bir buluşunu da ekler:

“Cumhuriyet yapacaklar, cumhuriyet!” diye bağırır. Doğrusunu isterseniz baylar, Makedonya’da Osmanlı İmparatorluğunun Batı Orduları Başkomutanı Ali Rıza Paşa’nın, aslanlardan meydana gelmiş koskoca Türk ordularını bozguna uğratıp yok ettikten ve değerli Makedonya topraklarını düşmanlara bırakıp bağışladıktan sonra, devletin en sıkışık bir zamanında Vahdettin’in isteklerine hizmet etmek için gereken nitelikleri kazanmış olduğuna ve bu ünlü ordular başkomutanının, bu kez kendine en usta yardımcı olarak, eski kurmay başkanını Harbiye Nazırlığına getirmeyi düşüneceğine olağan gözüyle bakılabilirdi. Ama, ulusal girişimlerin cumhuriyeti kurma amacı güttüğünü bu kadar çabuk ve kolaylıkla sezip anlayabilmesini beğenmemek elden gelmez.

Baylar, bana bu bilgiyi veren, olayı İzzet Paşa’nın ağzından işiten ve şimdi aramızda bulunan çok saygıdeğer bir arkadaştır.

SALİH PAŞA TEMSİLCİLER KURULU İLE GÖRÜŞMEK İÇİN GELİYOR

Baylar, Cemal Paşa, 9 Ekim 1919 gün1ü bir kapalı telle, Temsilciler Kurulu ile yakından görüşmek üzere Bahriye Nazırı Salih Paşa’nın yola çıkmasının uygun görülmekte olduğunu bildirdi. Ama, Salih Paşa biraz rahatsız olduğu için, görüşme yerinin olabildiğince yakın olması ve İstanbul’dan deniz yoluyla gitmesinin düşünüldüğü belirtildikten sonra, Temsilciler Kurulundan kimlerle ve nerede buluşmalarının tasarlandığı soruluyordu.

10 Ekimde verdiğimiz yanıtta, buluşma yeri olarak Amasya’yı bildirdik. Görüşmek üzere, Temsilciler Kurulundan benimle birlikte Rauf ve Bekir Sami Beyler gidecekti. Bunu da bildirdik. Salih Paşa’nın İstanbul’dan hangi gün ayrılacağının ve Amasya’ya hangi gün ulaşabileceğinin günü, saatıyla bildirilmesini rica ettik.

Baylar, yurdun her yerinde ulusal örgütleri genişletme ve sağlamlaştırma işlerini sürdürüyorduk. Bir yandan da milletvekili seçimini sağlamaya ve çabuklaştırmaya çalışıyor ve bu konudaki görüşlerimizi de gerekenlere bildiriyor ve kimi kişilerin seçilmesini de öğütlüyorduk. Ancak, dernek adına aday göstermemeyi ilke olarak kabul etmekle birlikte, milletvekili olmak için çalışanların ‘‘Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti’’ ilkelerini ve kararlarını iyi karşılamış kişilerden olmasını pek çok istiyor ve bu gibi kimselerin, kendiliklerinden Cemiyet adına adaylıklarını koymaları gereğini de duyuruyorduk.

          11 Ekim 1919 günü, bu bildirdiğim işlerle ilgi1i o1arak, yeniden birtakım buyruklar verdik. (belge.. 147,148, 149)

          Ulusal isteklere hizmet eden görevlilerin, birer yolla, yerlerinin değiştirilmesi; ulusal isteklere karşı olduklarından dolayı ulusça kovulan görevlilerin de görev sanlarını bırakmamış olması yüzünden, kimi yerlerden yeni hükümetle uzlaşmamızın ne demek olduğunun anlaşılmadığı yolunda dokundurucu yazılar gelmeye başladı.. Bu durumu, 11 Ekimde Cemal Paşa’ya yazarak, hükümetin dikkatini çekmek istedik.

ASKERİ NİGEHBAN CEMİYETİ

Bir de baylar, bilirsiniz ki, İstanbul’da Askeri Nigehban Cemiyeti diye bir bozguncu topluluğu türemişti. O zamanki bilgiye göre bu Kiraz Hamdi Paşa, hırsızlıktan dolayı ordudan atılmış Kurmay Albay Refik Bey, eski Ha1askar grubundan Binbaşı Kemal Bey, Bandırma eski Sevkiyat Reisi Topçu Binbaşılarından Hakkı Efendi ve daha bu dernekle ilgisini kesip kesmediği bilinmeyen ordudan atılmış Kurmay Binbaşılardan Nevres Bey gibi, kötü işleri yüzünden ordudan kovulmuş ya da emekliye ayrılmış kimselerle, ahlaksızlıkları ile tanınmış az sayıda başka adamlardı.

İşte bu dernek, 23 Eylül 1919 gün ve 8123 sayılı İkdam gazetesinde bir andırı yayımlamıştı. Bu demek, bu andırısıyla, kendisine yurdun ve ulusun bekçisi süsünü vermek istiyordu. Cevat Paşa’nın Harbiye Nazırlığı sırasında, bu dernek hakkında kovuşturmaya başlanılmıştı. Hükümet değişikliğinden dolayı arkası kesildi.

Bu derneğin varlığı ve çalışmaları, ordudaki subayları sinirlendiriyordu. Bu yüzden Temsilciler Kuruluna başvurmalar başlamıştı.

12 Ekim 1919’da Harbiye Nazırı Cemal Paşa’dan, kendi başarısı bakımından, bu bozguncu yuvasının kökünden sökülüp atılmasını ve üyelerinin şiddetle cezalandırılmalarını ve işlerin sonucunun orduya genelge ile duyurulmasını rica ettim. (belge:150)

          Cemal Paşa’dan 14Ekimde aldığım: ‘‘Bu, kesin olarak kararlaşmıştır.’’ _(belge:_151) yolundaki kısa ve kesin, teli 15 Ekimde bütün orduya özel olarak ulaştırdım. (belge: 152)

           Ama, Cemal Paşa’nın bu kesin kararının hiçbir zaman uygulandığını anımsayamıyorum.

İŞGALİ KÖTÜ BULMAYAN BİR SİYASA

Baylar, anımsarsınız, İngilizler Merzifon’u ve arkasından Samsun’u boşaltmışlardı.. Bunun için ve Ferit Paşa Hükümetinin düşmesi üzerine, Sıvas ha1kı fener alayı yaptı, gösterilerde bulundu. Birtakım söylevler verildi. Bu sırada halk da “Kahrolsun işgal!” diye bağırdılar. Sıvas’ta çıkmakta olan İradei Milliye gazetesi, bu olayı olduğu gibi yazdı. Dahiliye Nazırı Damat Şerif Paşa, bu gazetenin haberini söz konusu ederek Sıvas Valiliğine yaptığı bir bildirimde: “Kahrolsun İşgal! gibi yazılar, hükümetin şimdiki siyasasına uygun değildir.” diyordu.

Bu ne demektir, baylar? Hükümet, işgali kötü görmeyen bir siyasa, mı güdüyordu? Yoksa: “Kahrolsun işgal!” denildikçe, yurdun düşman eline daha çok geçmesine mi yol açılacaktı? Düşmanın yurda girişi ve saldırıları karşısında ulusun durup susması, bundan üzülmüş görünmemesi mi akla ve siyasaya uygundu?

Böyle bozuk ve hayvanca bir düşünce, batış ve dağılış uçurumuna dek tekmelenmiş bir devleti kurtarabilecek siyasaya temel olabilir miydi?

İşte bunun üzerine, 13 Ekim 1919’da Harbiye Nazırı Cemal Paşa’ya çektiğim bir telde: “Yurdun kimi yerlerinin boşaltıldığını gören ulusun, böylece ve daha da belirgin olarak, duygusunu göstermesini pek uygun ve yerinde gördüğümüzü” bildirdikten ve: “Ulusun gerçek duygularına dayanarak hükümetin, haksız yere düşmanların yurda girişini tanımadığını resmi siyasa diliyle bildirmesini ve Ateşkes Anlaşması hükümlerine aykırı olarak düşmanların bugüne dek işlerimize karışmalarını protesto etmesini ve düzeltme istemesini beklemekteyiz.” dedikten sonra: “Bu durumdan yararlanarak, hükümetin güttüğü siyasada, Temsilciler Kurulunca daha öğrenilmemiş yönleri varsa aydınlatılmasını” rica ettim. (belge: 153)

Delegemiz ve Harbiye Nazırı olan Cemal Paşa’nın verdiği yanıt çok ilginçtir. _(belge:_154) 18 Ekim 1919

günlü olan bu yanıtta, şu tümcelerin anlamları ilgi çekicidir: “Ulusal isteklere uygun olarak işleri yürütme sorumluluğunu yüklenen İstanbul Hükümeti, tutumunda ve yürütümünde siyasanın gereklerini kollamak, yabancılara karşı daha konukseverce ve ılımlıca davranmak zorundadır.”

SÜNGÜLERİNİ ULUSUN KALBİNE SAPLAYAN YABANCILARI KONUK SAYAN BİR HARBİYE NAZIRI

Baylar, Rıza Paşa Hükümeti ve o hükümette Harbiye Nazırı olan kişi, sevgili yurdumuza giren, süngülerini ulusun can evine saplayan yabancıları konuk sayıyor ve onlara karşı konukseverce ve ılımlıca davranmakta zorunluk görüyor! Bu ne düşüncedir , bu ne kafadır? Ulusal istekler bu mu idi?

Harbiye Nazırı: “Ôzellikle ulusal girişimlerin yanlış yorumlanması yolundaki düşmediği şu sıralarda, bildirmiş olduğum sakıngan davranışların yersiz olmadığı kabul buyurulur.” inancında olduğunu söyleyerek, ulusal girişimlerin dokunca vermiş olduğunu kapalıca anlatıyor ve bu yüzden meydana gelen kötülüğü gidermek için aldığı önlemlerin yersiz olmadığını bize de kabul ettirmek ustalığını göstermeye çalışıyor.

Harbiye Nazırı, telyazısını şu tümce ile bitiriyor: “Erginliğini tanıtlamış olan soylu ulusumuzun güvenini kazanmış bulunan şimdiki hükümetin, yürütümünde serbest kaldıkça dışarıya karşı daha çok sözünü dinletebileceği açık bir gerçek olduğuna göre, sayın Temsilciler Kurulundan hükümetin yaptığı iş1eri daha çok destekleyici olmalarını rica ederim.”

Baylar, Cemal Paşa gerçekten önemli noktalara dokunuyor. Önce, ulusun erginliğini tanıtladığını söyleyerek, bizim ulus adına yol göstermemize ve uyarmalarımıza gereklik olmadığını anlatıyor ve bununla bizi ulus yanında gereksiz birtakım karışıcılar sayıyor. İkincisi, bizim, hükümeti serbest bırakmadığımızı ve bu yüzden dışarıya karşı sözünü dinletmeye engel olduğumuzu söylüyor.

Baylar, soylu ulusumuzun erginliğini tanıtlayan belirtiler, Erzurum, Sıvas kongreleri ve bu kongrelerde aldığı kararlar ve bu kararların ve dayanışma meydana gelmesi ve Sıvas Kongresini yapanları yok etmeye kalkışan Ferit Paşa Hükümetini devirmek gibi işler, davranışlar ve uyanıklık idi.

          Bu kadarla yetinmek, bütün bu çalışma ve davranışlarda olduğu gibi, ulusa yaptığımız kılavuzluk ödevinden, bundan sonra vazgeçerek hükümeti serbest bırakabilmek, ancak bir koşulla olabilirdi. O da, özgür davrandığı anlaşılmış, Millet Meclisine dayanan ulusal bir hükümetin, yurdun ve ulusun alınyazısını tam anlamıyla sağlama bağladığına inanmaktı. Ulusun ‘‘Kahrolsun işgal!’’ diye yükselen sızıltılı çığlığını boğmaya çalışan, duygusuz ve anlayışsız kimselerden kurulmuş, dokusunda hayvanlık ve hayınlık bulunan bir hükümetin, böncesine, bilgisizcesine ve miskincesine davranışlarına seyirci kalmak; aklı, anlayışı ve yurtsever1iği olan kimselerden istenebilir miydi?

Bir de baylar, Cemal Paşa: “Ulusun güvenini kazanmış bulunan şimdiki hükümet” sözüyle pek büyük ve açık bir yalan söylüyordu. Ulusun hükümete, güveni daha gerçekleşmemişti. Bu söz, ancak ve hiç olmazsa, Millet Meclisi önünde hükümetin güvenoyu almasından sonra söylenebilirdi. Oysa, daha Millet Meclisinin üyeleri bile seçilmiş değildi.

Harbiye Nazırı, bu sözü söylediği dakikada yalnız bir kişinin güvenini kazanmış bulunuyordu. O kişi de, devlet başkanlığını kirletmekte olan hayın Vahdettin’di.

Temsilciler Kurulunun, kendileriyle uzlaşmayı gerekli görmüş olması, ulustan alınmış bir güven gibi sayılmak isteniyor. Eğer amaçları bu idiyse, ulusun güvenini kendilerine bildirmeye güven aracı olan bu Kurulu aradan çıkarmaya çalışmak neden gerekli oluyordu?

ULUSAL ÖRGÜT GENİŞLİYOR VE GÜÇLENİYOR

Baylar, Ferit Paşa Hükümetinin düşmesi, yurtta kararsız görünen kimi yerlerin de duygusu ve içgücü üzerinde iyi etki yaptı. Her yerde, yüksek sivil memurlarla yüksek komutanlar başta olmak üzere, örgütlenmeye hız verildi.

Ali Fuat Paşa, batı illerinin hemen hepsi ile ilgilendi. Kendisi, Eskişehir, Bilecik ve daha sonra Bursa dolaylarında dolaşarak ve gerekenlerle yazışarak iş görüyordu.

Balıkesir’de bulunan Albay Kazım Bey (Meclis Başkanı Kazım Paşa) o bölgede ulusal örgütler ve askeri önlemlerle ilgileniyor ve uğraşıyordu.

Bursa’da Albay Bekir Sami Bey, 8 Ekimde, Ferit Paşa’nın adamı olan valiyi İstanbul’a göndererek Kongre kararlarını uygulatmaya başlamış ve bir merkez kurulu kurdurmuştu.

Ulusal örgütlenme ile uğraşıldığı kadar, milletvekilleri seçimi ile de büyük ilgi ile uğraşılıyordu.

Yurtta, bütün ulusal örgütlerin tek ad altında Temsilciler Kuruluna bağlılığı ilkesine uyuluyordu. Eskişehir, Kütahya, Afyonkarahisar dolaylarında örgütlerin sağlamlaştırılması ve Aydın, Konya, Bursa, Balıkesir bölgelerinin bağlantılarının kolaylaştırılması için önlemler alınıyordu. Batı cepheleri üzerinde Harbiye Nazırlığının aydınlatılmasına ve hükümetçe ne gibi önlemler düşünüldüğü de sorularak, hükümetin bu konuya ilgisinin çekilmesine çalışılıyordu.

Efelerin yönettikleri Aydın Cephesi, kesimlerine bir komutan gönderme konusu düşünülmeye başlandı. 14 Ekimde, düşman elindeki yer1erde, gizli ulusal örgütler kurulması için Fuat Paşa’ya ve Afyonkarahisar’da Yirmi üçüncü Tümen Komutanı Ömer Lütfi Bey’e yazıldı. Bununla birlikte, bu sıralarda daha kimi yerlerde amacın tam anlaşılamadığı görülüyordu. Ömerin, Reddi İlhak Cemiyeti yönetim kurullarının kendi adlarına bildirim yapmakta oldukları görülüyordu. 10 Ekim 1919 gününde Reddi İlhak Cemiyeti Başkanı imzasıyla, Ekimin yirmisinde bir büyük kongre toplanacak ve bu kongreye iki delege gönderilmesi illerden isteniyor ve birtakım önlemler alınması bildiriliyordu.

Bir yandan, Karakol cemiyetinin de İstanbul’dan başka, Bursa dolaylarında da çalışmakta olduğu anlaşıldı.

Bu karışıklığın önüne geçmek için gerekli önlemler alındı. Özellikle, Ali Fuat Paşa’ya, Balıkesir’de Kazım Paşa’ya, Bursa’da Bekir Sami Bey’e, Bursa Merkez Kuruluna gereği gibi yazıldı. (belge: 155)

İtilaf ve Hürriyet Cemiyeti de, düşmanlarla bitlikte Anadolu’da karşı örgüt kurmak üzere, yetmiş beş kişi kadar göndermiş. Bu haber alındı, kolorduların dikkati çekildi.

İstanbul’da gizli çalışmaya karar verildi. Trakya’ya örgütlerin genişletilmesi için Cafer Tayyar Bey aracılığı ile yönerge verildi.

MİLLET MECLİSİNİN TOPLANACAĞI YER

Baylar, milletvekillerinin seçilmesine çalışırken, bir yandan da Millet Meclisinin nerede toplanabileceği düşüncesi kafamızı kurcalıyordu. Anımsayacaksınız, Erzurum’dan, Refet Paşa’nın bu konuya ilişkin bir teline yanıt verirken: “Meclis toplanmalı; ama İstanbul’da değil, Anadolu’da!” demiştim. Gerçekten, ben Meclisin İstanbul’da toplanması kadar mantıksız ve amaçsız bir iş düşünemiyordum. Ancak bu konuda yetkili olanları ve kamuoyunu bu gerçeğe inandırmadıkça düşüncemiz gerçekleşemezdi. İstanbul’da toplanmanın sakıncalarını açık olarak belirtmek gerekiyordu. Bu amaçla, ulusal isteklerimizi Rumlara ve yabancılara, Hıristiyanlara karşı imiş gibi göstermek için Ali Kemal ve Mehmet Ali Beylerin çalışmaları ile Ermeni Patrikhanesinde yapılan toplantılar ve Hürriyet ve İtilaf Partisinin girişimleri üzerine, Harbiye Nazırı aracılığı ile, İstanbul Hükümetinin dikkatini çektik.

13 Ekim 1919 günü, Millet Meclisinin açılışından sonra, Müdafaai Hukuk Cemiyetinin nasıl bir siyasal durum alması düşünüldüğünü, Cemal Paşa aracılığı ile hükümetten sorarken, Millet Meclisinin İstanbul’da toplanmasında ne gibi siyasal güvence elde edilmesinin düşünüldüğünü de sorduk. O gün, Millet Meclisinin İstanbul’da esenliğini sağlama yolunda ne gibi savunma ve kolluk düzeni alınacağını ve neler yapılmak gerektiğini, İstanbul örgütümüzün merkez kurulunda bulunan ve Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanı olan Albay Şevket Bey’den sorduk.

AMASYA GÖRÜŞMELERİ

Baylar, anımsarsınız, Bahriye Nazırı Salih Paşa ile Amasya’da buluşmamız kararlaşmıştı. Nazır Paşa ile hükümetin dış siyasası, iç yönetimi ve ordunun geleceği ile ilgili konular üzerinde görüşülmek olasılığı vardı. Bu nedenle, daha önce, kolordu komutanlarının düşünce ve görüşlerini bilmek bence pek yararlı olacaktı..

14 Ekim 1919 günlü kapalı telimde, kolordu komutanlarının bu üç nokta ile ilgili görüşlerini rica ettim. Komutanların raporlarını belgeler arasında incelersiniz. _(belge:_156)

Salih Paşa, 15 Ekimde İstanbul’dan yola çıktı. Biz de 16 Ekimde Sıvas’tan yola çıktık. 18 Ekimde Amasya’da bulunduk.

        Salih Paşa’ya, uğrayacağı iskelelerde; Ulusal örgütlerce parlak karşılama törenleri yapılması ve bizim adımıza “Hoş geldiniz.” denilmesi için yönerge verilmişti. (belge: 157).

Biz de, Amasya’da, pek büyük gösterilerle kendisini karşıladık. Salih Paşa ile Amasya’da 20 Ekimde başlayan görüşmelerimiz, 22 Ekimde sona erdi. Üç gün süren görüşmeler sonunda, ikişer nüsha olmak üzere beş tane protokol düzenlendi. Bu beş protokoldan üçünü (Salih Paşa’da kalanları biz, bizde kalanları Salih Paşa) imzaladık. İki tane protokol, gizli sayılarak imza edilmedi. Amasya buluşması sonucu olan kararlar, kolordulara da bildirildi. _(belge:_158)

Baylar, sırası gelmişken bir noktayı belirtmek isterim. Biz, ulusal örgütlerin ve Temsilciler Kurulunun, İstanbul Hükümetince resmi olarak tanınmış bir siyasal varlık olduğunu; görüşmelerimizin resmi olduğunu ve sonuçlarına uymak gerektiğinin taraflarca kabul edilmiş bulunduğunu açıkça ortaya koydurmak istiyorduk.

Bunun için, görüşme sonuçları ile ilgili tutanakların protokol olduğunu kabul ettirmek ve İstanbul Hükümetinin delegesi olan Bahriye Nazırına imzalatmak önemli idi.

21 Ekim 1919 günlü protokola yazılanların,denilebilir ki, hemen hepsi Salih Paşa’nın önerileri olup kabulünde sakınca görülmeyen birtakım maddelerdi. (belge:159)

        22 Ekim 1919 günlü ikinci protokol, uzun süren bir görüşme ve tartışmanın tutanak özetidir.

Bu görüşmede, tarafların halifelik ve padişahlık konusunda karşılıklı güvenceleri ile ilgili ayrıntıları gösteren bir başlangıçtan sonra, Sıvas Kongresinin 11 Eylül 1919 günlü bildirisindeki maddelerin görüşülmesine başlandı:

1- Bildirinin birinci maddesinde tasarlanıp kabul olunan sınırın, en az bir istek olmak üzere, elde edilmesi gerektiği ortaklaşa kabul olundu.

Kürtlerin bağımsızlığını gerçekleştirme amacını güder gibi görünerek yapılmakta olan karıştırıcılığın önüne geçmek konusu uygun görüldü. Şimdi yabancıların elinde bulunan bölgelerden, Kilikya’yı, Arabistan ile Türkiye arasında bir tampon devlet meydana getirmek için anayurttan ayırmak istendiği söz konusu edildi. Anadolu’nun en koyu Türk ortamı ve en verimli, zengin bir bölgesi olan bu toprakların hiçbir yolla ayrılmasının kabul edilmeyeceği; Aydın ilinin de aynı kesinlikle ve yeğlikle yurdun bölünmez parçalarından olduğu ilkesi genel olarak kabul edildi.

Trakya konusuna gelince: Burada da, sözde bir bağımsız hükümet ve gerçekte bir sömürge kurmak böylelikle Doğu Trakya’dan da Midyeİnoz çizgisine değin olan bölgeyi bizden ayırmak amacı güdülebileceği düşünüldü. Fakat, Edirne’yi ve Meriç sınırını bir bağımsız İslam hükümetine bağlamak  için bile olsa, kesinlikle bırakmamak İlkesi, ortaklaşa uygun görüldü.. Bununla birlikte, bütün bu maddede söz konusu edilen şeyler üzerinde Millet Meclisinin vereceği en son karara elbette uyulacaktır, dendi.

2- Bildirinin dördüncü maddesinde Müslüman olmayan halka, siyasal egemenliğimizi ve toplumsal dengemizi bozacak nitelikte ayrıcalıklar verilmesinin kabul edilmeyeceğini belirten bölüm, önemle görüşüldü. Bu kaydın, bağımsızlığımızı gerçekten sağlamak için, elde edilmesi zorunlu bir istek niteliğinde sayılması ve bundan yapılacak en ufak bir özverinin bağımsızlığımızı kökten sarsacağı ortaya konuldu. Bu dördüncü maddede söz konusu olan, Hıristiyan halka çok ayrıcalıklar vermemek ilkesi, gerçekleştirmemiz gerekli bir amaç olarak kabul edilmiştir. Bununla birlikte, gerek bu konuda, gerekse yaşama hakkımızın savunulması yolundaki başka isteklerimizle ilgili konularda birinci maddenin sonunda olduğu gibi burada da Millet Meclisinin görüşüne ve kararına uyulacağı kaydı konuldu.

3- Bildirinin yedinci maddesine göre bağımsızlığımız tam olarak korunmak koşuluyla, teknik, sınai ve ekonomik ihtiyaçlarımızın nasıl sağlanacağı tartışıldı. Yurdumuza pek çok sermaye dökecek bir devlet bulunursa bunun maliye işlerimiz üzerinde isteyebileceği denetleme hakkının kapsamı kestirilemeyeceğinden, bu konunun, bağımsızlığımızı ve gerçek ulusal çıkarlarımızı zarara sokmayacak yolda, uzmanlarca iyiden iyiye düşünülerek sınırlandırılıp saptanmasından sonra Millet Meclisinde verilecek biçimin kabulü görüşüldü.

4- 11 Eylül 1919 günlü Sıvas Kongresi kararlarının başka maddeleri de Millet Meclisinin onayına sunulmak koşuluyla, genel olarak uygun görüldü.

5- Bundan sonra, Sıvas Kongresinin 4 Eylül 1919 günlü kararlarının örgütler bölümlü ile ilgili 11’nci maddesinde yer alan Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyetinin durumu ve bundan sonraki çalışma biçimi ve alanı söz konusu oldu.

Bu maddede, ulusal buyrumu egemen kılacak olan Millet Meclisinin, yasama ve denetle haklarına güven ve serbestlikle sahip olduktan ve bu güven Millet Meclisince belirtildikten sonra, Cemiyetin ne olacağının kongre kararıyla belli edileceği açıklanmıştır. Burada söz konusu olan kongrenin şimdiye değin yapılmış olan Erzurum ve Sıvas Kongreleri gibi dışarda ayrı bir kongre durumunda olması gerekli değildir, dendi.

            Cemiyetin izlencesini kabul eden milletvekilleri, Cemiyetin tüzüğünde açıklanmış olan delegeler gibi sayılarak yapacakları özel toplantı, kongre yerine geçebilir.Bundan sonra, Millet Meclisinin İstanbul’da tam güvenlik içinde, serbest olarak görev yapabilmesi gerekir, dendi. Bunun, şimdiki koşullara göre ne ölçüde sağlanabileceği düşünüldü. İstanbul’un yabancılar elinde bulunması dolayısıyla, milletvekillerinin yasama görevlerini gereği gibi yapmalarına durumun pek elverişli olamayacağı düşüncesi belirdi. Yetmiş savaşında Fransızların Bordo’da ve yakın zamanlarda Almanların Vaymar’da yaptıkları gibi, barışın yapılmasına değin, geçici olarak, Millet Meclisinin Anadolu’da, İstanbul Hükümetinin uygun göreceği güvenilir başka bir yerde toplanması uygun görüldü.

Millet Meclisinin toplanmasından sonra güvenlik ve dokunulmazlık derecesi belli olacağından, tam güven görülürse Cemiyet Temsilciler Kurulunun dağıtılarak örgütlerinin çalışma ereğinin, az önce bildirdiğim gibi, kongre yerine geçecek olan özel bir toplantıda kararlaştırılacağı belirtildi.

Milletvekillerinin seçiminde tam serbestlik bulunması gerektiği hükümetçe buyurulmuş olduğundan, seçimler yapılırken Cemiyet Temsilciler Kurulunca karışılmamakta olduğu bildirildi.

Milletvekilleri arasında İttihat ve Terakki üyesi ve orduda kötülüğü görülmüş kimseler bulunursa, bunların milletvekili seçilmesine meydan verilmemek için, Temsilciler Kurulunca uyarma yollu, uygun biçimde birtakım öğütlemelerde bulunulmasının yerinde olacağı da düşünüldü. Temsilciler Kurulunun bu konuda nasıl aracılık yapacağı da ayrıca belirtilip saptandı ve bunu belirten üçüncü bir protokol düzenlendi. (belge: 160)

Gizli sayılıp imzalanmayan dördüncü protokol şu idi:

1- Kimi komutanların askerlikten kovulması ve bir bölüm subayların askeri mahkemeye verilmesi ile ilgili olarak çıkan Padişah buyruklarının ve başkaca buyrukların düzeltilmesi.

2- Malta’ya sürülmüş olanların ilgili mahkemelerimizde yargılanmak üzere, İstanbul’a getirilmeleri yoluna gidilmesi.

3- Kıyım yapmış Ermenilerin de mahkemeye verilmesi (Millet Meclisine bırakılacaktır).

4- İzmir’den düşmanların çekilmesi için İstanbul Hükümetince yeniden protesto yapılması ve gerekirse gizli yönerge ile halka gösteri toplantıları yaptırılması.

5- Jandarma Genel Komutanı, Merkez Komutanı, Polis Müdürü ve Dahiliye Nazırlığı Müsteşarının değiştirilmeleri (Harbiye ve Dahiliye Nazırlıklarınca).

6- İngiliz Muhipler Cemiyetinin (kapı kapı dolaşıp) halka kağıt mühürlettirmelerine engel olmak.

7- Yabancı parasıyla satın alınmış derneklerin çalışmalarına ve bu gibi gazetelerin dokuncalı yayımlarına son verilmesi (özellikle subayların ve görevlilerin bu gibi derneklere girmelerinin kesin olarak yasaklanması).

8- Aydın’daki Ulusal Kuvvetlerin gücünün artırılması ve beslenmelerinin kolaylaştırılması ve sağlanması. (Bu konu Harbiye Nazırlığınca düzenlenir. Donanma cemiyetinin 400.000 lirasından gereği kadarı hükümetçe bu işe ayrılabilir.)

9- Ulusal eylemlere katılmış görevlilerin, her yerde yatışma ve tam güvenlik sağlanıncaya değin yerlerinden kaldırılmamaları ve ulusal amaçlara karşı gelmelerinden dolayı, ulusça işten el çektirilmiş görevlilerin yeni görevlere atanmalarından önce, bu konuda özel olarak görüş alışverişi yapılması.

10- Batı Trakya göçmenleri ile ilgili ulaştırma işlerinin sağlanması.

        11- Acemi Sadun Paşa ile buyruğu altında bulunan kişilerin uygun bir yolla geçimlerinin sağlanması.

İmzasız beşinci protokol da, konferansına gidebilecek kişilerin adlarını gösteriyordu. Böyle olmak1a birlikte hükümet bu konuda, ilkelere uymak koşuluyla, serbest bulunacaktı.

Delegeler

Tevfik Paşa Hazretleri                              Başkan

Ahmet İzzet Paşa Hazretleri                    Askeri Delege

Hariciye Nazırı                                        Siyasal Delege

Reşat Hikmet Bey                                    Siyasal Delege

Uzmanlar Kurulu

Hamit Bey                                              Maliye

Albay İsmet Bey                                     Askeri

Reşit Bey                                               Siyasal İşler

Mühendis Muhtar Bey                             Bayındırlık İşleri

Albay Ali Rıza Bey                                 Deniz Albayı

Refet Bey                                               İstatistik

Emiri Efendi                                           Tarih

Münir Bey                                              Hukuk Danışmanı

Uzman bir kişi                                        Ticaret İşleri

Uzman bir kişi                                         Çeşitli mezheplerin ayrıcalıklarını bilen Yazı Kurulu

Reşit Saffet Bey                                      Maliye Eski Özel Kalem Müdürü

Şevket Bey

Salih Bey

Orhan Bey

Hüseyin Bey                                            Robert Kolej Türkçe Öğretmeni

Baylar, bu görüşmelerimizin tutanakları arasında en önemli noktanın, Millet Meclisinin toplantı yeri ile ilgili olduğu, yüksek dikkatinizi çekmiştir sanırım.

Meclisin, İstanbul’da toplanmasının doğru olmadığı konusundaki eski düşünce ve görüşümüzü Salih Paşa’ya kabul ettirdik ve onaylattık. Ancak, Paşa, kişisel olarak bu görüşe katılmakla birlikte, bu katılmanın kişisel olduğu şimdiden bütün hükümet adına söz veremeyecek çekimserliğini de ileri sürmüştü. Kendisi, hükümet üyelerini inandırmak ve bu düşünceye katılmalarını sağlamak için elinden geleni yapacağına söz vermiş ve başaramazsa hükümetten çekilmekten başka yapacak bir şey olmadığını bildirmişti.

Salih Paşa, bu konuda başarı sağlayamamıştır.

          Millet Meclisinin toplanacağı yer konusuna yeniden dönmek üzere, Amasya görüşmeleri ile ilgili sözlerime son veriyorum.

SIVASTA BANA KARŞI YAPILAN BİR GİRİŞİM: ŞEYH RECEP OLAYI

Yalnız baylar, biz Amasya’ya gelmek üzere Sıvas’tan ayrılır ayrılmaz, Sıvas’ta pek de hoşa gitmeyen bir olay geçmiştir. Bu olay üzerine kısaca bilgi vereyim:

Amasya’ya vardığımızda, İtilaf ve Hürriyetçilerin, yabancılarla ortaklaşa birtakım hayınca işlere giriştiklerine ilişkin bilgiler almıştık. Bunu hemen ilgililere genelge ile bildirmiştim. Sıvas’ta da, Padişaha, beni kötüleyen teller çekilmek gibi bir girişim olduğunu haber aldım; ama inanmadım. ‘‘Elbette Temsilciler Kurulu arkadaşlarımızın ve karargahımızda bulunan kişilerin, Valinin ve başkalarının dikkati buna engeldir.” dedim.

Oysa, Şeyh Recep ile arkadaşlarından Ahmet Kemal ve Celal adındaki kişiler, bir gece telgrafhanede, kendilerinden olan bir telgrafçı aracılığı ile istedikleri telleri çekmişler...

Gerçekten, Amasya telgrafhanesinden Salih Paşa’ya gelen şu telyazısını getirdiler:

16613 Y.82

                                                                                               Sıvas 18 Ekim 1919

                                   Bahriye Nazırı Salih Paşa Hazretlerine

Padişah Yaveri Naci Beyefendi Hazretlerine

Aylardan beri yurdumuzda olup bitenleri anlamak ve işin içyüzünü öğrenmek üzere yorgunluğa katlanıp il merkezine buyurmanızı yurdun ve ulusun yararı adına diler ve makine başına gelmenizi, yurt ve ulus adına büyük bağlılıklarımızla yalvarırız.

          Sıvaslı Şemsettin oğullarından Recep Kamil

          Bilginlerden, ileri gelenlerden, tüccar ve esnaftan yüz altmış mühür taşımaktadır.

               Zaralıoğlu Celal İlyasoğlu Ahmet Kemal

        Bana da 19 Ekim 1919 günlü şu telyazı geldi:

Amasya’da Mustafa Kemal Paşa’ya

Halkımız, Padişahın ve hükümetin düşüncelerini Salih Paşa’nın kendisinden ya da güvenilir bir ağızdan işitmedikçe, aradaki anlaşmazlığa çözülmüş gözüyle bakamayacaktır. Bundan dolayı, iki yoldan birini seçmek zorunda olduğumuzu bilginize sunarız.

                                                İlyasoğlu Zaralıoğlu Sıvaslı Şemsettin oğullarından

                                                                        Ahmet Kemal Celal Recep Kamil

         Baylar, biz, bütün yurdu uyarmak ve aydınlatmak için uğraşıyoruz. Ama, düşmanlarımız da, bize karşı her yerde, üstelik kendi bulunduğumuz ve her bakımdan egemen olduğumuz Sıvas kentinde bile, kötülüklerini yaptırabilecek alçak aracılar bulabiliyorlar.

Bütün uyarmalarımıza ve anımsatmalarımıza karşı, biz ayrılır ayrılmaz, Sıvas’taki ilgili kişilerin görülen dalgınlığı, her yerde ne denli ilgisizlikler ve göz yummalar olduğuna çok güzel bir örnektir.

19 Ekim günü Sıvas’taki arkadaşlar, Temsilciler Kurulu imzasıyla şu teli çekiyor1ardı:

                          Amasya’da Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

           Şeyh Recep ve arkadaşlarının size çekilmek üzere telgrafhaneye şimdi verdikleri telyazısı örneği, olduğu gibi, aşağıda bilgilerinize sunuldu:

                  Bu konuda Topçu Binbaşısı Kemal Bey ayrıca soruşturma yapmaktadır.

             Bu tele, aldığımı bildirdiğim, telyazısının örneğini ekliyorlar.

          Sıvas Telgraf Başmüdürü de, gene o gün, şu bilgiyi veriyor:

 Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

Sıvaslı Şemsettin oğullarından Recep, İlyasoğlu Ahmet Kemal ve Zaralıoğlu Celal imzalarıyla çekilen teller, sunuyorum. Bu teller, gece getirilmiş ve görevlilerimiz korkutularak çektirilmiştir. Herkesin, özel yöntemine uyarak tel çekmeye hakkı vardır. Ancak makine odasına rasgelenin girmesinin yasak olduğu şöyle dursun, görevlilerin korkutulması gibi hükümet onurunu  kırıcı eylemlere yeltenmek, doğrusu, yasaya karşı gelme niteliğindedir. Durumu yüksek valiliğe bildirdim ve yurtta düzeni sağlamak için çalışmakta olan yüksek kişiliğinize de durumu bildiriyorum. Saygılarımın kabul buyurulmasını çok rica ederim.

19 Ekim 1919                            Başmüdür Lütfi  

 İstanbul Merkez Şefi Bey’e:

Halkın dileklerini bildiren ve yurdun ve ulusun esenliği adına Padişaha sunulması rica olunan telyazılarımızı tutan, din ve devlet hayınıdır. Sonunda kan dökülmesine yol açacaktır. Padişaha duyurmak için kararımız kesindir. Yanıt bekliyoruz.

 Padişahlık Özel Kalem Başyazmanlığına:

‘‘Yüksek aracılığınızla sunulan dilekçemizin yanıtını yurdun ve ulusun esenliği adına makine başında bekliyoruz.

Padişahlık Özel Kalem Başyazmanlığı Aracılığı ile

Halife Hazretlerine:

İlimiz olan Sıvas’ta, Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti adıyla kurulan Kongre Kurulu Başkanı Mustafa Kemal Paşa, yanında sizin güven kağıdınız olduğu söylentisini yayarak, kötülüklerini örtmek isteyen küçük bir toplulukla birlikte, ulusal buyrumu temsil ediyorlarmış gibi davranıyorlar. Oysa, şanlı Halifemiz ve sevgili Padişahımıza her bakımdan saygılı ve tam bağlı olmamız, din buyruğudur. Bahriye Nazırı Salih Paşa ile Padişahın Başyaveri Naci Beyefendi’nin Amasya’ya gönderildiklerini haber aldık. Kendileriyle görüşüp halk arasında doğan coşkuyu yatıştırmak için bilginler, ileri gelenler ve tüccardan iki yüzü aşkın imza ile çektiğimiz çağrı telimize karşılık alamadık. Kamuoyunun ne durumda olduğu kendilerinin yakından görmeleri için Sıvas’a değin gönderilmelerini bütün bağlılığımızla ve çok ivedi olarak yalvarırız. Bu yolda buyruk, Padişahımız Efendimiz Hazretlerinindir.

Baylar, düşmanlar, Şeyh Recep’e gerçekten önemli bir rol yaptırmış bulunuyorlardı. Sırası gelince bilginize sunacağım belgelerden, Sait Molla’nın Rahip Fru’ya yazdığı 24 Ekim günlü bir mektubunda Molla, Papaz’a:

“Sıvas olayını nasıl buldunuz? Biraz düzensiz; ama yavaş yavaş düzelecek.” diyordu.

Bütün ulusun birlik ve dayanışmasından ve ulusal örgütlerin yurdun her köşesine yayıldığından söz eden, ulusun ortak dileğine uyarak ulusal ve askeri örgütlere dayanarak hükümeti düşüren; yeni hükümetle karşı karşıya geçen, bir kurulun başkanını kötülemek üzere tam yeni hükümetin delegesi ile görüşmeye girişeceği bir sırada ve bu amaçla Sıvas’tan çıktığının ertesi günü bütün Sıvas halkı adına ayaklanmayı gösterir bir telyazısının, telgrafhane korkutularak çektirilebilmesi kuşkusuz anlamlı idi.

Böyle bir kurulu kendi bulunduğu Sıvas’taki halk kötüleyince, bütün ulusun da böyle duyup düşünmeyeceğini tanıtlamak gerçekten güçtür. Öyleyse, temsil niteliği böyle olan bir kurulun ve başkanının dayandığı gücün de çürük olacağına inanmak neden doğru olmasın?

Sıvas’tan yükseltilen bu sesin, düşmanlar için ne denli güçlü ve önemli olduğu kolaylıkla anlaşılır.

Baylar, Salih Paşa’ya gelen telyazısının, Amasya’ya geldiğinde kendisine verdirdim. Ama; Şeyh Recep ve arkadaşlarının hükümetçe cezalandırılmasını istedim. Sıvas’taki Temciler Kurulu üyelerine de telgraf başında, 19 Ekimde şunları sordum:

            1- Şeyh Recep, Ahmet Kemal ve Celal Padişahın Özel Kalemine çekilen telyazısını gördünüz mü?

            2- Telgrafhanede nöbetçi subayı yok mu?

3- Hepiniz orada bulunduğunuz halde böyle bir küstahlık nasıl olabilir? Hem de bu delilerin girişimleri hepinizce biliniyor. Salih Paşa’ya ve Naci Bey’e çekilmek üzere üç imza ile telyazısı hazırladıklarını biz buradan işitmiştik. Sizin bundan haberiniz yok mu?

         4- Yabancılarla birlikte İtilaf ve Hürriyetçilerin birtakım hayınca işlere giriştiklerine ilişkin dün genelge ile yapılan bildirim alınmadı mı?

5- Baskı yapılan ve korkutulan telgraf görevlilerinin hemen gerekenlere, Vali Paşa’ya ve başka ilgililere haber vermemelerinin ve nöbetçi subayının bu işte aymazlık göstermesinin nedeni nedir?

          6- Başmüdür Bey’in bildirmesi üzerine alınan önlemler nelerdir?

                                                                                                   Mustafa Kemal

           Valiliğin, bu işi askerlere bıraktığının anlaşılması üzerine, Kolordu Kurmay Başkam Zeki Bey’e de şunu yazdım:

            Söz konusu olan işe karışmış bulunanların tutuklanıp cezalandırılmaları için valilikçe, buyruğu altındaki kuvvetler kullanılmış ya da bunlar yetmemiş de onun için mi iş Kolorduya bırakılıyor? Yoksa bu küstahça davranışlara karşı bile valilikçe önlem almakla duraksanıyor mu? Bunlar anlaşıldıktan sonra sorunun çözümlenmesi daha kolay ve kökten olur.

Mustafa Kemal

Daha sonra, Sıvas’ta bulunanlara şu buyruğu verdim:

1-Telgrafhane tam kontrol altına alınacaktır. Bir subay komutasında bir manga asker yerleştirilecektir. Bu kez olduğu gibi, telgrafhaneye girerek ve görevlilere baskı yaparak, ulusal birliğe karşı kafaları karıştırıcı ve güvenliği boğucu girişimlerde bulunacak hayınlar kesin olarak engellenecektir. Bu gibi güvenliği bozucu davranışlarda, yasa sınırını aşan ve askere saldıranlara karşı hiç duraksamadan, her nerede olursa olsun, silah kullanılacaktır.

2- Küstahça eylemlere yeltenenleri yola getirme bakımından, Kurmay Başkanının ileri sürdüğü nedenlerden dolayı kaçmalarına meydan verilmeksizin hemen gereği yapılacak ve sonucu bir iki saata değin bildirilecektir. Ancak, bu konuda karar vermek için, orada bulunan görevli kişilerden hiçbirinin işe el koymayıp bize sormaya kalkışmaları gerçekten üzüntü ile karşılanmıştır. Gerekli kararı, bir taburu Sıvas’ta bulunan Beşinci Tümen Komutanı Cemil Cahit Bey, tabur komutanına bildirmiştir. Orada bu kararın ivedilikle uygulanması, hiç olmazsa, aracılık edilmesi rica olunur.

3- Sıvas’ta düzeni sağlamak için uyanık olarak bütün ilgililerce kesin ve sert önlemler alınması gerektiğini bilgilerinize sunarım.

Mustafa Kemal

Özel olarak Osman Tufan ve Recep Zühtü Beylere şu yönergeyi verdim:

Ulusal eylemlere karşı küstahlık edenler için yapılacak işlerin, gerekenlere bildirilmiştir. Durumu izleyerek eksiksiz uygulanıp uygulanmadığını bildirmenizi ve savsaklama görülürse, işe kendiniz el koyarak bilinen kişileri tutuklamanızı ve yardakçılarını susturmanızı isterim. Bu yolda gerekirse, her kimse karşı olursa olsun, gereğini yapmakta duraksamaya yer yoktur.

Mustafa Kemal

 20 Ekimde Vali Reşit Paşa, uzun uzadıya olayı anlattıktan sonra: “Olay genişleyebilecek iken önüne geçilmiş ve yapılan çabuk ve sert işlemlerden dolayı, buna benzer olayların artık çıkmayacağının anlaşılmış’’ olduğunu yazıyordu. (belge: 161)

Baylar, İstanbul Hükümetinin Şeyh Recep ile arkadaşlarını cezalandırmış olduğunu doğal olarak düşünmediniz. ‘‘Sıvaslı Şemsettin oğullarından’’ diye imza atan bu uyuşuk ve aşağılık Şeyhin, bundan sonra da düşman oyuncağı olarak işleyeceği kötülüklere rastlayacağız.

ADAPAZARI DOLAYLARINDA KIŞKIRTMALAR

Baylar, daha Amasya’da iken, karşılaştığımız durum, yalnız Şeyh Recep ile kalmadı. Adapazarı dolaylarında da buna benzer bir olay çıktı. İzin verirseniz bunu da kısaca bilginize sunayım.

Adapazarı ilçesinin Akyazı yörelerinde türeyen Talostan Bey, İstanbul’dan para ve yönerge verilerek gönderilen ve süvari olacaklara 30 lira, piyade yazı1acaklara 15 lira aylık verileceğini söyleyen Bekir Bey ve Sapanca’nın Avçar Köyünden Beslan adında bir tahsildar birleşiyorlar. Bu adamlar başlarına topladıkları atlı, yaya birtakım kimselerle Adapazarı kasabasını basmaya karar veriyorlar.

Tahir Bey adındaki Adapazarı Kaymakamı bunu haber alıyor. Tahir Bey, İzmit’ten gönderilen bir binbaşıyı ve bulduğu yirmi beş kadar atlıyı alarak kasabayı basmaya gelenlere karşı yola çıkar. Lütfiye denilen bir köyde karşılaşırlar. Bu derme çatma kalabalığı ne yapmak istedikleri sorulmuş... Verdikleri yanıt şu imiş: ‘‘Padişah Hazretlerinin sağ olup olmadığını ve yüksek Halifelik makamında oturup oturmadığını öğrenmek için Adapazarı’na makine başına gelmek istiyoruz. Mustafa Kemal Paşa’nın padişah olmasını kabul edemeyiz.’’

Tahir Bey’in, makine başında, İzmit Mutasarrıfına verdiği bilgide: ‘‘Adı geçenlerin İstanbul’da önemlice kişilerle ilişkileri olduğundan ve Padişahın bile bu yaptıklarından haberli bulunduğunu söylediklerinden’’ söz ediliyordu. Resmi olarak verilen bilgide Bekir’in, toplanan kimselere: ‘‘Bu iş için İstanbul’ca bir hafta süre verdiler. Beş gün geçti. iki günümüz kaldı. İşi çabuklaştıralım.” diye söylediği de bildiriliyordu. (belge: 162)

İzmit’teki Tümen Komutanı, Adapazarı üzerine bir birlik gönderecekti. Ali Fuat Paşa da Düzce üzerine biraz kuvvet gönderecekti.

23 Ekim günü İzmit’te Tümen Komutanına, Bekir’i İtilaf ve Hürriyetçilerle yabancı düşmanların gönderdikleri ve karıştırıcı davranışlarının yasaklanması gerektiği bildirildi.

Adapazarı Kaymakamı Tahir Bey’e de, 23 Ekimde doğrudan doğruya "Bekir ve arkadaşları için sert ve çabuk önlemler alınmasında hiç duraksama gösterilmeyerek

yaptıkları dokuncalı işlere son verilmesini ve sonucunun bildirilmesini" buyurdum. (belge: 163)

Baylar, 23 Ekim günlü bir kapalı telle, adı geçen Bekir ve yardakçılarının yaptıkları işler ve kimlikleri üzerine elde ettiğimiz bilgiyi Harbiye Nazırı Cemal Paşa’ya bildirdik ve: "İstanbul Hükümetince bu gibi karıştırıcı işlere ve davranışlara karşı, zamanında etkin önlem1er alınmaz da, işin ucu ulusal örgütlere dokunursa en sert önlemlere girişmek zorunda kalacağımızı bilginize sunarız." dedik. (belge:164)

İzmit’ten giden ve orada gücü artırılan ulusal ve askeri bir birlik, önemli sayıda toplanmış ve toplanmakta olan kötü kişileri dağıtmış, tahsildar Beslan ve kardeşi Hasan Çavuş’u yakalamış. Asıl, yönerge ve para ile bir hafta önce İstanbul’dan gelmiş olan Bekir, kaçmış. Bu Bekir, subaylıktan kovulmuştur ve Manyaslıdır. (belge: 165,l66) Bundan sonra, vermek zorunda kaldığımız buyruklarla, İzmit’te kışkırtıcı ve düzenci olanlardan, "İngiliz İbrahim’’ denmekle tanınmış biri ve başka birtakımları için kovuşturma başladı. _(belge: 1_67, 168)

"İlgililerce yerinde alınan önlemler sonunda, Bekir’in girişiminin etkisiz kaldığını ve kaçtığını; gene İstanbul’a dönerek yeniden hayınca girişimlerde bulunmasının çok olası görüldüğünü; kendisi için özel kovuşturma yapılmasını" Amasya’dan 26 Ekim 1919 günü Harbiye Nazırı Cemal Paşa’ya yazdım. (belge: 169)

27 Ekim 1919’da Bolu Mutasarrıfı Haydar Bey’den gelen telde: "Bekir’in, yanında iki subay, kırk silahlı adam olduğu halde Abaza köylerinde halkı, İstanbul Hükümeti adına ulusal eyleme karşı kışkırttığı ve birçok para harcadığı; Nazırlığa bu konuda yazılan yazıların dikkate alınmadığı" bildiriliyordu. (belge:170)

Baylar, bu gibi işlerde hükümeti uyarmak ve görevini yapmaya çağırmaktan başka bir şey olmayan başvurularımız, kuşkusuz hükümetin işine karışma gibi anlaşılmaz

sanırım.

İstanbul’da hükümetin gözü önünde yapılan ve iç ve dış düşmanlarla Padişahın bildikleri ve uygun buldukları kuşku götürmeyen girişimlerin başarıya ulaşacağı dakikaya değin beklemek ve: "kuşkusuz hükümet önlem alır , engel olur’’ diye her şeye böncesine boyun eğmek doğru olamazdı.

Baylar, Amasya’da görüşmeye başladığımız 20 Ekim gününde gelen bilgilerin özeti şu idi: İstanbul’da, Hürriyet ve İtilaf Fırkası, Askeri Nigehban Cemiyeti ve Muhipler Cemiyeti bir birlik kurdular. Bu birlik ve Ali Kemal, Sait Molla gibi kişiler, Müslüman olmayan halkı durmadan Ulusal Kuvvetlere karşı kışkırtmaya başladılar. Rum ve Ermeni Patrikleri, Ulusal Kuvvetleri kötülemek için İtilaf devletleri temsilcilerine başvurdular. Ermeni Patriği Zaven Efendi, Neologos gazetesinde yayımladığı bir mektupla son ulusal eylemler yüzünden Ermenilerin göç etmekte olduklarını ilan etti.

Asılan Kazım’ın kardeşi Hikmet adında biri, İstanbul’dan aldığı yönerge ile Adapazarı yakınlarında başına birtakım silahlı adamlar toplamaya başladı. Bu Hikmet adına, önemli bir belgede de rastlayacağız. Adapazarı yakınında, Değirmendere’de de para ile adam toplanmaya başlandı. Çete olarak toplananların, Geyve hükümet konağını basmaya karar verdikleri haber alındı. Karacabey’de de buna benzer ufak tefek eylemler görüldü. Bursa’da, Gümülcineli İsmail’in kurduğu çetelerin Ulusal Kuvvetlere karşı kıpırtıları sezilmeye başlandı. Nigehbancılardan tutuklu bulunanların bir günde hepsi cezaevinden çıkarıldı.

Düşmanlarımızın, Ulusal Kuvvetlere karşı kurdukları çetelerin çalışmalara başlaması, karşı birliğin açıktan açığa eyleme geçişi, İstanbul Polis Müdürünün engelleyici çalışmaları, Ali Rıza Paşa Hükümetinin tutumuna aykırı davranışta nazırların varlığı, ulusal örgütlerimizin kimi merkezlerini, özellikle İstanbul merkezimizi umutsuzluğa düşürmeye başladı. (belge: 171, 172)

Hükümetin, genel olarak bir amacı ve kararı olduğunu gösterecek davranışta bulunamaması ve yalnız Dahiliye Nazırı Şerif Paşa’nın olumsuz ve hızlı çalışmalarını uygun bulur gibi davranması, gerçekten düşünülecek ve kaygı duyulacak bir görünüşte idi.

İSTANBUL’DA ULUSAL KUVVETLERE KARŞI KIŞKIRTMALAR

Bu konuda ilk tepkiyi gösteren Ankara oldu. Ankara Vali Vekili Yahya Galip Bey’in Sıvas’a çektiği 15 Ekim 1919 günlü bir kapalı telini, rahmetli Hayati Bey’in imzasıyla gelen başka bir kapalı tel içinde 22 Ekimde Amasya’da aldım. O tel şudur:

Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

Paşa Hazretleri, biz yazgımızı ne böyle ulusun yazgısını bilmeyen bir hükümete ve ne de gelişigüzel gönderilecek valilere bırakamayız. Birçok kez yüksek kişiliğinizin bilgisine sunduğumuz düşünceler dikkate alınmadığı için İstanbul Hükümeti, Ferit Paşa Hükümetinin atayıp da gönderemediği Bitlis eski Valisi Ziya Paşa’yı buraya ve görev yaşamı boyunca, hiçbir varlık gösterememiş olan Suphi Bey’i de Konya’ya vali atayarak ilk adımını atmaya başladı. İşte bu gibi düşüncelere dayanarak, Millet Meclisi kurulmadan önce hiçbir göreve dışardan hiç kimsenin getirilmemesini geçende rica etmiştik. İstanbul Hükümetinin buraya yeniden vali göndermeye kalkıştığına bakılırsa, buradaki ulusal eylemlerin söndürülmesi isteniyor, demektir. Nasıl siz askerlikten çekilerek halktan bir kişi gibi çalışmaya karar verdinizse, ben de bu görevden çekilerek sizin yaptığınız gibi ulusal ödevimi yapmaya karar verdim. Vali gelinceye değin vekilliği kime vereceğimi bildirmek iyiliğinde bulununuz efendim. 15 Ekim 1919

Ankara Vali Vekili

Yahya Galip

Bir gün sonrada 23 Ekimde Cemal Paşa’nın, 21 Ekim günlü şu telyazısını aldım:

Sayı 419                                                                                    Kadıköy, 21 .10. 1919

Amasya’da Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

Ankara’daki Belediye Başkanı ve Müftü Efendi, dışardan gelecek valiyi kabul etmeyeceklerini, Ankara’ya Ankara’dan vali atanması gerektiğini kendi yetkilerine dayanarak ileri sürüyorlar. Böylece her yandan ayrı ayrı istekler ileri sürülmesi, hükümeti güç duruma sokmaktadır. Kötücüller ve başka azınlıklar bu gibi olayları türlü türlü yorumluyor.....

Hükümete yardım için verilen söz gereğince bu gibi olayların önlenmesini rica ederim. Atanması Padişahça onaylanan valinin yola çıkması gerekeceğini doğal kabul buyurursunuz.               

Harbiye Nazırı Cemal

            Gerçekten, başta Müftü Efendi olduğu halde (şimdi Diyanet İşleri Başkanı bulunan sayın Rifat Efendi Hazretleri idi) Ankaralılar, protesto niteliğinde olarak İstanbul Hükümetine başvurmuşlardı.

Ankara’yı yatıştırarak, hükümet erkini kırmamak için, telgraf başında birçok öğütlemelerde bulundum. Fakat, Ankara’nın haklı olduğunu kabul etmemek elde değildi. Sonunda, Cemal Paşa aracılığı ile hükümete yazdığım telyazısından söz ederek, alınacak karşılığa değin durumun iyi idare edilmesini Ankara’da Kolordu Komutanı vekili Mahmut Bey’e yazdım.

Burada, yeri gelmişken bir gerçeği bilginize sunmak uygun olur. Biz, Temsilciler Kurulu, hükümetin durumunu ve içyüzünü pek güzel anlamıştık. Hükümet üyelerinden

kimilerinin hükümete girmekten pişman olduklarını ve bu gibilerin çekilmek için nedensi aradıklarını da anlıyorduk. Bundan başka, iç ve dış düşmanların ve Padişahın, birlik olarak, Ali Rıza Paşa Hükümeti yerine kendi görüşlerini açıktan açığa ve çabucak uygulayacak başka bir hükümeti iş başına getirmeye kararlı bulunduklarını da bilmiyor değildik. Bunun için de, Ali Rıza Paşa Hükümetini kötülerin en yeğnisi buluyorduk. Bir de, Ferit Paşa’nın düşmesinden sonra yeni hükümetle anlaşmak için geçen dört beş gün içinde kimi kişilerin, elden geldiğince çabuk uyuşmamız yolunda yaptıkları öğütlemeler de önemsenecek anlamı ve nitelikte idi. Bundan dolayı, amaca güvenle ulaşıncaya değin, gerekirse biraz da özveride bulunmak zorunluğunu duyuyorduk.

          Mahmut Bey’e yazdığım kapalı telde bunlar da sezdirilmişti. (belge: 173)

          Cemal Paşa’ya verdiğim karşılığı olduğu gibi bilginize sunacağım:

Şifre

Özeldir .

İvedidir.          

Amasya, 24.10.1919

Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretlerine

Y: 21.10.1919 gün ve 419 sayılı kapalı tele:

Ankara’dan, Vali için çekilen telin ve ileri sürülen dileğin, aşağıdaki nedenlerden doğduğu anlaşılmıştır.

           Şöyle ki: İstanbul’dan alınan güvenilir haberlerde İngilizler ile İngiliz Muhipler Cemiyeti, İtilaf ve Hürriyet ve Nigehbancıların Hıristiyan azınlıklarla, işbirliği yaptıkları ve Anadolu’ya birçok bozguncular göndererek, ulusal örgütleri bozmaya ve İstanbul Hükümetini düşürmeye giriştikleri; bu karıştırıcı kişilerin Adapazarı ve Bursa’dan yola çıktıkları bildirildiği gibi, Adapazarı’nda da son günlerde birtakım eylemler görülmesi kaygı doğurmuştur. Konya’ya gönderilen Vali Suphi Bey’in, İngiliz Muhipler Cemiyeti İstanbul Yönetim Kurulu üyelerinden olduğunu Konya’da Refet Bey’e söylemiş bulunduğunun yayılmış bulunması, uyanan kuşkuyu artırmıştır. Ankara Valiliğine atanan Ziya Paşa’nın tutumu ve doğruluğu üzerine bir şey denemezse de, kendisinin iş başarma gücü ve yeterliği kuşkulu görüldüğünden, Ankara ili gibi ulusal örgütlerin ve eylemlerin en önemli merkezlerinden biri olan yerde daha durum aydınlanıp dirlik ve tam güven sağlanmadan, buradaki önemli işlerin başına hiç denenmemiş, yetersiz bir valinin atanması duraksamalara neden olmuştur. Ankara’da bulunan Vali Vekili ve Komutan ve Temsilciler Kurulu arasında yapılan yazışmalarda, şimdiki hükümetin, nasıl olursa olsun, buyruklarına ve yürütümüne uymak gerektiği üzerinde durulmuş ve o yolda iş yapılmış ise de; doğrudan doğruya halk, sezdikleri tehlikeye karşı verilen inancayı yetersiz görerek, tam güven sağlanıncaya değin, ulusal isteklere uygun iş gördüğü denenmiş bulunan Vali Vekilinin görevinde bırakılmasını gerekli sayıp doğrudan doğruya hükümete başvurmuşlardır. Son bildiriminiz üzerine Ankara, da gerekenlerle yeniden görüşüldü; sakıncaları olsa, bile, hükümet erkini kırmamak için, Ziya Paşa’nın iyi karşılanmasını sağlamaya çalıştık. Ancak, tehlikelerden ve geçmekte olan karıştırıcı olaylardan çok korkmuş bulunan halkı inandıramadık.

Dahiliye Nazırı Paşa Hazretlerinin, içinde bulunduğumuz durumun inceliğini ve önemini düşmanlarımızın da ne denli hileli ve sıkı çalışmakta olduklarını anlamış bulunduğu kuşku götürmez; Ancak,  nazırlık görevine yeni başladıklarından çalıştırılmaya değer görevlileri, daha tanıyamamış olacakları da bir gerçektir. Üstelik, Adil Bey’in de müsteşarlığını yapmış olan Keşfi Bey’in şimdi gene müsteşarlık görevinde bulunduğu göz önüne alınınca, özellikle büyük görevlilerin atanmasında ne ölçüde sağgörüye uygun iş yapılacağı meydana çıkar. Bundan dolayı, Ziya Paşa’nın şimdilik gönderilmemesinin sağ1anmasına aracı olmanızı ve sonucunun bildirilmesini çok rica ederim.

Mustafa Kemal

Baylar, Ali Fuat Paşa, 28 Ekim 1919 günlü bir kapalı teli ile İstanbul’daki örgütümüzden benim adıma gelen bir teli bildirdi. Bu telde verilen bilgiler önemli idi.

Çerkez Bekir’in çıkardığı, bilinen olay, Adapazarı ve çevresinde Ulusal Kuvvetlere karşı ayaklanma başlangıcı sayılmış. Bundan ne yolda yararlanılacağını görüşmek üzere Padişah, Ferit Paşa, Adil Bey ve Sait Molla ile Ali Kemal Bey’den meydana gelen bir kurul, birtakım tasarlamalarda bulunmuşlar.

Bu telyazısında, yukarda adı geçen Hikmet üzerine de bilgi veriliyordu. Bu Hikmet, iki ay önce Amasya’dan Adapazarı’na gelmiş. O çevrede öteden beri kendisine ve ailesine karşı olanların ulusal örgüte girdiklerini anlamış. Hikmet Bey, Amasya’dan geldiğini ve beni tanıdığını, ulusal örgüt kurma yetkisinin ancak kendisine verilmiş olduğunu ileri sürerek, Sıvas’la haberleşmeye girişmek istemiş. Karşı taraf engel olmuş. Hikmet, karşıt örgüt kurmuş. Bunu sezen Sait Molla, Hikmet’i elde edecek yolu bulmuş. Kendisini Hıristiyanlara karşı bir ayaklanmaya kışkırtmış.

Baylar, Hikmet üzerine ve düşmanlarımızın Hıristiyanlara karşı kurdukları düzenler üzerine verdiğim bilgi, daha sonra dokunacağımız birtakım durumların kolaylıkla anlaşılmasına yarayacağından gereksiz sayılmamasını rica ederim. (belge: 174, 175)

Baylar, bu bilgiler üzerine Cemal Paşa’ya çektiğim teli, olduğu gibi görmenizi isterim:

          Şifre                                                                                  Sıvas, 31.10.1919

Harbiye Nazırı Cemal paşa Hazretlerine

Adapazarı dolaylarında hükümete ve ulusal örgütlere karşı meydana gelen olayı biliyorsunuz. Bu olay, ulusal birliğin dayancı ve yüce hükümetin kesin ve yerinde önlemleri ile bastırılmış ise de daha oralarda bozgunculuk tohumu vardır .Ulusun birliği karşısında, büsbütün ortadan kalkacağına kuşku yoktur. Ancak, bu bozgunculuk olaylarını Damat Ferit Paşa, eski Dahiliye Nazırı Adil ve daha önceki Dahiliye Nazırı Ali Kemal Beylerle Sait Molla’nın kışkırttıkları ve düzenledikleri anlaşılmıştır. Adları bildirilen bu kişiler, kendi vatan hayınlıklarından başka, çok büyük ve tehlikeli bir yanlış iş daha yapmışlardır. O da bu hayınca işlerinden sanki yüce Padişahımızın da bilgisi olduğu söylentisini yaymak gibi bir büyük alçaklıktır. Sayın hükümet üyelerinden tam bir yürek temizliği ile rica ederiz. Zamanında durumu, uygun bir yolla yüce Padişaha bildirsinler. Ulusun ve örgütlerinin bu gibi uydurma ve yalan sözlere önem vermeyeceği açık bir gerçektir. Bozguncuların, yalanlarla ulusal birliği bozmak istedikleri ileri sürülerek, olayın geçtiği yerlerde söylentilerin hükümetçe resmi olarak yalanlanmasını; böylece her türlü yanlış anlaşılmanın ortadan kaldırılmasını ve bu dokuncalı kişiler üzerinde gereken inceleme yapılarak yasa yoluyla kovuşturmaya girişilmesini yaşamsal bir sorun saymaktayız efendim.

                                                                                          Temsilciler Kurulu adına

                                                                                             Mustafa Kemal

ALİ RIZA PAŞA HÜKÜMETİNİ TUTMA KARARI

Baylar, Ali Rıza Paşa Hükümetinin kuru1uş niteliğini bildiğimiz halde tutmayı ve elden geldiğince desteklemeyi neden gerekli gördüğümü bir parçacık anlatmıştım.

Amasya’dan Sıvas’a dönüşümüzden sonra, Temsilciler Kurulu ve orada bulunan öteki arkadaşlarımızla yaptığımız toplantıda Amasya buluşması ve başka konular üzerinde arkadaşlara uzun uzadıya açıklamada bulundum. Bu toplantıda, Temsilciler Kurulu karar tutanaklarının 29 Ekim 1919 günkü görüşmelere ilişkin sayfasında, olduğu gibi yazılı olan şu kararı aldık:

‘‘Başta Sadrazam Ali Rıza Paşa olmak üzere hepsinin yetersiz, Padişahın gözüne girmek isteyen kişilerden oldukları; kimisinin ulusal eylemlerden yana, kimisinin de buna karşı oldukları; bununla birlikte Padişah, kısa zamanda bunları düşürerek yerine zorbalığı sürdürebilecek bir hükümet getirmek isteyeceğinden, Millet Meclisi kurulup yasama görevini yapmaya başlayıncaya değin Temsilciler Kurulunun bu hükümeti tutmasının yurt ve ulus için hayırlı bir çözüm yolu olduğu kabul olundu.’’

Gerçekten bu kararımızı uyguladık. Bunu doğrulayan bir olayı yeri gelmişken bilginize sunayım: İstanbul’daki örgütümüz, güvenilir kaynaklara dayandığını bildirdiği birtakım bilgileri, 31 Ekim 1919 gününde, bize ulaştırdı. O bilgiler şunlardı:

"İki günden beri, Kiraz Hamdi Paşa Saraya giriyor, iki üç saat Padişahın yanında kalıyor ve şu karar saptanıyor; Müşir Zeki Paşa’nın başkanlığında bir hükümet kurulacak, Hamdi Paşa Harbiye Nazırı, Prens Sabahattin Bey Hariciye Nazırı, Tevfik Hamdi Bey Dahiliye Nazırı olacak; Eşref, Mahir Sait ve başkaları öteki nazırlıkları alacaklardır. Bunlardan Sabahattin ve Mahir Sait’e daha öneride bulunulmamıştır. Padişah, Ali Rıza Paşa’ya, uygun bir zamanda, belki bugünlerde çekilmesini söyleyecektir. Bu işin içinde daha önce çalışmalarından söz edilen birleşik bir gizli dernek vardır.

       Bu bilgiler alınınca, Cemal Paşa’ya 2 Kasım 1919 da, Sadrazamın hiçbir neden ve nedensi ile yerini bırakmaması gerektiği, bunun kendisine duyurulması; yoksa bütün yurdun İstanbul ile kesin olarak ilgisini keseceği bildirildi. (belge:176) Rumeli ve Anadolu’da bulunan bütün komutanlara da durumdan ve Cemal Paşa’ya çekilen telden bilgi verildi. İlişki kurulmuş olan Müdafaai Hukuk Merkez Kurullarına da bu konuda bilgi verilmesi gerektiği bildirildi.(belge: 177)

Baylar, Salih Paşa’nın İstanbul’a dönüşü üzerine, 21 Ekim günlü protokolda yazılı ve önemli olduğuna önceki sözlerim arasında parmak bastığım nokta Millet Meclisinin toplantı yeri üzerinde, yani Millet Meclisinin toplantı yeri üzerine hükümetle aramızda tartışma başladı. Hükümetin Cemal Paşa aracılığı ile yazdıkları, bizim ileri sürdüğümüz düşünceler, bir kez daha gözden geçirilmeye değer sanırım. Bu yazışmalarımızın ana çizgilerini Büyük Millet Meclisinin ilk toplantı tutanaklarında görebileceğiniz için burada ondan bir daha söz etmeyeceğim.

Ancak baylar, bu konudaki yazışma ve tartışmalar, yalnız İstanbul Hükümeti ve Cemal Paşa ile aramızda yapılmakla kalmıyor, bütün yurdun ve özellikle İstanbul’daki örgütlerimizin konu ile ilgili görüşünü anlamak gerekiyordu. Burada, bu konulara ilişkin bazı bilgiler sunacağım.

BARIŞ YAPILINCAYA DEĞİN İSTANBUL’A AYAK BASMAMAKLIĞIMIZ VE MİLLETVEKİLİ OLMAMAKLIĞIMIZ ÖĞÜDÜ

İstanbul’daki örgütlerimizin düşüncelerini öğrenmek için 13 Ekim 1919 günü çektiğimiz ilk tele verdikleri 20 Ekim 1919 günlü yanıtta: “Milletvekillerinin İstanbul’da toplanmalarında bir sakınca ve tehlike olmadığı, İtilaf devletlerini herhangi bir davranışlarının uygarlık dünyasına karşı kötü etki yapabileceği” bildirildikten sonra, yalnız: “Millet Meclisi şimdiki yetkisini genişletmeye girişirse Padişahın da Meclisi dağıtmaya kalkışması ve bize karşı olan kimselerin tehlikeli bir davranışta bulunmaları, İtilaf devletlerinin de bundan yararlanarak sizin gibi yüksek kişilere saldırmaya yeltenmeleri düşünülebilir.” sözleri ekleniyordu. Bu telin sonunda: “Bizim, barış yapılıncaya değin İstanbul’a ayak basmamaklığımız ve milletvekili olmamaklığımız” öğütleniyordu. (belge:178, 179)

İstanbul’daki örgüt merkezimizden Kara Vasıf Bey’in gizli ve Şevket Bey’in açık imzasıyla aldığımız 30 Ekim 1919 günlü kapalı telde örgütümüzden olanların düşünceleri, başka birçok kişilerin düşündükleriyle destekleniyordu. Bu telin birinci maddesi şöyle başlıyordu: “Ahmet İzzet Paşa, Sadrazam, Harbiye Nazırı, Genelkurmay Başkanı, Nafıa Nazırı ve izlencelere gerçekten bağlı ve hizmet eden ve bağlılığı ile birlikte önemli bir gücü de bulunan Göz Hekimi Esat Paşa ile: ayrıca Rauf Ahmet Bey’le ve başkalarıyla gerek istekleri ve gerek ilişkimiz dolayısıyla görüştüm. Bütün görüşlerin birleştiği noktalar aşağıdadır.”

Bundan sonra bütün görüşlerin birleştiği noktaları özetliyordu.

Birinci maddede: "Millet Meclisinin kesin olarak İstanbul’da toplanması zorunludur. Yalnız, İstanbul’a gitmemelisiniz, Sadrazam Paşa, Meclisin, İstanbul’da vicdan rahatlığı ile kararlar alabileceğine, yabancılardan söz alarak güvence verdi. Ama, yalnız sizin için güvence alınamayacağından, milletvekili olursanız izinli olarak ya da milletvekili olmayarak daha yüksek ve gönüllerin sevgilisi kalmanız uygun olur.” deniliyordu.

Birinci maddenin (b) bölümünde: “Aslında hükümet, yapılacak barış antlaşmasında nispi temsili, azınlıkların hakları adına kabul etmek zorundadır. Şu duruma göre azınlıkların da yeniden seçime katılması için Millet Meclisinin dağıtılıp yeniden seçileceği, ilgili çevrelerce kesin olarak umulmaktadır.’’ gibi yeni bir bilgi veriliyordu.

Birinci madedenin (c) bölümünde : “Hükümet gerçekten iyi niyetlidir ve bu işe istekli değildir” inancası vardı.

          İkinci madde de: “Olabildiğince sosyalist, birkaç temiz Hürriyet ve İtilafçı vb. çıkarmak” gibi bizim anlayamayacağımız çapraşık ve karışık bir görüşün belirtisine rastlıyorduk.

Üçüncü maddede: “Hükümeti güç duruma düşürmemek”;

          Dördüncü madde ise: “Bize zararı dokunacakları, her ne yolla olursa olsun elde etmek istiyorum. Herkes de bana bunu öğütlüyor. Örneğin Refi Cevat, sosyalistler.” gibi düşünceler yer alıyordu. (belge: 180)

1 ve 4 Ekim 1919 günlerinde, İstanbul’daki örgütümüze uzun düşünce ve yorumları kapsayan karşılıklar verdik. Bu karşılıklarda başlıca: “Milletvekillerinin İstanbul’da toplanmaları büsbütün tehlikeli ve sakıncalıdır.” dedik ve açıkladık. Cemal Paşa aracılığı ile hükümete bildirdiğimiz görüşleri özetledik. “Bizim için olan tehlikenin bütün milletvekilleri için de geçerli olduğunu” tanıtlamaya çalıştık. “İlle bizim seyirci durumda kalmamız isteniyorsa gerekçesiyle” bildirilmesini istedik. (belge: 181)

Yalnız Kara Vasıf Bey’e çekilen telde:

         "Ahmet İzzet Paşa Hazretleri, aslında ulusal eylemlerin İstanbul’da kıyıma yol açacağını sanıyordu. Sözlerinin dikkate alınması her şeyden önce bu inanışlarının değişip değişmediğini bilmemize bağlıdır. Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretlerine gelince, onun da kararsız olduğunu bilmez değilsiniz. Abuk Paşa da bu nitelikte ve bu ruhsal durum içindedir. Göz Hekimi Esat Paşa üzerinde kesin bir düşüncem yoktur. Yalnız, birçokları onu son derece dar görüşlü, şan ve üne pek çok düşkün gösteriyorlar. Kısacası, tutumları ve düşünceleri kararlı ve yerinde olmayan ve İstanbul’da düşman baskısı altında düşünen devlet adamları ve başka kişilerin öğütleri üzerinde iyi düşünülmelidir.” dedikten ve söz konusu toplantı yeri üzerine akla gelebilecek tehlike ve sakıncaları bir daha saydıktan sonra: “Asıl şaşılacak nokta; bize, adları belli iki üç kişiye güven vermeye gücü yetmeyen hükümetin, öteki milletvekillerini nasıl koruyabileceği işidir.

Bizde yavaş yavaş yer etmeye başlayan düşünce ve inanç, ne yazık ki yabancıların değil, belki onlardan daha çok şimdiki hükümet üyeleri ile başka kimselerden kimilerinin bizi sakıncalı görmekte olmalarıdır.’’ dedik.

Bundan sonraki bölümlerin birinde: ‘‘Nispi temsilin kabul edilmesi zorunluğu karşısında Meclisin dağıtılmasını şimdiden düşünen bir çevrede, Millet Meclisinin toplanmamasını doğal saymak gerekir.’’ görüşünü bildirdik.

Bir bölümde de, hükümetin bu işe istekli olmadığı sözünden bir şey anlayamadığımızı belirterek: ‘‘Amacı, bizi sıkışık zamanlarda yalnız bırakmak mıdır?’’ sorusundan sonra, onların bir düşüncelerine karşılık olarak da: ‘‘Hükümete karşı çıkanların iş başına gelmelerinden korkmak yarar sağlamaz. Bundan dolayı gidiş ve tutum değiştirilemez.’’ dedik. ( belge: 182 )

Baylar, bu yazışmalardan ve bu yazışmalarda ileri sürülen düşüncelerden kolaylıkla anlaşılmakta idi ki, bizim İstanbul’daki örgütümüzün başında bulunanlar hükümet üyelerinin, şunun bunun ileri sürdüğü düşünceler karşısında güçsüz kalmışlardı ve artık onların sözcüsü olmaktan başka bir iş yapmıyorlardı.

İşte başka bir kapalı tel ki 6 Kasım 1919 günü Harbiye Nazırı Cemal Paşa’nın imzasıyla çekiliyor; ama içinde Kara Vasıf Bey’in düşünceleri ve imzası bulunuyor. Bu telde yine toplantı yerinden söz açılarak, özellikle: ‘‘Önce siyasal sakıncalar var. İkincisi, yönetimsel sakıncalar var, üçüncüsü de toplanma olanağı yoktur....      Zorunluluk, duygulara üstün tutulmalıdır... Uygun yanıtınızı tez elden hükümete bildiriniz.” sözleriyle baskı yapılıyor ve: “Japon Rıza Bey’le birlikte pek yakında iyi haberlerle sizin yanınıza geleceğim.’’ muştusu veriliyordu. ‘‘Barışı ve esenliği büsbütün kazandık demektir. Milli Türk de bizim. Milli Ahrarı yıkıyoruz. Milli Kongre yola gelecek.’’ tümcesiyle de iyi haberlerin neler, ne gibi boş şeylerle ilgili olduğunu belirtmekte ivedi davranılıyordu. (belge: 183)

Kara Vasıf Bey’e 7 Kasım 1919’da, tez elden Sıvas’a  gelmesini yazdım."

          Kara Vasıf Bey, yine de bu işle ilgili olarak gönderdiği 19 Kasım 1919 günlü kapalı telinde, uzun düşünceleriyle desteklediği yargısını ve mantığını şu tümcede özetliyordu:

‘‘Ulusal Kuvvetlerle düşünce birliğinde olan Meclis, Padişaha karşı düşmanlığını ilan ederse, Anadolu kimin arkasından gider?.. Ulusal Kuvvetlere mi uysun?.. Meclisi Anadolu’da toplamak düşüncesinden vazgeçmek bir yurt borcudur ...’’. ( belge: 184)

KOMUTANLARLA DANIŞMA VE KAMUOYUNU YOKLAMA

Baylar, çok önemli olan bu toplantı yeri konusunda, kimseye danışmadan karar vermek ve bu kararı ulusa ve seçilen milletvekillerine uygulatmak pek tehlikeli olurdu. Bundan dolayı, çok dikkatle ve duyarlıkla bütün özel görüşleri ve kamuoyunu incelemek; gerçek eğilimi anlayarak uygulanabilecek kararı almak zorunluğu karşısında bulunuyordum.

Bir yandan, gördüğünüz gibi, İstanbul’un ileri gelenleriyle yazışmalar yaparken bir yandan da, türlü yollarla kamuoyunu yokluyordum. Vereceğim kararın uygulanmasını sağlamak için ordunun görüşünü almak da pek önemli idi. Bu nedenle, daha Ekim ayının 29’unda, On Beşinci, Yirminci, On ikinci ve Üçüncü Kolordu komutanlarını Sıvas’ta bir toplantıya çağırdım.

Diyarbakır’daki Kolordu Komutanına, Edirne’deki Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Bey’e, Bursa’da Yusuf İzzet Paşa’ya, Balıkesir’de Kazım Paşa’ya, Bursa’da Bekir Sami Bey’e de ‘‘kendilerini, aradaki uzaklık ve özel durumları dolayısıyla çağıramadığımı ve alınacak kararları bildireceğimi’’ yazdım. ( belge." 185, 186)

Baylar, çağrılan komutanlardan Salahattin Bey, o sırada Sıvas’ta idi. Kazım Karabekir Paşa Erzurum’dan, Ali Fuat Paşa Ankara’dan ve Konya’daki Kolordu Komutanının, cephe ile ilgili birtakım önemli işleri kendisinin düzene koyması gerektiğinden, ona vekil olarak Kurmay Başkanı Şemsettin Bey Konya’dan gelip Sıvas’ta toplandılar. Temsilciler Kurulu üyesi olan ve üye olmayıp da toplantıya katılmalarından yararlanılan kişilerle ve komutanlarla toplanarak 16 Kasım 1919 günü görüşmelere başladık. Görüşme gündemimiz yalnız şu üç madde olacaktı:

1- Millet Meclisinin toplantı yeri.

2- Toplantıdan sonra Temsilciler Kurulunun ve ulusal örgütün alacağı biçim ve çalışma yöntemi.

3- Paris Barış Konferansının bizim için olumlu ya da olumsuz bir karar vermesi durumunda nasıl davranılacağı.

DÖRT AYKIRI GÖRÜŞ VE ALDIĞIMIZ KARAR

Baylar, bu zamana değin, Cemiyet merkez kurullarından yazılı sorularımıza gelen yanıtlar, dört görüşe ayrılıyordu.

1- Birinci görüşe göre, Millet Meclisinin dışarda toplanması uygun görülüyordu.

2- İkinci görüşe göre İstanbul’da... Bu görüşü ileri sürenlerin başında Erzurum, Trabzon, Balıkesir ve bütün Karesi, Saruhan kurulları bulunuyordu. İstanbul’daki ileri gelen kişilerin hemen hepsinin bu düşüncede olduğunu biliyoruz. Padişahın isteği, hükümetin direndiği de bu idi.

          3- Üçüncü görüş, İstanbul yakınlarında... Trakya-Paşaeli’nin düşüncesi bu idi.

4- Bir bölük merkez kurulları da, Salih Paşa’nın kişisel kanısına dayanarak, hükümet uygun bulursa dışarda toplanmasında bir sakınca görmüyorlardı.

Baylar, İstanbul Hükümetinin ve onun yardakçılarının, kamuoyunu ne denli ayrılığa ve karışıklığa uğratmış oldukları ulusun gösterdiği bu görüş ayrılığından kolaylıkla anlaşılabilir.

          Artık bunun üzerine, direnmenin dokuncalı sonuç vereceği kanısına varmak da zor değildir.

Şimdi l6 Kasım 1919’dan 29 Kasım 1919 gününe değin, günlerce süren görüşme ve tartışmalardan çıkan sonuçlarla varılan kararların tutanaklarını, olduğu gibi yüksek bilginize sunuyorum:

1- Millet Meclisinin İstanbul’da toplanmasında sakıncalar ve tehlikeler olduğu halde, toplantının İstanbul dışında yapılmasını hükümet uygun bulmadığı için ve yurdu sarsıntıya uğratmaktan çekinerek, İstanbul’da toplanma zorunluğu kabul edildi. Ancak, aşağıdaki önlemlerin alınması gerektiği kararlaştırıldı:

a- Bütün milletvekillerini durum üzerinde aydınlatarak teker teker düşüncelerini istemek.

b- Milletvekillerinin, İstanbul’a gitmeden önce Trabzon, Samsun, İnebolu, Eskişehir ve Edirne gibi yerlerde bölük bölük toplanarak, Millet Meclisi İstanbul’da toplanacağına göre, gerek İstanbul’da ve gerek dışarda alınması gerekli güvenlik önlemlerini ve izlencemizin ilkelerini savunacak güçlü bir grubun kurulması yollarını düşünüp görüşmeleri.

c- Cemiyetin örgütlerini çabucak yaymak ve güçlendirmek için kolordu Komutanlarının, bölge komutanları ve askerlik şubesi başkanları aracılığı ile çabuk ve etkin yardımda bulunmaları.

ç- Sivil örgütlerin başında bulunan bütün yüksek görevlilerden ne olur ne olmaz diye ulusal örgüte bağlı kalacaklarına söz almak ve kendilerinin, ellerinde bulunan bütün araçlarla Cemiyetin örgütlerini kurmaya ivedilikle girişmelerini istemek.

2- Millet Meclisi İstanbul’da toplandıktan sonra milletvekillerinin tam güvenlik ve serbestlik içinde yasama görevlerini :yapmakta olduklarını bildirecekleri güne değin Temsilciler Kurulu, şimdiye dek olduğu gibi, dışarda kalarak ulusal ödevini yapacaktır. Ancak, bütün sancaklardan birer, illerle bağımsız sancaklardan ikişer olmak üzere milletvekilleri arasından seçilecek kişiler, tüzüğün sekizinci maddesi gereğince Temsilciler Kurulu üyesi olarak Eskişehir yakınında toplanacaklar; burada durumun açıklanması ve Millet Meclisindeki yöntemimizin belirtilmesi ile ilgili görüşmeler yapılacaktır. Bunun için, Temsilciler Kurulu da oraya gidecektir. Bu toplantıdan sonra Temsilciler Kurulunun üye sayısı uygun şekilde artırılacak, öteki milletvekilleri İstanbul’a Millet Meclisine gideceklerdir. Temsilciler Kurulunun görevde bulunduğu sürece, ulusal örgütlerin kuruluşu ve çalışma yöntemi, tüzükteki gibi olacaktır.

Millet Meclisi tam güvenlik içinde bulunduğunu bildirdiği zaman, Temsilciler Kurulu, tüzükteki yetkisine dayanarak Genel Kongreyi toplantıya çağırıp, on birinci madde gereğince, Cemiyetin ileride alacağı durumun belirtilmesini Kongrenin kararına bırakacaktır. Kongrenin nerde ve nasıl toplanacağı o zamanki duruma göre belirtilecektir. Kongrenin toplantıya çağrıldığı zaman ile toplanması arasında geçecek süre içinde Temsilciler Kurulu, İstanbul Hükümeti  ve Millet Meclisi Başkanlığı ile kesin zorunluk görmedikçe resmi ilişkide bulunmayacaktır.

3- Paris Barış Konferansı, bizim için olumsuz bir karar verir ve Hükümet ile Millet Meclisince bu karar kabul edilirse, en uygun yolla ve çabuk olarak ulusal buyruma başvurulacak ve tüzükte açıklanmış olan ilkelerin gerçekleştirilmesine çalışacaktır.

Mustafa Kemal

Rüstem  Mazhar Müfit Ali Fuat Hüsrev Hüseyin Rauf Kazım Karabekir Hakkı Behiç Hüseyin Salahattin İbrahim Süreyya Bekir Sami Ömer Mümtaz Şemsettin (12_’nci Kolordu Kurmay Başkanı) V_asıf

MİLLETVEKİLLERİNE VERİLEN YÖNERGE

         Baylar, bu kararlar gereğince milletvekillerini aydınlatmak için verdiğimiz bilgi ve yönergeyi, olduğu gibi bilginize sunacağım.

             Seçilen milletvekillerine ulaştırılan bilgiler ve yönerge şudur:

Madde 1- İstanbul’un İtilaf devletlerinin ve özellikle İngiliz kara kuvvetlerinin elinde ve deniz kuvvetlerince kuşatılmış olduğunu; güvenlik kuvvetlerinin de yabancılar buyruğu altında ve onlarla olarak bulunduğunu biliyorsunuz. Bundan başka, Rumların kendi aralarında İstanbul milletvekili adıyla kırk kişi seçtikleri ve Atina’dan gelmiş Yunanlı başkan ve komutanların yönetimi altında gizli polis ve ayaklanma örgütü kurarak sırası gelince devletimize karşı başkaldıracakları anlaşılmıştır. Hükümetin İstanbul’da, yazık ki, bağımlı olduğunu açıkça söylemek zorunluğu vardır. Bu nedenlerden dolayı, Millet Meclisinin toplantı yeri üzerinde tartışmak gibi bir sorun ortaya çıkmış bulunuyor. Millet Meclisi İstanbul’da toplanırsa, milletvekillerinin yapacakları yurt ödevi göz önüne getirilince, tehlikelerle karşılaşmalarından doğrusu korkulur. Gerçekten İtilaf devletlerinin Ateşkes Anlaşması hükümlerini bozarak ve barışın yapılmasını beklemeksizin yurdumuzun önemli yerlerine girmek ve Hıristiyan azınlıkların haklarımızı çiğnemelerine yol açmak gibi haksız işlerini kötüleyerek ve kabul etmeyerek ülke bütünlüğümüzü ve bağımsızlığımızın korunmasını kesinlikle isteyip savunacak olan Millet Meclisinin dağıtılması ve üyelerinin tutuklanması ya da sürgün edilmesi olmayacak bir iş değildir. Kars’ta toplanan Ulusal İslam Şurasına İngilizlerin yaptıkları gibi. Seçimlere katılmamış olan Hıristiyan azınlıkların ve onların yolunda giden İngiliz Muhipler ve Nigehban Cemiyetlerinin, bu konuda düşmanların isteklerini yerine getirmek üzere her türlü kötülüğe girişebilecekleri de düşünülebilir. Bundan dolayı, Millet Meclisinin İstanbul’da toplanmasının, Meclisten beklenen gerçek ve tarihsel ödevin yapılmasına engel olacağını ve Millet Meclisi devletin ve ulusun bağımsızlık bayrağı olduğundan, onun dağıtılması ile bağımsızlığımızın da zedeleneceğini açıklamaya gereklik yoktur. Hükümet adına Amasya’da Temsilciler Kurulu ile görüşmelerde bulunan Bahriye Nazırı Salih Paşa Hazretleri de, bu gerçekleri göz önünde tutarak Millet Meclisinin İstanbul’un dışında güvenli bir yerde toplanması gerektiği kanısına vicdan ve aklı ile varmış ve bu işi uygun gördüğünü ilgili belgeyi imzalayarak belirtmiştir. Millet Meclisinin, düşman etkisinden uzak ve tam güvenli olan bir yerde toplanması, İstanbul’da toplanmasına göre düşünülen bütün sakıncaları ortadan kaldıracağı gibi, Halifelik ve Padişahlık katının tehlikede bulunduğunu dünya kamuoyuna ve özellikle İslam dünyasına duyurmuş olacak ve ulusal varlığımızın ve bağımsızlığımızın zararına verilecek olan bir karar karşısında ulus ve yurt ödevini yapabilecek bir durumda bulunacaktır. İtilaf devletlerine karşı da Meclisin ulusun yazgısı üzerinde tam egemen bulunduğu daha açık olarak belirtilebilecektir. Meclisin İstanbul dışında toplanmasında akla gelebilecek sakıncalar şunlardır:

Kötücüller, "İstanbul’dan vazgeçildi’’ diye dokuncalı bir propagandaya olanak bulacaklardır. Hükümetin, İstanbul’da olduğu gibi, Meclisle ilişki ve bağlantısı kolay olmayacaktır. Meclisin açılış töreni de, Padişah Hazretlerinin yolculuk sıkıntısı çekmemesi için, ancak vekil edecekleri bir kişi aracılığı ile yapılabilecektir. İşte bu sakıncalara dayanan şimdiki hükümet, Millet Meclisinin dışarda toplanmasına olur dememiştir. Bu direniş yüzünden söz konusu sakıncalara aşağıdakiler de eklenmiş bulunmaktadır:

Millet Meclisinin yasal olarak toplanması, senatonun da toplantı zamanında orada bulunmasına bağlıdır. Oysa, hükümetin dışarda uygun görülecek bir yerde toplantı yapılmasını kabul etmeyişi yüzünden, senato üyeleri ve hükümet üyeleri dışındaki toplantıya gelmeyecekler ve Padişah Hazretlerine Meclisi yöntemine göre açtırmayacaklardır.

Buna göre, Millet Meclisinin dışarda toplanmasına yasal olarak olanak kalmayıp, bildirilen sakıncalar bulunsa da yine İstanbul’da toplanması zorunlu oluyor. Sayın milletvekilleri İstanbul’a gitmekten çekinip dışarıda kendiliklerinden toplanırlarsa yapılacak bu toplantı, kuşkusuz Meclisin bilinen yasama niteliği biçiminde olamaz. Belki, ulusun varlığını, isteklerini, bağımsızlığını temsil edebilecek ve alınyazısı üzerine verilen hükümleri eleştirip, ulusa dayanarak kabul etmeyebilecek ulusal bir toplanı niteliğinde olabilir. Bu durumda, Millet Meclisi de doğal olarak İstanbul’da toplanmamak zorunda kalır. Bu yolda bir davranışın, hükümetin karşı çıkmasına ve zorlayıcı önlemler almasına ve sonunda ulusa İstanbul Hükümeti arasında ilişkinin kesilmesine yol açacağı da düşünülebilir. Milletvekillerinin bir bölüğünün İstanbul’a gitmesi ise, bu yoldaki sakıncaları artırabilir.

Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti yukarıda bildirilen bütün konuları gözden geçirip tartıştıktan sonra, Millet Meclisinin İstanbul’da toplanması zorunluğuna karşı, durumu bütün milletvekillerine bildirerek her birinin düşünce ve görüşlerini almayı ödev saymıştır. Bundan başka, İstanbul’da Millet Meclisine katılmadan önce sayın milletvekillerinin, toplanma kolaylığı göz önüne alınarak, uygun yerlerde toplanıp aşağıdaki konuları görüşüp alınacak sonuçları, birleştirmek üzere, Temsilciler Kuruluna bildirmeleri gerekli görülmüştür. Görüşülecek konular şunlardır:

a- İstanbul’da toplanma zorunluğuna karşı, İstanbul’da ve dışarda bütün yurtta alınması gereken önlemler ve düzenlemeler.

b- Millet Meclisinde yurdun bütünlüğünü, devletin ve ulusun bağımsızlığını kurtarmaktan başka bir şey olmayan amacı korumak ve savunmak için oydaş ve dayançlı bir grup meydana getirme yollarını düşünülmesi.

Milletvekillerinin, bildirilen konuları görüşmek için toplanmaları uygun görülen yerler şunlardır: Trabzon, Samsun, İnebolu, Eskişehir, Bursa, Bandırma, Edirne.

Madde 2- Birinci madde, olduğu gibi bölgenizde bulunan milletvekillerine bildirilerek, önce kişisel görüşlerinin olabildiğince çabuk alınıp hiç vakit geçirilmeden Temsilciler Kuruluna ulaştırılması ve bölgenizdeki merkez kurullarına da verilerek bu konuda çalışmalarının sağlanması; sonra, bölgenizdeki milletvekillerinin birinci maddede belirtilen yerlerde toplanmalarına olanak sağlanması ve görüşme sonuçlarının Temsilciler Kuruluna ulaştırılması için gereken önlemlerin alınması rica olunur.

Bölgeniz içindeki yerlerin milletvekillerinden olup şimdi İstanbul’da bulunanların, İstanbul’a yakın toplantı yerlerinden birine, seçim bölgelerince çağırılması gereklidir.

EKİM 1919’DA ÖNEMLİ İÇ OLAYLAR

Baylar, 1919 yılı Ekim ayı ile ilgili olup değinmek istediğim birtakım olayları da birkaç sözcükle özetleneme izin vermenizi rica ederim.

İzmir ili içinde, düşman elindeki yerlerde bulunan Müslüman halk kıyım görüyor ve öldürülüyordu. Bunun için, İtilaf devletlerinin temsilcileri katında etkili girişimlerde bulunmasını hükümetten rica ettik. Yunanlılar kıyımlarını ve yolsuzluklarını sürdürürlerse, karşılık vermek zorunda kalacağımızı da bildirdik. İzmir’de geçen acıklı olaylar üzerine İstanbul’da bir gösteri toplantısı yapılmak istenmişti. Buna engel olunduğunu haber alınca Cemal Paşa’nın dikkatini çektik.

Anzavur, Bandırma dolaylarında hayınca ve canavarca işlere başlamıştı. _(belge:_187) Onların dokuncalarını gidermek ve Karabiga, Bandırma yörelerine çıkan Nigehban Cemiyetinden subaylara karşı yapılacak işlemi Balıkesir’de Kazım Paşa’ya ve başka ilgililere yazdık. Otuz kadar Nigehbancı subayın da, yabancı işgaline yol açmak için, Hıristiyanlara karşı saldırıda bulunmak üzere Trabzon ve Samsun’a çıkacaklarını haber aldık. Hemen On Beşinci Kolordu Komutanının ve Canik Mutasarrıfının dikkatlerini çektik.

          Bildiğiniz gibi Maraş, Urfa, Antep’te, başlangıçta İngiliz birlikleri vardı. Bu birliklere onların yerine Fransız askerleri geldi. Fransızların girişini önlemeye çalıştık. Girdikten sonra da ilkin siyasal sonra da eylemsel girişimlerde bulunduk.

Bozkır’da yemden önemlice bir ayaklanma oldu. Onun bastırılması için çeşitli önlemler aldık.

         Maraş ve Antep’e Kılıç Ali Bey’i, Çukurova bölgesine de Topçu Binbaşısı Kemal ve yüzbaşı Osman Tufan Beyleri göndererek sağlam örgütler kurmaya ve girişimlerde bulunmaya başladık.

         Baylar, bu arada aklıma gelen bir noktayı da bildirmiş bulunayım: Sıvas Kongresinden sonra, Kongrelerin tüzük ve bildirilerinden başka, Temsilciler Kurulu, sorumluluğu üzerine alarak, Sıvas Kongresi Tüzüğüne ek olmak üzere “Müdafaai Hukuk Cemiyeti Kuruluş Tüzüğüne Ektir:I” başlıklı, “yalnız ilgililere özel ve gizlidir” işaretli ulusal silahlı örgütler için gizli bir yönerge düzenledi. Düşmanla çatışılan yerlerde bu yönergeye göre silahlı birlikler kuruldu. _(belge:_188)

ALİ RIZA PAŞA HÜKÜMETİ GÖRÜŞÜNDE DİRENİYOR

             Baylar, 2 Kasımda Harbiye Nazırı Cemal Paşa’dan aldığım bir kapalı telde: “Aslında az olmayan dedikodulara biri daha eklendi. Ziya Paşa’nın Ankara’ya değin gitmemesi desteklediğiniz hükümetin gücünü kırmaktan başka bir anlam taşımaz. Bu konuda hükümet, görüşünde direniyor.” denilmekte ve bunun yanıtının ivedilikle beklenilmekte olduğu bildirilmekte idi. Ziya Paşa’nın gönderilmemesi ile ilgili ricamızı, hükümet iyi karşılamamıştı. Ziya Paşa’yı görevlendirmiş ve yollamıştı. Ziya Paşa Eskişehir’e değin gelmiş ve oradan izin alarak geri dönmüştü. Cemal Paşa, gene o telinde: "Bozkır olayından dolayı basına verilen bildirinin yazılış biçimini hükümet aramızdaki uzlaşmaya aykırı görmektedir.” diyordu. Oysa, böyle bir bildirimiz yoktu.

 Cemal Paşa’nın bu teline şu yanıtı verdik:

Şifre

İvedidir.

Sıvas, 3.11.1919

Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretlerine

                  Y: 2.11.1919 gün, 501 sayılı tele:

1- Hükümetle ulusal örgüt arasında içten gelen bir uzlaşma olmasını ve gerçek bir birlik kurulması ilkesini kabul ettik. Sizin aracılığınızla pek önemli bir ricamız var. O da haklı bir amaca dayanan ulusal örgütün çözülüp dağılmasını önlemek için bütün yüksek görevlilerin bu görüşe göre seçilmesi, bize karşı olanların değiştirilmesi idi. Bunlarla ilgili birçok ricalarımıza yanıt alamadık. Trabzon ve Diyarbakır Valileri ile Antalya Mutasarrıfı için ne yapıldığını daha bilmiyoruz. Tersine, Dahiliye Nazırlığı, Konya’nın yerel durumunu incelemeksizin oraya Muhipler Cemiyeti üyelerinden çok yetersiz ve güçsüz olan Suphi Bey’i vali olarak gönderdi. Dahiliye Nazırının bu işlerde bizimle hiçbir görüşme ve ilişkiyi kabul etmediği; sanki ulusal örgüte karşı imiş gibi davrandığı sanısı uyanıyor. Bu düşüncemizde yanılıyorsak uyarılmamızı ve aydınlatılmamızı rica ederiz. Ankara Valisi Ziya Paşa’nın kendi isteğiyle izin aldığını bildirmiştim. Kuşkusuz, yine kendisi, resmi olarak Ankara Valisi sayılmaktadır. Ama bildirdiğim noktadaki kuşku ve sanı ortadan kaldırılıncaya dek adı geçen Valinin izinden yararlanmayı sürdürmesi en iyi yol olarak kabul edilmelidir. Polis Müdürlüğünün, bugün de Nurettin Bey gibi bir kişi elinde bulunması, sizin de bu pek önemli noktaya karşı ilgisiz davranmakta olduğunuz kanısını vermektedir. Oysa, bu hoşgörünün sonucu hem hükümete hem de ulusal örgüte dokuncalı olacaktır.Temsilciler Kurulumuzun ulusal örgüt ve birliği bozacak en ufak bir davranışa karşı hoşgörülü davranamamasını kuşkusuz bağışlarsınız.

2- Bozkır olayı üzerine, Temsilciler Kurulunca basına bir bildiri verilmemiştir. Bunda bir yanlışlık olacaktır. Ola ki, bu bildiri dediğiniz şey, İradei Milliye gazetesinin aldığı bir haberdir. Temsilciler Kurulunun, bir gazetenin yazılarını denetlemeye yetkisi olmadığı sizce de bilinir. Bununla birlikte, gazetenin dikkati çekilmek üzere, bu haberde, hükümetle aramızdaki uzlaşmaya aykırı görülen noktaların açıklanmasını çok rica ederiz.

Temsilciler Kurulu adına

                                                                                                          Mustafa Kemal

        Temsilciler Kurulunun delegesi ve ulusal eylemlerin bir savunucusu olduğunu ileri süren Cemal Paşa’nın telimize verdiği yanıt şudur:

                                                                                            Harbiye, 4/5.11.1919

                                    Sıvas’ta Üçüncü Kolordu Komutanlığına

          Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine: Resmi bildiride yazıldığı gibi şimdiki hükümet,  böyle bir zamanda yalnız yurda ve ülkeye hizmet etmek amacıyla pek büyük bir sorumluluk yüklenmiş ve bu görevini yapmak için tam bir tarafsızlık ve gönül aklığıyla iş görmekte olduğundan aşağıdaki noktaların ivedilikle açıklanması gerekti:

Birincisi: Milletvekilleri seçimine Müslüman olmayan halk katılmadığı gibi çeşitli partiler de şimdi bile çekingen durumdadır. Sözü geçen partiler, yurtta iki hükümet olduğunu ve seçimlerin tarafsız olarak yapılmadığını ileri sürmektedirler. Müslüman olmayan halkın da sonradan bu gerekçe ile seçime katılmadığını ileri süreceği akla pek yatkın gelmektedir. Seçimlerin iyi ve doğru yapılmadığı konusunda sızlanmalar ve söylentiler sürüp gitmekte, yabancı basına ve yabancı çevrelere değin uzanmaktadır. Millet Meclisi, ulusun bütününü temsil etmez ve özellikle Kuvayi Milliyenin etkisi altında kurulursa, bunun dünya kamuoyunda nasıl yorumlanacağını açıklamak gerekmez. Onun için, milletvekilleri seçiminde baskıya meydan verilmemelidir.

İkincisi: Bir kez daha açıklanması gerekmeyen nedenlerden ötürü, Millet Meclisinin başkentten başka bir yerde toplanması, içte ve dışta çeşitli sakıncalar ve dokuncalar doğuracaktır. Bunun için, Meclisin İstanbul’da toplanması, yurdun yaşamsal yararları gereğindendir.

Üçüncüsü: Taşrada, ulusal örgüt adına birtakım kimselerin hükümet işlerine karışmakta oldukları, sık sık verilen bilgi ve haberlerden anlaşılmaktadır. Bu gibi karışmaların tez elden önlenmesi çok gereklidir.

        Şimdiki hükümet şu üç dilek üzerinde direniyor...Devlet işlerini başka türlü yürütmek olanağı yoktur.

                                                                                                         Harbiye Nazırı

                                                                                                           Cemal

         Cemal Paşa’nın bu bildirimine -Başyaver Salih Bey açacaktır notuyla verdiğimiz yanıtı olduğu gibi bilginize sunmak isterim:

 Şifre

                                                                                                   Sıvas, 5.11.1919

Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretlerine

Y: 4/5.11.1919

1- Müslüman olmayan halk ile, bu yurt ve bu ulus için Müslüman olmayan halktan daha dokuncalı kimi siyasal partilerin seçimlere katılmamalarını, onların bile bile yaydıkları nedenlere bağlamak kuşkusuz doğru olamaz. Hıristiyan halkın, daha ulusal örgütün adı bile yokken, seçimlere katılmayacağını ilan eyledikleri, bilinen bir şey değil midir? Yaygara koparan siyasal partilere gelince, bunlar yalan söylüyorlar. Çünkü, her yerde seçimlere katılmışlardır. Ancak, beşer onar üyesi bulunan bu partilerin, ulus gözünde değerleri olmadığından ve ulus bu kez İstanbul’daki politikacılardan değil, kendi bağrındaki öz yurttaşlar arasından milletvekillerini seçmekte olduğundan, bunlar, kendilerinin başarı elde edemeyeceklerini anlayarak kaygıya düşüyorlar. Buna karşı bizim elimizden ne gelebilir? Böyle bir gerçek karşısında hükümetin kararsız bulunuşu şaşılacak şeydir. Sözü edilen baskı nerede yapılmıştır? Bunu kim yapmış, nasıl yapmıştır?Açıklamak iyiliğinde bulunulmalıdır ki, Temsilciler Kurulu görevini yerine getirebilsin. Boş savlara önem vererek kaygıya düşmek doğru değildir.

2- Toplantı yeri üzerindeki görüşte hükümetin direnmesinin yerinde olup olmadığını, zaman ve olaylar tanıtlayacaktır. Bu konudaki son düşüncelerimizin, merkezlerden alınacak karşılıklar üzerine bilginize sunulacağını bildirmiştik.

3- Ulusal örgüt adına hükümet işlerine nerede ve kim karışmışsa hemen bildirilmelidir ki, gereken işlem yapılabilsin. Ancak, Dahiliye Nazırı Paşa Hazretlerinin kuşku uyandırabilecek biçimdeki işlemlerine yüksek dikkatlerinizi çekmeyi gerekli görürüz efendim.

Temsilciler Kurulu adına

                                                                                                 Mustafa Kemal

DAHİLİYE NAZIRININ YURDA GÖNDERDİĞİ ÖĞÜTÇÜ KURULLAR

Dahiliye Nazırı, yurt içine birtakım kurullar yollamaya kalkıştı. Bunlardan biri de, Harbiye Nazırlığı eski Müsteşarı Ahmet Fevzi Paşa adında bir kişinin başkanlığında, Yargıtay üyelerinden İlhami ve Fetva Emini Hasan Efendilerden oluşuyordu.

Temsilciler Kurulumuzun delegesi olan Cemal Paşa bize bunu bildirmemişti. 5 Kasım 1919 günlü bir kapalı telle kendisinden bu kurulun niçin gönderildiğini sorduk ve: ‘‘Özellikle Fetva Emini ile Kamil Paşa Hükümeti zamanında polis müdürü olan kişilerin böyle bir kurulda neden bulunduklarının’’ anlaşılamadığını bildirdik. _(belge:_189)

Baylar, Fuat Paşa’nın Ankara’da kolordusunun başında bulunmasını gerektiren nedenler ortaya çıkmaya başladı. Bu nedenlerin önemlisi, yurt içinde halkın zehirlenmeye başlanması idi. İç ye dış düşmanlarla işbirliği yapanlar, A1i Rıza Paşa Hükümeti zamanında, Ferit Paşa zamanındakinden daha çok başarı sağlamaya başlamıştı.

REFET PAŞA SALİHLİ VE AYDIN CEPHELERİNE KOMUTAN OLARAK GÖNDERİLİYOR

Balıkesir dolaylarında Kazım Paşa, cephe kurmaya ve üstünlük sağlamaya çalışıyordu. Salihli ve Aydın cephelerindeki komuta düzeninin, askerlik yöntemlerine uydurulması gerekiyordu. Buraya, az çok tanınmış bir askerin gitmesi gerekti. Elimizde bu işte yararlanabileceğimiz, Konya’da bulunan Refet Paşa vardı. Konya’daki Kolordunun başına Fahrettin Bey (Müfettiş Fahrettin Paşa Hazretleri) gelmiş bulunuyordu. Bundan dolayı Refet Paşa’ya, Aydın ulusal Kuvvetler Komutanlığını üzerine almak için cepheye gitmesini, A1i Fuat Paşa’ya da Ankara’ya dönmesini yazmıştık.

Refet Paşa’nın Nazilli’ye vardığı anlaşıldıktan sonra da Genelkurmay Başkanlığına gelmiş olan Cevat Paşa’dan, geçen savaşta pişmiş genç kurmaylardan seçilecek dört beş subayın Nazilli’ye, Refet Paşa’nın yanına gönderilmesini rica ettim. Bunu Refet Paşa’ya da bildirdim.

REFET PAŞA DEMİRCİ EFE’NİN ADAMLARI ARASINA KATILIYOR

Baylar, Nazilli’ye giden Refet Paşa, Demirci Mehmet Efe’den komutayı almayı gerekli ve yararlı görmemiş. Kim bilir , belki de komuta kendisine, verilmemiş.. Demirci Efe’nin yanında, kurmay gibi çalışmayı daha yararlı görmüş ve bunu yeğlemiş. Refet Paşa bunu bize bildirdi. Oranın koşullarını, yakından görmüş olan bir kişinin kararını bozmak, çoğu zaman güçtür. Çünkü, ya gerçekten Refet Paşa’nın gördüğü ve yeğlediği gibi, Efenin komutasını sürdürmek ve ona yardımcı olmak yararlı idi; ya da Refet Paşa, o cephenin komutanlığını bilinmeyen bir nedenden ötürü ele alamıyordu. Öyle de olsa böyle de olsa ille komutayı al, diye buyruk vermek yararsız olurdu.

Asıl şaşılacak durum bundan sonra görüldü. Bir süre sonra Refet Paşa Nazilli’den kayboldu. Birkaç gün sonra, Balıkesir’de olduğunu, birtakım yabancı subaylarla ilişki kurayım mı diye bizden sorması üzerine anladık.

22 Aralık 1919 günü verdiğimiz karşılıkta: ‘‘Ulusal örgütten olanların özellikle Temsilciler Kurulu üyesi olarak tanındığı için kendisinin, yabancılarla hiçbir türlü ilişki kurmasını istemediğimizi’’ bildirdik. Refet Paşa bir daha kayboldu. En sonunda bir gün Bursa’dan Refet imzalı kısa bir tel aldık: ‘‘İstanbul üzerinden Bursa’ya geldim.’’

Bu telin anlamını bir türlü kavrayamıyordum. Refet Paşa’nın İstanbul’la ne ilişkisi vardı? Bir de Nazilli-Balıkesir-Bursa yolu İstanbul’dan mı geçer? Bu bilmeceyi bir türlü çözemedim. Sonunda iş anlaşıldı.

Refet Paşa, Nazilli’den ayrıldıktan ve Balıkesir’de Kazım Paşa’ya uğradıktan sonra Bandırma’ya inmiş, oradan da bir Fransız torpidosuyla İstanbul’a gitmiş. Orada bir takım arkadaşlarıyla görüşmüş; sonra da Bursa’ya dönmüş.

Baylar, bu bilmeceyi şimdi bile çözemiyorum. Bunun için beni bağışlayacağınızı umarım.

Refet Bey’in, bir İngiliz gemisine binip Samsun’a gelen Salahattin Bey’le değiştirildiğini ve kendisinin o gemi ile İstanbul’a dönmesinin istendiğini; bunun üzerine gitmeyip görevinden çekildiğini; ve İstanbul Hükümetinin benimle birlikte onun da yakalanmasını ve İstanbul’a gönderilmemizi genelge ile buyurduğunu biliyorsunuz. Bu kadar çok bilinenle bir bilinmeyeni çözememek, cebir bilenlerce pek bağışlanmazsa da, benim bu noktada güçsüz kaldığımı açıkça söylemek isterim. Ferit Paşa Hükümetinin yerine Ali Rıza Paşa Hükümeti geçmiş idiyse de, yeni hükümetin haber alma ve yürütme araçlarının gene öncekiler olduğunu biliyoruz.

Baylar, Refet Paşa’nın bu yeğnice davranışı, düzenli ordunun kurulmasına değin, Aydın ve Salihli cephelerinde güvenilir bir komuta düzeni sağlanamamasına yol açtı.

DAHİLİYE NAZIRI KUŞKU UYANDIRAN DAVRANIŞLARI

Baylar, bu garip öyküden sonra, olayların yine bıraktığımız noktadan izlemeye başlayalım:

Cemal Paşa, bizim 5 Kasım 1919 günlü kapalı telimizin bir noktasını anlayamamış. Babıali merkezinden çektiği kısa bir kapalı telle şu yolda bizden açıklama istiyordu: ‘‘Dahiliye Nazırının kuşku uyandırabilecek eylemlerine dikkatinizi çekmeyi gerekli görürüz, sözleriyle ne demek istendiği anlaşılamadı. Bu noktanın ivedi olarak açıkça bildirilmesi.’’ (belge: 190)

Bu kısa soruya verdiğimiz yanıt biraz uzundur. Sıkılmazsanız, olduğu gibi sunayım:

Şifre

                                                                                               Sıvas, 12.11.1919

Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretlerine

Y: 8.11.1919 gün ve 8084 sayı:

Dahiliye Nazırı Paşa Hazretlerinin kuşku uyandıran işlerinden ve davranışlarından akla gelenler aşağıda bilginize sunulur:

1- Ankara gibi birtakım illerdeki yüksek sivil görevlileri telgraf başına çağırtarak, ulusal eylemler sırasında Ferit Paşa Hükümetine karşı davranışta bulunanların durumlarını, hükümeti neden suçladıklarını; bu işin yasalara ne den1i uygun olduğunu gözdağı verici bir biçimde soruşturmak.

2- Uzun süre hasta yattıktan sonra tifodan ölen Tokat Mutasarrıfının ölümünün, nedeni bilinmeyen bir olay sayılarak Sıvas Valiliğinden kapalı telle sorulması.

3- Adliye Nazırı ile birlikte, Balıkesir cephesinden gelen ulusal kurul ile gizli buluşmaları sırasında Adliye Nazırının ulusal eylemleri yönetenlere karşı bir işlem yapılıp yapılmayacağını kendisinin yanında söz konusu edebilmesi.

4- Dahiliye Nazırlığını üzerine aldığı zaman, ilk yurtseverce iş olarak, vatan hayınlığı açıkça tanıtlanmış olan eski Dahiliye Nazırı Adil Bey’in düşünce ve iş ortağı Dahiliye Müsteşarı Keşfi Bey’i kovması gerekirken, onu bugün bile görevinde tutması ve onun aracılığı ile kamu görevlilerinin yerlerini değiştirmesi.

Doğaldır ki, bu müsteşar aracılığı ile atanacak görevliler, pek haklı olarak ulusal güveni kazanamazlar. Örneğin, ulusal eylemlerin başından sonuna değin karşı tutum içine giren ve sonunda halkın işten el çektirdiği fakat hasta olması dolayısıyla o zaman tutuklanmamış ve sürülmemiş olan eski Kayseri Mutasarrıfı Ali Ulvi Bey, yönetici niteliklerinden büsbütün yoksun ve yetersiz takımından olduğu halde, Burdur’a atanmıştır.

Gene yetersizliğinden ve Canik sancağı için uygun görülmediğinden, kendinin de istemesi üzerine epey zaman önce İstanbul’a gönderilen Ethem Bey de, Menteşe’ye atanmıştır. Aydın mutasarrıflığına eski Niğde Mutasarrıfı olup Sıvas’a getirilen Cavit Bey atanmıştır. Bütün bunlara karşın, eski Konya Valisi vatan hayını Cema1 Bey’in adamı olan Antalya Mutasarrıfı, birçok başvurularımıza ve halkın sızlanmalarına karşın şimdi gene yerinde oturuyor.

5- Özlük İşleri Müdürlüğü gibi en önemli görev, bir Ermeni elinde bulunduruluyor.

6- Basın Müdürlüğünde ve Ajansın durumunda bir değişiklik görülmemektedir.

7- Yurdun geleceğini güven altına alacak tek kuvvetin ulusal birlik olduğu ve bu birliği de ulusal örgütlerin sürdüreceği bilinmektedir. Bu birlik ve örgütün, yurdu bölünmekten kurtarmak, devletin ve ulusun bağımsızlığını sağlamaktan başka bir şey olmayan kutsal amacını bozmaya çalışanlar da, İstanbul’daki karıştırıcı takımıdır. Bunların kötülüklerini önlemek, ancak güçlü ve sağlam bir sıkıdüzene bağlıdır. Bunun da başlıca yolu; polis müdürünü, namuslu, ulussever, yeterli, girişken kişiler arasından seçmek ve atamaktır. Oysa, sizler de bilirsiniz ki bugünkü Polis Genel Müdürü, vatan hayını olan düşük hükümetin ve adamlarının biricik koruyucusudur. Sait Molla’nın Bay Fru’ya yazmış olduğu mektuplardan anlaşıldığına göre de, bu adam, karşıcıl kimselere, yani ulus düşmanlarına şimdi bir barınak ve sığınak oluyor. Amasya’da Salih Paşa Hazretleri de bunu kabul buyurmuşlardı.. Oysa Dahiliye Nazırı, yurdun ve ulusun yazgısını böyle bir kişinin elinde bırakmakta bir sakınca görmüyor, belki yarar görüyor demektir. Jandarma Komutanı Kemal Paşa’nın ise, gerek ulusal amaçlar ve gerekse sizler için dokuncalı bir kişi olduğu kuşku götürmezken şimdi gene yerinde durması da, Dahiliye Nazırlığının iyi niyetine mi verilmelidir?

Temsilciler Kurulu adına

                                                                                                          Mustafa Kemal

ALİ RIZA PAŞA HÜKÜMETİ, ULUSAL ÖRGÜTÜ DÜŞMAN ÖRGÜTLE, BİZİ DE ALİ KEMAL VE SAİT MOLLA İLE BİR TUTUYOR

         Baylar, Harbiye Nazırının 9 Kasım 1919 günlü bir telyazısı vardı; onun içindekiler de ilgi çekicidir. Bu telyazısında Cemal Paşa, hükümetin düşüncesini şu noktalar üzerinde topluyordu:

1- Seçimlerin iyi ve doğru yapılması;

2- Millet Meclisinin İstanbul’da toplanması;

3- Ulusal örgütler adına hükümet işlerine karışılmaması için hükümetin size öteden beri yaptığı bildirimler kesindir.

4- Pek çok telyazılarınızda ileri sürülen isteklerin de bu özellikte yani işe karışma niteliğinde olduğu apaçıktır.

5- Hükümet, bildirisinde saptayıp yaydığı gibi, tarafsızlıktan ayrılmayacaktır. Bu bakımdan, ulusal örgütlere karşıt görüşte olanlara baskı yapmak ve onları cezalandırmak yoluna gidemez.

Telin sonunda şöylece gözdağı da veriliyordu: ‘‘Şimdiki durum, biraz daha sürecek olursa hükümet yüzde yüz çekilecektir.” (b_elge_: 191)

Sayın baylar, bu maddelerden çıkan anlam, aslında bütün gerçekleri ortaya koymuş bulunuyordu. Hükümet, ulusal örgütlere karşı görüşte olanların yurda ve ulusa düşman olduklarını kabul etmiyordu. Ulusal örgütler ile düşmanların hayınca örgütlerini; Ali Kemal ve Sait Molla ile bizi eşit tutuyordu. Adapazarı, Karacabey, Bozkır, Anzavur olaylarını suç saymıyordu.

         Cemal Paşa’ya verdiğimiz yanıtta bu noktaları açıkladıktan sonra, hükümetin duygu ve eğilimini açıkladıktan sonra, hükümetin duygu ve eğilimini açık söyletmek amacıyla şu tümceyi de ekledik: “Sözlerinizden anladığımıza göre, yüksek hükümet, ulusal örgütün varlığını belki gereksiz görüyor. Gerçekten durum böyle ise, yani ulusal örgüte dayanmaksızın yurdu kurtaracak kuvvet varsa, ona göre gereği yapılmak üzere, açıkça bildirilmesini, her türlü yanlış anlamaların ortadan kalkması için çok rica ederiz.” _(belge:_192)

DAHİLİYE NAZIRI DAMAT ŞERİF PAŞA BOYUNA ULUSAL BİRLİĞİ BOZMAYA, DELEGEMİZ HARBİYE NAZIRI CEMAL PAŞA DA HÜKÜMETİN YÜRÜTÜMÜNÜ SAVUNMAYA ÇALIŞIYOR

         Baylar, Cemal Paşa’nın özel olarak Sıvas’a gönderdiği ve kendi eliyle yazdığı 10 Kasım 1919 günlü bir mektubunu da, ancak 18 gün sonra yani 28 Kasım 1919 günü- almıştım.Cemal Paşa bu mektubunda, yapılan yazışmaların ilgili olduğu sorunları birer birer özetliyor ve her biri üzerinde açıklamalarda bulunuyordu.

Özellikle, Millet Meclisinin İstanbul’dan başka bir yerde toplanması sorunundan söz ederken: “Bu işe Padişahın olur demeyeceği kesin olarak anlaşılmıştır. İstanbul’daki düşman kuvvetlerinin Millet Meclisine saldırmalarının belki Osmanlı Devleti için yararlı sonuçlar doğurabileceğini, Amerikalılar sezdirdiler; üstelik açıkladılar da; fakat böyle bir saldırının olabileceğini olasılık içinde göremediler.” diyordu.

Cemal Paşa: “Yüreği ulusal güçlerden yana çarpmayan görevlilerin kodamanları, arkalarını yurttaki düşman ordularına dayamış gibidirler.” yollu, sanki bilinmeyen bir bilgi de verdikten ve bu bilgiyi: “Eski hükümet üyelerinin çoğu böyledir.” tümcesiyle tamamladıktan sonra: “Örneğin Polis Müdürünün değiştirilmesinde bu durum iyice belli oldu.” diye bir de örnek veriyor.

Cemal Paşa, hükümet birçok işler yapmayı düşünmüşse de: “Köklü bir girişim için, dayandığı gücün sağlamlığına daha inanamadı.” sözleriyle bizi suçladıktan sonra şu kanısını ortaya atıyordu: “Dahiliye Nazırı bu kuvvete yani Ulusal Kuvvetlere gereksinme gösterenlerin başında desem abartmış olmam.”

Cemal Paşa’nın, mektubunu imzaladıktan sonra yine kendi imzasıyla mektubuna eklediği bir özette şu tümceler vardı: “Karşıcılar ve yabancılar, Meclisin açılmasını engellemeye karar vermişlerdir. Temsilciler Kurulu da, toplantı yeri üzerindeki çekişmeyle bu engellemeyi sürdürürse işimiz Tanrı’ya kalıyor demektir.” (belge: 193)

Baylar, bu mektuptaki, bundan önce gelen yazılardaki ve bundan sonra boyuna bildirilecek olan düşüncelerdeki mantık yorumlama ve görüş sağlamlığı üzerinde söz söylemeyeceğim. Yalnız, bu mektuba 28 Kasım 1919 günü verdiğimiz açıklamalı yanıtın bir tümcesini, olduğu gibi bildirmekle yetineceğim. O tümce şudur: "Yüksek hükümetin köklü bir girişim için dayandığı gücün sağlamlığına güvenemediğini ortaya koyan sözleri, gerçeğe uygun bulmuyoruz.’’

Baylar, Dahiliye Nazırı Damat Ferit Paşa, durmadan dinlenmeden ulusal birliği bozmaktan; ulusu, her gün sürüp giden ve genişleyen saldırılar karşısında sessiz ve kıpırtısız tutacak önlemler almaktan geri durmuyordu. Öteki nazırlıkları da bu ilkeye göre iş görmeye kışkırttığı görülüyordu. Örneğin, Eskişehir’de Hamdi Efendi adında bir kadı vardı. Ulusal Kuvvetlere karşı olduğu için orada duramamış, geri gelmemek üzere İstanbul’a gitmişti. Bu Kadı Efendi’yi, yeni hükümet gene Eskişehir’e göndermiş. Durumu bildirerek, kendisinin değiştirilmesi gerektiğini Mutasarrıf, Adliye Nazırlığına yazmış, fakat bu yazıya karşılık alamamış. Mutasarrıf ve Eskişehir Bölge Komutanı, bu durumu Temsilciler Kuruluna bildiriyor ve:

"Eğer Adliye Nazırlığı bu öneriyi dikkate almayacak olursa, kadının kovulması gereklidir. Yüksek düşüncenizin ve buyruğunuzun bildirilmesi rica olunur.’’ Diyordu. Bizde düşüncemizi soranlara şu yanıtı vermek zorunda kaldık: "Ulusal amaçlara uyacağına söz veren ve bu ilkeye göre ulusal örgütten her türlü yardımı gören yüksek hükümete kadının değiştirilmesi işi dinletilemezse, en sonunda kovulması gerekeceği apaçık bir gerçektir. " Kuşkusuz bu durumda bulunan İstanbul görevlileri az değildi.

Buna benzer birtakım işler üzerinde hükümetin görüşünü bildiren Harbiye Nazırı Cemal Paşa’nın 24 Kasım 1919 günlü bir kapalı telinin ilk tümcesi, şu idi: "Devletin içişleri ve siyasası kesinlikle ortaklık kabul etmez.’’ (belge: 194)

Bu tele 29 Kasım 1919 günü verdiğimiz ayrıntılı yanıtta, biz de şöyle dedik: "Devletin içişlerinin ve siyasal kesinlikle ortaklık kabul etmediği bir gerçek olmakla birlikte, bir benzeri bulunmayan bugünkü durumda yurdun ve ulusun geleceğini güven altında tutacak olan ulusal ör­gütleri bilerek ya da bilmeyerek güçsüz bırakacak ve ulusal birliği bozacak hiçbir işi ulusun kabul etmemesi de pek olağan ve türeye uygundur.’’ Bu telin son tümcesi şöyle idi: "Kurulumuz, imza ederek vermiş olduğu sözlere yüz de yüz bağlıdır. Şu var ki bunun karşılıklı olması gerektir. Oysa, hükümet Salih Paşa’nın imzaladığı protokollerle notlarda sözü geçen işlerin daha hiçbirini yapmamış ve engelleyici nedenler varsa onu da bildirmemiştir. "  (belge: 195)

Baylar, şimdi vereciğim kısa bir bilgi ve göstereceğim belgeler –ki bu bilgiyi doğrulamaktadır- Ali Rıza Paşa Hükümetinin bizi suçlamada ne denli haksız ve hükümet işlerinde, en hafif deyimiyle, ne denli ilgisiz olduğunu gözlerinizin önünde canlandıracaktır sanırım.

Baylar, İstanbul’daki gizli dernekler ve bu derneklere önderlik eden bir takım kişiler -Harbiye Nazırı Cemal Paşa’nın mektubunda  da açığa vurulduğu gibi-  sırtlarını yabancılara dayamışlardı. Bunlar, gerek ellerindeki bol paradan, gerekse Ali Rıza Paşa Hükümetinin çokça hoş görüsünden ve gevşekliğinden yararlanarak yurdu, baştan başa ateşe vermek için olanca güç ve çabalarıyla çalışıyorlardı. Bu konudaki bilgiler ve elde edilen belgeler de Hükümetin bilgisi dışında bırakılmış değildi. İstanbul’daki örgütümüzle ve çabalarımızla elde edilmiş bir bölük belgeler, olduğu gibi Cemal Paşa’nın ve Sadrazam Paşa’nın ellerine verilmişti. Bu belgeler, o günlerde, yabancı devlet temsilcilerine de verilmiş ve böylece işi, İtilâf devletleri hükümetlerinin çoğu öğrenmişti. O zaman özetleri de bütün komutanlara ve başka gerekenlere bildirilmiş olduğuna göre, artık olayın tarihe karışmış olduğu bugün, yüksek topluluğunuzca ve ulusça bilinmesinde bir sakınca görmüyorum.

SAİT MOLLA NASIL ÇALIŞIYORDU

Ulusal savaşlar sırasında karşılaştığımız açık ve gizli güçlükler üzerinde köklü bir bilgi edinmeye ve gelecek kuşakların ders almasına ve uyanmasına yarayacak nitelikte olan, söz konusu belgeleri, olduğu gibi bilginize sun­mayı uygun buluyorum. Bu belgeler, İngiliz Muhipler Cemiyetinin sözde başkanı olarak tanınan Sait Molla’nın, Bay Fru adındaki rahibe gönderdiği mektupların örnekleridir.

Baylar, bu mektupların örneklerinin alındığını sezen Sait Molla, Türkçe İstanbul gazetesinin 8 Kasım 1919 günlü sayısında, bu mektuplardan söz açarak uzun ve sert bir dille bir yalanlama yayımlamış olsa da, gerçeği örtmenin yolu yoktur. Bu mektupların örnekleri, Sait Molla’nın evinden ve mektup karalamalarının yazılı bulunduğu bir defterden, olduğu gibi çıkarılmıştır. Bunlar bir yana, mektupların içindekiler, yurtta beliren durumlara, olay­lara ve kimi kişilerin tutumuna tam bir uygunluk göstermektedir. Şimdi izin verirseniz, bu mektupları yazılış sırasıyla sunayım:

Birinci Mektup

Sayın dostum.

            Verilen iki bin lirayı Adapazarı’nda Hikmet Bey’e gönderdim. Orada­ ki işlerimiz pek yolunda gidiyor. Birkaç gün sonra verimli sonucunu elde edeceğiz. Şimdi aldığım şu bilgiyi, şu pusulamla size tezelden iletmek is­tedim. Yarın sabah kendim gelip geniş bilgi vereceğim.

Ulusal Kuvvetlerden yana olanların Fransa’ya pek çok eğilim gös­terdiklerini ve General Despere’nin (Franchet d’Esperey) Sıvas’a gönder­diği subayların, Mustafa Kemal Paşa ile görüşerek İngiltere Hükümetine karşı birtakım kararlar aldıklarını Ankara’daki adamımız ‘‘N.B.D. 285/3’’, özel bir postacı ile gönderdi, mektupla bildiriyor. ‘‘D.B.K. 91/3’’ her kadar demeğimiz üyesi ise de bu adamın Fransızlara çaşıtlık ettiği ve sizin bu örgüte başkanlık ettiğinizi söyleyip yaydığı kanısı bende uyanmıştır. Bu iş üzerinde de, yüksek kanılarınıza ve güveninize aykırı düşecek sözlerimle şimdiye dek o adam için göstermiş olduğunuz güvendeki yanılgıyı belirtmiş olacağım. Dün sabah Âdil Bey’le birlikte, Damat Ferit Paşa Hazretlerinin yanına gittim. Biraz daha sabretmeleri ve beklemeleri gereğini sizin adınıza kendilerine bildirdim. Damat Ferit Paşa Hazretleri verdiği karşılıkta, size teşekkür etmekle birlikte, ulusal örgütlerin Anadolu’da büsbütün kök saldığını ve karşı bir saldırışla hayın başkanları tepelettirilmedikçe, kendisinin Sadrazam olamayacağını ve böylece Padişahın da onayından geçen sözleşme hükümlerinin Konferansta savunulamayacağını söyledi. Ayrıca, Ulusal Kuvvetlerin dağıtılması için yüksek İngiltere Hükümeti katında tezelden girişimlerde bulunularak, ortak bir notanın milletvekilleri seçiminden önce İstanbul Hükümetine verilmesini ve çetelerimizin Adapazarı, Karacabey ve Şile’de Rumlara karşı girişecekleri saldırıları tuta­mak yapıp Ulusal Kuvvetlerin güvenliği bozduğu gerekçesiyle işi çabuklaştırmaya çalışmamızı; İngiliz basının, ulusal örgütlere karşı yayın yapma­sının sağlanmasını ve özel olarak torpido ile gönderilen ‘‘E.B.K. 19/2’’ ye, dün görüştüğümüz işler üzerinde telsizle yönerge verilmesini rica ediyorum. Bu gece, saat on birde Âdil Bey ‘‘K.’’de sizi görecek ve Ferit Paşa’nın bazı özel ricalarını daha bildirecektir. Daha sonra, Padişah Hazretleri ile Bay "T .R.’’ görüşebilecektir. Refik Bey’e artık güvenmeyiniz. Sadık Bey de bizimle çalışabilecektir. Saygılarımı sunarım.

11.10.1919

Sait

Ekleme: Karacabey’le Bozkır’dan daha bir haber alamadık.

İkinci Mektup

Ankara’daki ‘‘N. B. D. 285/3’’den gelen 12. 10. 1919 günlü mektup ta, Sıvas Temsilciler Kurulunda kurmay albaylıktan emekli Vâsıf Bey’in Despere ile görüşmek üzere gönderileceği ve birkaç güne değin yola çıkacağı bildiriliyor. Hikmet Bey paraları almış. Biraz daha para istiyor. On gün sizin yanınıza geldiğim sırada izlendiğimi söylememiştim. Dönü­şümde biri sarı bıyıklı, ötekisi kumral ve köse iki adamın sokak başında beni beklediklerini gördüm. Gece olduğu için epeyce korktum. Yalnız bir­birlerine yavaşça: ‘‘Bu Sait Molla imiş. Artık gidelim.’’ dediklerini işittim. Bu sık sık buluşmalar benim için iyi olmayacak. Fuat Paşa Türbesi yakınındaki görüştüğümüz evi tutabilirseniz buluşabileceğiz. Nazım Paşa, derne­ğimizi haber almış. Bana çok gücendi. İzninizle ‘‘N.B.S. 495/1’’ düzenine kendilerini kattım. Ev işi bir yoluna konuluncaya değin sizinle o buluşacak­tır. Karacabey’de ‘‘N. B.D. 289/3’’ e gönderilen bin iki yüz lira, yerine ulaşmıştır. Yola çıkacaklardır.Ferit Paşa, İstanbul Hükümetine verilecek notayı  her dakika bekliyor. Bu durum, Padişah Hazretlerini pek üzüyor. Teselli ettirmeniz ve her zaman kendisine umut verici sözler söylettirmeniz, çıkarlarımız gereğidir. Bizim padişahlarımızın, her şeye karşı yumuşak gönüllü olduklarını unutmayınız. Seyit Abdülkadir Efendi, o iş için pek şaşırtıcı şeyler söyledi. Sözde arkadaşları: ‘‘Yurtseverliğe aykırı düşer.’’ diyorlarmış. Artık siz işi bir yoluna koymaya bakınız. Polis Müdürü Nurettin Bey’in değiştirileceği söyleniyor. Hepimizin koruyucusu olan bu kişi üzerine gerekenlerin dikkatlerini çektiriniz. Saygılarımı sunarım.

18/19.10.1919

Ekleme: Ali Kemal Bey o adamla görüşmüş. Konuşmayı iyi yönetemediği için karşısındaki adam amacını anlamış ve kendisine, büyük bir aşağılama ile: ‘‘Biz, sizin İngilizler hesabına çalıştığınızı anladık.’’ demiş.

Üçüncü Mektup

Yapılan propagandaları, Göz Hekimi Esat Paşa kolu ve özellikle Çü­rüksulu Mahmut Paşa, resmi bilgilere dayanarak boyuna yalanlatıyor ve halkın coşkusunu yatıştırmaya çalışıyorlar. Bu adamlar başvurdukları zaman hiç karşılık verilmemesini; dün kararlaştırdığımız kişiye, Padişah aracılığıyla buyruk vermenizi rica eder, saygılarımı sunarım.

19.10.1919

Sait

Dördüncü Mektup

Sayın Üstat,

Muhipleri arasında Franmason örgütünü istemeyenler var. İttihatçıların yolu tutulacağından korkuyor. Bu örgütün yönetiminde görev ala­cak nitelikte yetiştirilmiş gençlerin katılmasıyla, bu izlenceyi uygulayabi­leceğiz. Benim dış kılığımın engel olması yüzünden eski dostunuz ‘‘K.B.V.4/35’’, kararlaştırılan ilkelere göre işe başlayacaktır. Ankara ve Kay­seri’den yine haber yok. Saygılarımı sunarım üstadım.

19.10.1919

Sait

Beşinci Mektup

Üstat,

Kasidecioğlu Ziya Molla dün Adam Blok’a (Adam Block) haber göndermiş, eski dostu olmasına güvenerek, benim başında bulunduğum Muhipler Cemiyetinin İngilizlerce korunmasının İngiliz karakteriyle bağ­daşmadığını ve bunun kamuoyu üzerinde kötü etkiler yaptığını bildirmiş; böylece Cemiyeti namuslu kişilerin temsil etmesi gerekeceğini dolayısıyla anlatmış ve benim için çok kötü sözler eklemiş. Bu kişinin bana karşı kişi­sel düşmanlığı olduğunu anımsatmak isterim. Ziya Molla’nın damadının kız kardeşi eskiden benim karımdı. Kendisini boşadığım için bana böyle düşmanlık ediyorlar. Bunun Adam Blok Hazretlerine duyurulmasını ve Ziya Molla’nın şimdi İngilizlerden yana olmayıp ulusal eylemin destekleyenlerin propagandacısı olduğunu ve Mustafa Kemal paşa ile ilişki kurmuş bulunduğunu ve beni suçlamasıyla da ne mal olduğunu ortaya koy­duğunu yüksek görüşlerinize sunmak isterim.

21.10.1919

Sait

Ekleme: Bir sakınca yoksa, Adam Blok Hazretlerine size olan hizmet­lerimi duyurunuz.

Altıncı Mektup

Sayın Üstat,

Ankara’dan "N.B.D. 295/3’’ den özel postacı ile gelen 20 Ekim 1919 günlü mektupta bildirildiğine göre "K.D.S. 93/1’’, yönergemiz gereğince orada bırakılarak kendisi Kayseri’ye gitmiştir. Yönergenin onaylanmış bir örneğini de Galip Bey’e gönderdiğini bildiriyor. Önceki ödeneği harcamış olduğu için yeniden ödenek istiyor. Gizli örgütümüzün genişlediğini ve haydut başkanlardan yakasını kurtaran Muhiplerimizin şimdilik köyler­de kalarak el altından işe başladıklarını muştuIuyor ve son yaptığınız us­taca düzenlemelerin verimli olacağını bildiriyor. ‘‘M.K.B.’’, pürüzsüz Türkçesi yüzünden önemli işler çeviriyormuş. Hele hocalığına diyecek yok diyor. Yönergenin "X. V .V .’’ planı tam olarak hazırlanmış. Aramıza yeni yabancı­lar girmemiş ise amaç, sezilmeksizin edimli olarak gerçekleşecektir. Yeni ödeneğin gönderilmesini beklemek üzere özel postacı "4 R.’’ burada alı­konulmuştur.

23/24.10.1919

Sait

Ekleme: Ahmet Rıza Bey’in İtalyan güdümü üzerindeki demecini mektubun sonuna ekledim. Kendisinin Fransa’ya geçmesi, bizce tehlike olur. Bu işi sağlama bağlayınız.

Yedinci Mektup

Üstadım,

Ali Kemal Bey dün o adamla görüşmüş. Basın işinde biraz ağır davranmak gerektiğini söylemiş. Bir kez, bir yana yöneltilmiş olan düşünürleri ve yazarları öncekine karşıt bir amaca yöneltmek, bizde pek kolay olmaz. Bütün devlet görevlileri ulusal eylemleri şimdilik iyi görüyor, demiş. Ali Kemal Bey, yönergenize eksiksiz uyacak. Zeynelâbidin Partisiyle de işbirliği yapmaya çalışıyor.

            Kısacası, işler bulandırılacak, Bugünlerde Fransa ve Amerika çevrelerinde benim adım çok geçiyormuş. Bunun nedenini şimdiye dek, anlayamadım. Ulusal eylemlerden yana olanların, bu hükümetin siyasal görevlileri üzerinde yaptıkları etki sonucu olarak tehlikeye giren yaşamının korunması size kalmıştır. Ben bu güvenle kendi kendimi yüreklendiriyorum. Hikmet ile kendim görüştüm. Bu kez onu biraz kaypak buldum. Ama sağ­lam güvence verdi. "Ben erkeğim. Sözümden dönmem.’’ dedi. Sıvas olayını nasıl buldunuz? Biraz düzensiz ama yavaş yavaş düzelecek. Kadıköylü de işi üzerine alıyor. Fakat o yere batası İttihatçı basın, arasıra bizim işlere engel oluyor. Bunların yazılarına dikkat gerek. Paşamız gene de sinirli, ‘‘Ne vakit olacak’’ diyor. Ev işinin bugüne dek yoluna konulmamış olması buluşup görüşmemizi güçleştiriyor. "N.B.S. 495/1’’ Konya’ya önem verilmesini öğütlüyor. Size sözlü olarak açıkladığı iş üzerinde dikkatini çekmemi rica ediyor. Ali Kemal Bey’in uğradığı son yıkım üzerine üzüntülerinizi bildirdiğinizi söyledim. Bu adamı elde bulundurmak gerek. Bu fırsatı kaçırmayalım. Bir armağan sunmak için en elverişli zamandır. 19 Ekim günlü mektubumu almadığınıza üzüldüm. Aracıyı biraz sıkıştırınız. Tehlikeden sakınmak, benim için pek önemlidir. Yeni bir parola gönderiniz. Hikmet ve Kadıköylü’ye numaralarını vereceğim. Saygılarımı sunarım üstadım.

24.10.1919

Sait

Ekleme: Birkaç kez söylemek istediğim halde unutuyorum. Mustafa Kemal Paşa’ya ve onu tutanlara biraz yumuşak davranmalı, kendisi tam bir güvenle buraya gelebilsin. Bu işe pek çok önem veriniz. Kendi gazetelerimizle onu destekleyemeyiz.

Sekizinci Mektup

Sayın Üstat,

Seçimleri askıda bırakmak ve geciktirmek için gerek Mustafa Sabri ve gerek Hamdi ve Vasfi efendilerle uzun uzadıya, verdiğiniz yönerge sınırları içinde görüştüm. İşi kabul ettiler. Mahallelerde propagandalar başladı. Gerekenleri elde edecekler. Bol para dağıtarak halkın kafasını karıştıracaklardır. Padişahın bu konuda aydınlatılması gerekmektedir. Ustaca düşünce ve önlemlerinizle amaca ulaşacağımıza güvence veririm, sayın üstadım.

26.10.1919

Sait

Dokuzuncu Mektup

‘‘9. R.’’ özel postacı geldi. Keskin örgütü bitmiştir. Arkadaşlara pro­paganda için yönerge verdim. Başarılarımızın ilk verimlerini yakında ala­cağımıza güveniyorum, sayın üstadım.

21128.10.1919

Sait

Onuncu Mektup

Sayın Üstat,

Sarayda, yeni hükümet kurulmasının tasarlandığı ve hazırlık yapıl­dığı söylentisi yayılmıştır. Bu işin çabuklaştırılması çok gereklidir. Anadolu örgütümüzün kimi planları Ulusal Kuvvetlerce anlaşılmış, özellikle Ankara ve Kayseri’de bize karşı çalışmalar başlamıştır. Kürt Cemiyeti, söz verdiği halde bir iş yapamadı. Çetelerimizden bir bölüğü yok ediliyor. Ne pahasına olursa olsun, tasarlanan hükümetin iş başına getirilmesi pek çok gereklidir. Ali Rıza Paşa’nın, planlarımıza karşı önleyici önlemler alacağını da sanı­yorum. Bozkır’a gidecek adamlarımız, tanınmış kişiler olduklarından, çok­ça korkuyorlar. Konya’da ‘‘K.B. 81/1’’e, sizin adamınız aracılığı ile olayın kızıştırılması için bildirim yapılarak, propaganda kurullarının bu konu üzerinde çalışmaya çağrılması gereğini ve zorunluğunu bildirir, saygılarımı sunarım.

29/30.10.1919

Sait

Benim bir mektubumdan Hikmet’e söz açmışlar. Bu mektubun içinde yazılı olanları nereden öğrenmişler? Hikmet ile kendim görüştüm; bunun doğru olduğunu, şaşkınlık içinde Hikmet’ten dinledim. Çaşıt, benim çev­remde midir, yoksa sizde midir?

On Birinci Mektup

Sayın Üstadım,

Kürt Teali Cemiyetindeki yakın dostlarımızla görüştüm. Yeni geldikleri için birkaç gün sonra, verilen yönergeye uygun olarak gerekli düzenlemeleri yapacaklarını; yalnız Kürdistan’a gönderilecek çeşitli arkadaşlar için büyük bir ödenek verilmesi gerektiğini söylediler. ‘‘D. B. R. 3/141’’ den gelen mektubu da gösterdiler. Urfa, Antep, Maraş’ta Fransızlara karşı gereğinden daha çok kışkırtma yaptıkları ve halkı, kolordu komutanının güttüğü yumuşak siyasaya aykırı bir davranışa sürükledikleri yazılıdır. Hükümet başkanlığına Zeki Paşa’nın getirilmemesi için ileri sürülen düşünceler doğru değildir. Bu adam Kürtlere sözünü geçirebilecek durumdadır. Eski Ermeni kırımı unutulmuştur. Sizin aklınıza gelenler, bugün için her halde zamansızdır. Bunu, gerektiğinde başka türlü yorumlamak kolay­dır. Yüksek yardımlarınızı her dakika bekliyoruz. Karşıdaki olayı ötekilerine bulaştırmaya çalışıyoruz.

Saygılarımı sunarım

Sait

On İkinci Mektup

Sayın Üstadım,

Ahmet Rıza’mn Tan (Temps) gazetesi haber yazarına verdiği demeç kuşkusuz gözünüzden kaçmamıştır. Emir Faysal’a Fransızlarla anlaşma yap­masını öğütlemesindeki anlamın kapsadığı siyasal incelik, ustaca görüşleriniz­den uzak kalmamalıdır. Ulusal örgüt başkanları, son günlerde dikkati çe­kecek bir biçimde Fransa’ya eğilim belirtisi gösterdikleri gibi, bir yandan Irak’ta kargaşalık çıkartırken öte yandan Suriye’deki egemenliğinizi de baltalamak istiyorlar. Bu örgütün sürüp gitmesinde gösterilecek ilgisizlik ve savsaklama, İslam dünyasının İngiltere’ye karşı olağanüstü ayaklanma­sıyla sonuçlanacaktır. En dikkate değer olan bu noktayı görmek ve yüksek siyasa adamlarınıza göstermek pek çok önemli ve gereklidir. Şu düşüncem­le bilimsel değerinize dil uzattığım sanısına varmayınız. Çünkü, Türkiye üzerinde sizden başka bir kuvvetin erkini ve egemenliğini sürdürmesi, siyasal amacımıza aykırıdır. Fransa, İtalya ve özellikle Amerika’nın, gerek devlet adamlarıyla gerek basınıyla bu kuvvete karşı gösterdikleri türlü eğilimler, siyasal ve askeri üstünIüğünüzü çekemediklerinin açık belirtileridir. Ahmet Rıza gibi Klemanso (Clemenceau) ve Pişon’un (Pichon) ve çeşitli yüksek siyasa adamlarının en yakın ve eski dostu olmak mutluluğuna erişen kişilerin, Fransa’da önemli bir rol oynayacaklarından ve kamuoyunu tam anlamıyla kendilerinden yana çekeceklerinden kuşku etmeyin. Bu adamın İsviçre’ye geçmesi ile ilgili haberlere bakılırsa oradan bir yolunu bulup Fransa’ya geçmek amacında olduğu kanısına varılabilir. Balıkesir dolaylarındaki kuvvetlerimiz bozularak kaçmış ve "A. R.’’ bölgesinde gizlenmişlerdir. Yeni kuvvetler hazırlanıyor. Beş bin Iiradan aşağı olmamak üzere ödenek istiyor. Karaman’dan "D.B.S.4O/5’ten gelen mektupta şimdilik beklemek zorunda oldukları ve Kayseri’de "K.B.R.87/’4’ten gelen mektupta da yakında eyleme geçecekleri bildiriliyor. Ziya Efendi de, "H.K.’’ ve "C.H.’’ de örgütler tamamlandığından oraya yalnız ödenekle gitmek zorunda olduğunu sözlü olarak bildiriyor. Dilerseniz durum üzerinde sözlü olarak size geniş bilgi verecektir. Çok sıkı izlenildiğimizi, işlerimizden Sıvas’ın günü gününe haber aldığını söyleyebilirim. Mehmet Ali’ye güvenmeyiniz. Ağzı sıkı değildir. Herhalde boşboğazlık ediyor. Dış örgütte ve işlerde benden başkasını kullanmasanız daha iyi olur. Ali Kemal Bey’in listeye geçirilmesi zorunludur. Bunca gizlerimizi bilen bu adamı gücendirirsek planlarımız, olduğu gibi yabancı ellere geçer. Bu adamı sık sık kollayınız. Saygılarımı sunarım üstadım.

5.11.1919

S.

Kemal yakalanmış, ilişkisi bakımından,”K. B. R. 15/1”in, örgütle ne ölçüde ilişkisi olduğu meydana çıkmış demektir. Bu adamı korumak çok gereklidir.

Baylar, bu geniş düzene engel olmak ve yaratılan durumların ortadan kaldırmak için elimizden gele her yola ve önleme başvurduk. Şimdiye değin anlattığım ve bundan sonra sırası geldikçe anımsatmaya çalışacağım o hepinizin bildiği başkaldırmaları, karışıklıkları, resmi düşman kuvvetlerinin saldırılarını bastırmak ve ortadan kaldırmak için çok uğraştık. Ali Rıza Paşa Hükümeti, gözüne batan Ulusal Kuvvetleri bastırmaya ve bunun için bizimle didişmeye bakmaktan başka bir yardımda bulun­madığı gibi ondan sonra hükümet kuran yüksek arkadaş­ları da, onun yolunda gitmekten ve sonunda yıkımdan yıkıma, maskaralıktan maskaralığa sürüklenmekten başka bir iş görmediler.

Baylar, bütün bu gizli düzen kaynaklarının, Rahip Fru’nun kafasında topladığını ve oradan din kardeşlerimiz olacak hayınların kafalarına      sokularak eyleme dönüştürüldüğünü kestirdiğimden, bir zaman için olsun Rahip Fru’nun durmasını ve bu işten uzaklaşmasını sağlamaya yarar düşüncesiyle, kendisine bir mektup yazdım. Mektubun iyi anlaşılabilmesi için, şu bilgiyi de ekleyeyim ki ben ay Fru ile İstanbul’da bir iki kez görüşmüş ve tartışmıştım. Fru’ya Fransızca olarak gönderdiğim mektubun Türkçesi şudur:

Bay Fru’ya,

Sizinle, Bay Marten aracılığıyla, yaptığımız görüşmelerin anısını seve seve gönlümde saklıyorum. Yıllarca yurdumuzda ve ulusumuz arasında yaşamış olan sizlerin, bizim için en doğru düşünce ve kanılarla dolu bulunacağınızı umardım. Oysa, ne yazık ki, İstanbul çevresinde karşılaştığınız kimi aymaz ve çıkarcı kişilerin, sizi yanlış yönlere sürüklediklerini pek çok üzülerek anlıyorum. En başta Sait Molla ile düzenlemeye ve uygulamaya başladığınız, güvenilir kaynaklardan öğrenilen planın, İngiliz ulusunun gerçekten kıyanacağı bir nitelikte olduğunu­ bildirmekliğime izninizi rica ederim. Ulusumuza, Sait Molla’nın değil, fakat gerçek yurtseverlerimizin gözüyle bakıldığı zaman, böyle planların artık yurdumuza ve ulusumuza uygulanabilecek bir yanı olmadığı yargısına kolaylıkla varılır. Nitekim daha bugünün olaylarından olan Adapazarı ve Karacabey olaylarının başarısızlığa uğraması, sözümüzü doğrulamaya yeter. Fakat, buna ne gerek vardı? İngiliz subayı Novil’in Diyarbakır dolaylarında Müslüman Kürt halkı yoldan çıkarmaya pek çok çalıştıktan sonra Malatya’da, eski Elazığ Valisi Galip ve Malatya Mutasarrıfı Halil Beylerle, Sıvas’a karşı yaratmaya çalıştığı olay, sonucu bakımından bütün uygarlık dünyasına karşı utanç verici değil miydi?

Size çok açık yürekle ye içtenlikle bildiririm ki, İngiliz ulusu, ulusumuzun dostluğuna ve güvenine değer vermiyorsa, bundaki yanılgı pek derindir. Böyle değilse kullandığımız araçlar pek yanıltıcı olup, sonuç ve verim alınacak nitelikte değildir. Sait Molla aracılığıyla Adapazarı’na gönderilen iki bin Iiranın, yakında verimli sonuç sağlayacağı yolunda verilen sözün yalan olduğunu olaylar size anlatmış olacağından uzun sözü gerekli görmem. Hele sizinle ilişki kuran düzmecilerin, Osmanlı Padişahının da ortaklaşa yaptığınız işlerinizde ve çalışmalarınızda eli varmış gibi gösterilmesi pek tehlikelidir. Siz çok iyi düşünebilirsiniz ki Padişah, sorumsuz ve tarafsız olup ulusal buyrum ve egemenliğimizle ilgili gerçekleri değiştirmez ve bozmazlar. Yurdumuzda bulunan İngiliz siyasal görevlilerinin, kuşkusuz İngiliz ulusunun eğimine ve çıkarına aykırı olarak, yur­dumuza ve ulusumuza karşı uygarlığa ve insanIığa yaraşmaz bir biçimdeki girişimlerini, elimizde bulunan belgelerle İngiliz uIusunun gözü önüne se­rersek, sonuç dünyaca iyi karşılanmaz sanırım. Fakat, bu konuda, tuhaf olması bakımından şunu da bildirmek zorundayım ki siz, bir din adamı olarak siyasa oyunlarına, özellikle adam öldürmeye varacak işlere karışmak hevesine kapılmamaIıydınız. Sizinle yaptığım görüşmelerde, sizi bu denli bir siyasa adamı olarak değil, insanlığa hizmet eden, adaleti seven erdemli bir kişi olarak tanımıştım. Bunda ne denli aldandığımı son aldığım sağlam bilgilerin doğrulamakta oIduğunu size bildirmekle şeref duyarım.

                                                                                              Mustafa Kemal

 ALİ RIZA PAŞA HÜKÜMETİ, DÜŞMANIN YALANLARINA GERÇEK GÖZÜYLE BAKIYOR

Baylar, İstanbul’da hükümetin gözü önünde ve bilgisi altında yapılmış ve yapılmakta olan alçakça girişimlerin ve bu girişimlerin bütün yurtta uğursuz belirtileri olduğu açıkça ortaya koyan olayların gerçek kaynaklarını etmenlerini, İstanbul Hükümetinin, Temsilciler Kurulundan daha iyi bildiği, daha da kuşku götürür mü?

Baylar, işlerin içyüzünü bilen bir hükümetin üyelerin­den, düşmanların, salt yanıltmak ve saptırmak amacıyla ortaya attıkları yalanlara ve söylentilere gerçek gözüyle, bakıp, yine onların öğütlerini çıkar yol ve önlem diye uygulamaya kalkışmak gibi bir davranış beklenir mi?

Bu sorulara karşılık vererek yüksek topluluğunuzu yormaktan çekindiğim için sözü, Ali Rıza Paşa Hüküme­tinin düşüncesini yansıtan Harbiye Nazırı Cemal Paşa’ya bırakmayı yeğ tutarım.

Baylar, açıkça söylemeliyim ki ben, Cemal Paşa’nın bu konu ile ilgili olarak gönderdiği kapalı telin anlamını ve kapsamını kavramakta güçlüğe ve şaşkınlığa uğradım ve kendilerinden yeni bir tel göndermelerini istedim. Nazır Paşa, 9 Aralık 1919 günü, olduğu gibi bilginize sunacağım birbiri arkasından gelen telyazılarını gönderdiler.

9 Aralık 1919

Sıvas’ta Üçüncü Kolordu Komutanlığına

Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

Yinelenmesi istenilen telyazısı aşağıda sunulmuştur:

‘‘Hükümetin, Barış Konferansına çağrılmak için istekte bulunduğu bilinmektedir. İyi bir barış antlaşması, gidecek delegelerimizin ulusal güveni kazanmış, hem içişlerinde sözü geçer bir hükümeti temsil etmeleriyle yapılabilir. Yabancı devlet temsilcileri, içeride güvenliğin ve dirliğin kurulup yerleşmesini durmadan öğütlüyorlar ve Anadolu’da bir kırmıma uğrayacakları kaygısıyla korkuya düşen Hristiyan halkın, bölük bölük, düşman elindeki yerlere sığınmakta olduklarını sert ve dikkat çekici bir dille söylüyorlar. Gerçi düşman elindeki yerlere ve özellikle Adana dolaylarına gidenler, oralardaki Ermeni sayısını artırmak için gitmekte iseler de, bu gidiş üzerine, Anadolu’da dirlik ve düzenliğin bozulduğu ileri sürülerek, hükümetçe yapılan yalanlamanın etkisi azaltılıyor. Çünkü Temsilciler Kurulu güvence verdiği halde, illerde kimi kişilerin kendilerine hoş görünmeyen görevlileri, kimseye danışmadan, görevlerinden çıkarmaları, değiştirmeleri; hükümet işlerini aksatmaları, zor kullanarak yardım ya da vergi toplamaları gibi davranış ve karışmalarının büsbütün önlenememesi yüzünden, yabancı çevrelerin kaygıları da sürüp gitmektedir. Devletimizin karada ve denizdeki şu durumda alınyazımız üzerinde karar verecek olan devletlere karşı gözdağı verici bir davranış herhalde dokuncalıdır. Bundan başka, Temsilciler Kurulu adına yabancı temsilcilere teller çekilmesinin, yurtta iki hükümet bulunduğunu gösterdiğini Fransa temsilcisi açıkça söylemiştir. Hele bunlardan herhangi birine karşı aşağılayıcı sözler kullanılması, temiz ahlaklı ve ileriyi düşünen sağlam görüşlü kimselere yaraşmaz. Tehlike ve sıkıntı zamanlarında ağırbaşlı ve onurlu davranmanın ulusal özelliğimizden olduğu unutulmamalı; üzüntünün ve bezginliğin akla getireceği aşırı ve çok dokuncalı istek ve tasarılar için yurdun yüce çıkarlarından vazgeçilmemelidir. Şimdiki durumumuzda haklarımızı, ancak iki siyasa gütmekle, uyanık durmakla ve zamanın gereklerine uymakla savunabiliriz. Bu düşünceler, bildiğiniz şeyleri sizlere bir daha bildirmekten başka bir şey değilse de, arkadaşlara ve şubelere de yurtseverce öğütler vermek herhalde pek çok gereklidir. Yakında toplanacak olan Millet Meclisimizin, sevgili yurdumuzun kurtuluşu ve mutluluğu için gereken bilgece önlemleri bularak bu yüksek amacı gerçekleştirmeye kendini adaması ve bütün varlığı ile çalışması beklenmektedir.

                                                       Hükümetin düşüncesini bilginize sunarım.

                                                                                              Harbiye Nazırı

                                                                                                         Cemal

Baylar, dinlemiş olduğunuz bu telyazısının içindekileri yorumlayarak yüksek topluluğunuzu yormayı gereksiz bulurum. Yalnız izin verirseniz, buna verdiğim yanıtı, olduğu gibi sunmakla yetineceğim.

                                                                                        Sıvas, 11.12.1919

Şifre

                                                        Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretlerine

Hükümetin düşüncesi olarak gönderilen 9 Aralık 1919 günlü telyazısı, Kurulumuzca gözden geçirildi. Bu telyazısında bildirilenler, bunca açıklamalar yaptığımız ve bilgiler sunduğumuz halde, gene eskiden ileri sürülen görüşleri yineleme niteliğinde görülmüştür. Temsilciler Kurulumuzun amacı, hükümet erkinin kırılmasını önlemek ve ulusal güveni sağlamlaştırmaktır diye birçok kez güvence verilmiştir. Sunuşlarımızın ne yazık ki, gereken önemle dikkate alınmadığı kanısı uyanmaktadır.

1-                            Anadolu’da dirlik, düzenlik ve güven kalmadığı doğru değildir, belki düşük Damat Ferit Paşa Hükümeti zamanında yaratılan dirliksizlik ve güvensizlik, son zamanlardaki ulusal birliğin etkisi ile ortadan kalkmıştır.

2-                            Sorumsuz kişilerce, kimseye danışmadan görevli çıkarılmış ya da değiştirilmiş değildir. Yalnız, Dahiliye Nazırlığının, ulusal eylemlere karşı olmalarından dolayı düşükü hükümet zamanında ulusça kovulan ve adları herkesçe bilinen görevlileri yeniden atamada direnmesiyle, pek anlamlı bir tutumu vardır. Dahiliye Nazırlığının, ulusal isteklere büsbütün aykırı olan ve şimdi bile kamuoyuna eski Nazır Adil Bey ruhunun bu nazırlıkta yaşadığı duygusunu veren yürütümüne, kuşkusuz pek haklı ve yasal olarak, halk uyamamaktadır. Gene o müsteşarın, gene o İçişleri Genel İdaresinin, gene o Özlük İşleri Müdürünün işbaşında bulunmaları, gerçekten hem yüksek hükümetinizi hem de ulusa karşı söz vermiş olan Temsilciler Kurulumuzu pek güç bir duruma sokmaktadır… günlü telle bilginize sunduğumuz Dersim Mutasarrıfı konusu, dikkat çekicidir. Artık bu konuda Temsilciler Kurulunca yapılacak bir şey kalmamıştır. Bundan böyle de, Dahiliye Nazırlığının bu gibi işleri yüzünden ortaya çıkacak durumların düzeltilmesi için, iyi karşılanmadığından ve güven beslenmediğinden, ricada da bulunulmayacaktır.

Son bir kez daha şunu bildirelim ki yüksek hükümetiniz, ulusun güvenini gerçekten kazanmak, bu yurda ve ulusa yararlı olmak dileğinde ise, ki buna Kurulumuzun hiç kuşkusu yoktur, ulusun ruhuna, durumun ağırlığına göre bir yol seçmeli; asıl kendi içindeki derdi iyileştirmelidir. Yoksa, iş başına gelindiğinden beri yapıldığı gibi, Temsilciler Kurulunu hedef tutarak bu yolda yazılar yazmakla amaca ulaşılamaz.

3-                            Düşük hükümetin ulusa düşman, düşmanlara dost olarak gütmüş olduğu hayınca siyasanın kalıntısı olan Aydın Cephesinde para toplanırken, belki birtakım uygunsuzluklar olmuştur. Ancak, Sivas Genel Kongresi ile oluşan ulusal birliğin ve Harbiye Nazırlığının yaptığı yurtseverce çaba ve yardımların etkisiyle bu gibi olayların da önü alınmış demektir.

4-                            Ulus, Ateşkes Anlaşmasıyla bağlı bulunduğu düşman devletlerden hiç birine gözdağı verici bir durum almış değildir. Yalnız, kutsal ve yasal haklarına el uzatılmasını, kesin zorunluluk olursa, silahla da önlemeye kararlıdır.

5-                            Temsilciler Kurulunun, yabancı devlet temsilcilerine tel çekmesi konusuna gelince; bu, ancak protestolarda bulunmak içindir ki, yüksek hükümetinizin onayından da geçmiştir. Aslına bakılırsa, ulusal birliğin temsilcisi olarak Temsilciler Kurulunun, ulus adına bu denli yazışmalarda bulunması, yasal bir haktır. Eğer hükümet de, böyle duyarlık gösterir ve ulusla bir düşüncede olduğunu bu gibi elverişli durumlarda açıklamaya ve belirtmeye koşarsa, siyasaya zarar vermek şöyle dursun, bundan pek büyük yararlar elde edileceği apaçıktır. Oysa yüksek hükümetinizin, Adana’ya düşmanın girişi gibi açık bir haksızlığı bile protesto etmediğini Fransızlar söylüyorlar. Demek ki, Fransız Temsilcisinin açık konuşmasının nedenini bu noktada aramalıdır. Kısaca şunu bildirelim ki, Temsilciler kurulu, ne üzüntüye ve bezginliğe kapılmıştır ne de kutsal görevlerinde ulusun ve yurdun esenliği için gerekenleri anlayamayacak bir bilinçsizliğe düşmüştür. Ulusun esenliği adına aldığı önlemlerde ve yaptığı bütün işlemlerde ağırbaşlılığı ve onuru, alçalmaya ve uyuşukluğa yeğlemeyi temel ilke olarak kabul etmiştir. Siyasanın da, akıllığın da, durumun gereklerine uymanın da ancak bu yolda olacağına inanmıştır. Bunun için, ulusun çok acı gerçekler karşısında uyanık ve bilinçli olan ruhundan aldığı bu ilkelerin tersini ulusa öğütleyemez ve yakında toplanmasını çok gerekli saydığı Millet Meclisinin de bu ruh ve duygu ile dolu olacağına sağlam güven besler.

6-                            Temsilciler kurulumuzun görüşü yukarda bilginize sunuldu. Bu gibi işlerde, delegemiz olarak, sizin hükümet üyelerini aydınlatmanız ve aslı olmayan şeyleri kendilerine açıklamanız gerektiğini, yurdun esenliği adına, saygıyla bildiririz.

                                                                               Temsilciler Kurulu adına

                                                                                         Mustafa Kemal

ÇÜRÜKSULU MAHMUT PAŞA’NIN DEMECİ

            Baylar, İstanbul’da yurdun kurtarılmasıyla ilgili en önemli görevlerde çalışan saygıdeğer ve akıllı tanınmış kişilerin o zamanlar, İstanbul’un zehirli havasını almaları yüzünden, anlayış ve görüşlerinde ne denli olumsuz sapmalar olduğuna bir örnek vermek için, daha Sıvas’ta iken karşılaştığım küçük bir olayı, izin verirseniz bilginize sunmak isterim. Belki sayın üyeler arasında anımsayanlar vardır. Senato üyelerinden Çürüksulu Mahmut Paşa, Bosfor (Bosphore) gazetesi yazarlarından birisine, siyasal durumumuz üzerine demeç vermişti. Mahmut Paşa’nın o sıralarda Barış Hazırlıkları Komisyonu üyesi olduğunu da hatırlarsınız. Paşa’nın 31 Ekim 1919 günlü Tasviriefkar gazetesinde de yayımlanan demecini, 17 gün sonra Sıvas’ta okudum. “Ermenilerin pek çok olan isteklerine hak vermeksizin, sınırlarda bazı düzeltmeler yapmayı kabul ederiz.” Sözleri dikkatimizi çekti. Doğu Anadolu’da, Ermenistan yararına toprak bırakılacağına söz verme niteliğinde olan bu tümceyi, Barış Komisyonu üyelerinden bir devlet adamının söylemiş bulunması, gerçekten düşünülmeye ve şaşılmaya değerdi. Bundan ötürü, 17 Kasım 1919 günü Çürüksulu Mahmut Paşa Hazretlerine göndermeyi yararlı saydığım bir telzayısında, demecindeki işaret ettiğim tümceden dolayı, “Doğu Anadolu halkının, pek haklı olarak, son derece üzgün ve kırgın olduğunu” belirttikten sonra: “Erzurum ve Sıvas Kongrelerinin kararları uyarınca ulusun Ermenistan’a bir karış toprak bırakmayacağını; hükümet, bu denli acı bir zorunluluk karşısında boyun eğerse ulusun, kendi haklarını kendisi savunmaya karar verdiğini ve bunun bütün dünyaya duyurulmuş olduğunu” yazdım ve bu ulusal karar ve direncin herkesten önce Barış Hazırlıkları Komisyonu yüksek üyesince bilinmesi ve benimsenmesi gerektiğini bildirdim. (belge: 196)

  Baylar, Sıvas’ta kaldığımız süre içerisinde birçok sorunlar ve olaylarla karşılaşılmış ve zorunlu olarak ulusal, yönetimsel, askeri ve siyasal girişim ve yürütümlerde bulunulmuştur. Bunların hepsini ayrıntılarıyla anlatmak uzun sürer. Yalnız, izlediğimiz olaylar zincirinin birbirine bağlanmasına yarayacak bazı noktalara dokunarak ve işaret ederek geçeceğim.

ULUSAL ÖRGÜTÜN DÜZENE SOKULMASI

         Baylar, ulusal örgütün düzene sokulması önemliydi. Bunun için özel önlemler alındı. Seçimler dolayısıyla ortaya çıkan bazı görüş ayrılıklarının giderilmesi çarelerine başvuruldu.

          Maraş’ta kimi Çerkez yurttaşlar, sözde Maraş’ın bütün Çerkezleri adına Cebelibereket Güvernörünün Maraş’a gönderilmesini, Antep’teki Fransız askeri komutanından telle istemişlerdi. Buna izin veren Maraş Mutasarrıfına kınama cezası verildi. Maraş’ın ileri gelenlerine, söz konusu Güvernör gelecek olursa, karşılamamaları bildirildi. İstanbul Hükümetinin de dikkati çekildi.

         Bolu dolaylarında güvensizlik gittikçe artıyordu. İzmit’te, Asım Bey’den sonra, Birinci Tümen Komutanı olan Rüştü Bey’e bu konuda yönerge verildi.

           Baylar, 20 Kasım 1919 günü, İstanbul’daki örgütümüzden, Kara Vasıf ve Albay Şevket imzalarıyla gelen bir kapalı telde: “Gebze Kaymakamının karşıcıl olduğu ve çeşitli ağır suçlar işleyen Yahya Kaptan’ın kötülüklerini örtmeye ve buna benzer işlere başlayarak Ulusal Kuvvetlere leke sürmeye çalıştığı” bildiriliyor; bu kaymakamın yerinin değiştirilmesi söz konusu ediliyordu. (belge: 197)

            Biz de bu görüşe yürekten katılarak, yanıtımızda gereğinin Cemal Paşa aracılığıyla sağlanmasını bildirdik. (belge: 198)

            Baylar, bu Yahya Kaptan işi, devrimin önemli bir evresi içine girdiği ve çok anlamlı olduğu için biraz ayrıntılara inmeyi uygun görüyorum.

            Şimdiye değin verilen bilgilerden kuşkusuz anlaşılmış olacaktır ki, birbiriyle anlaşmış ve işbirliği yapmış iç ve dış düşmanların uygulamaya çalıştıkları planın önemli bir noktası da, yurt içinde güvensizlik olduğunu ve Hıristiyan halka saldırıldığını, maddesel ve edimli olaylar ve işlerle dünyanın gözü önünde tanıtlamak ve bu iş ve davranışların Ulusal Kuvvetlerce yapıldığına herkesi inandırmaktı. Bu gizli ve çirkin amacın gerçekleştirilmesi için de, bildiğimiz gibi, birtakım çeteler kurarak özellikle Hıristiyan halk üzerine saldırtmak ve bu çetelerin işleyecekleri ağır suçları, Ulusal Kuvvetlerin üstüne atmak yolunu tutuyorlardı. Bu girişimler, az çok yurdun her yanında filiz vermeye başlamakla birlikte, en önemli çalışma ve gelişme, İstanbul’a yakınlığı dolayısıyla, Biga, Balıkesir ve özellikle İzmit, Adapazarı ve Bolu dolaylarında oluyor ve dikkat çekici bir durum gösteriyordu.

             Biz bu hayınca ama –açık söylemek gerekirse çok ustaca girişime karşılık, olağanüstü önlemler almak ve önleyici girişimlerde bulunmak zorunda kaldık. Çünkü, İstanbul Hükümeti, bütün bu düşman girişimlerini, gerçekten Ulusal Kuvvetlerce düzenlemiş sanıyor ve ortadan kaldırılmaları için sert önlemler alacağı yerde boyuna Temsilciler Kurulunu suçlayarak ve bu Kurula baskı yaparak, bu ağır suçları işleyen düşman çetelerinin dağıtılmasını bizden istiyordu. Ne yazık ki, hükümet, bu düşünce ve kanısını, İstanbul’daki örgütümüz başkanlarına da aşılmayı ve onları kandırmayı başarmıştı.

            Baylar, bizim, özellikle İstanbul’a yakın olan İzmit bölgesinde uygulanmasını düşündüğümüz önlem, orada silahlı ulusal birlikler kurulması ve o bölgedeki güvenilir komutan ve subaylarımızın da yardımı ve desteği ile, bu ulusal birliklerin hayın çeteleri izleyip dokuncalarını ve varlıklarını ortadan kaldırmaları idi.

YAHYA KAPTAN KONUSU

            İşte, bu amaçla meydana getirebildiğimiz ulusal birliklerin en önemlisi ve güçlüsü “Yahya Kaptan” diye tanınmış olan bir özverili yurtseverin birliği idi.

Merhum Yahya ile ilk ilişkimiz şöyle oldu:

           Bir gün telgrafçılar, Sıvas Telgraf Merkezine şu bilgiyi veriyorlardı: Çok acele bir teli durdurdular; yani İstanubl’da durdurdular.

Telde bildirilenler, aşağı yukarı şu idi:

                    Sıvas’ta Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

       Dün İzmit’ten salık verilen, Yahya benim. Yarın akşam Kuşçalı telgrafhanesinde buyruğunuzu bekliyorum.

          Kuşçalı, Üsküdar’la Gebze arasında bir köydür. Gerçekten Yahya Kaptan bana İzmit’ten örgütümüzce salık verilmişti.

4 Ekim 1919 günü Kuşçalı merkezinden şu teli aldım:

            Önemli ve çok ivedidir.

Sıvas’ta Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

       Ben size iki gün önce İzmit’ten salık verilen Yahya’yım. Buyruğunuz üzere, telgraf başında buyruklarınızı almaya geldim. En son yarın akşama değin Kuşçalı telgrafhanesindeyim.

                                                                                                         Yahya

      Anlaşıldığına göre, Yahya Kaptan İstanbul’dan telinin çekilmediğini anlayınca, kendisi daha Kuşçalı’ya gelmeden bu teli Kuşçalı merkezine göndererek çektirmiş. (belge: 199)

Ben de şu buyruğu verdim: (belge: 200)

                                                                                                4 Ekim 1919

                                       İzmit Merkezi Aracılığıyla Kuşçalı Telgrafhanesinde

                                                  Yahya Efendi’ye

   Bulunduğunuz bölgede güçlü bir birlik kurunuz. Adapazarı Kaymakamı Tahir Bey aracılığıyla bizimle bağlantı sağlayınız. Şimdilik hazır bulununuz.

Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk

                                                                                                     Cemiyeti Başkanı

                                                                                                     Mustafa Kemal

           Baylar, Yahya Kaptan aldığı bu buyruk üzerine birliği kurdu ve aylarca İstanbul’la ilişkisi olan çevrelerde hayın çetelerin eylemlerine engel oldu.

           En sonunda, İstanbul Hükümetince öldürtüldü. Gerçi, Yahya Kaptan’ın çalışmaları ve korkunç bir biçimde şehit edilmesi, bundan sonraki aylarda geçen bir olay ise de, burada olaydan söz açılmışken, bir daha dönmemek üzere, durumun açıklanması uygun olur düşüncesindeyim.

24 Kasım 1919 günü Kartal merkezinden şu teli aldım:

          Köy içinde suçsuz adam öldürme, Bucak Müdürünü herkesin gözü önünde dövme, köylülerden zorla para ve mal alma suçlarından dolayı Yahya Kaptan’ı hükümete teslim zorunluluğu vardır. Dahiliyet Nazırlığı önemle bu işi izliyor. Hükümetin güç durumda kalmaması, Yahya Kaptan’ın teslimini gerektiriyor. Buyruklarınız makine başında bekliyorum efendim. (belge: 201)

                                                                                                                        İmza

                                                              Kartal Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk

                                                     Temsilciler Kurulu Başkanı Binbaşı Ahmet Necati

         Askerlerin ve resmi görevlilerin, bizim ulusal örgütlerle ilgili kurullarımızın başkanlarını açıktan almaları yöntemimiz değildi. Bir de, bizim örgütlerle ilgili tüzüğümüzü bilmesi gereken kurul başkanlarının, Temsilciler Kurulunun tek bir kurul olduğunu, her yerde birer Temsilciler Kurulu olamayacağını da bilmesi gerekirdi. Bu telyazısı üzerine, İzmit’teki Tümen Komutanına şu teli yazdım.

Şifre

                                                                                                   Sıvas, 25.11.1919

                                                  İzmit’te Birinci Tümen Komutanı Rüştü Beyefendiye

“Kartal Müdafaai Hukuk Cemiyeti Başkanı” sanıyla Binbaşı Ahmet Necati Bey’den gelen bir telde: Adam öldürme, Bucak Müdürünü dövme, köylülerden zorla para ve mal alma suçlarından dolayı Yahya Kaptan’ı hükümete teslim etmek zorunluluğu olduğu ve Dahiliye Nazırının da bu konuyu önemle izlediği bildirilmektedir.

Başlangıçtan beri ulusal eylemlerde iyi hizmeti görülen bu adamın, yurdumuzun bu sıkıntılı günlerinde hükümete teslim edilmesi hiç uygun görülmemekte olduğundan, hükümetin erkini de göz önünde tutarak, Yahya Kaptan’ın bu aralık yasa kovuşturmasından kurtarılması işinin bir yoluna konulması, Kartal’da Necati Bey’e gereken yönergenin verilmesi ve sonucunun bildirilmesi önemle rica olunur.

Temsilciler Kurulu adına

Mustafa Kemal

26 Kasım 1919 günü Hereke merkezinden de şu teli aldım:

Ulus adına çok rica ediyorum. Bugünlerde Binbaşı Necati Bey’in görevini kötüye kullanması, ulusal örgütleri lekelemektedir. Hemen soruşturma yapılmasına buyruğunuzu rica ederim.

Gebze İlçesi Ulusal Kuvvetler Komutanı

Yahya

İzmit’teki Tümen Komutanlarından aldığım karşılık da şudur:

                                                                                   İzmit, 29 Kasım 1919

Sıvas’ta Üçüncü Kolordu Komutanlığına

Y: 25.11.1919

Temsilciler Kurulu Başkanlığına:

Şimdiye dek yaptığım soruşturmaya göre, Yahya kaptan’ın adam öldürme, Bucak Müdürünün dövme gibi işler yapmadığı ve Binbaşı Yahya Kaptan’ın varlığını ortadan kaldırmak amacını güttüğü; bu konuda size telle başvurdukları zaman Yahya’yı da aldaratak yanlarına getirip öldürme planı düzenledikleri halde Yahya’nın işi sezerek kendisini kurtarmış olduğu anlaşılmıştır. Soruşturmayı gereğince derinleştiriyorum. Sonucu bilginize sunacağım.

                                                                               Birinci Tümen Komutanı

                                                                                                          Rüştü

Tümen Komutanı Rüştü Bey’in birkaç gün sonra verdiği tamamlayıcı bilgi şuydu:

                                                                        İzmit, 5.12.1919

Sıvas’ta Üçüncü Kolordu Komutanlığına

Temsilciler Kuruluna:

Binbaşı Necati Bey’in, Maltepe Atış Okulunda çalışan bir görevli olduğu halde, Müdafaai Hukuk Cemiyeti Başkanı kimliğine bürünerek Ulusal Kuvvetler adıyla başına topladığı Arnavut Küçük Arslan çetesiyle ortalığı soydurmakta olduğu ve Gebze Jandarma Yüzbaşısı Nail Efendi’nin de bununla ortak olduğu üzerinde kuşkum kalmamıştır. Son günlerde, hükümetin başına dert açan Darıca Rum bekçilerinin öldürülmesi ve İstelianos adında bir zenginin dağa kaldırılarak para istenmesi gibi işlerine adı geçen çeteye yaptırılması ve böylece alçakça işlere yanaşmayan Yahya Kaptan’a suç yükleyerek gerek size gerekse hükümete Yahya Kaptan için yalan bilgiler verilmesi, bunların ulusal örgüt perdesi altında halkın ve hükümetin başına iş çıkararak keselerini doldurmaktan başka bir amaç beslemedikleri ve belki de daha başka siyasal amaçlar güttükleri düşüncesini uyandırıyor. Şimdiye değin pek çok namuslu davranmış ve davranmakta olan Yahya Kaptan’ın, bu gibi işlere katılmaması ve yukarda adı geçen, çetenin, kendi bölgesinde kötülükler yapmasına meydan vermemesi dolayısıyla, Kaptan’ın varlığını resmi ya da özel olarak ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. Dün Yahya Kaptan yanıma gelerek hayatının tehlikede olduğunu ve bunun için adamlarının silah ve cephanesini bana getirip teslim ederek kendisinin buradan yitip gideceğini bana resmi olarak söyledi. Kendisine gerekli öğüdü vererek ve daha hizmet edecek önemli zamanlar olduğunu söyleyerek yerine yolladım. Her şeyi iyi bilmesi gereken Gebze İlçesi Kaymakamından resmi olarak bilgi istemem üzerine, aldığım yanıt da tam yukarda bildirdiğim gibi; yani Necati ve Nail Efendileri suçlar, Yahya Kaptan’ı aklar niteliktedir. Necati Efendi’nin İstanbul’da nere ile haberleştiğini bilemiyorsam da bir yerden arasıra para aldığı söyleniyor. Bunların varlıkları ve cana kıymak istemeleri yüzünden Yahya Kaptan bu bölgede durmak istemiyor. Bunun için, aslında, görevli bir subay olan Necati Efendi’nin başka bir yere, Nail Efendi’nin de gene başka bir yere kaldırılmalarının çok gerekli olduğu düşüncesindeyim. O yerler İstanbul’a bağlı olduğu için doğal olarak ben bir şey yapamıyorum.

Temsilciler Kurulunca gereğinin yapılması buyruklarınıza sunulur.

Birinci Tümen Komutanı

Rüştü

Rüştü Bey’in verdiği bilgilerden uzun uzadıya söz ederek 8 Aralık 1919 günü Harbiye Nazırı Cemal Paşa’ya yazdım. (belge: 202)

Aynı günde, durumu ve Cemal Paşa’ya başvurduğumuzu anlatarak, işin izlenilmesini istanbul’daki örgütümüz başkanlarına da bildirdim. (belge: 203)

On dokuz gün sonra, yani 27 Aralık 1919 günü, şifre içinde Vasıf ve dışında Albay Şevket imzaları bulunan uzun bir tel de şu bilgi veriliyordu.

“…. Güvensizliğin başlıca yaratıcıları, Yahya Kaptan’la arkadaşı Kara Arslan ve Alemdağı’nda dolaşan Sadık çeteleridir.”

Yahya Kaptan’ın birtakım şımarıklıklarından söz ettikten sonra: “…. Bizi, artık bu haydutu kötülük yapamayacak bir duruma getirmeye girişmek zorunda bıraktı.”

“Öteden beri araları iyi olmayan Küçük Arslan çetesinin gözde olması (?!) kendisini çeşitli araçlarla suçlarını örtmeğe sürüklemiştir.”

“Yüzbaşı Nail, Yahya’ya karşıdır. Necati Bey’e gelince; düşük hükümet zamanında (!) Kartal İlçesince başkan seçilerek, ulusal örgüt adına, merkezle ilgisini kesmiş (?)… Ulusal örgütü kökleştirmiş…… Yeniköy Rumlarının sağa sola sarkıntılıkları üzerine, Küçük Arslan çetesini dolaştırmaya başlamış….. kendisine para da vermişsiniz (?!).”

“Yahya Kaptan …… her şeyi sonuçsuz bırakmak için dümen çevirmektedir (?!).”

“Binbaşı Necati biraz idaresiz ise de cezayı hak etmiş değildir.”

“Gebze Kaymakamının….. bir an önce kaldırılarak Rum ve Ermeni dolaplarına son verdirilmesi…..”. (belge: 204)

Baylar, bu bilgiler arasında benim bilmediğim noktalar vardı. Örneğin, ben Küçük Arslan çetesini ve onun gözde olduğunu bilmiyordum. Bu çeteye Necati Bey aracılığıyla para verdiğimi hiç anımsamıyordum.

Yahya Kaptan’ın, verdiğimiz yönergeye uyarak, düşman çetelerini ortadan kaldırmaya ve hiç olmazsa onların Hıristiyan halka saldırarak düşmanın amacını gerçekleştirmeye yönelmiş bütün girişimlerinin sonuçsuz bırakmaya çalıştığını çok iyi biliyorduk.

Gebze Kaymakamının niteliği, şimdi ekleyeceğim belgelerle anlaşılacaktır sanırım.

4 Ocak 1920 günü Tümen Komutanı Rüştü Bey’e, Vasıf Bey’in verdiği bilgiyi, olduğu gibi özetleyerek bunun kendisince verilen bilgiyle çelişik olduğunu bildirdim ve bir kez daha güvenilir kişiler aracılığıyla işin inceleştirilmesini ve soruşturulmasını ve sonucun kendi düşünceleriyle birlikte açık olarak bildirilmesini rica ettim. (belge: 205)

Baylar, bu işte gerçeğin ortaya çıkmasına yarayan belgeleri bilmenizi istediğim için, Rüştü Bey’in verdiği karşılığı, olduğu gibi bilginize sunmama izin veriniz:

Düzce, 7/8.1.1920

Yirminci Kolordu Komutanlığına

Y: 4.1.1920 şifreye:

Temsilciler Kurulu Başkanlığına:

Yahya Kaptan için yapılan çeşitli suçlamalar üzerine, birkaç kez Yüzbaşı Ali Ağuş Efendi aracılığıyla yaptırdığım soruşturma, adı geçenin suçsuz olduğu sonucunu verdi. Bununla birlikte, kendisi okumamış bir kişi olduğundan, görevi içinde sanarak bazı şeyler yapmış olabilir. Büyük ve Küçük Arslanlar ise aslında haydutturlar. Ama, ulusal örgüte karşıt düşüncede olduğu kuşku götürmeyen ve Yahya için herkesten daha çok yakınmaya istekli olması gereken Gebze Kaymakamına bu konuda yazdığım yazıyı aldığım 1.12.1919 günlü ve 17 sayılı yanıtın örneği, olduğu gibi aşağıya alınmıştır:

Ben, bu telde bildirilenlere bir parça olsun inanmak zorunda kaldım ve aynı inanla bu yazıyı İstanbul’da Şevket Bey’e de gösterdim. Benim öğrenemediğim birtakım nedenler yüzünden İstanbulca kendisi için bir işlem yapılması gerekli görülürse kuşkusuz bir şey denilemeyeceği, bilgilerinize sunulur.

Örnek

30.11.1919 günlü, 53 sayılı yüksek buyrukları karşılığıdır:

Kartal Müdafaai Hukuk Cemiyeti Başkanı Binbaşı Necati Bey’in, adam öldürme ve Bucak Müdürünü dövme ile ilgili suç bildirmeleri, kişi ve zaman gösterilmediğinden, gerçeğe uygun değildir. Çünkü, dövüldüğü bildirilen Bucak Müdürü Burhanettin Bey ise, Yahya Kaptan’ın kendisini dövmediğini ve bir saldırıya uğramadığını resmi olarak ve yazıyla bildir­diği gibi, bu konuda Kaymakamlık katına da hiçbir yakınmada bulunmamıştır.

Adam öldürme işine gelince; Yahya Kaptan’ın adam öldürdüğü üzerine, hükümete ve adliyeye hiçbir yerden başvurma ve yakınma olmadığı gibi, kendisinin mahkemeye çağrılması için bir kağıt bile yazılmamıştır. Eğer Darıca Rumlarından ikisinin öldürülmesi ve Kartal’ın Paşa Köyünden İstelianos Çorbacı’nın dağa kaldırılarak kendisinden kurtulmalık istenmesi ve alınması anlatılmak isteniyorsa, bu haydutça suçları Küçük Arslan çetesinin işlediği söylenmektedir ve bu, yüzde yüz gerçektir. Adı geçen çete ise, Yahya Kaptan’a öteden beri düşmandır. Aslında Yüzbaşı Nail Efendi’nin koruyuculuğunda ve eli altında iken sayısı on sekize yükselen bu çete­nin şimdi Binbaşı Necati Bey’in buyruğu altına verilmiş bulunduğu ve kendilerine ellişer lira aylık bağlama yoluna da gidilmekte olduğu öğrenilmiş olup köyleri soymaktan vazgeçmedikleri bilinmektedir. Binbaşı Necati Bey, Yüzbaşı Nail Bey’in eski okul arkadaşıdır. Kendisiyle bir buçuk ay önce Aydınlı Köyünde, Küçük Arslan çetesi adamlarından Ali Kaptan’ın dağa kaldırdığı Çorbacıdan alınan para ile yaptığı ünlü düğününde buluşmuşlar; sonra birçok kez, Binbaşı Necati Bey, Yüzbaşı Nail Bey’in evine gelip konuk olmuştur. Aralarında düşünce birliği vardır. Yüzbaşı Nail Bey öteden beri Yahya Kaptan’a karşı olup Kaptan’ı ulusal örgüt kurduğu sıralarda, ilçenin sınarları dışına kovup çıkarmaya kalkaşmıştır. Küçük Arslan, çetesince yapıldığı söylenen ve yüzde yüz doğru olan yukarda anılmış iki haydutluk olayı ile, Ulusal Kuvvetleri karalamak ve Yahya Bey’i, lekelemek amacı güdüldüğü sezilmiştir. Bu suçlar, adı geçen Arslan çetesinin dolaştığı yerlerde ve iş gördüğü alan içinde işlenmiştir. Dahası, İstan­bul Muhafız Alayına bağlı Süvari Birliği Komutanı Hakkı Bey’in bu olaylar üzerine, kovuşturma yapmak için gönderileceği sırada Yüzbaşı Nail Bey’in ilgililerle haberleşerek, artık gereklik kalmadı diye, Hakkı Bey’i İstanbul’a kaldırttığı ve kovuşturmayı bıraktırdığı kesin olarak bellidir. Öne sürülen adam öldürme işi, bundan başka bir olay ise, bu konuda gerekli bilgi verilmek üzere, kişi ve zaman da bildirilmesi gerekir. Darıca Rum bekçilerinin öydürüydüğü gün çarşıda ellerini kollurını sallayıp gezen Küçük Arslan çetesince bu işin yapıldığının ortalığa yayılması üzerine Yüz­başı Nail Bey, korkusundan, kendisinin başka bir yere kaldırılmasını istemiş ve burada kesinlikle oturmayacağını söylemişse de, alay ve tabur komutanları ve Binbaşı Necati Bey buraya gelerek Yahya Kaptan için bir işlem yapılmasını delege Sırrı Bey’e yazdıracaklarına söz ve güvence vererek yerinde kalmasını istemişlerdi. Bu kez Yüzbaşı Nail Bey, 25 Kasım 1919 Salı günü gelip giden Necati Bey’i aldatarak gerçeğe uymayan ihbarlarda ve suçlamalarda bulunduğu gibi bir yandan telefonla Yahya Kaptan’ı merkeze çağırtarak, öte yandan Küçük Arslan çetesini de kendi evinde hazır bulundurarak Kaptan’ı yakalatmayı tasarlamışsa da her nedense bunu göze alamayarak giriştiği işten vazgeçmek ve Necati Bey de Kartal’a dönmek zorunda kalmıştır. Şu duruma göre, Yüzbaşı Nail Bey, gerek Ne­cati Bey ve gerek Necati Bey’in maşası olan Küçük Arslan çetesi aracılığıy­la Yahya Kaptan’ı suçlamaktan ve ona karşı dolaplar çevirmekten hiç geri kalmamaktadır. Yahya Kaptan, kendine karşı çıkan ve düşman olan Küçük Arslan çetesi gibi, köyleri soymaya ve Hıristiyanları öldürüp yok etmeye izin vermeyip, kendi buyruğu altında bulunan Büyük Arslan Bey çetesince birtakım uygunsuz işler yapıldığında hemen önleme ve cezalan­dırma yoluna giderek, ulusal ülkü olan bağımsızlık ve yurt esenligi kaygı­sıyla güvenliğin ve sıkı düzenin korunmasına hizmet etmektedir. Bundan önce de, Büyük Arslan Bey çetesinin aman dilemesine ve sığınmasına yardımcı olmak ve bağışlanmasını sağlamakla yaptığı hizmetler övülmeye değer. Yahya Kaptan’ın suçlu gösterilmesi, Yüzbaşının kişisel isteklerine boyun eğmemesinden ve Küçük Arslan çetesince yapılıp Yahya Kaptan’ın üstüne yıkılmak istenen haydutlukların eksik olmamasından ve bunu yapanların korunması dolayısıyla Yüzbaşının kınanmasından ve kendisine sert uyarmalarda bulunulmasından ileri gelmektedir. BilgiIerine sunulur.

(Gebze Kaymakamı Mehmet Nurettin).

            Birinci Tümen ve Bolu Bölgesi Komutanı

Rüştü

Baylar, bu bilgiler gelmeden önce şöyle bir haber verdiler: Yahya Kaptan Tavşancıl’da sarıldı. Bunu yapan, İstanbul’dan gelen bir askeri birliktir.’’

Bu haber üzerine, İzmit’te Tümen Komutanlığından, 7 Ocak 1920 günlü kapalı telle, makine başında bilgi istedik ve : “Haber doğru ise, İstanbul’dan geldiği bildirilen birlik komutanına, söz konusu kişinin Yahya Kaptan’ın­ bizim adamımız olduğunu ve eğer yersiz bir işi ve suçu varsa kuşkusuz gereğinin bizce yapılacağını ve hiçbir türlü Yahya Kaptan’ın sarılmasını ve tutuklanmasını uygun görmediğimizi bildiriniz.’’ dedik. (belge: 206 )

Baylar, 7 Ocak 1920’de yazılıp 8’de aldığımız iki tel vardır. Bunlardan biri, İzmit’ten, Birinci Tümen Komutan Vekili imzasıyla Fevzi Bey’dendir. Bildirdiği şudur: Bu gece, iki bin kişilik bir kuvvet, Tavşancıl’a çıkarak Ulusal Kuvvetler Komutanı Yahya Bey’i sarmışlardır. Yapılacak işlemin bildirilmesi buyruklarına sunulur.”

Öteki tel de, Düzce’de bulunan asıl Tümen Komutanından geliyordu. Rüştü Bey, merkezde bulunan vekilinden aldığı aynı bilgiyi veriyordu. (belge: 207)

Tümen Komutan Vekili Fevzi Bey’in, 7 Ocak 1920 günlü sorumuza verdiği 7/8 Ocak 1920 günlü yanıtında, Yahya Kaptan’ın daha ele geçmediği, gelen birlik ile Ulusal Kuvvetler arasında bir çarpışma olabileceği ve gelen birlik komutanına buyruğumuzu bildireceği haber veriliyordu. (belge: 208

Baylar, o günlerde milletvekili olarak İstanbul’da bulunan emir subayım Cevat Bey’den 10 Ocak 1920’de şöyle bir tel geldi:

Harbiye, 10.1.1920

Yirminci Kolordu Komutanlığına

Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine:

6.1.1920 gecesi sabaha karşı Jandarma Genel Komutanı yardımcısı Hilmi Bey ve Üsküdar Jandarma Komutanı Nazmi Bey komutasında dört, subay, elli jandarma ve Yüzbaşı Nahit Efendi komutasında İstanbul Muhafız Alayından doksan er, Bandırma vapurunun ışıkları söndürüle­rek Hereke’ye götürülmüş ve sabaha karşı Hereke’ye çıkan birlik hemen Tavşancıl’ı kuşatmış ve çeşitli evleri basmıştır. Gelenler, Köy İhtiyar Kurulunu toplayarak, vatan hayını olan Yahya’yı, teslim etmezler ya da ne­rede olduğunu söylemezlerse Tavşancıl’ı insanlarıyla birlikte yakacaklarını söylemişlerdir. İhtiyar Kurulu, iki günden beri Yahya Kaptan’ın köylerin­de olmadığını ve nerede bulunduğunu bilmediklerini direnerek söylediler. Yahya sağ olarak ele geçemeyecektir. Fakat Yahya’nın ölümünden sonra Marmara bölgesini elinde tutan ve bölgede üstün duruma gelen ve her gün İngilizler ve Fransızlar eliyle silahlandırılan Rumların ve İstanbul’daki alçakların pek büyük bir başarı sağlayacakları bellidir. Ulusal Kuvvetler adını taşımakta olan Yahya’nın öldürülmesi, İzmit, Adapazarı ve İstanbul dolaylarında düşmanlarımızın hesabına karıştırıcılık yapacak birçok bozguncu çetelerin doğmasına da yol açacaktır. Bunun için, Cemal Paşa Hazretlerinin işe el atmasıyla Yahya’nıh adını değiştirerek bir önceki telde bildirdiğim gibi, serbest bırakılmasının sağlanması için gerekenlere buyruk verilmesi rica olunur. (Cevat)

Harbiye Nazırı

                                                                                                          Cemal

Bu telin, Harbiye şifresiyle ve Cemal Paşa imzasıyla kapatılmış olması ama içinde ‘‘Cemal Paşa Hazretleri’nin işe el atmasıyla Yahya’nın kurtarılmasının sağlan­ması’’ bölümü ilgi çekicidir. Demek ki Cemal Paşa, Cevat Bey’in telinin, okumayı gerekli görmeden, kendi şifresiyle ve imzası altında çekilmesine izin vermiştir. Çünkü, bir kez Yahya’yı kovalatan Cemal Paşa’dır. Bundan başka, serbest bırakılmasına kendisinin aracı olması için benim buyruk vermemi, kendi bilgisi altında, kuşkusuz yazdırmazlardı.

İzmit’teki Tümen Komutanı Vekilinden gelen 9 ve 10 Ocak 1920 günlü iki telle, iki çarpışmadan sonra Yahya Kaptan’ın öldürülerek ele geçirildiği, duyulanlara dayanı­larak bildirildi. (belge:209)

11 Ocak 1920’de Tümen Komutan Vekilinden, İstan­bul’dan gelen birlik komutanına benim yerime bildirim yapılıp yapılmadığını sordum. (belge: 210) üç gün sonra 14 Ocak 1920 günlü raporunda, Tümen Komutan Vekili şu bilgiyi verdi: ‘‘Kendi yaptığım soruşturmadan... çar­pışma olmamış; yalnız, Yahya Kaptan teslim olduktan sonra, köy dışında kesici aygıtla öldürülmüştür. Kafatası­nın olmaması bunu doğrulamaktadır.’’ (belge: 211)

Baylar, bu uğursuz haber üzerine İstanbul’daki ör­gütümüze, 20 Ocak 1920 günü Albay Şevket Bey aracılığıyla şu teli yazdık:

Yahya Kaptan’ın öldürülmesine gereklik gösteren nedenlerle, teslim olduktan sonra kötü niyetle şehit edildiği anlaşıldığından öldürülmesinde kimlerin etkisi ve eli olduğunun, İstanbul’dan bize başvuran birçok özverili arkadaşlara bilgi verilmek üzere, tez elden bildirilmesi rica olunur efendim.

                                                                                            Temsilciler Kurulu adına

                                                                                              Mustafa Kemal

Eski bir yazımıza karşılık olmak üzere, İstanbul’dan, 20 Ocak 1920’de yazılıp bir gün sonra gelen tel de şuydu:

                                                                     Beşiktaş, 20.1.1920

Ankara’da Yirminci Kolordu Komutanlığına

Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine özeldir.

            Y: 17.1.1920

1- Olay yerinde bulunan güvenilir bir kişinin söylediğine göre, Yahya Kaptan yakalanıp köy dışında bulunan karakolun yanına götürülürken yakın bir yerden on kadar haydutun karakola ateş etmesi üzerine, kaçmaya yeltenmiş ve bu sırada öldürülmüştür. Bununla birlikte, iyi bir soruş­turma yapılması için hükümete başvuruldu.

2- Yahya Kaptan’ın Ulusal Kuvvetler adına pek çok kötülükler yaptığı, yaygın olarak söylendiği gibi, yapılan resmi ve özel soruşturma da bunu doğruladığı için hükümet, kovuşturmaya karar vermiş; fakat Kurulumuzca adı geçenin geçici olarak saklanıp Ulusal Kuvvetlerin işlerine karışmaması ve kötülük yapmaması, yanında bulunan kaçak er ve jandarmaları geri göndermesi koşuluyla kovuşturma yapılmaması istenmiş ve gerekenler katında girişimlerde bulunulmakta birlikte, Gebze’ye de özel görevli gönderilmişti. Bu sırada hükümet gizlice birdenbire asker göndermiş ve yalnız Yahya Kaptan’ı yakalamak istediğini duyurmuş ve bildirilen durum meydana gelmiştir efendim.(Vasıf)

Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanı

Şevket

Baylar ‘‘Köy dışındaki karakola götürülürken yakın bir yerden ateş edilmiş (?), kaçmaya yeltenmiş, bu sırada öldürülmüş (?!)’’ Bu sözlerin bu gibi öldürmelerde basmakalıp olarak kullanıldığını anlamamak için_,_ çok bön olmak gerekir.

Yahya Kaptan’ı öldürmek için, birlikte çalıştıkları ve karar verdikleri, hükümetin gizlice ve birdenbire oldubitti yapıvermiş olduğu yolundaki sözler de dikkat çekicidir. İstanbul’da Jandarmadan, İstanbul Muhafız Alayın­dan subay, er ayrılıyor... İstanbul’da üstün durumda ol­duğunu ileri süren örgüt başkanlarımız bunu öğrenemiyor­Iar.

Kara Vasıf Bey’in bu teline karşılık olmak üzere gönderdiğimiz soru teli şudur:

Şifre                                                                              Ankara, 22.1.1920

İstanbul Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanı Şevket Bey’e

Yahya Kaptan’ın öldürülmesi işini önemle izleyen ve hesabını isteyen, özellikle İstanbul’da, pek çok kimse vardır. Gerçeğin ortaya çıkarıl­masına yaramak üzere, yaygın olarak söylendiği bildirilen kötülüklerin neler olduğunu tez elden bildirilmesi rica olunur.

Temsilciler Kurulu adına

Mustafa Kemal

Baylar, bu sorumuza verilen karşılığı da, dinlemeye katlanacağınızı umarak, olduğu gibi bilginize sunacağım:

                                                                   Beşiktaş, 24.1.1920

Ankara Yirminci Kolordu Komutanlığına

                       Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine özeldir.

Y: 20.1.1920

1- Yahya Kaptan’ın, teslim olduktan sonra öldürüldüğünü işittik. Soruşturma yapıyoruz. Sonucu bilginize sunacağız.

2- Adı geçenin öldürülmesinin nedeni, hiçbir kimseyi dinlememesi, Ulusal Kuvvetler adına açıkça kötülük, haydutluk yapması ve haydutları öteden beri saklaması ya da gösterilen yere gitmesi için verilen buyrukları dinlememesidir. Bunun üzerine hükümet köylerden ve çevreden kendisine başvuranların üstelemelerine dayanamayarak, kendiliğinden ve Kurulu­muzun haberi bile olmadan işe girişmiştir efendim. (Vasıf)

Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanı

Albay Şevket

Sayın baylar , telyazısının ikinci maddesindeki, adı geçenin hiç kimseyi dinlememesinin, öldürülmesine neden olarak gösterilmesi kesinlikle doğru olamaz. Şehit rahmetli, beni dinliyordu, benden buyruk alıyordu. Verdiğim buyruğa göre iş görüyordu. Başka bir yere, ya da kişiye bağlı oldu­ğunu, onlardan buyruk alması gerektiğini kendisine buyur­mamıştım. Bu yüzden, İstanbul’dan, her önüne gelenden, Dahiliye Nazırından, Jandarma Komutanı hayın Kemal Paşa’dan verilen buyrukları dinlememesi aslında bizim istediğimiz bir şeydi. Ulusal Kuvvetler adına kötülük ve haydutluk yapanın da kendisi olmayıp Küçük Arslan çetesi gibi hayınca özel amaçla kuruldukları belgelerle anlaşıl­mış bulunan çeteler olduğu ve Yahya’nın bunların haydut­luklarını önlemeye çalıştığı da, sözlerine inanılması gereken kişilerin soruşturmalarıyla tanıtlanmıştır.

Gebze Müdafaai Hukuk Kurulu Başkanı ile Gebze Kaymakamı Fevzi Bey’in birlikte imzaladıkları ve üzerine olayın meydana gelişinden önce yazdırıp makine başında karşılığını bekledikleri bir teli de anmadan geçemeyeceğim:

“Gebze Ulusal Kuvvetler Komutanı Yahya Bey’in kimi adamların suçlamaları üzerine en sonunda salı gecesi İstanbul’dan üstsubaylar ko­mutasında gelen iki bin kişilik kadar bir kuvvetle Tavşancıl’da sarıldığı ve şu sırada kuşatılmış durumda bulunduğu, şimdi halktan aldığım bilgi­lerden anlaşılmıştır. Böyle yurdu için çalışan bir kişiye karşı yapılan bu işlemin pek haksız olduğu yüce komutanlığınızca bilinmektedir. Adı geçe­nin kurtarılması için ne gibi bir işlem yapılacağının emir buyurulmasını makine başında beliyoruz.”

Kaymakam

Fevzi

Müdafaai Hukuk Kurulu Başkanı

Hacı Ali

Baylar, o günlerde İzmit dolaylarında ulusal örgüt işleriyle uğraşan Milletvekili Sırrı Bey’in de, bu konuda, bildirdiklerini, olduğu gibi sunmama izninizi rica ederim:

İzmit, 11.1.1920

Yirminci Kolordu Komutanlığına

1-                            Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine: Dört gün önce yazışması yapılmış olan Yahya Kaptan işi, en sonunda, haber almış olacağınız üzere, şehit edilmesiyle sonuçlandı.

2-                            Yahya Kaptan’ın, İstanbul’un kapısı sayılan bir yerde, ulusal bir örgütün başında bulunması, herhalde Ulusal Kuvvetlere karı olan kişileri korkutmaktan uzak kalmadığı için, ortadan kaldırılması kararlaştı­rıldığı kuşku götürmez.

3- Öldürme işinin bu amaçla yapılmış olması, olayın önemini ar­tırmakta ve Temsilciler Kurulunca üzerinde düşünülmesini gerekli kılmaktadır.

4- İzmit sancağı haydutlar yüzünden tedirgin iken, yerinden kımıl­damayan ve buyruğu altındaki hiçbir birliğe emir vermeyen; yanındaki cezaevinden on beş yirmi kişinin birden kaçmasını her gün olağan işlerden sayan Alay Komutanı Hikmet Bey, Yahya’nın öldürülmesini önemli saya­rak aldığı jandarma kuvveti ile kendisi de gitmiş ve sonunda Ulusal Kuvvet­lere önemli bir vuruşla amacına ulaşmıştır. Sonu var. (Milletvekili Sırrı)

Birinci Tümen Komutanı Vekili

Fevzi

Yirminci Kolordu Komutanlığına

5- Gebze’de kurulmuş oIan Ulusal Kuvvetlerin başsız kalması bun­dan böyle, oraların korku içinde yaşamasına yol açacaktır.

6- Bura halkınca bütün Ulusal Kuvvetlerin dayanağı olarak bilinen Yahya’nın böylece öldürülmesi kamoyunu gerçekten karıştırmıştır.

7- Yahya’nın öldurülmesi, hükümetin Ulusal Kuvvetlere karşı bun­dan sonra alacağı saldırgan duruma kanıt sayılmaktadır.

8- Bu davranış üzerine, yabancılar da, hiç kuşku yok, Ulusal Kuv­vetlerin hükümet gözünde bir değeri olmadığı ve yok edilebileceği kanısına varacaklardır. Bu bakımdan gerekli önlemler alınmalıdır. Sonu var. (Milletvekili Sırrı)

Birinci Tümen Komutanı Vekili

Fevzi

Yirminci Kolordu Komutanlığına

1- 68 sayılı kapalı tele ektir: Öncesi geçen telimizde. Durum karışık­lıktan kurtarılmaz ve Gebze Kuvvetlerinin hemen güvenilir bir kişiye veril­mesi yoluna gidilmezse, üsküdar sancağı ile birlikte bütün İzmit sancağında bir tek kişinin bile Ulusal Kuvvetleri tutmayacağı kesin olarak bilinmeli­dir.

2- Jandarma Alay Komutanı Hikmet Bey’in, bir dakika bile beklen­meden görevinden kaldırılması çok gereklidir.

3- İzmit sancağında Ulusal Kuvvetlerin varlık gösterebilmesi, nizamiye hizmetinde bulunan Yarbay Fevzi Bey’in, Jandarma Komutanı ol­masına bağlıdır. Başka çıkar yol yoktur. Bunu önemle bilginize sunuyorum. (MiIletvekili Sırrı)

Birinci Tümen Komutanı Vekili

Fevzi

Yirminci Kolordu Komutanlığına

1- 79 sayılı kapalı tele ektir:

Ulusal Kuvvetlerin Anadoluca horlanmakta olduğu yolunda çıkan söylentiler, son acı oIay üzerine karşıcıların daha çok yüreklendirdiğinden, eski erkin ve canlılığın yitmediğini gösterecek edimli bir önlem alınması çok gereklidir.

2- Ali Fuat Paşa Hazretlerinin buraya buyurmalarını gerekli görmekteyim.

3- İzmit sancağına önem verilmesini ve önem verildiğini gösterecek edimli önlemler alınması gerektiğini bir daha bildirmeye zorunluk duyu­yorum. (Milletvekili Sırrı)

Birinci Tümen Komutanı Vekili

Fevzi

O günlerde İstanbul’da bulunan Rauf Bey de şu mek­tubu gönderdi:

İstanbul, 19.2.1920

Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

Yahya Kaptan’ın teslim olduktan sonra öldürüldüğü, burda an­laşılmıştır.

Muhafızlığa başvurulmuş, otopsi de yapılmıştır. Yasalar gereğince kovuşturma yapmaya hükümet başlamıştır efendim. Saygılarımızı sunarız.

Hüseyin Rauf

Baylar, Yahya Kaptan’ın öldürüldüğüne kuşku kal­mamıştı. Bu gerçek bilindikten sonra, öldürtmüş olan hükümetin, yasalar gereğince kovuşturmaya girişmiş bu­lunması, bu ağır suçu işleyenlerin meydana çıkmayacağına kanıt degil miydi? Ama baylar, zaman, her şeyin, her gerçeğin, tarihin gerçekçi kucağında incelenmesini sağ­layacaktır.

Sayın baylar, hükümeti ve İstanbul’daki örgütümüzün başkanlarını, böyle çirkin bir öldürme suçunun işlenmesine aracı olmaya sürükleyen nedenlerin ve etmenlerin incelen­mesiyle gerçekten ders alınmaya değer sonuçlar çıkacağına inandığım içindir ki, dıştan bakılınca önemsiz gibi görüle­bilecek olan bir olayı kanıtlara ve belgelere dayanarak açıkladım. Bu açıklamamla ulusun gözü önünde aydınlık bir inceleme ortamı doğmasına yardım edebildimse vicdan ödevlerimden birini yapmış olduğuma inanacak ve gönül rahatlığına ereceğim.

Baylar, bu olayı incelerken iki noktayı göz önünde tutmak yararlı olur. O noktalardan:

Birincisi: Sait Molla’nın üyesi bulunduğu gizli örgüt ile Gebze ve Kartal dolaylarında, hepsi bu örgütten olan kişilerin ve çetelerİn rollerini ve bunların yaptıkları kötülükleri, bizim adamlarımız ve örgütümüz yapmış gibi göstererek yurtsever geçinen kişileri aldatıp kandırmada gösterilen ustalık ve başarı.

İkincisi: İstanbul örgütümüzün başkanları, bize yani Temsilciler Kuruluna bağlı olduklarına ve onun yönerge ve bildirimlerine uygun iş görmekle ödevli bulunduklarına göre, bu ödevi açık yürekle yaparak genel amaç yönünde tam uygunlukla yürümenin en doğru bir gidiş olabileceğini kabul eylemeleri gerekirdi. Oysa bu kişiler, kendi akıl ve önlemlerini, Temsilciler Kurulunun uyarmaları karşı­sında yüksek görmekten vazgeçememişler ve bağımsız olarak çalışmalarına engel olunmasını onur işi yaparak sinirlenmişler ve bu yanlış duygunun etkisi altında, aldatıl­maya değin varmışlardır. (belge: 212)

Şimdi baylar, vicdanı ve acıma duygusu olanları gerçekten yaralayan bir teli daha acılı gözleriniz önüne suna­rak, bu konu üzerindeki sözlerime son vereceğim:

4960                                                                                      İstanbul 14.1.1920

Ankara’da Ulusal Kuvvetler Başkanı

Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

Eşim Yahya Kaptan, sadece sizinle olan ilişkisi dolayısıyla bir suçu olmaksızın ve teslim olduğu halde, Gebze Jandarma Yüzbaşısı Nail ve Üsteğmen Abdurrahman Efendiler eliyle alçakçasına şehit edildi. Bütün Tavşancıl halkı olayın tanığıdır. Hakaramak için Adliye ve Dahiliye Nazırlıklarına başvuruldu. İki yetimle acıklı bir durumda bulunuyoruz. Bu iş için yüksek girişim ve yardımlarınızı bekliyoruz. Buyruk sizindir.

Karagümrük’te Keçecilerde Karabaş Mahallesinde

19 sayılı evde oturan Yahya Kaptan eşi

Şevket Hanım 

1919 SONBAHARINDA KARŞILAŞTIĞIMIZ BAŞKA BAZI OLAYLAR

Baylar, Yahya Kaptan işine 20 Kasım l919 günündeki olaylar dolayısıyla dokunduk. Yer ve zaman bakımından ana konumuzdan çokça uzaklaşarak Yahya Kaptan olayının açıklanmasını bütünlemek zorunda kaldık. Şimdi izin verirseniz yeniden, bıraktığımız yere dönerek olayları izleyelim.

Ankara- Eskişehir demiryolunun işletilmesine İtilaf devletlerince engel olunmuştu. Bu yolun işletilmesi için, İtilaf devletleri temsilcilerine sert bir protesto notası verilmesi, 21 Ekim 1919’da Ankara Merkez Kuruluna bildirildi.

Adana örgütü kurucularının, Niğde’ye ya da Kayseri’ye gelerek, bizimle görüştükten sonra çalışmalarını sürdürmeleri sağlandı.

Aydın cephesinde durum her gün güçleşmekte ve ağırlaşmakta olduğundan, Salih Paşa ile Amasya’da kararlaştırdığımız üzere, Donanma Cemiyetinin dört yüz bin lirasının bu cephelere verilmesini Harbiye Nazırına yazdık. Bu cephelerde savaşanlara silah ve cephane verilmesini; cephenin makineli tüfek ve topçu birlikleriyle desteklenmesini, Konya’daki On İkinci Kolordu Komutanından rica ettik.

Baylar, Fransızlar, Bandırma-Soma demiryolunu sözde denetlemek için Bandırma’ya bir birlik çıkarmışlardı. Güvenlik bakımından çok iyi durumda olan Bandırma’ya asker çıkarmaya hakları olmadığı apaçıktı. Bu noktaya, 24 Kasım 1919’da On Dördüncü Kolordu ve Elli Altıncı Tümen Komutanlarının dikkatlerini çektik.

Yabancı subaylar, Aydın cephelerinde dolaşarak propaganda yapıyorlar ve buranın durumunu öğreniyorlardı. Bu gbii subayların cephedeki birliklere ilişki kurmalarına kesinlikle meydan verilmemesini ve gerekli ise resmi olarak hükümete başvurmalarını; eğer Ulusal Kuvvetler için bir söyleyecekleri olursa, merkez kurullarımız aracılığıyla bize başvurmaları gerektiğinin kendilerine bildirilmesini; bunlardan propaganda yapanlar bulunursa, gözaltında bölgeden çıkarılmalarını ve kesin zorunluluk olursa, cephede görülecek İtilaf askerlerine karşı da silah kullanılmasını cepheye bildirdik.

Baylar, biz, İzmir halkının da edimli olarak seçimlere katılmasını sağlamak istiyorduk ve o yolda çeşitli araçlarla isteğimizi duyuruyorduk. Fakat, Yunanlılar, doğal olarak buna engel oluyorlardı.

29 Kasım 1919 günü, bu davranışı İtilaf devletleri temsilcileri ile tarafsız elçilikler katında protesto ettik ve bunu o sırada İzmir telgraf ve Posta Başmüdürü bulunan Ethem Bey’e yazarak, İzmir halkına da duyurmak istedik.

Baylar, belki birçoklarınız anımsarsınız. Adana düşman elinde iken orada Ferda adında, Ulusal Kuvvetlere karşı bir yabancı gazete yayımlanıyordu. Bu gazete, yalnızca Anadolu halkını aldatmak ve yanlış yola sürüklemek amacıyla çıkıyordu ve sütunları bizi kötüleyen uydurmalarla dolu idi. Doğal olarak, bu gazetenin Anadolu’nun içerlerine sokulmasını yasak ettik.

Fakat, bu gazetenin yurtta okunmasını kuşkusuz yararlı bulan da vardı. Ali Rıza Paşa Hükümetinin Dahiliye Nazırı olan ve temiz olduğuna Cemal Paşa’nın birçok kez tanıklık ettiği, Damat Şerif Paşa, Ferda gazetesinin, bu ağı saçan paçavranın, yurda serbestçe sokulmasına engel olunmaması için buyruklar vermişti. Bundan dolayı, Şerif Paşa’nın arkadaşı Cemal Paşa’nın, 3 Aralık 1919’da dikkatini çekme­yi gerekli bulduk.

ANKARA’YA GELİŞ

Baylar, Millet Meclisinin İstanbul’da toplanmasını ön­leyememek zorunluğu üzerine, İstanbul’da toplanacak Mec­liste, “yurdun bütünlüğünü, devletin ve ulusun bağımsızlığını güven altına alma amacımızı korumak ve savunmak için birleşik ve dayançlı bir grup meydana getirmeyi” tek çıkar yol olarak düşündük. Bunun sağlanması için, bildiğiniz gibi, 18 Kasım 1919 günlü yönerge ve genelgede, milletvekillerinin belli yerlerde grup grup toplanarak görüşecekleri önemli noktalardan biri olarak bu konuyu ele almıştık.

Gene o zaman düşündük ki, bu grubun kurulmasını sağlamak için her sancaktan birer milletvekilini Eskişehir’e çağıralım. Eskişehir üzerinden trenle İstanbul’a gidecek milletvekillerini de, çağıracağımız milletvekilleriyle birleştirelim ve kendimiz de Eskişehir’e giderek, genel bir toplantı yapıp işleri enine boyuna görüşelim. Bu arada milletvekillerinin İstanbul’da güvenliğiyle ilgili önlemleri de söz konusu etmek istiyorduk. Fakat bundan sonra açıklayacağım nedenlerle, toplantıyı Ankara’da yapmayı yeğledik. Daha bir ay kadar Sıvas’ta kaldıktan sonra artık Ankara yolunu tuttuk.

Ankara’ya gelişimizi 27 Aralık 1919 günlü, şu açık bildirimle her yere duyurduk:

Sıvas’tan Kayseri yoluyla Ankara’ya gitmek üzere yola çıkan Temsilciler Kurulu bütün yol boyunca ve Ankara’da büyük ulusumuzun ateşli ve içten yurtseverlik gösterileri içinde bugün buraya geldi. Ulusumuzun gösterdiği birlik ve dayanç yurdumuzun geleceğini güven altına alma ko­nusundaki inancı sarsılmaz bir biçimde destekleyecek niteliktedir.

Şimdilik Temsilciler Kurulunun merkezi Ankara’dadır. Saygılarımızı sunarız efendim.

Temsilciler Kurulu adına

Mustafa Kemal

2 Ocak 1920 günü, Cemiyetin Merkez Kurallarına Hacı­bektaş’ta Çelebi Cemalettin Efendi’ye, Mutki’de Hacı Musa Bey’e ayrıca bir bildirim yaptık.

Bu bildirimimizin içindekiler ve yazılış biçimi şöyleydi:

...Yolculuğumuz sırasında görüp incelediklerimiz bizlere, gerçek koruyucu Ulu Tanrı’nın yardımı ile meydana gelen ulusal birliğimizin dayanağı olan ulusal örgütün kök salmış ve ulusun ve yurdun geleceğini kurtarmak için gerçekten güvenilir bir güç ve erk durumuna gelmiş olduğunu sevinçle gösterdi.

Dış durum, bu ulusal dayanç ve birlik yüzünden Erzurum ve Sıvas Kongresi ilkelerine göre ulusun ve yurdun yararına elverişli bir görünüm almıştır.

Kutsal birliğimize, dayanç ve inancımıza güvenerek haklı istek­lerimizin elde edileceği güne değin hiç yılmadan çalışılması ve bu bildirimimizin köylere varıncaya dek bütün ulusa duyurulması rica olunur.

Anadolu ve Rumeli Müdafaai

Hukuk Cemiyeti Temsilciler Kurulu adına

Mustafa Kemal

 KAZIM KARABEKİR PAŞA TEMSİLCİLER KURULUNUN ANKARA’YA GİTMESİNİ İSTEMİYORDU

Baylar, Temsilciler Kurulu merkezinin Ankara’ya taşınması düşüncesi oldukça eski idi. Bu düşünce, ilk ortaya atıldığı sıralarda Kazım Karabekir Paşa’dan gelmiş olan bir teli olduğu gibi burada bildireceğim:

Şifre                                                             Erzurum’dan, 3 Ekim 1919

Üçüncü Kolordu Komutanlığına

Temsilciler Kuruluna: Ulusal Kuvvetleri temsil eden yüksek Kurulun, değil Ankara’ya gitmek, Sıvas’ın batısına bile geçmemesi düşüncesindeyim. Çünkü, doğu illerinin ulusal örgütü olan Kurulun bütün bütün uzaklaşması dolayısıyla bu illerin örgütsüz kalmasına yol açaçaktır. Bundan başka, şimdiye değin tam türeye uygun ve mantıklı olarak yönetilmekte olan ulusal örgütün belli bir yerde korunması gereklidir. Bu bakımdan, öteden beri her zaman her girişimimizi kötü görmek ve göstermek isteyen düşmanlarımızın yaptıklarını göz önünde tutarak, Temsilciler Kurulunun Sıvas’tan batıya geçmemesi düşüncesinde bulunduğumu bilgilerinize sunarım.

                                                                    On Beşinci Kolordu Komutanı

Kazım Karabekir

Böyle bir telin, gerçek olamayacağı yargısına varmak istedim. Fakat ne çare ki, bu kapalı tel Erzurum’dan, Sıvas’taki Üçüncü Kolordu’ya çekilmiştir. Açılan şifrenin altında “Açıldı. Fethi 4/5 Ekim” yazısı ve imzası olduğu halde Üçüncü Kolordudan bize gönderilmiştir.

Baylar, Kazım Karabekir Paşa, çağrımız üzerine Sı­vas’a geldikten ve bizimle görüştükten sonra, hiç kuşku yok, bu telle önceden bildirdiği düşünce ve görüşünün yanlışlığını kavramış olacaktır. Fakat, bu düşünce ve görüşteki yanlışlığı anlamak için ille yüz yüze gelip görüş­meye hiç de gereklik olmayacağı apaçık bir şeydir. Bu düşünce ve görüşün dayandığı nedenlere şöylece bir göz atmak, onların yanlışlığını anlamaya yeter sanırım.

Başta, Temsilciler Kurulunun yalnız doğu illerinin ulusal örgütü olmadığı ya da o örgütleri temsil etmediği; belki bütün yurdun -Anadolu ve Rumeli’nin ulusal örgüt­lerini temsil ettiği çoktan bilinmiş bulunmak gerekti. Özel­likle bu nokta üzerinde, günlerce süren telgraf başı tar­tışmaları olmuştu. Bir de, Temsilciler Kurulunun Sıvas’tan Ankara’ya taşınması, doğu illerinin örgütsüz kalmasını ge­rektirecek bir etmen olamazdı. Temsilciler Kurulunun, doğu illerine Sıvas’tan telle verdiği buyrukları ve yönergeleri An­kara’dan da eskisi gibi verebileceği kuşku götürmezdi.

Fakat, Temsilciler Kurulunun, doğu illerinden daha çok batı illerine, İstanbul’a yakın bulunmasını gerektiren ve haklı gösteren mantıklı nedenler elbette kuşkusuzdu. İlkin, batı ve güneybatı illerimizden, edimli olarak düşman eline geçmiş olanlar vardı. Bu illerimize giren düşman karşısında sağlam savunma cepheleri kurmak ve onların güçlendirilmesini sağlamak gerekti. Oysa, doğu illeri­mizde, böyle acıklı bir durum yoktu. Kesin olarak yakın bir edimli tehlike de doğabileceğe benzemiyordu. Uzak bir olasılığa göre, sözgelimi, doğudan Ermenilerin edimli bir saldırıda bulunacağı kabul olunsaydı bile onun, karşısında, Ulusal Kuvvetlerle güçlendirilmesi kararlaştırıl­mış olan On Beşinci Kolordu, kendilerinin komutasında hazır bulunuyordu. Fakat, İzmir cephelerinde türlü yön­temde komutalar, türlü nitelikte kuvvetler ve türlü türlü olumsuz kaynaklardan gelen dokuncalı etkiler vardı. Ada­na’ya giren düşmanlara karşı daha cephe kurulamamıştı. 

GENEL DURUMU YÖNETME SORUMLULUĞUNU ÜSTÜNE ALANLAR EN ÖNEMLİ HEDEFE VE EN YAKIN TEHLİKEYE ELDEN GELDİĞİNCE YAKIN BULUNMALIDIRLAR

Şu halde, yol ve yöntem odur ki, işleri bütünü ile yöne­tip yürütme sorumluluğunu yüklenenler, en önemli hedefe ve en yakın tehlikeye, elden geldiğince yakın yerde bulunurlar. Yeter ki bu yaklaşma, genel durumu gözden uzak bırakacak ölçüde olmasın. Ankara bu koşulları üzerinde toplayan bir noktaydı. Herhalde cephelerle ilgileneceğiz diye Balıkesir’e, Nazilli’ye ya da Karahisar’a gitmiyorduk.

Fakat, cephelere ve İstanbul’a demiryolu ile bağlı ve genel durumu yönetme bakımından Sıvas’tan hiçbir ayrımı ol­mayan Ankara ‘ya gelecektik.

Millet Meclisinin İstanbul’da toplanması zorunlu gö­rüldükten sonra ise, Ankara’ya gelmenin ne denli yerinde ve yararlı sayılması gerektiğini açıklamayı gerekli görmem.

Baylar, Temsilciler Kurulunun Ankara’ya taşınmaması için nedenler ortaya konulurken bu arada, hele “Öteden beri her zaman her girişimimizi kötü görmek ve göstermek isteyen düşmanlardan” söz edilmiş olmasından hiçbir an­lam çıkaramadım. Gerçekten, kendisinin dediği gibi düş­manlar bizim hangi davranışımızı, hangi girişimimizi iyi görmüşlerdir ya da görebilirler ki ona göre davranalım?

Eğer bu düşünce ve görüşe yol açan: ‘‘İstanbul’da ulusal isteğe uygun davranan bir Ali Rıza Paşa Hükümeti vardır. Millet Meclisi de orada toplanarak ulusun ve yurdun yazgısını denetimine almaya başladıktan sonra, Temsilciler Kurulunun batı cepheleriyle, Millet Meclisi ile ilgi ve ilişki kurmasına ne gereklik kalır. Öyle ise Temsilciler Kurulunun, yalnız doğu illerinin örgütleri ile ilgilenmesi ve bununla yetinmesi daha yerinde ve daha yararlı olmaz mı?” gibi bir düşünce ve görüş idiyse, bir ölçüye dek üzerinde durulabilir. Fakat böyle olunca da, genel durumu ve olaylarla koşulların gerçek yüzünü görüşte ve anlayışta Temsilciler Kurulu ile Kazım Karabekir Paşa arasında doldurulamayacak bir uçurum olduğunu kabul etmek gerekir.

Temsilciler Kurulunun Ankara’ya gelmesini düşman­lar kötü görecektir, noktasında daha çok durularak belki, ileri sürülmüş olan düşünce ve görüşün kaynağı ve çıkış yeri daha iyi kavranabilirse de bizim şimdilik buna ayıracak zamanımız yoktur.

YENİ MİLLETVEKİLLERİYLE ANKARA’DA GÖRÜŞME GİRİŞİMİ

Baylar, bundan önce söylediğim gibi, bir iki günlük bu toplantı ve görüşme isteğiyle milletvekillerini çağırmak için ilk yazdığımız telde ki bu tel örneğini, bir bildirim biçiminde, basılı olarak da postayla göndermiştik amaç bildirildikten sonra: ‘‘Temsilciler Kurulunun bulunacağı bir yerde toplanılacak; toplantı zamanı ise, gönderilecek milletvekillerinin adarlı ve adresleri belli olduktan sonra haberleşerek kararlaştırılacaktır. Temsilciler Kurulu, kısa bir süre içinde İstanbul’a yakın bir yere gidecektir.” Denilmişti. (belge: 213)

Ankara’ya varışımızda, Ankara-Eskişehir demiryolu işlemeye başlamış olduğundan, önceki bildirimimize 29 Aralık 1919 gününde yaptığımız bir ekte, milletvekilleriyle görüşme yeri olarak Ankara’yı saptadık ve genelge ile bil­dirdik. Bu genelgenin bir maddesi de, öteki milletvekille­rinden olabildiğince çok kişinin görüşmelere katılmasının pek çok istenmekte olduğu yolunda idi. (belge: 214)

Baylar, sonucundan pek çok yarar umduğumuz bu iyicil ve yurtseverce girişimin bile, İstanbul Hükümeti üyelerince önüne çıkıldığını bilginize sunarsam şaşmaz­sınız sanırım.

         İzin verirseniz, bu noktayı biraz açıklayayım: Biz milletvekillerini Ankara’ya çağırırken onlar da birtakım kişilerin bu çağrıya gelmemelerini ve tasarlanan toplantının yapılmamasını sağlamak için, karşı önlem alıyorlar ve girişimde bulunuyorlarmış. Kimi milletvekillerinin çektikleri teller üzerine bu işi anladık. Örneğin, Burdur Millet­vekili Hüseyin Baki imzalı ve 29 Aralık 1919 günlü şöyle bir tel geldi:

İstanbul’da toplanan milletvekilleri adına Aydın Milletvekili Hüse­yin Kazım imzasıyla Teftiş Kurulu Başkanlığına gelen telde en hızlı araçla İstanbul’a gelenekliğimin pek çok gerekli olduğu duyurulmakta ve bugün Dahiliye Nazırlığından gelen telde de yola çıkmaklığım bildirilmekte.

Bundan önce Temsilciler Kurulu adına Mustafa Kemal Paşa Haz­retlerinden gelen buyruk ve bildirim üzerindeki görüşümü açıklayıp bil­ginize sunduğum halde şimdiye dek bu yolda bir buyruk almadığımdan sizlerden haber gelmesini önemle beklemekteyim efendim.

         Akdağmadeni Milletvekili Bahri imzalı ve gene o gün çekilen bir telde de:

Aydın Milletvekili Hüseyin Kazım imzasıyla gelen telde milletvekil­lerinin en hızlı araçla İstanbul’a gelmeleri bildiriliyorsa da Temsilciler Ku­rulu üyeliğine seçilen milletvekillerinin mi yoksa bütün milletvekillerinin mi çağrıldığı pek anlaşılmamıştır. Hangi yolu tutacağımı bildirmek iyi­liğinde bulunmanızı, çok rica ederim. Buyruk sizindir.

Baylar, buna benzer teller arka arkaya geldi. Bu tellerden kolayca anlaşılıyordu ki milletvekili arkadaşlar, Temsilciler Kurulu ile İstanbul Hükümetini ve İstanbul’dan tel çekerek bütün milletvekillerini çağırma yetkisini kendin­de görebilen kişileri, ortak amaçta birbiriyle anlaşmış ve uyuşmuş sayıyorlardı. Hükümetin ve sözü geçen kişilerin olumsuz niyetlerini akıllarına ve hayallerine bile getirmiyorlardı. Olsa olsa, bizimle İstanbul’daki kişiler arasında yeni kararlaştırılmış bir durum bulunduğunu ya da, düzenleme bakımından arada bir yanlışlık olabileceğini sandıkları ve öyle kabul ettikleri, bize gelen teIlerindeki temiz yüreklilik ve içtenlikten anlaşılmaktaydı.

Bize başvuran milletvekillerine, verdiğim karşılık şuydu:

Hüseyin Kazım Bey’in bildirdikleri ile bizim hiçbir ilgimiz yoktur. Adı geçenin, durumu iyice bilmediği anlaşılıyor. 17 ve 29 Aralık 1919 günlü tellerimiz uyarınca iş görülmesi, ulusumuzun ve yurdumuzun yararına daha uygun olduğundan gereğinin tez elden yapılmasını ve Kazım Bey’in kendi kendine yapmış olduğu bildirime uygun düşecek bir yanıt veril­mesini ve sonucun bildirilmesini rica eder, saygılarımızı sunarız efendim.

Temsilciler Kurulu adına

Mustafa Kemal

Bütün milletvekillerine de şu genelgeyi yazdık:

Ankara, 30 Aralık 1919

Aydın Milletvekili Hüseyin Kazım Beyefendi’nin sayın milletvekillerinden kimilerine, tez elden İstanbul’a gitmeleriyle ilgili teller çektiği anlaşıldı. Bu davranış; adı geçen kişinin, durumu iyice bilmediğini gösterdiğinden kendisine durum anlattırıldı ve …………. gün ……. sayılı bildirimler üzerine bilgi verildi. Bunun için Temsilciler Kurulunca rica edildiği gibi, Temsiler Kurulu üyesi olarak seçilmiş milletvekilleriyle öteki milletvekillerinden görüşmelere katılmak isteyen sayılı kişilerin, ocak ayının beşinden başlayarak Ankara’ya buyurmaları, yeniden açıklanarak rica olunur.

                                                                               Temsilciler Kurulu adına

Mustafa Kemal

          30 Aralık 1919 günlü bir kapalı telle de İstanbul’daki örgütümüze: “Hüseyin Kazım Bey’in girişiminden söz ettikten sonra bizim bildirimlerimizin kendisine duyurulmasını ve görüşmelere katılmak istiyorsa tez elden Ankara’ya buyurup gelmeleri gerektiğinin anlatılmasını” bildirdik. (belge: 215)

Baylar, biz İstanbul’daki örgütümüzün haber beklerken, karşımıza bir kişi çıktı. Bunun kim olabileceğini kestirmede güçlük çekmezsiniz sanırım. Bildiğiniz gibi, hem bizim İstanbul’da delegemiz, hem de nazır olan bir kişi: Cemal Paşa. Evet, 1 Ocak 1920 günlü şu tel ‘‘Harbiye Nazırı Cemal Paşa’’ imzasıyla geliyordu:

Yirminci Kolordu Komutanlığına

Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine:

İstanbul’da bulunan milletvekillerinden bir grubun bize başvurarak verdikleri yazılı isteklerini, olduğu gibi aşağıda sunuyorum:

1- Millet Meclisinin bir an önce toplanması çok gereklidir. Şu sırada kimi milletvekillerinin Ankara’ya çağrılmaları, Meclisin tez elden açılması­na engel olacaktır.

2- Bu durumun ve yapılan çağrının ortaya çıkaracağı kötü yorum­lar arasında yabancıların en çok dikkatini çekecek olanı, yasama gücünün başka kuvvetlerin etkisi altında iş görmekte olduğu sanısıdır. Bunun, içte ve dışta pek büyük bir güvensizlik doğuracağı kesindir.

3- Böyle bir durum ve davranış karşısında Meclis kendisinden bek­lenen hizmetleri yapamayacaktır.

4- Daha önceleri yapıldığı gibi, milletvekilleriyle konuşmak ve ilişki kurmak üzere geniş yetkileri olan bir kişinin, delege niteliğiyIe İstanbul’a gönderilmesi, istenilenin sağlanmasına yetecektir.

5- Çağrılan milletvekillerinin Ankara’ya gidişlerinin geri bırakıl­ması ve orada toplananların da hemen İstanbul’a gelmeleri için yeniden ve tez elden bildirim yapılmasını bekliyoruz.

                                                                                           Harbiye Nazırı

                                                                                               Cemal

Baylar, böyle davranmakta ve bildirim yapmakta bir içtenlik ve soyluluk görüyor musunuz? İlkin, bizim, milletvekilleriyle toplanma kararımız ve bununla ilgili bildirimiz, bundan, bir buçuk ay öncesinden beri bilinmek­teydi. Eğer bu girişimimiz, yurt ,yararına gerçekten uymaz ve sakıncalı görülmüş idiyse, güdülen ulusal amaçta bizim­le birlik olduklarını ileri sürmekte bulunan bayların ve hükümetin, bizim çağırdığımız milletvekillerine, İstanbul’a gelmeleri için tel çekmeden önce bizimle anlaşmaları; hiç olmazsa düşüncelerinden ve girişimlerinden bize bilgi ver­meleri gerekmez miydi? Böyle yapmayıp da doğrudan doğruya İstanbul’a gidişlerini çabuklaştırmak için Denetleme Kurulu Başkanlıkları aracılığıyla Şeyh Muhsini Fani’nin ve Dahiliye Nazırının imzalarıyla taşradaki milletvekillerini sıkıştırıp şaşırtmak ve oldubittiler yara­tarak bizim girişimimizi sonuçsuz bırakmaya kalkışmak doğru muydu?

İkincisi, baylar, seçimi yenileme işi aylarca ve aylarca yapılmayıp belli yasal süre çoktan geçirilmiş olduğu sıralarda hiç de tezcanlılık göstermeyi aklına getirmeyen bu baylar, bizim Erzurum’dan, Sıvas’tan beri yaptığımız sonu gelmez çalışma ve girişimlerimizin bir başarısı olarak gerçekleştirilebilen seçimin yenilenmesinden sonra, ayrıca araya girip izleyerek her birinin milletvekili seçilmelerini sağladıktan sonra, çok çok üç beş gün gibi az bir gecikme üzerine böyle tezcanlılık göstermeli miydiler? Hele bu gecikme, büyük bir ülkünün gerçekleştirilmesi; özellikle İstanbul’da toplanma aymazlığını gösterenlerin kendi gü­venlikleri ile ilgili önlemlerin alınması yollarını görüşmek amacıyla olursa, bu bayları bu denli ivediliğe sürüklemeli miydi? Hiç bir önlem ve karar almadan, bir an önce aşağı­lanmaya ve küçük düşürülmeye koşup gitmek neden ileri geliyordu?

Üçüncüsü, baylar, temiz ve lekesiz arkadaşlarını, al­datarak İstanbul’da kendilerinin içinde bulundukları teh­like ve aşağılama çemberine tez elden sokmak isteyen bu baylar, Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyetinden değiller miydi? Bu ulusal derneğin üyesi bulunmuyorlar mıydı? Bir derneğin üyeleri, milletvekili oldukları halde bile, derneğin önderleriyle görüşerek en sonunda saptanacak programa göre iş görmek zorunda değil midirler? Dünyanın her yerinde, bütün uygar toplumlarda bu, böyle değil midir?

Bir grubun, bir partinin kendi önderleriyle görüş­mesinden ve ilişki kurmasından, yasama gücünün, başka güçlerin etkisi altında iş görmüş olduğu sanısının doğacağı kuruntusundan ve bunun yabancıların dikkatini çekeceğinden niçin korkuluyordu? Bu baylar, seçimin yenilenmesini ve milletvekillerinin seçilmesini sağlamış olan örgütün etkisinde kalmış görülmeyi, yüksek şeref ve onurlarıyla bağdaşmaz mı buluyorlardı?

Milletvekillerinin, yurt içinde, güçlü bir ulusal örgüte bağlı olduklarını ve o geniş örgütün saptadığı belirli amaçlardan ayrılmayacaklarını ve her olasılığa karşı, o örgütün etkisi altında bulunduklarını açık bir vicdan ve açık bir alınla ortaya koymanın, asıl bunun, içte ve dışta en büyük güveni ve saygıyı sağlayabileceğini, bu baylar anlayamıyorlar mıydı?

Ve dahası, böyle bir vicdan ve inanç sağlamlığı içinde belirli ulusal amacı gerçekleştirme yolunda, her tehlikeyi göze almaya hazır bir durum ve davranış takınmadıkça Meclisin, kendisinden beklenilen hizmetleri yapmasına olanak bulunmadığını anlamak, kahin olmaya mı bağlı idi; yoksa, yapıldığı gibi, saldırı ve aşağılamaya uyuşukçasına boyun eğmeye mi bağlı idi?

Bu baylar, benim milletvekilleriyle aracısız görüş­memi istemiyorlar. Hükümet ve kimi baylar, benim İs­tanbul’a gitmemi de uygun görmüyorlar. Ancak, geniş yetki ile bir delegenin gönderilmesini öğütlüyorlar. Doğru­su bu noktadaki akıl ve anlayışlarına diyecek yok! Mil­letvekillerinin düşman pençesine girmesinde en çok etki­li olanlar ve sonunda kendilerini bile savunmak için önlem ve çare bulmakta güçsüz olduklarını tanıtlayanlar, bizim gönderdiğimiz delegeler değil miydi?

Milletvekillerini kimseye danışmadan İstanbul’a ça­ğırma işinde, aldatmayı ve oldubittiye getirmeyi başara­madıktan sonra, bize bildirim yaptırmayı istemekte gös­terilen incelik de pek ince değil midir baylar?

Sayın baylar, bu sözünü ettiğim tele karşılık olarak, ilkin şu kısa kapalı teli yazdım:

                                                                                                       5 Ocak 1920

Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretlerine

          Y: Önergeyi veren milletvekillerinin adlarının ve bu önergeyi kime verdiklerinin bildirilmesini bekliyoruz efendim.

                                                                                         Temsilciler Kurulu adına

                                                                                            Mustafa Kemal

                                                                                           Harbiye, 6 Ocak 1920

Ankara’da Yirminci Kolordu Komutanlığına

Y: 5 Ocak 1920

Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine :

MiIletvekillerinin adları şunlardır: Hüseyin Kazım, Tahsin, Celalettin Arif, Hamit... ve başkalarıdır. Bana getirenler baştaki iki kişidir.

                                                                                           Harbiye Nazırı

                                                                                                Cemal

Baylar, sonradan bize verilen bilgiye göre, bana tel çeken kişiler, milletvekillerinden bir topluluk değildi. Sadrazam, kendi tanıdığı Hakkı Bey adında bir kişiyi (Siverek Milletvekili olduğunu öğrenmesi üzerine) ve Hüseyin Kazım Bey’i, yanına çağırarak, bana çekilmek üzere kısa bir tel yazdırmış. Bu teli kimi kişilere elden imza ettirmişler. Kapalı olarak gönderilmek üzere, Hakkı ve Hüseyin Kazım Beyler Cemal Paşa’ya götürmüşler.

Demek, beş maddelik olan ve önerge adı verilen telyazısı, sonradan uydurulmuştur. Aslına bakılırsa, önergeden söz edildiği halde bunun sunulduğu katın daha oluşmamış olması da bu işte aldatmaca ve özel erek olduğunu göstermeye yeterdi. Meclis yeni açılmıştı ve Meclis Başkan­lığı daha görevine başlamış değildi. Bununla birlikte, Cemal Paşa’nın bu telini aldıktan sonra, şu kapalı teli yazdım:

Ankara, 9.1.1920

                       Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretlerine

Hüseyin Kazım, Tahsin, Celalettin Arif, Hamit Beyefendilere:

Ankara ‘ya gelmenin kötü yorumlara yol açacağı üzerine, Harbiye Nazırı Paşa Hazretleri aracılığıyla bildirilen görüşlerinizi öğrendik. Konu, yurdun ve ulusun varlığı ile ilgilidir. Millet Meclisinde ulusal örgüte dayanan güçlü bir grup kurulmaz ve Sıvas Genel Kongresiyle ulusun bütün dünyaya duyurduğu kararlar, büyük çoğunlukça bir inanç ve genel bir kural olarak benimsenemezse, ulusal hizmetimizin sağlayacağı başarı boşa gider. Yurt bir yıkıma uğrayabilir. Bundan dolayı, birtakım vatansız ve dinsizlerin propagandaları bizim için uyulacak kural olamaz. Amaç, ulusun esenliği ve yurdun kurtuluşudur. Bir iki günlüğüne buyurmanız ve karşılıklı görüşerek ülkü birliğine varmamız bizce pek önemlidir. Buna göre tutulacak yolun seçilmesi yüksek görüşünüze bağlıdır. Saygılarımızı sunarız efendim.

                                                                               Temsilciler Kurulu adına

Mustafa Kemal

BAYBURT’TA BİR YALANCI PEYGAMBER

Sayın baylar, İstanbul’un, değindiğimiz ve açıkladığımız can sıkıcı durumuyla uğraşırken, yurdun doğu ucunda da bir yalancı peygamberin ortaya çıkardığı önemlice ve kanlı bir olay geçiyordu. Bu konu üzerine On Beşinci Kolordu Komutanlığından birçok raporlar geliyordu. Bayburt’a dört saat uzakta “Hart Köyü” vardır. Bu köyde Eşref adında bir şeyh, halka Şiilik aşılıyormuş. Buna üzülen Bayburt Müftüsü ve hocalar, şeyhi çağırarak sorguya çekmek için meydana getirdikleri bir kurulu Hart’a göndermişler ve yerel yönetim adına şeyhi çağırmışlar. Şeyh bu çağrıya gelmemiş. Yerel yönetim, 50 kişilik bir birlik göndermiş. Buna büsbütün kızan şeyh kendisine uymuş olan kişilerle birliğin silahlarını tutsak ve kimilerini de şehit etmiş. Bunun üzerine, çevredeki birtakım birlikler, Bayburt’ a gönderilmekle birlikte, işin kan dökülmeksizin barış yoluyla bir sonuca bağlanması yeğ tutulmuş. Şeyhin ya­nına hocalardan ve üst subaylardan oluşan birkaç kurul gön­derilmiş. Hükümete boyun eğmesi için öğütler verilmiş... Böylece boşuna on altı gün geçirilmiş. En son giden, Er­zurum Kadısı başkanlığındaki kurulun ricası da Şeyh Eşref üzerinde bir etki yapmamış. Tersine, şeyh bunlara: “Hepiniz gavursunuz! Kimseyi tanımam, boyun eğmem, savaşacağım! Tanrı bana buyruğumu kullara duyurmakla görevlisin dedi.” yolunda bir ültimatom vermekle birlikte, bir yandan da köylere “Şeriat İyesi” ve “Beklenen Mehdi” imzalarıyla birtakım bildiriler göndererek halkı aldatmış ve kendisine katılmalarını sağlayarak başkaldırmış. Bunun üzerine Bayburt’a gelip Dokuzuncu Tümenin komutasını ele alan Yarbay Halit Bey, 25 Aralık 1919 günü, yeterince kuvvetle Hart’a gider, şeyh, topladığı adamlarla karşı koymaya karar verdiğinden topçu ve piyade birliklerinin şeyhle çarpışması ve savaşması gerekmiştir. Bu sırada, şeyhin adamlarından birtakımları da, Hart’a yardım et­mek üzere, yakın köylerde toplanırlar. Sonunda, Yarbay Halit Bey’in Bayburt’tan doğrudan doğruya bana gönder­diği 1 Ocak 1920 günlü kapalı telinde dediği gibi: “Hart olayı, yalancı peygamberle oğullarının ve adamlarından kimilerinin öldürülmesi ve Hart’ın alınmasıyla sonuçlan­mıştır.”

Halit Bey, bu kapalı telinde, milletvekilleriyle ilgili birtakım bilgiler de verdiğinden kendisine 1/2 Ocak 1920 günü şu kapalı teli yazdım:

Hart olayında siz kardeşimin elde ettiği başarıyı kutlar ve milletvekil­lerinin Ankara’ya gelmeleri yolundaki çalışmalarınıza teşekkür ederim.

Mustafa Kemal

HARBİYE NAZIRI CEMAL PAŞA GENÇ KOMUTANLARI İŞ BAŞINDAN UZAKLAŞTIRMAK İSTİYOR

Baylar, Harbiye Nazırlığı ile Temsilciler Kurulu arasında sürüp giden bir uyuşmazlık konusu vardı.

Nazır Paşa, İstanbul’da bulunan generalleri, kolorduların başına ve albayları, tümenlerin başına geçirmek istiyordu. Öteki üstsubaylarla subayları da, Anadolu’daki birliklere göndereceğinden söz ediyordu. Bu isteği, bir ilke olarak ileri sürmüş ve uygulanmasını da; Harbiye Na­zırlığı eski Müsteşarı Ahmet Fevzi Paşa’yı, Ankara’da Ali Fuat Paşa’nın yerine Yirminci Kolordu Komutanlığına ve Nurettin Paşa’yı da, Konya’da Albay Fahrettin Bey’in yerine On İkinci Kolordu Komutanlığına atamakla bir oldubittiye getirmek istemişti.

Bu yönteme göre iş yapılınca, Birinci Dünya Savaşı’nda yetişmiş ve kolordu ve tümen komutanlıklarına yüksel­miş ne kadar genç general ve üstsubay varsa, hiç kuşku yok, bunların hepsi bu görevlerden uzaklaştırılmış olacak­lardı. Çünkü, İstanbul’da toplanmış eski general ve üst­subaylar, kıdem ve rütbe bakımından, ordudaki büyük birliklerin başında bulunan genç komutanlardan önde idiler.

Biz, hiçbir zaman bu ilkeden yana olamazdık. Özellikle, içinde bulunduğumuz koşullar unutularak, yapılan böyle yanlış işlere, olur diyemezdik. Bunun için, Cemal Paşa’ya her zaman görüşümüzü ve atanan yeni kolordu komutanlarının gönderilmemeleri gerektiğini bildiriyorduk.

Fahrettin Paşa, kolordusunun başında bulunarak, Aydın cephesine yardım etmeye ve destek olmaya çalışıyordu. Ali Fuat Paşa, Ferit Paşa zamanında işten çıkarılmıştı. Cemal Paşa, o haksız işlemi düzeltmek istememişti.

Yirminci Kolorduya, Ankara’da bulunan Yirmi Dördüncü Tümen Komutanı Yarbay rahmetli Mahmut Bey, vekil olarak komuta ediyordu. Ali Fuat Paşa, hem Ulusal Kuvvetler Komutanlığını yapıyor hem de, gerçekte, koIordusunu elinde tutuyordu.

Biz, kolordu ve tümen gibi birliklerde komuta değişikliğini kabul etmemeye; özellikle, ulusal isteklere uymuş ve o yolda çalışan, kişilikleri belli komutanları, böyle boş ve nasıl bir özel amaca dayandığı bilinmeyen bir ilke için gözden çıkarmamaya kesin olarak karar verdik. Yalnız, İstanbul’da bulunan genç ve özverili subayların  ve doktorların, bir an önce Anadolu’ya, ordu birliklerine gönderilmelerini yararlı buluyor ve istiyorduk.

Cemal Paşa, Ankara’ya geldiğimiz günlerde bu konuda daha çok direnmeye ve ivedilik göstermeye başladı. Bunun bir onur işi olduğunu ileri sürdü. Görevden çekileceğini bildirerek gözdağı vermeye başladı. Makine başın­da yanıt verilmesi için direnmesi üzerine, Harbiye Nazırı­na 29 Aralık 1919 günü yazdığım kapalı telde:

‘‘Ali Fuat Paşa’nın komutanlıktan ayrılmasını biz, aslında hiçbir zaman sürekli saymadık. Ahmet Fevzi Paşa’nın asıl olarak komutanlığa atanması söz konusu olamaz. Barış yapılmadan önce, düşünülen ve uygun bulunan ilkenin uygulanması büyük sakıncalar doğurur. Savaşta çalışarak yükselmiş kişileri, ast durumuna düşürmek olamaz. Bu zamansız giri­şimler, ulusal örgütler için çalışmakta olan kişilerin iş başından ayrılma­larına ve böylece ulusal birliğin bozulmasına yol açar.

Açıkta kalmış yeterli kişiler, kolordulara bağlı bulunan bölge ve mev­ki komutanlıklarına, askerlik şubelerine atanarak genliğe kavuşturulabi­lirler.

Küçük rütbeli subay ve doktorların ise bir an önce gönderilmesi ge­rekir. On İkinci Kolorduya gelince; bu kolordu, savaşan Ulusal Kuvvet­lerle işbirliği yapmış ve iki yan arasında edimli ve karşılıklı bir güven doğ­muştur. Değişikliğe hiç yer yoktur. Oradaki durum da böyle bir şeye hiçbir zaman elverişli değildir.” dedim.

Baylar, bu konu üzerinde Anadolu ve Rumeli’de bu­lunan bütün komutanlarla yazışmalar yaparak kendilerini uyarmıştım. Ocak ayı başında, Ankara’da bulunan Fuat Paşa’ya olduğu gibi, Konya’da bulunan Fahrettin Paşa’ya da: “Nurettin Paşa atanacak olursa, komutayı bırakmayarak eskisi gibi ulus ve yurt görevinizi sürdürmeniz gerekmektedir. Şu halde, bu konuda yapılacak bildirimler­den zamanında bize bilgi veriniz.” diye buyruk verdim.

HARBİYE NAZIRI CEMAL PAŞA, DEDİKLERİM YAPILMAZSA ÇEKİLİRİM VE MİLLET MECLİSİNİN AÇILMASI GERÇEKLEŞEMEYECEK BİR DÜŞ OLUR, DİYOR

Cemal Paşa, Ocak ayı başlarında, o sırada Harbiye Nazırlığı Başyaveri olan Salih Bey’i (Sekizinci Kolordu Komutanı Salih Paşa’dır) Ankara’ya gönderdi. Salih Bey, Cemal Paşa’nın iki mektubunu ve bu mektuplara ekli olarak, İtilaf devletleri olağanüstü temsilcilerinin verdikleri 24 Aralık 1919 günlü ortak bir notayı ve bu notaya hükümetin verdiği yanıtın örneğini getirdi.

Cemal Paşa bu mektuplarında da, komuta değişikliği ve yapılacak düzenlemeler konusundaki ilkesinden ve komutanlığa atadığı Ahmet Fevzi ve Nurettin Paşaların görev yerlerine gitmelerini sağlamak zorunluğundan söz ediyor ve özellikle: ‘‘Ordunun önemli komuta görevlerinde, son ulusal eylemlere açıkça katılmış kişilerin doğrudan doğruya ve resmi olarak bulunmaları, dışarıya ve özellikle yabancılara, orduda siyasanın hüküm sürdüğü kanı­sını verir ve bu da herhalde kötü etki yapar, Nazırlık da edimli olarak bu etkilerin baskısı altındadır.’’ diyordu ve görevinden çekileceğini yineliyordu. Hem bu kez, şu du­ruma göre artık Millet Meclisinin toplanmasının gerçek­leşmez bir düş olacağını bildiriyordu. (belge: 216)

Baylar, bu konuda Cemal Paşa’ya verdiğim yanıtları şöylece özetleyebilirim: “Düşüncelerimizin yerinde olduğu yolundaki inancınızı yineleriz. Ferit Paşa’nın kötülüklerinin kalıtı olan Aydın cephesinin ve bölgesinin ve ora­lardaki Ulusal Kuvvetlerin şimdiki durumunu ve gelece­ğini, pek çok ilgiyle dikkate alıyoruz. Gelecek için umut verici bir durumun yaratılmasını düşünüyoruz.

Ali Fuat Paşa’nın, devlet açısından olsun, kamu açısından olsun, her türlü kötülemeden uzak bulunduğu kanısının korunması ana koşuldur. Ulusal eylemler sırasında nasıl olursa olsun, ileri atılmış olanların görevlerinin ve durumlarının deliştirilmesi, özverilerinin suç sayıldığı yolunda yorumlanır. Bu, bizim değişmez görüşümüze göre, hiç de uygun sayılamaz.

Hükümetin olabilir saydığı siyasal sakıncaları ortadan kaldırmak için gerekli her şey yapılmıştır.

Ahmet Fevzi Paşa, bizimle işbirliği yapacak yeterlikte değildir. Ahmet Fevzi Paşa’nın özel görevle gezip dolaşır­ken söylediği mantıksız sözlerini bildirmiştik. ‘Bunu ummam’, diye buyurmuştunuz. Ahmet Fevzi Paşa, arkadaşIara yazdığı özel bir kapalı telde: Ordu, bugünkü başıboşluk durumunda kaldıkça yurt için yüzde yüz yıkım olacaktır.’ diyor. Bu adam, ordunun ulusal örgüte yardımcı olma durumunu başıbozukluk sayıyor. Oysa, bilmek gerekir ki yurdu, ulusal örgütün kadrosu dışında değildir; belki onun ruhu ve temelidir.

Ahmet Fevzi Paşa’nın Gönen’de ilk olarak yaptığı iş, Anzavur olayından dolayı bin güçlükle ele geçirilen haydutların salıverilmelerini istemek olmuştur. Bizimle görüşmeden atadığınız iki kişinin kabul edilmeyeceği yolundaki zorunlu ve haklı düşüncelerimiz üzerine, ortaya bir onur işi çıkarmayınız. Bu, yurda ve ulusa bağlılıkla bağdaştırılamaz.

Görevinizden çekilirseniz Millet Meclisinin toplanmasının gerçekleşmez bir düş olacağı, yolundaki sözlerinizden, Sadrazamla birlikte bütün hükümetin meşrutiyet yönetimine karşı olduğu anlaşılmaktadır. Peki önemli olan bu noktanın tam olarak açıklanması rica olunur.” (belge: 211)

İTİLAF DEVLETLERİ OLAĞANÜSTÜ TEMSİLCİLERİNİN ALİ RIZA PAŞA HÜKÜMETİNE VERDİKLERİ ORTAK NOTA

Baylar, şimdi de Başyaver Salih Bey eliyle gönderil­diğini bildirdiğim, İtilaf devletleri olağanüstü temsilcileri­nin Ali Rıza Paşa Hükümetine verdikleri ortak notadan biraz söz edeyim:

Fransa, Büyük Britanya ve İtalya olağanüstü komiser­leri; Karadeniz Ordusu Başkomutanı Sayın Corç Miln ile Osmanlı Harbiye Nazırı arasında yapılan birtakım yazışmalara Osmanlı Hükümetinin dikkatini çektikten son­ra: ‘‘Bu yazışmalardan açıkça anlaşılıyor ki Harbiye Nazırı Cemal Paşa, Karadeniz Ordusu Başkomutanının, Paris’teki Yüksek Kurul kararlarına uyarak verdiği yöner­geyi uygulayacak yerde, yüksek görevinin gerektirdiği sorumluluktan kaçınarak, kabul edilemeyecek birtakım özürlerle nedenler ileri sürmüştür.

Olağanüstü komiserler, Harbiye Nazırının bu davranı­şından doğacak kötü sonuçlar üzerine Osmanlı Hükümeti­nin dikkatini çekerken, Karadeniz Ordusu Başkomutanının bildirdiği Konferans kararlarını uygulamak için ne gibi önlemler almayı düşündüğünü öğrenmek isterler.

Olağanüstü komiserler, olayı öğrenen İtilaf devletleri Yüksek Kurulunu aydınlatmak üzere, Yüksek Kurul adına verilen buyrukları Harbiye Nazırının yerine getirmemesi karşısında Osmanlı Hükümetinin görüşlerini hemen bil­dirmesini ister.’’ diyorlar.

Baylar, Osmanlı Hükümeti, bu notaya        verdiği yanıtta: ‘‘İzmir’e Yunanlıların nasıl girdiğini; Karma Yarkurulun nasıl soruşturma yaptığını ve soruşturmaya değin geçen zaman içinde, Yunan yırtıcılığı karşısında halkın nasıl canını kurtarma ve namusunu koruma kay­gısına düştüğünü; hükümetle ordunun her zaman Soruş­turma Yarkurulunun adaletine ve insafına güvendiğini; yalnız, akan kanları geçici de olsa dindirmek için, Osmanlı Harbiye Nazırlığının General Miln Cenaplarına 23 Ağustos 1919 günlü yazı ile öneride bulunmuş olduğunu bildiyor ve bu önerinin, Yunan birlikleriyle Ulusal Kuvvetler ara­sına Osmanlı birlikleri yerleştirmek olduğunu; fakat bu önerinin kabul edilmediğini’’ açıklıyor.

Sonra: ..Yunanlıların girdikleri bölgeye Yunan birliklerinden başka, İtilaf devletleri birliklerinin girmeleri önerisiyle ilgili 20 ve 27 Ağustos 1919 günlü iki yazıya ve bunların yanıtsız kaldığına işaret olunuyor.

Bundan sonra da: “General Miln Cenaplarının, kendi çizdiği sınırı gösterir yazılarının ( 3 Kasım 1919) Harbiye Nazırlığına gönderilmesi noktasına değinilerek, Harbiye Nazırının, böyle bir yazı yükümlerini uygulamaya tek başına yetkili olmaması dolayısıyla, hükümete başvurduğundan ve hükümetçe de komiserlere durumun bildirildiğinden” söz ediliyor.

Daha sonra, geçici sınır çizgisine değin Yunanlıların girmesine engel olan kuvvetin, halk topluluğu olduğu bildiriliyor. Hükümetin ve ordunun, halkın bu tutumunu önleyemediği belirtilerek, işe bir çözüm yolu bulunması bir daha rica ediliyor ve: “Gerek hükümeti ve gerek Harbiye Nazırlığını, sözde Yüksek Kurul kararlarını uygulamıyor gibi bir suçlamadan artık kurtarmaya iyilikseverlikle aracı olunması” yolundaki yalvarmalara üstün saygılar da eklenerek, karşılık yazıya son veriliyor. (belge: 218)

Sayın baylar, şimdi de Cemal Paşa’nın mektuplarında dokunduğu noktalara işaret edeceğim.

Harbiye Nazırı, bize İtilaf devletleri komiserlerinin notasını okuturken bir yandan da, öteden beri yaptırmak ya da bizi yapmaktan alıkoymak istediği noktaları yineliyor ve pekiştiriyordu. Cemal Paşa’nın, istediklerini bu kez ileri sürer ve önerirken, sözü geçen notayı da okutarak bizim ruhsal ve içsel durumumuz üzerinde etki yapmayı düşünmüş olduğunu kestirmek, bilmem doğru olur mu?

Cemal Paşa, İtilaf devletlerinin siyasal eğilimlerinden söz ettikten sonra: “Hükümet, Vilson ilkelerine göre kabul edebileceği yenilikleri yapmaya söz verir nitelikte bir bildiriyi yakında yayımlayacaktır. Dahiliye Nazırını gücendirmemelidir; çünkü görevinden çekilir. O çekilince bunalım olur. Meclis açıldığı zaman Dahiliye ve Hariciye Nazırları kesin olarak değiştirilecektir. Düşmanlar, Meclisi açtırmamak istiyorlar. Dahası, Muhipler Cemiyetinin Padişaha başvurarak bu Meclisin yasal olmadığını bildirip dağıtılmasını isteyeceği haber alındı.” (belge: 219) diyor ve milletvekillerinin Ankara’ya gelmesi işinden söz ediyor.

İTİLAF DEVLETLERİNİN KARADENİZ BAŞKOMUTANI, OSMANLI HARBİYE NAZIRINA DOĞRUDAN DOĞRUYA YÖNERGE VE BUYRUK VERMEKTEDİR

Şimdi baylar, bu üç belgeyi göz önünde tutarak, hep birlikte, kısa bir yorumlama yapalım:

Komiserlerin notasından anlıyoruz ki, İtilaf devlet­lerinin Karadeniz Başkomutanı Bay Corç Miln, Osmanlı Devletinin Harbiye Nazırına, Cemal Paşa’ya, doğrudan doğruya kendi buyruğu altındaymış gibi yönerge ve buy­ruklar vermektedir. Cemal Paşa, şimdiye dek bize bundan söz etmedi.

Ve yine anlıyoruz ki, Osmanlı Devletinin Harbiye Nazırı, aldığı yönerge ve buyrukları yerine getirmemekten ve kabul edilemeyecek özürler ve nedenler ileri sürmüş olmaktan ötürü suçlanıyor.

Harbiye Nazırının aldığı buyrukların ne olduğunu kestiriyoruz ve niçin yerine getirmemekte olduğunu da anlıyoruz. Çünkü, Ulusal Kuvvetler engel olmaktadır. Ulusal Kuvvetler, Harbiye Nazırının ve hükümetin, Baş­komutan Bay Corç Miln’in buyruklarına ve yönergelerine uyarak verdiği ya da vereceği buyruklara boyun eğiyor. İşte komiserler bunu, Paris’teki Yüksek Kurul adına kabul edilebilecek özür ve neden saymıyorlar. Demek istiyorlar ki hükümetseniz, Harbiye Nazırı iseniz; ülkeye, ulusa, orduya egemen olmalısınız. Egemen iseniz özürler ve nedenler kabul edilemez.

Baylar, Ali Rıza Paşa Hükümeti, 2 Ekim 1919’da iş­başına geldi. Ondan önce Ferit Paşa Hükümeti vardı. Bu duruma göre, Ulusal Kuvvetlerle Yunan birlikleri arasında Osmanlı birlikleri yerleştirilmesiyle ilgili, 23 Ağus­tos 1919 günlü öneriyi yapan Ferit Paşa Hükümetidir. Düşman eline geçen bölgenin yalnız İtilaf birlikleri elinde bulunmasıyla ilgili 20 ve 27 Ağustos 1919 günlü önerileri yapan da Ferit Paşa Hükümetidir.

Ali Rıza Paşa Hükümeti daha bir öneri ortaya atmış değildir. Ama tersine, Başkomutan Miln, 3 Kasım 1919 günü düşmanların gireceği bölgenin sınırını belirtiyor ve bu sınıra değin Yunanlıların girmesinin sağlanmasını Harbiye Nazırı Cemal Paşa’ya buyuruyor. İşte Cemal Paşa’nın yerine getiremediği buyruk bu olur. Teşekkür olunur ki gerek kendisi ve gerek üyesi bulunduğu hükü­met, iş başına geldiklerinden çok çok bir ay sonra, Ulusal Kuvvetler karşısında güçsüz olduklarını, yabancı komiserlere söyleyebilmişlerdir.

Baylar, bu belgelerden anlaşılması gereken en önemli ve en anlamlı nokta, bence, hükümetin ortak notaya verdiği yanıtta, komiserlerin ileri sürdükleri noktalara büyük bir alçak gönüllükle ve büyük bir incelikle karşılık verilirken bir yön üzerinde hiç durulmamış olmasıdır. O da baylar, Bay Corç Miln’in doğrudan doğruya Osmanlı Devletinin Harbiye Nazırına buyruk ve yönerge vermekte olmasıdır. Bu durum ne ulusun örgüte karşı her şeyi onur işi yapan Harbiye Nazırının, ne de Osmanlı Devletinin bağımsızlığını sağlamak sorumluluğunu yüklenmiş olan hükümetin onuruna dokunmuyor. Bu durumun, kendilerinin onurunu ve devletin bağımsızlığını çoktan zedelemiş olduğunu anlamak istemiyorlar. Hiç olmazsa protesto etmiyorlar. Hiç olmazsa: "Bağımsızlığı ortada kaldıran bu sataşmaya ve saldırıya maşa olamayız!’’ diye bağırmayı göze alamıyorlar... Göze alamıyorlar baylar, çünkü korkuyorlar, Nitekim korktukları başlarına geldi. Bunu ­yakında göreceğiz. Korkmamak için, insanlık onuruna ve ulusal onura dokunulamayacak bir çevrede ve öyle koşullar içinde bulunmak gerekir. Buna önem vermeyenlerin, aslında bir insan için, bir ulus için dokunulmaz olarak kalması en büyük namus ülküsü olan kutsal kavramlar üzerinde, çoktan saygısız ve duygusuz oldukları yargısına varmakta yanlışlık yoktur.

ADALET DİLENMEKLE VE ACINDIRMAKLA ULUS İŞLERİ, DEVLET İŞLERİ GÖRÜLEMEZ

Adalet dilenmekle ve başkalarını kendine acındır­makla ulus işleri, devlet işleri görülemez; ulusun ve devletin onuru ve bağımsızlığı güven altına alınamaz.

Adalet dinlemek ve acındırmak gibi bir ilke yoktur. Türk ulusu, Türkiye’nin yarınki çocukları, bunu bir an uslarından çıkarmamalıdırlar.

Baylar, Cemal Paşa’ya, komuta değişikliğiyle ilgili noktalarda verdiğimiz karşılığı bilginize sunmuştum. İzin verirseniz, o karşılığın başlangıç kısmı olan öbür noktalar üzerindeki düşüncelerimizi de özetleyeyim.

Temel noktalar üzerindeki görüşlerimiz şunlardı:

1- İtilaf devletlerinin her biri, bütün Türkiye’den en çok çıkar sağlamak amacını gütmektedir. Bu, Türkiye’de, güvenilir bir dayanak noktası bulmaya bağlıdır. Yabancıların açıktan açığa karşıt ve kırgın görünmelerinin nedenini, hükümetin tarafsızlık durumunda aramalıdır; güçsüz ve dayanıksız olmasında aramalıdır.

2- Hükümet, bildiri yayımlamakta tezcanlılık gös­termemelidir. Bildiri, hükümetin durumu sağlamlaştık­tan sonra yayımlanmalıdır. Hükümetin güçlü olması, her bakımdan Ulusal Kuvvetlere dayandıgı kanısını uyan­dıracak bir yol tutturmasına ve bunu bütün dünyaya du­yurmasına bağlıdır.

Meclis toplandıktan ve Mecliste güçlü bir ‘‘Müdafaai Hukuk Cemiyeti Grubu’’ kurulduktan sonra, bildiriye sıra gelebilir. Kesinlikle bildiri, Barış Konferansına gidecek delegeler yola çıkmadan önce, ama grupla görüş birliğine varılarak düzenlenmelidir. Çünkü, böyle olmazsa, önem ve değer verilmeyecektir. Bir de, kabul olunacak yenilikleri duyurmakla işe başlamak doğru değildir. Tersine, bildi­ride söze, ulusun bağımsızlığından ve ülkenin bütünlü­ğünden başlamak, ancak bunun sağlanması koşuluna bağlı olmak üzere yönetim işlerinin ana çizgilerini sapta­mak uygun olur.

Bu bildiriye temel olacak önemli noktalar, Sıvas Genel Kongresi Bildirisinde ve Tüzüğünde vardır. Orada, yarınki sınırlar, devletin ve ulusun bağımsızlığı, azınlık­ların hakları, yapılacak yardımın ulusça nasıl anlaşıldığı açıkça belirtilmiştir. Böyle bir bildiri, şimdiden düzenlenir ve Meclis açıldığı zaman çoğunluk grubuyla görüşüldükten sonra yayımlanır. Uygun olanı budur.

3- Dahiliye Nazırının çekilmesiyle hükümette bunalım çıkmasına bir neden görülmemektedir. Böyle bir düşün­ceden Dahiliye Nazırına sadrazam gözüyle baktığımız an­lamı çıkar. Bir hükümette ancak hükümet başkanının çekilmesiyle bunalım çıkar. Hükümetin, Dahiliye Nazırı Şerif Paşa’ya; onun da Ferit Paşa’ya ayak uydurduğu ve bağlı olduğu anlaşılıyor.

Meclis açıldığında Dahiliye ve Hariciye Nazırlarının kesin olarak değiştirilecekleri yolundaki işareti anlaya­madık. Bu nazırlar şimdiden böyle bir söz verdiler mi?

Düşmanların, Meclisi açtırmak istemeyecekleri, kuşku götürmez bir gerçektir. Yalnz Padişahın Meclisi dağı­tacağı da düşünülebilir mi? Eğer böyle olabilecekse o halde Millet Meclisini İstanbul’da, dağıtmak ve ulusu meclissiz bırakmak için mi topluyoruz? Öyle ise, Padişahın bu ko­nudaki görüşlerinin, Kurulumuzca kesin olarak şimdiden bilinmesi gerekir ki, milletvekillerini dışarda güvenli bir yerde toplamak için girişimlerde bulunalım. Yoksa Meclis, İstanbul’da toplanma yüzünden yukarda belirtilen durumla­ra düşerse, bunun sorumluluğu İstanbul’da toplanmasını üsteleyenlere düşecektir.

4- Milletvekillerinin görüşmek üzere Ankara’ya gelmeleri yararlıdır.

*

ANKARALILAR İLE YAKINDAN TANIŞMAK İÇİN VERDİĞİM KONFERANS

Baylar, beni, gerçekten içten gelen parlak ve güven verici duygularla karşılamış olan sayın Ankara halkı ile daha yakından tanışmak ve onlarla görüşmek bir ödev olmuştu. Onun için, görüşmek üzere çağırdığımız millet­vekillerinin gelişlerini beklediğimiz günlerde, toplanan sayın Ankaralılara, bir konferans vermiştim. (belge: 220)

         Bu konferansta temel olarak aldığım noktalar üzerinde kısaca konuşayım:

Vilson ilkeleri: Bu ilkelerin 14 maddesinden Türkiye’yi ilgilendirenleri vardı. Aslına bakılırsa, yenilmiş ve Ateşkes Anlaşması imzalamış olan Osmanlı Devleti, bu ilkelerin gönül okşayıcı ve göz aldatıcı görünüşüyle bir zaman oya­landı.

30 Ekim 1918 günü imzalanan Mondros Ateşkes Anlaşması maddeleri ve özellikle bu maddeler arasında yedincisi, beyni yakan ateşli bir ağı idi. Yalnız bu madde, yurdun geri kalan kısmını, düşmanların almasına hazır bir durumda bulundurmaya yeterdi.

İstanbul’da, birbiri ardınca gelen ve güçsüz kişilerle kurulan hükümetler onursuz, şerefsiz, aşağılık görünüşleriyle suçsuz ve Tanrı’ya bel bağlamış ulusun simgesi tanın­dı; saygıdeğer bir durumda görülmemeye başlandı. Bu yüzden, dünyanın uygar devletleri, uygarlık gereğini unu­tacak kadar saygısız oldular. Öteden beri Türk ulusuna karşı, dünyanın dört bucağında yapılan en mantıksız propagandalar, her zamandan çok dinlenmeye değer görüldü.

Dokuz aydan beri başlayan ulusal uyanış ve çalışma, durumu ve görunüşü değiştirdi; daha da çok değiştirecektir. Ulus, gerçekleşen birliği sürdürürse ve bağımsızlığı için özveriden çekinmezse başarı kesindir. Erzurum ve Sıvas Kongrelerinde saptanan ilkeler, ulusun ulaşacağı amaçlar için temel olacaktır.

Ferit Paşa Hükümetini düşüren ulustur. Fakat Ali Rıza Paşa Hükümetini iş başına getirme sorumluluğu ulusun değildir. Ama, bu konuda uzlaşmış durumdayız.

ANKARA’YA GELEN MİLLETVEKİLLERİYLE YAPTIĞIM GÖRÜŞMELER

Baylar, şimdi de Ankara’ya gelen milletvekilleriyle iliş­ki kurmaya ve görüşmeye başlayalım:

Milletvekilleri hepsi bir günde ya da çeşitli günlerde topluca bulunamadılar.Tek tek ya da küçük küçük topluluklar olarak gelip gittiler. Bu kişilerin ya da toplulukların hepsine ayrı ayrı hemen aynı temel noktalan günlerce ve birçok kez anlatmak zorunda kaldık.

Her şeyden önce, içgücünün, yürek ve vicdan gücünün yüksek tutulması gerekir. Bunu bilirsiniz. Bir de bu gücü artırmak üzere:

İlkin, iç ve dış durumun güven ve genlik verici nitelikte gelişim gösteren noktalarını ve yönlerini araştırarak açıklamaya ve tanıtlamaya çalıştık.

Sonra, belirli bir amaçta bilinçli ve dayanışlı olarak bir­leşmenin sarsılmaz bir güç olduğu gerçeğini, yorulmaksızın yineledik.

Bir toplumun yaşamasının ve mutluluğunun, ancak dilekte ve dileği gerçekleştirme yolunda tam birlik olmasına bağlı bulunduğunu açıkladık. Yurdun kurtarılması, bağımsızlığın sağlanması amacına yönelik olan ulusal birliği­mizin köklü ve düzenli örgütlerin bulunması ve bu ör­gütleri iyi yönetebilecek kafaların ve güçlerin, bir tek beyin, bir tek güç olarak birleşmiş ve kaynaşmış duruma gelme­sine bağlı olduğunu söyledi ve bu arada, İstanbul’da açılacak Millet Meclisinde güçlü ve dayanışık bir grup meydana getirilmesi zorunluluğunu ortaya koyduk.

Ulus, ancak devletlerin yıkılma ve çökme kargaşaları içinde bulunduğu zamanlarda tarihin yazdığı çok önemli ve korkunç günler yaşıyordu. Böyle günlerde alınyazısını kendi eline almak uyanıklığını gösteremeyen ulusların geleceği karanlık ve korkuludur.

Türk ulusu bu gerçeği anlamaya başlamıştı. Bu anlayış sonucuydu ki, kurtuluş umudu veren her içten çağrıya koş­makta idi. Ancak, uzun yüzyılların uyuşturucu yönetim ve eğitiminin etkisinden bir toplumun, bir günde bir yılda kurtulabileceğini düşünmek ve kabul etmek doğru değildir.

Böyle olduğu için, durumu ve gerçeği bilenler, elinden geldiği ölçüde kendi ulusunu uyarıp aydınlatarak kurtuluş yolunda ona kılavuzluk etmeyi en büyük insanlık ödevi bilmelidirler.

TÜRK ULUSUNUN EN BELİRGİN İSTEK VE İNANCI KURTULUŞ

Türk ulusunun yüreğinden, vicdanından kopup gelen en köklü, en belirgin istek ve inanç belli olmuştu: Kur­tuluş!

Bu kurtuluş çığlığı Türk yurdunun bütün ufuklarında yankılanmaktaydı. Ulustan, başka bir açıklama istemenin yeri yoktu. Artık bu isteği dile getirmek kolaydı. Nitekim, Erzurum ve Sivas Kongrelerinde ulusal istek belirtilmiş ve dile getirilmişti.

Bu Kongrelerin ilkelerine gönülden bağlı olduklarını söyledikleri için ulusça vekil seçilen kişiler; her şeyden önce, bu ilkelere bağlı kimselerden, bu ilkeleri yayan dernekle ilgisini gösterir ad ve sanda,bir grup kuracaklardı: ‘‘Müdafaai Hukuk Cemiyeti Grubu.’’ İşte bu grup, ulusal örgüte ve dolayısıyla ulusa dayanarak, her nerede olursa olsun, ulusun kutsal isteklerini korkmadan dile getirecek ve savunacaktı.

Baylar, ulusun istek ve ereklerinin de, kısa bir programa temel olacak biçimde topluca yazılması görüşüldü. Ulusal Ant adı verilen bu programın ilk karalamaları da, bir fikir vermek amacıyla, kaleme alındı. İstanbul Meclisinde bu ilkeler, gerçekten toplu olarak yazılmış ve saptanmıştır.

ULUSAL ANT HAZIRLANIYOR

Baylar, her görüştüğümüz kişi ya da kişiler, bizimle düşünce ve görüş birliği yaparak ayrılmışlardı. Ama, İstanbul Meclisinde ‘‘Müdafaai Hukuk Cemiyeti Grubu’’ diye bir grup kurulduğunu işitmedik. Niçin? : Evet, niçin? Buna bugün yanıt isterim!

Çünkü baylar, bu grubu kurmayı vicdan borcu, ulus borcu bilmek durum ve yeteneğinde bulunan baylar inansız idiler… korkak idiler…bilgisiz idiler.

İnansız idiler; çünkü, ulusal isteklerin gerçekliğine ve kesinliğine ve bu isteklerin dayanağı olan ulusal örgütün sağlamlığına inanmıyorlardı.

Korkak idiler; çünkü, ulusal örgütten olmayı tehlikeli görüyorlardı.

Bilgisiz idiler; çünkü, tek kurtuluş dayanağının ulus olduğunu ve olacağını kavrayamıyorlardı. Padişaha dalkavukluk ederek, yabancılara hoş görünerek, yumuşak ve incelikli davranarak, büyük ülkülerin gerçekleştirilebileceğine inanma bönlüğünü gösteriyorlardı.

ULUSAL ÜLKÜNÜN VE ULUSAL ÖRGÜTÜN KISA BİR ZAMANDA SAĞLADIĞI ŞEREFİ VE VARLIĞI KÜÇÜMSEYENLER

Bundan başka, baylar, iyilik bilmez ve bencil idiler… Ulusal ülkünün ve ulusal örgütün kısa bir zamanda sağladığı şerefi ve varlığı küçümsüyorlardı. Yaratılan durumun ve varlığın kolayca elde edilebileceği sanısına ve kuruntusuna kapılmakla çirkin büyüklenme duygularını kandırma isteğine kapılıyorlardı…

Erzurum’da, Sıvas’ta söylenmiş ve saptanmış bir sanı, olduğu gibi kabul etmek, küçüklük olmaz mıydı?! O sandan daha anlamlı san mı yoktu?!

Evet, işittik baylar; varmış: “Fellahı Vatan Grubu”.

Baylar, geçmişle ilgili evreleri ve olayları; burada anlatabileceğim çerçeve içinde, gerçeğe uygun olarak saptamak kararındayım. Bunun için, tam üzerinde bulunduğumuz noktayla ilgili bir konuyu da açık yürekle bilginize sunacağım.

ANKARA’DA TOPLANMA DÜŞÜNCESİ

Ben, Millet Meclisinin İstanbul’da saldırıya uğramasını, dağılmasını kesin olarak bekliyordum. Böyle bir durum olursa başvurulacak önlemi de kararlaştırmıştım. Hazırlığa ve gerekli düzenlemelere de başlanmıştı. Ankara’da toplanmak…
          İşte bu görevi yaparken, ulusça yanlış anlaşılmaya yol açmamak için, önlem olarak da bir şey düşünmüştüm: Millet Meclisi Başkanlığına seçilmek. Amacım, dağıtılan milletvekillerini, Millet Meclisi Başkanı niteliği ve yetkisiyle çağırmaktı. Gerçi bu önlem, ancak görünüşü kurtarmak için ve geçici olarak işe yarardı. Ama, herhalde, sıkıntılı zamanlarda, yararı geçici de olsa, her türlü önlemin alınmış olması gereksiz sayılamaz.

Gerçekte, İstanbul’a gitmeyecektim. Ama bunu açığa vurmaksızın, zaman kazanacak ve geçici olarak görev başında bulunmuyormuşum gibi, işler düzenlenecek ve Meclisi başkan vekilleri yöneteceklerdi.

Bu önlemin uygulanması, kuşkusuz Meclise katılan ve işin aslını kavramış olması gereken arkadaşların yardımları ve çalışmalarıyla olabilecekti.

Baylar, bu işi gereken kişilere söyledim. Düşüncemi ve görüşümü uygun buldular. Bu yolda çalışacaklarına söz ve güvence vererek İstanbul’a gittiler.

Ama, pek az, belki bir ya da iki arkadaştan başka­sının, bu konu ile hiç ilgilenmediklerini öğrendim.

Bu konuda üstün gelen düşünüş ve mantık şu imiş: Bunca milletvekilleri içinde Meclis Başkanı olacak yeterlikte bir adam bile yok mudur ki, Meclise gelmemiş olan bir milletvekilini kendi yokken başkan seçeceğiz... Mecliste bulunan sayın üyeleri bu denli yetersiz göstermek, yaban­cılar üzerinde kötü etki yapmaz mı?

Bir başka mantık da şu: Meclis Başkanlığına Ulusal Kuvvetler Başkanını seçmek, daha ilk günden Meclis üzerine kuşku ve saldırı çekmeye yol açmaktır. Akıllı işi değildir.

Bu türlü düşünen ve mantık yürütenlerin bana pek­ de uzak kişiler olmadıklarını görenler, susmayı yeğ tutmuşlar.

Baylar, açıkça söylemeliyim ki bu önlemin alınmamış olması, Meclis dağıldıktan sonra beni, küçük bir güçlükle karşılaştırmıştır. Bunu da sırası gelince bilginize sunacağım.

HARBİYE NAZIRI CEMAL PAŞA’NIN İŞTEN UZAKLAŞTIRILMASI ÖNERİSİ KARŞISINDA ALİ RIZA PAŞA HÜKÜMETİ

Baylar, Millet Meclisi, 12 Ocak 1920 günü açılmıştı. Aşağı yukarı on gün sonra, Harbiye Nazırının 21 Ocak 1920 günlü bir telini aldım. Olduğu gibi bilginize sunuyorum:

Geciktirilmesi sorumluluğu gerektirir.                            Harbiye, 21.1.1920

Ankara’da Yirminci Kolordu Komutanlığına

Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine:

İngilizler, hükümete verdikleri bir notada, benim Cevat Paşa Hazretlerinin görevden çekilmemizi istediler. Hükümetçe, olmaz diye şiddetle bir karşılık verildiyse de durum, hükümetin kalmasını ve yalnız benimle Cevat Paşa’nın çekilmemizi gerektirdi. Harbiye Nazırlığına Salih Paşa vekillik edecektir. Hükümeti güç duruma sokacak bir davranışta bulunulmamasını rica ederim. Yoksa durum düşündüğünüzden daha ağır olur.

Harbiye Nazırı

Cemal

Bu tel, 22 Ocakta elimize gelmişti. Hemen telgraf başında, öğleden önce saat 11.30’da şu teli yazdım:

                                                                                               22. 1. 1920

Harbiye Nazırı Cemal paşa Hazretlerine

1 -Verilen notayı, olduğu gibi gönderir misiniz?

2 -Yapılan öneriyi yerine getirmekte ivedilik göstermeyiniz. Notayı inceledikten sonra görüşlerimizi bildireceğim.

                                                                                       Mustafa Kemal

Cemal Paşa’nın, imzasını gizleyerek verdiği yanıt şuydu:

Çok ivedidir.                                                                                                  Kadıköy. 22.1.1920

Ankara’da Yirminci Kolordu Komutanlığına

Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine:

Notanın kısaltılmış örneği aşağıdadır:

1- Özel olarak seçilen subayların Ulusal Kuvvetler kurmaylıklarına gönderilmeleri.

2- On Dördüncü Kolordudan bir kısım erleri ayırıp terhis ederek ulusal Kuvvetlere yollamak.

3- Top kaması ve başka aletler kaçırılması.

4- Zonguldak’tan İstanbul’a gelen taburun geri gönderilmesini geciktirmek.

5- Afyonkarahisar’dan Alaşehir’e alay göndermek.

6- Bursa’dan Bandırma’ya bir alay göndermek.

7- Bu işlerde Harbiye Nazırı ile Genelkurmay; Başkanının par­mağı olduğu anlaşılmıştır. Kırk sekiz saat içinde bu iki kişinin görev­lerinden uzaklaştırılması.

Dikkat buyurulursa Aydın cephesi işi bu notada söz konusu bile değildir. Bu notaya yanıt olarak: ‘‘Bir, iki, üçüncü maddeler yalandır. Dördüncü konu benim zamanımda değildir.Ben, başvurmaları üzerine geri gönderdim. Beşinci konuda tümen komutanını deliştirdim. Altıncı konu, yani Ahmet Anzavur konusu da güvenlikle ilgilidir. Bu konuda yazışmalarımız vardır. Şimdi de dosyalar incelenirse anlaşılır.’’ denildi. Kabul etmediler. Bunun üzerine üç yol söz konusu oldu: Notaya birinci yanıttan sonra yanıt vermemek ve içindekilere kulak asmamak. Hükümetin toptan çekilmesi. Benim çekilmem. Birinci yol tutulacak olursa, burada bir kötülük çıkmasından korkuldu. İkinci yol tutulursa, onların istediklerinin olacağı ve Ferit Paşa’nın işbaşına geleceği düşünüldü. Bu duruma göre, benim çekilmem ve Nazırlığın vekillikle yönetilmesi yeğlendi. Kararınız ne yolda olursa olsun önce bana bildirilmesini rica eder ve sizlere üstün saygılarımı iletirim efendim. (Ferik Cemal)

Başyaver

Salih

Cemal Paşa bu notada, Aydın cephesinin söz konusu edilmediğine işaret etmekle bilmem ne demek istiyor?

Kuşku yok ki, söz konusu olan Aydın cephesidir, ona yardım işidir ve Ulusal Kuvvetlerdir. Yalnız, Cemal Paşa bu dokundurmasıyla, işleri bu duruma sokanın Temsilciler Kurulu olduğunu anlatmak İstemektedir.

Cemal Paşa’ya, bu teline yanıt olarak yazdığım telle, şu buyruğu verdim:

                                                                               22.1.1920

Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretlerine

Görevden çekilerek İngilizlerin isteğine uymanız öyle ağır bir durum yaratır ki, sizin çekilmemekle ortaya çıkacağını düşündüğümüz durumdan daha ağır olur. Bundan başka Temsilciler Kurulunun bir delegesi olan sizin, Temsilciler Kurulunun haberi olmaksızın ve dahası, onun görüşüne karşıt olarak çekilmeniz kabul edilemez. İngilizlerin sizi zor kullanarak, görevden yırabileceklerini bile biz hesaba kattık ve tez elden önlemler aldık. Şu duruma göre, önce notayı, olduğu gibi bildirmenizi; sonra olup bitenlerden bilgi vererek kararımızı beklemenizi ve sarsılmaksızın görevinizde kalmanızı kesin olarak istiyoruz.

Temsilciler Kurulu adına

Mustafa Kemal

Ali Rıza Paşa’ya da şu teli yazdım:

Ankara,         22.1.1920

Yüksek Sadrazam Hazretlerine

İngilizlerin, Harbiye Nazırının ve Genelkurmay Başkanının değiş­tirilmesini istemeleri devletin siyasal bağımsızlığına kesin bir saldırıdır. Bu saldırı, bir süreden beri yurdumuzun bölüşülmesi ve siyasal varlığımızın ortadan kaldırılması yolunda dünya kamuoyunda sürüp giden tartışmala­rın kesin bir karara bağlanmış olması sonucu mudur; yoksa siyasal varlığımızı ortadan kaldırma yolunda yapılacak girişimlerin ne sonuç vereceğini anlamak için yapılmış bir deneme midir? Ya da, İtilâf devletlerinin. alıştıkları gibi, birbirlerine sorup danışmaya gereklik görmeksizin, bir başına söz yürütme yolunda herhangi bir davranış mıdır? Bunları ayırt edebilmek için elimizde bilgi yok; böyle bir bilgiyi edinemeyiz de. Gene Yunanlıların Salihli cephesinde başlayan saldırılarının bu girişimlerle ne ölçüde ilgisi olduğunu da kestiremeyiz. Fakat, siyasal bağımsızlımıza yöneltilen açık saldırıya devletçe bir şey demez, ulusça da göz yumarsak siyasal varlığımıza karşı en kötü kararlara ve işlere kendimiz yol açmış olacağımıza kuşkumuz yoktur. Öyle ise, İngilizlerin İstanbul’da yapabilecekleri saldırılar ne biçim ve ölçüde olursa olsun, içtekiler ve dıştakilerce Müdafaai Hukuk Cemiyetine dayandığı bilinen hükümetin, bu öneriyi kabul etmeyeceğini sert bir dille bildirmesi ve Harbiye Nazırı ile Genelkurmay Başkanını ne yapıp yerinde tutması kesin isteğimizdir. Bunun dışında uysalca bir davranış, yalnız ulusun bağımsızlığına ve varlığına aykırı olmaz; hükümeti de, ulusa karşı vermiş olduğu sözden dönmüş ve bağımsızlık uğrun­daki ulusal savaşlarımızı geciktirmiş ve güçleştirmiş duruma sokar. Bunun için, hükümet kabul etse bile biz; hükümetin, Kurulumuza karşı olan yüklenmesini bozmakla, ulustan aldığı gücü büsbütün yitirmiş olduğunu; bağımsızlığı zedeleyici tutum ve davranışından dolayı hükümeti sorumlu saydığımızı kamuya duyurmak zorunda kalırız. Hükümetin direnmesi üze­rine İngilizler Harbiye Nazırını zor kullanarak görevinden atmak ve bütün hükümeti düşürmek yoluna gitseler bile, bu durum gerek dışa gerek içe karşı, onların buyruğuyla nazırı görevden çıkarmak durumundan daha elverişlidir. Durumun gelişme evreleri üzerine bir iki saata değin bilgi ver­menizi yüksek katınızdan rica ederiz. İstanbul ile haberleşmeyi İngilizler engellerlerse ulusal bağımsızlığımız uğruna ulusal ve dinsel savaş ilan etme yolunda ilerleyeceğiz.

Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk

Cemiyeti Temsilciler Kurulu adına

                                                         Mustafa Kemal

O gün Cemal Paşa’ya da şu teli yazdım:

Kişiye özel ve çok ivedidir.                                                     22 Ocak 1920

Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretlerine

İngilizlerin buyruğu üzerine Harbiye Nazırlığını bıraktığınız anla­şılıyor. Devletimizin ve ulusumuzun bağımsızlığına dokunan bu çekilmeyi, ne olursa olsun, kabul etmemek sizin ve bizim ödevimiz gereğidir. Biz öde­vimizi sonuna değin yapmak için her türlü önlemi alıyoruz. Sizi de, yerinize oturup nazırlığınızı sürdürerek ödevinizi yapmaya çağırıyoruz. Eğer kişi­sel ya da inançsal herhangi bir nedenle görevde kalmak istemiyorsanız, İngilizlerin notası üzerine değil, bağımsız bir ulusun nazırına yaraşır biçim­de ayrılırsınız. Sorunu, kişisel bir açıdan değil; bu karışmanın, yurdumuz için akla gelebilecek ağır yıkımların başlangıcı olabileceği açısından incelemenizi rica ederiz. Nazırlıktan böyle çekilmeniz, İngilizlerin karışmalarını ve bağımsızlığımızın zedelenmesini kolaylaştıracaktır. Eğer görev başına gelmemekte direnirseniz, İngilizlerin ulusal bağımsızlığımızı bozduğunu ilan ederken Harbiye Nazırının da yurt ödevini yapmamaktan sorumlu olduğunu ağır bir dille eklemek zorundayız. Notada yazılanları, bir gün sonra bildirmeniz ve şimdiye dek Kurulumuzla ilişki kuramayacak biçim­de yerinizden uzaklaşmanız, durumu ağırlaştırmaktadır.Yanıt vermenizi ister ve rica ederiz.

Temsilciler kurulu adına

Mustafa Kemal

Sadrazam ile telgraf başında şu görüşmeler oldu:

Babıâli, 22 Ocak 1920

                        Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti

                                                           Temsilciler Kuruluna

Harbiye Nazırı Cemal Paşa’nın hükümetten çekilmesi ve Genel kurmay Başkanı Cevat Paşa’nın görevinin deliştirilmesi, yalnız İngilizlerce istenmemiştir. İngiltere, İtalya ve Fransa temsilcileri hükümete ortak bir ültimatom vererek ve gerekçe bildirerek kırk sekiz saat içinde bu isteğin yerine getirilmesini istemişlerdir. Bu ağır öneri karşısında. hükümetçe du­rum enine boyuna görüşüldükten sonra toptan çekilmeye karar verildi. Millet Meclisi toplanmış bulunsaydı hükümetçe başka türlü davranılabilir­di. Önerilerini geri aldırmak için, üç devlet temsilcileri katında, ileri sür­dükleri gerekçe yadsınarak, gerekli girişimde bulunuldu. Temsilciler önerilerinde direndiler. Hükümetin çekilmesi kesinleşmişken Cemal Paşa, Millet Meclisinin daha görüşmelere başlayamadığı bir zamanda hükümetin çekil­mesinin yurdun yüksek yararına aykırı olacağını, söyleyerek ve böyle buna­lımlı bir zamanda hükümetin çekilmesinin, İstanbul’u Anadolu’dan ayırmaya dek varıp çok ağır sonuçlar doğuracağını ileri sürerek, kendisinin çekilme­mesiyle işin çözüme bağlanmasını yeğledi. İşin evreleri bunlardır. Millet Meclisinin, en çok bir iki güne dek çoğunluğu sağlayarak toplanması kesin olarak beklendiğinden, hükümet her türlü sorunu Meclisin gözleri önü­ne serecektir. Sizin bu konuda hiçbir girişimde bulunmamanız gerekir. Çünkü, söz Millet Meclisinindir. Hükümet üyeleri durumun ağırlığını iyice anladıklarından, işlerinin ve davranışlarının doğruluğuna inandıklarından, en elverişli kötü durumu seçmişlerdir. Karışmalara son verileceği, cumartesi sabahına değin bildirilmezse hükümetin çekileceği ve bundan doğacak sonuçların sorumluluğunu kabul etmeyeceği bildirilir.

Sadrazam

Ali Rıza

Baylar, Sadrazam Paşa, kendilerini aşağılayana değil de bize sert ültimatom veriyor.

                                                                             Kongre, 22.1.1920

Sadrazam Paşa Hazretlerine

Yüksek telyazıları üzerine Temsilciler Kurulunca bir karar almak için, her şeyden önce ültimatom örneğinin olduğu gibi bilinmesine kesin gereksinme vardır. Bunu bildirmek iyiliğinde bulunulmasını rica ederim.

Temsilciler Kurulu adına

                                                                                                                                 Mustafa Kemal

                                                                                          Erenköy, 22/23.1.1920

                 Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti

                                              Temsilciler Kuruluna

Y: Görüşüldükten sonra bildirilecektir.

Sadrazam

Ali Rıza

Burada söylemeliyim ki, hükümet bu nota örneğini, olduğu gibi bize vermek istememiş ve vermemiştir.

Sadrazama verdiğim yanıt şudur:

22.1.1920

Yüksek Sadrazamlık Katına

Ültimatom örneğini gördükten sonra kesin kararı sunacağız. Ancak, durum incelenirken dayanılan ilkelerde, hükümetle aramızda görüş ay­rılığı vardır ki, ilkin onu ortadan kaldırmak isteriz. Hükümet bizim dilek­lerimizi kendi işlerine karışma saymış; yani, dış olayı bir yana bırakarak bir iç sorun önünde bulunduğunu sanmıştır. Olayı, yalnızca yabancıların bir nazırı değiştirebilmesi bakımından düşünmek gerekir. Şu da var ki, sizin sandığınız gibi Harbiye Nazırının kendi kişiliği de söz konusu değil­dir. Bu durumda başka bir nazır ya da herhangi bir kişi olsaydı olay, gene böyle yorumlanacaktı. Öte yandan, Nazırın değiştirilmesini buyuran gücün Millet Meclisinin toplanmasına ve hükümetin açıklamasından sonra Meclisin bir karar almasına izin verip vermeyeceği de şu anda belli değildir. Millet Meclisi çalışmaya başlamadan önce ortaya çıkacak oldubittilere hazırlanmak gerektiği için, yüksek hükümetin kararını anlamak istiyoruz. Millet Meclisi çalışmaya başlamadan önce, oldubittiler birbirini kovalar ve dış olayların niteliğine uygun önlemler almakta gecikilirse, bundan do­ğacak sorumluluğun da Kurulumuza düşmeyeceğini kabul buyurursunuz. Millet Meclisi gerçekten toplanır ve çalışmaya başlarsa, hükümete hiçbir şey için başvurmayacağımıza kuşku yoktur. Notayı yalnız İngilizlerin de­ğil, İtilâf devletlerinin ortak olarak vermeleri dışişlerinin önemini kavra­mak için ayrı bir nedendir.

Temsilciler Kurulu adına

Mustafa Kemal

Cemal Paşa, son telimize 23/24 Ocakta verdiği ya­nıtta, çekilmesinin zorunluluğundan ve Millet Meclisinin nasıl davranacağını beklemek gerektiğinden söz ediyordu. (belge:221)

Baylar, o günün öğlesinde, Ankara, Erzurum, Sıvas, Diyarbakır, Bandırma, Balıkesir, Konya, Edime, İstanbul ve Bursa’da bulunan komutanlara durum ve görüşümüz bildirilerek dikkatleri çekildi ve düşünceleri soruldu. (belge: 222)

İstanbul’daki Onuncu Kafkas Tümeni Komutanı Kemalettin Sami Bey’e de (Berlin Elçisi Kemalettin Sami Paşa’dır), ayrıca şu buyruğu verdim:

22 Ocak 1920

                                   Onuncu Kafkas Tümeni Komutanlığına

Hemen Rauf Bey’i bularak durumu birlikte ve güvenlik önlemi ala­rak izlemenizi rica ederiz. İngilizlerin isteğini yerine getirmek kesinlikle doğru değildir. Buraca o bakımdan ivedi önlemler alınıyor. İstanbul’daki telgraf haberleşmelerini güven altına almanız gerekir. (belge: 223)

Mustafa Kemal

Baylar, Rauf Bey’e, Bekir Sami Bey’e, Câmi Bey’e ve milletvekillerine de Kafkas Tümeni Komutanı Kemal, Müstahkem Mevki Komutanı Şevket ve Harbiye Nazırlığı Başyaveri Salih Beyler aracılığıyla ve kapalı telle bildirimi yaptım:

22 Ocak 1920

İngilizler, Harbiye Nazırı Cemal Paşa ile Genelkurmay Başkanı Ce­vat Paşa’nın görevden çekilmelerini istemişlerdir. Bu, devletin bağımsız­, ortadan kaldırmaya yönelmiş sert bir girişimdir. Onun için, bu girişime karşı ulusun göstereceği her türlü tepki, bağımsızlığı korumak için yapılacak bir savaş sayılır. Savaşın ilk döneminde ödev, milletvekillerine düşmektedir. Milletvekilleri; İngilizlerin hükümet üyelerini görevden at­tırmaya dek giden karışma ve etkilemelerle devletin siyasal bağımsızlığına yönelttikleri saldırıların Meclisçe kabul edilmediğini içe ve dışa karşı tezlikle ve kesin bir dille bildirmek zorundadırlar. Bunun nasıl yapılacağını kararlaştırarak buraya bildiriniz. Fakat, bu işler yürütülürken şu noktaları neyapıp yapıp sağlamak gerekir:

Birincisi: Meclisin dağıtılması ile ilgili bir padişah buyruğunun, Mecliste birdenbire okunması gibi bir durumla karşı karşıya kalınmamalıdır. Eğer böyle bir şeyin olabileceği yolunda en küçük bir kuşku belirirse millet­vekillerinin, girişimlerini özel toplantılar biçiminde yapmaları yeter sayılır.

İkincisi: Devletin siyasal bağımsızlığına karşı sert bir girişimde bulunulduğunu; Barış Konferansına, Avrupa uluslarına, İslam dünyasına ve yurdun her yerine duyurmak gerekir. İngilizler saldırıdan vazgeçmezlerse Meclisin ödevi, Anadolu’ya geçmek ve ulusun yönetimini ele almaktır. Bu yürütüm, bütün ulusun gücünü varlığında toplamış olan Ulusa Kuvvetlerce her yönden desteklenecektir. Şimdiden gerekli önlemler alınmıştır.

                                                                                         Temsilciler Kurulu adı­na

                                                                                          Mustafa Kemal

         Bu bildirimin örneği, olduğu gibi, bütün komutanlara bildirildi.

Baylar, ayrıca Rauf Bey’e de 23 Ocak 1920’de, Onuncu Kafkas Tümeni Komutanı aracılığıyla yazdığım kapalı telde: "Harbiye Nazırının ayrılması bir oldubitti olmakla birlikte, bu iş önemlidir, üzerinde durulacaktır. " dedim. İtilâf devletleri temsilcileri, hükümetimizi istedikleri biçimde kurmak yolunu tutmuş oluyorlardı. Yarın, Meclisin güvenoyu vereceği bir hükümete karşı da böyle davranmalarına yol açılmış oluyordu. Hükümetin, ulusa ve basına bilgi vermeden, toptan çekilme yoluna gitmeden boyun eğmesi, ulusun bağımsızlığını zedeliyordu. Olayı kapatmayarak hükümeti, ulusun bağımsızlığını koruyamadığı için, Millet Meclisinde açıkça düşürmek gerekti. İşte bütün bunları Rauf Bey’e yazdım. (belge: 224)

Gene o gün, Onuncu Kafkas Tümeni Komutanına ve Rauf Bey’e şu yönergeyi vermişti:

Hükümet direnerek; Barış Konferansını; "Ulusal Kuvvetlerden dolayı Türk Hükümetinin düşürülmesine karar verilmiştir." diye bütün dünyaya ilan etmeye zorlamalı idi. Hükümetin, önceki hükümetler gibi, ulusal bağım­sızlıktan sessizce bağışta bulunması kişisel yetki bakımından güçsüzlüğünü, anlayış ve kavrayış bakımından da hiçbir zaman güvenilir durumda olma­dığını bir daha açıkça göstermiştir. Bunca karışık işleri, yaratılış ve düşünüş bakımından bu denli güçsüz kişilerle yürütmeye çalışmanın artık yolu yoktur. Bu duruma göre, hükümetin son olaydan ötürü düşürülmesi gerekir. Ulu­sun genel güvenini kazanabilecek bir hükümetin işbaşına gelmesi yolunda çalışınız. (belge: 225)

ANADOLU’DA BULUNAN SUBAYLARIN TUTUKLANMASI KARARI

Baylar, yabancıların İstanbul’da saldırıları artırarak nazır ya da milletvekillerinden kimilerini tutuklamaya başlayabileceklerini kestirip, böyle bir davranışa karşılık olmak üzere, Anadolu’da bulunan yabancı subayların tutuklanmasına karar verdim. Bu kararımı ve buna göre önlem alınmasını, 22 Ocak 1920 günü Ankara, Konya, Sıvas ve Erzurum’daki Kolordu Komutanlarına, kişiye özel olarak, kapalı telle buyurdum. (belge: 226)

Baylar, milletvekillerine yazdığım tele, Vâsıf, Rauf, Bekir Sami Beylerin birlikte imzaladıkları yanıt geldi. Bu yanıtta: ‘‘Meclis resmi olarak görüşmelere başlayınca, günün konusu olan iş dolayısıyla, hükümet çekilecektir.

O zamana değin durumun esenliği için hükümetin işbaşın­da bırakılması gerekmektedir. Siz, bir girişimde bulunmayınız ve karışmayınız. Buyruklarınızı bize bildiriniz. Görüşlerinizin bütün ilgililer katında gereği gibi savunulacağına inanınız.’’ denilmekteydi. (belge: 227)

Ben, ne hükümete ve ne de Meclise bir şey yazma­maya karar yermiş ve artık işi sayın milletvekili arka­daşlarımıza bırakmıştım. (belge: 228)

Baylar, İstanbul’daki kişilerin ne gibi öğütlere uya­rak, davranışlarını düzenlediklerini belirtmek için, şu kısa bilgiyi sunayım.

Filan siyasal temsilci, çok namuslu, doğru sözlü ve Türk dostu imiş. Bu kişi çok içten üzüntülü bir dille demiş ki, eğer Harbiye Nazırı ile Cevat Paşa çekilmesey­diler, Harbiye Nazırlığına el konulacaktı. Ulusal Kuvvetlerin gösterdiği aldırmazlık ve dayanç, kimilerini çıldırtıyor. Fakat ivedi davranmayın ezilirsiniz. Bana inanın.

Aşağılama varsa yapanlar utansın. Belki daha delilikler olacaktır. Fakat siz, hiç delilik yapmayın.

İstanbul’daki kişiler: “Biz, bu sözlerin içtenliğinden kuşkulanmıyoruz.” Diyorlardı. (belge: 229)

MİLLET MECLİSİNE BAŞKAN SEÇİLMEM SAKINCALI GÖRÜLÜYOR

Baylar, milletvekilleri, İstanbul’da toplanmalarından bir hafta sonra başkanlık kurulu seçimi üzerinde ve dolayısıyla Meclis başkanlığı üzerinde görüşmeye başlamışlar. Bir yerde belirtmiştim ki ben, Meclis Başkanı seçilmeyi, birtakım yararlarından ötürü, gerekli bir önlem saymış ve gereken kişilere görüşümü bildirmiştim. İşte, anlattığım gibi, bu konu üzerinde görüşülmeye başlandığı günlerde, 28 Ocak 1920 ve 1 Şubat 1920 günlerinde Rauf Bey’in yolladığı yazılarda, birtakım düşüncelerden sonra: “Biz, pek büyük sakınca doğuracak olan bu işi ileri sürmekten vazgeçiyoruz.2 denmekte (belge: 230) ve “….. Özel, gizli bir toplantıda yeniden söz konusu oldu. Şeref Bey, seçilmenizin yararlarından söz etti…… Seçimde oyların dağılacağı yeniden kesin olarak anlaşıldığından, ulusun başında Millet Meclisine gözcü olarak kalmayı öteden beri yeğlediğinizi söyledik ve sizin için alkışlarla içten gösteriler yapıldığını gördük. Genel toplantıda Reşat Hikmet Bey başkan, Hüseyin Kazım Bey birinci başkan vekili ve Hoca Abdülaziz Mecdi Efendi ikinci başkan vekili seçildi.” Haberi verilmekteydi.

Baylar, benim başkan olmamdan söz eden, demek ki yalnız Şeref Bey oluyor. Öteki kişiler, başkanlığa seçilmemin hangi amaçla söz konusu olduğunu, gizli yapıldığı bildirilen bu toplantıda anıştırma yoluyla olsun, söylemiyorlar. Sağlam gerekçelere dayanarak, benim başkan seçilmemi söz konusu etmeliydiler. Ondan sonra, oyların dağılıp dağılmayacağını incelemeliydiler. Yalnız Şeref Bey’in sözleri üzerine genel eğilimin belli olduğu yargısına varmak, yerinde bir iş olmayabilirdi.

Baylar, Rauf Bey’in başkanlık konusundaki açıklamasına verdiğim yanıtta demiştim ki: “İleri sürülen sakıncalar önceden enine boyuna düşünülen şeylerdir. Benim başkan olmamı gerektiren nedenler bellidir. Bunlar, Ulusal Kuvvetlerin ulusça kabul edildiğini belirtmek, Meclis dağılırsa başkanlıkla ilgili görevleri güvenle yapmak, geçmişiyle uyuşmaz bir barış önerisi karşısında ulusal bir ayaklanma olursa Millet Meclisi Başkanı olarak ulusun maddesel ve ruhsal bütün gücünü ulusal savunmaya yönelt­mek düşünceleridir. Sözlerinizden, savunmayla ilgili bu nedenlerin bugün İstanbul çevresinde önemsiz görüldüğü anlaşılıyor. Eğer doğru seçim yapmamak yüzünden ulusal savunmada bugün ya da gelecekte aksaklıklar belirirse, sorumluluk, yanlışlığı yapanlara düşer .Bu işi benim kişisel düşüncelerle istemediğim yolunda güvence vermeye gereklik yoktur.’’

Baylar, Harbiye Nazırının ve Genelkurmay Başkanının zorla düşürüldüğünü biliyoruz. Meclis Başkanlığına seçilen rahmetli Reşat Hikmet Bey’in, bir uydurma nedenle yabancılarca tutuklandığını öğrenmiştik. İstanbul’­da bulunan Temsilciler Kurulu üyelerinin tutuklanmalarının düşünüldüğü, Rauf Bey’in 28 Ocak 1920 günlü teliyle bildiriliyordu. Bu olaylardan, Ulusal Kuvvetlere karşıt davranışlar bulunduğu, Meclisin dağıtabileceği, dolayısıyla, ulusal savunmaya girişme zamanının daha da yaklaştığı belli oluyordu. Ama, bu gerçeği sezinleyen azdı.

Baylar, Reşat Hikmet Bey’in kurtarılması için de Ankara’dan çalışmak gerekti. (belge: 231)

Rauf Bey’in, Meclisin durumunu anlatan 27 Ocak 1920 günlü kapalı telinde kaygı uyandıracak birtakım tümceler vardı. Örneğin: ‘‘Hükümet başlangıçta çekilmeyi, düşünmüş, ama çekilmemiştir. Meclisin bugünkü durumu, bu işi düzeltmeye elverişli değildir. Buradaki milletvekille­rinin durumları, Maraş çevresindeki olaylarla ilgili olarak halkın gönderdiği telleri, Genel Kurulda okumaya bile elverişli değildir. İtilâf devletlerinden filan, falan kişiye ayak uydurmamızı öğütlüyor. Toplanacak yerimiz yok­tur.’’ (belge: 232, 233)

Rauf Bey’e, 7 Şubat 1920’de yolladığımız bir yazıda, şu görüşlerimizi bildirdik: ‘‘Milletvekilleri, İstanbul’daki iç ve dış etkiler altında, barışı sağlamak ülküsünü savsaklayarak, kulluk, yükselme isteği, kıskançlık, kuruntu... gibi etmenlerle bölünmüşlerdir. Arkadaşlarımız, çok sayıda milletvekilinden meydana gelecek bir çoğunluk elde edebilmek için kendi düşünce ve inançlarından boyuna bağışta bulunmuşlar ve uysal davranmak ereğiyle, hükümet ve bilinen çevreler üzerindeki etkilerini büsbütün yitirmişlerdir. Bu durum, düzeni bozmamak kaygısıyla sürdürülürse, ulus yararına aykırı isteklere ve türlü türlü tutkulara maşa olmaktan; ulusal işleri baltalayıcı kararlar alınmasını önleyememekten korkulur. Bu duruma karşı önlem şudur: Azınlık bile olsa ilkelerimize yüzde yüz bağlı arkadaşlardan bir grup meydana getirmekle yetin­mek... Bunun sakıncası, uysallığın sakıncasından azdır. Hükümeti, biç bir koşula bağlı kalmaksızın düşürmek gerekir. Kesin savaşım durumu alınması gerekir." ( belge: 234)

HÜKÜMETİ DÜŞÜRMEK VE KESİN SAVAŞIM DURUMU ALMAK GEREĞİ

Baylar, Ali Rıza Paşa Hükümeti çekilmemiş; Meclis de, başına iş açmaktan sakınarak, düşürme yoluna gidememiş ve kimi üyeleri değiştirilmiş olan Ali Rıza Paşa Hükümetine güvenoyu vermiştir.

Ali Rıza Paşa Hükümetinin, Meclis önünde okuduğu bildiriyi bilmem anımsar mısınız? Bu bildiride:

Sadrazam Paşa, yaptığı en önemli görevi sözlerine başlangıç olarak alıyor; İstanbul Hükümeti ile Anadolu arasında haberleşmenin kesilmesine değin varan anlaşmazlığın giderilmesini başardığını, bundan böyle ulusal buyrumun yüksek Mecliste belireceğini, artık meşrutiyet kurallarına eksiksiz uymaya hiçbir engel düşünmediğini söylüyor.

Baylar, bu sözlerle, Temsilciler Kurulunun ulusal buyrum adına iş görmesine ve meşrutiyet kurallarına uygun, işlere engel olmasına artık yer olmadığı, üstü kapalı olarak anlatılmak isteniyor. Daha dün Millet Meclisinin, İstanbul’da toplantıda bulunduğu bir sırada,ulusal buyruma da, uluslararası kurallara da aykırı olarak, kendilerinin ve; kendileriyle birlikte Meclisin ve ulusun ne denli ağır bir saldırıya uğradığını söylemeyi gerekli görmeyen Sadrazam, gene Temsilciler Kurulunu curnal ederek yüreğini soğutmaya çalışıyor ve bizim sayın; milletvekili arkadaşlarımız da, bu sözleri tam bir sessizlikle dinleyebiliyorlar.

Hükümet, siyasal topluluklara karşı tarafsızlıktan ayrılmadığını ve ayrılmayacağını belirttikten sonra, bu güne değin elde ettiği başarıların değerlendirilmesini Meclise bırakıyor.

Sadrazam, devlet işlerinin düzeltilmesi Osmanlı Devletinin her yabancı devlet baskısı karşısında kaldıkça, izlediği eski yöntemi yeniden dirilterek, dünya kamuoyuna, yeni düzeltmelere girişileceği yolunda söz veriyor. "Yerinde yönetime geniş ölçüde yer vereceğiz. Azınlıkların haklarını güven altına almak için, nispi temsil kuralını getireceğiz. Adalet, maliye, ba­yındırlık ve güvenlik işlerinde, dahası, sivil yönetim işle­rinde bile yabancılara yeterince denetleme yetkisi verece­ğiz.’’ diyerek, amaçladıkları düzeltmelerin ilkelerini sayı­yor.

Sadrazam Paşa, dışişlerden söz ederken d: ‘‘Ateşkes Anlaşması hükümlerinden ayrılmamak, hükümetçe gerekli görülmektedir." diye söz veriyor; öte yandan: ‘‘İzmir’e Yunanlıların girişi yüzünden meydana gelen taşkınlık ve kargaşayı sona erdirecek ancak barıştır.’’ de­mekle yetiniyor ve: ‘‘Dayancın ve sağgörünün, güçlüğü kolaylığa döndüreceğine tam kanısı olduğunu’’ söyleyerek bildirisini bitiriyor. (belge: 235)

ALİ RIZA PAŞA VE HÜKÜMETİNİN İÇYÜZÜ

Baylar, Millet Meclisinin onayından geçen bu bildiriyi inceleyip yorumlamakla burada vakit geçirmeyi gereksiz sayarım.

Yalnız baylar, Sadrazam Ali Rıza Paşa’nın hükümetinin içyüzünü ve utanmazlığını gösteren bir belgeyi, oldu­ğu gibi bilginize sunmama izin vermenizi rica edeceğim:

           Çok ivedidir.                                                               İstanbul, 14 Şubat 1920

İllere ve Bağımsız Sancaklara

Bu kez Millet Meclisinde okunup büyük bir çoğunlukla onaylanan ve hükümete güvenoyu verilmesine temel olan programın önemli noktala­rından birinde belirtildiği üzere: Artık Millet Meclisi toplanarak, ulusun her türlü isteklerinin belireceği tek yer niteliğiyle, Tanrı’ya şükür çalışmaya başladığına göre, meşrutiyet kurallarının bütün engel ve etkilerden uzak olarak eksiksiz işlemesi gereken yurdumuzda Millet Meclisinden başka yerde, ulusal buyrum adına söz söylemeye ve istekler ileri sürmeye yer ve yol yoktur. Böyle davranışların hükümet işlerine karışma sayılıp cezalandırılması gerektiği genelge ile bildirilir.

Sadrazam

Ali Rıza

Baylar, böyle bir genelgeye ne gerek vardı? Temsil­ciler Kurulunu ulus gözünde küçük düşürmekte, onun cezalandırılabileceğinden söz etmekte ne yarar vardı? Eğer Temsilciler Kurulu zaman zaman hükümetin dikkatini çekmeye gereklik görüyor idiyse, bu davranışının ne denli temiz ve yüksek düşüncelerle olduğundan ve nedenli yurtsal zorunluluklarla yapıldığından daha da kuşku duyulabilir miydi? Temsilciler Kurulunu, dolayısıyla ulusun birliğini ve davranışını ortadan kaldırmayı başlıca erek bilen hükümet, Aydın, Adana, Maraş, Urfa, Antep cephelerinde yapılmakta olan çarpışmalardan ise, hiç de duygulanmış gibi görünmüyordu. ‘‘‘Yabancı devletlerin, doğrudan doğruya hükümete yapmış oldukları saldırıdan hükümet üzüntü duymuyordu. Şunu da açık olarak söylemeliyim ki, her türlü ulusal isteklerin belirdiği tek yer olması gereken Millet Meclisinin, daha Sadrazam Paşa’nın Tanrı’ya teşekkür ederek söylediği gibi çalışmaya başladığı da, ne yazık ki, görülmüyordu.

Baylar, Sadrazamın bu bildirisi üzerine biz de şu genel bildirimle ulusun dikkatini çekmeyi gerekli gördük:

                                                        Genelge

         Tel                                                                                                                   17.21920

Ulusal buyrumun yasaya göre belirdiği yer olan Millet Meclisini, açarak ulusal egemenliği berkitmeyi başaran Cemiyetimizin en önemli ve en köklü ödevlerinden biri de, ulusal isteklere uygun ilkelere göre bir barış yapılın­caya dek, ulusal birliği korumaktır. Cemiyetimiz, her güçlüğü yenerek yurdu ve ulusal varlığı koruma yolundaki kurtarıcı çalışmalarını, ulusal amacın gerçekleştirilmesine değin, daha büyük bir dayanç ve inançla sürdürecektir. Bundan dolayı, yaşama ve var olma temeline dayanan ulusal örgütlerimizin, yurdun her köşesinde genelleşerek ve yayılarak örgenleş­mesinin eskisi gibi sürdürülmesini bütün merkez ve yönetim kurullarından bir kez daha önemle rica ederiz.

Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk

                                                                Cemiyeti Temsilciler Kurulu adına

                                                                                  Mustafa Kemal

ALDATICI SÖZLER VE AĞIR KARALAMALAR

Baylar, İstanbul’dan gelen 19 Şubat 1920 günlü yazıda: ‘‘İngiltere Devleti Dışişleri Bakanlığının İstanbul’daki Siyasal Temsilciliğine gönderildiği, Siyasal Temsilciliğin de resmi olarak hükümete ulaştırıldığı sözlü bildirimde, padişahlık başkentinin  bırakıldığı bildirilmiş; fakat bununla birlikte, Ermeni kırımının durdurulması ve Yunanlılarla bütün İtilâf kuvvetlerine karşı olan tutumumuzun değiştirilmesi istenmiş; yoksa barış koşullarımızın değiştirilebileceği eklenmiştir.’’ denilmekte ve birtakım şeyler, özellikle ‘‘sızıltıya yol açacak en küçük olaylara bile meydan bırakılmaması" öğütlenmekteydi.

Baylar, bu sözlü bildirimin anlamı ve kapsamı ne olabilirdi? Yunanlıların, Fransızların ve başkalarının elinde bulunan yurt parçalarından başka, İstanbul’un da alınması kararlaştırılmıştı. Fakat ileri sürülen koşula uyulursa, İstanbul’u almaktan vazgeçeceğiz mi denilmek isteniyordu? Yoksa Yunanlıların, Fransızların, İtalyanların yurdumuza girmeleri, aslında geçicidir; İtilâf devletleri yalnız İstanbul’u alacaktı, fakat önerdikleri koşula uyarsak onu da bırakacaklardır, anlamı mı çıkarılıyor­du?

Yoksa baylar, Yunanlıların, Fransızların, İtalyanların yurda girişleri bir oldubittidir. İstanbul’un alınması da düşünülmektedir. Ama Yunanlıları, Fransızları, İtalyanları girdikleri bölgelerde esenlik ve güvenlik içinde bırakırsanız, onların girişini kabul ettiğinizi edimli olarak gösterirseniz, İstanbul’u almak düşüncesinden vazgeçeriz mi denilmek isteniyordu?

Ya da baylar, İtilâf devletleri, düşman eline düşmüş bölgelerdeki düşman kuvvetlerine karşı Ulusal Kuvvetlerin kurduğu cepheleri bozdurmayı, açtığı savaşları ve giriştiği hareketleri durdurmayı İstanbul Hükümetinin başa­ramayacağını iyice anladıkları için, Yunanlılarla birlikte İtilâf devletlerine yapılan saldırının önlenememiş ve aslı olmayan Ermeni kırımına son verilmemiş olduğu gibi uydurma nedenlerle İstanbul’u da mı almak düşüncesinde idiler?!

Sonraki olaylar, bu son görüşün doğru olduğunu göstermiştir sanırım. Fakat, İstanbul Hükümetinin, İngiliz Temsilciliğinin önergesinden böyle bir anlam çıkarmaya yanaşmadığı; tersine, bundan umuda kapıldığı görülü yordu.

Baylar, yapılan önerinin ne denli yersiz olduğu üzerinde bir fikir verebilmek için, biz de o günlerle ilgili birtakım durumları anımsayalım. Kuşku edilmemek ge­rekirdi ki, Ermeni kırımı üzerine söylenen sözler gerçeğe uygun değildi. Tam tersine, güney bölgelerinde yabancı kuvvetlerce silahlandırılan Ermeniler, arkalarındaki destekten yüz bularak bulundukları yerlerdeki Müslümanlara saldırmakta idiler. Öç alma düşüncesiyle her yerde acımaksızın öldürme ve yok etme yolunu tutmakta idiler. Maraş’taki o acıklı olay, bu yüzden meydana gelmişti. Yabancı kuvvetlerle birleşen Ermeniler, top ve ağır makineli tüfeklerle Maraş gibi eski bir Müslüman kentini yerle bir etmişlerdi. Binlerce güçsüz ve günahsız ana ve çocukları tepeleyip yok etmişlerdi. Tarihte bir benzeri görülmemiş olan bu yırtıcılığı yapanlar Ermenilerdi. Müslümanlar ancak namuslarını ve yaşamlarını korumak kaygısıyla karşı koymuşlar ve savunmada bulunmuşlardır. Yirmi gün süren Maraş kırımında Müslümanlarla birlikte kentte kalan Amerikalıların, bu olay üzerine İstanbul’daki temsilcilik­lerine çektikleri tel, bu acıklı olayı yaratanları, yalanlana­maz bir biçimde göstermekte idi.

Adana ili Müslümanlar, tepeden tırnağa kadar silahlandırılan Ermenilerin süngü baskısı altında, her dakika kırım tehlikesi ile karşı karşıya idiler. Canını ve bağımsızlığını korumaktan başka bir şey istemeyen Müslümanlara karşı uygulanan bu zulüm ve yok etme siyasası, uygar insanlığın dikkatini çekecek, acıma duygularını uyandıracak nitelikte iken, olayların tam tersini ileri sürmek ve bundan vazgeçilmesini istemek gibi bir öneri nasıl ilgilenmeye değer görülebilirdi?

İzmir ve Aydın bölgesinde durum buna benzer ve belki daha da acıklı değil miydi? Yunanlılar her gün kuv­vetlerini, savaş gereçlerini artırıyor ve saldırı hazırlıkları tamamlıyorlardı. Bir yandan da bölge bölge saldırıdan geri durmuyorlardı. O günlerde İzmir’e yeniden bir piyade alayı ile iyi donatılmış bir süvari alayı ve yirmi dört tane yük otomobiliyle pek çok yük arabası, altı tane top ve birçok savaş gereci çıkarıldığı ve cephelere çokça cephane gönderilmekte olduğu anlaşılmıştı. Gerçek olan şu idi ki, ulusumuz hiçbir yerde, hiçbir yabancıya karşı saldırgan değildi.

Şu duruma göre, baylar, yurdumuza giren düşman­ların çekildiklerini görmeden ya da, hiç olmazsa, çekilecekleri kanısına tam olarak varmadan, aldatıcı sözlere gereğinden çok, önem vermek akıllı işi miydi? Ülkenin geleceğine tek dayanak noktası olarak kalmış bulunan Ulusal Kuvvetleri dağıtma ereğini güden bu gibi öneri ve girişimleri anlamakta güçlük var mıydı? Geleceğimiz kuşku dolu ve belirsizlik  içinde iken hemen ulusal isteklerimizden vazgeçmek doğru olur muydu? Yalnız İstan­bul’un değil, Boğazların, İzmir’in, Adana dolaylarının, kısacası ulusal sınırlarımız içindeki bütün yurt parçalarının egemenliğimiz altında bırakılması, ulusal amacımız değil miydi? Böyle bir durumda yalnız, İstanbul’un Osmanlı Devletine bırakılacağına söz verilmesi karşısında, Osmanlı Devletinin Sadrazamı Ali Rıza Paşa sevinse de, Türk ulu­sunun sevineceği ve bununla yetinerek susacağı ve sineceği nasıl varsayılabilirdi? Vahdettin’in sadrazamı, Ulusal Kuv­vetleri dağıtma ereğini güden bütün bu girişimlerin tarihsel sorumluluğunu enine boyuna düşünmek istemiyor muydu?

Baylar, yabancıların önerisine ve onu uygulamaya kalkışan hükümetin istek ve buyruğuna, ulusça ve Ulusal Kuvvetlerce uyulamayacağı doğaldı.

ULUSAL BİR HÜKÜMET KURULULAMAYIŞI

Sayın baylar, Rauf Bey, 19 Şubat 1920 günlü bir kapalı telle hükümet ve Meclis üzerine pek düşündürücü bilgiler veriyordu, bunları özetleyeyim:

"Şubatın on dokuzuncu günü Sadrazam ile Dahiliye Nazırı, Bahriye Nazırı, Felâhı Vatan Grubunun toplantısına gitmişler. Sadrazam, Ulusal Örgütün ikinci bir hükümet gibi görünmemesini ve hükümet işlerine karışmamasını; Maraş dolaylarındaki çatışmaların daha ilerilere götürülme­yerek durdurulmasını, böylece düzenin ve güvenin sağlanmasını siyasal açıdan sevindirici gördüğünü söylemiş; Ziya paşa’nın vali, Ahmet Fevzi Paşa’nın da kolordu komutanı olarak Ankara’ya gönderileceğini bildir­miş. Dahiliye Nazırı da özgür olarak görev yapmasına karışılmama­sını söylemiş; polis müdürü ile jandarma komutanını değiştirmeye güçlerinin yetmediğini anlatmış. Eskiden beri dostu olan Keşfi Bey’in temiz kişi olduğundan ve onu Bursa’ya vali, Faik Âli Bey’i de müsteşar yaptığından söz etmiş. Salih paşa da, Maraş ve dolaylarında boşalttırılan yerlere, hü­kümetçe el koymayı siyasa bakımından olanaklı görmemiş; Fransız basınını bize karşıt duruma getirir, demiş. Padişah, hükümet üzerinde Meclisten daha çok etkili imiş. Meclisteki ruhsal duruma göre, bu hükümeti düşürüp yerine gerekli koşulları taşıyan ulusal bir hükümet kurulamazmış." (belge: 236)

Bu bilgileri Anadolu ve Rumeli’de bulunan bütün komutanlara bildirirken şunu da ekledik:

"Temsilciler Kurulu, düşman elinde ve çeşitli yabancı etkilerin bas­kısı altında bulunan İstanbul’da daha ulusal ve özverili bir hükümetin işbaşına getirilmesindeki güçlüğü anladığı için Sadrazam paşanın bilinen bildirisine karşılık, 17 Şubat 1920 günlü genelge ile görüşünü bütün örgüt­lerine duyurmuştu. Ulusal birliği bozma düşüncesiyle yapılacak her girişim ve saldırıyı akla uygun davranışlarla başarısızlığa uğratmak gereklidir. Ulusal Örgütün işi bırakamayacağı üzerine ilgililerin yeniden dikkati çekilmekle birlikte, ulusal birlik ve dayanışmanın sağlamlaştırılması ve sürdürülmesi konusunda her zaman­dan çok sağgörülü ve uyanık bulunulmasını özellikle diler ve rica ederiz. (belge: 237)

Rauf Bey’e de, yanıt olarak şunu yazdım:

Harbiye Nazırlığı Başyaveri Salih Bey’e

Rauf Bey’e

Y: 19.2.1920 kapalı tele:

Felâhı Vatan Grubunun Sadrazam Paşa ve arkadaşlarıyla yaptığı tartışmaların tümünden açıkça anlaşıldığına göre, şimdiki hükümet, Millet Meclisinden aldığı güvene dayanarak, Ulusal Örgütün yurttaki erkini ve etkisini ortadan kaldırmaya çabalıyor. Hükümetin, ulusal eylemlere karşıt Olması dolaysıyla görevinden çıkarılan Faik Âli Bey’i müsteşarlığa, Ferit Paşa ve Ali Kemal ile birlikte çalışan Müsteşar Keşfi Bey’i Bursa Valiliğine ataması ve daha önce göreve getirilmeleri ulusça kabul edilmeyen Ahmet Fevzi Paşa ile Ziya Paşa’yı da Ankara’ya göndermek için üstelemesi, açıktan açığa Ulusal Örgüte karşı davranıldığının açık bir örneğidir, Hükümetle ulusun, tam bir birlik içinde çalışarak, önceden saptanan ilkelere göre ulusal isteklere uygun bir barış sağlanması gereğine her zamandan daha çok inandığımız için, hükümetin yürütümüne karşı koymaktan ve güçlük çıkarmaktan sakınmayı bir yurt ödevi sayıyoruz. Her şey bitmiş, ulusal ülküye ulaşılmış değildir. Daha pek korkunç olaylar çıkabilir. Geleceğin sonsuz belirsizlikleri içinde Ulusal Örgütün kurtarıcı çalışmasını umursayıp umursamadığını hükümetten sormak gerekir. Bize gelince tarihin bu memlekette şimdiye dek meydana getirmediği, bu ulusal birlik ve dayanışmayı bozma ereğini güden her eylemi bir vatan hayınlığı sayarak ona göre gerekli karşılığı vermekten çekinmeyeceğiz. Bunu yapmak zorunda kalacağımızın hükümet üyelerince bilinmesi pek yararlı olacaktır. Hükümetle aramızdaki uyumun ve birliğin korunması, ancak şimdiki durumun sürdürülmesine bağlıdır. Gereksiz atamalar ve görevden çıkarmalar; özellikle ulusal eylemlere karşı gelmesinden ötürü işten uzaklaştırılmış görevlileri yeniden atamakta direnilmesi, Ulusal Örgüte karşı bir düşmanlık sayılacağından bu gibilerin görev almalarına göz yumulmayacaktır. Hele Ahmet Fevzi Paşa ile Ziya Paşa’nın, gönderilirlerse hemen geri çevrilmelerinin bir oldubitti gibi görülmesi gerekir.

Millet Meclisindeki arkadaşların, bugünkü durumun ağırlığını kavradıkları halde, böyle olağandışı olaylar karşısında susmaları, her yandan kışkırtılan ve özendirilen hükümeti yüreklendireceğinden, amaca bağlı arkadaşların, bu konuda da sağlam ve açık bir durum almaları gerekmektedir. Hükümetin Meclise üstün olması, denetlemeyi güçleştireceğinden, böyle bir durum ortaya çıkarsa yurdun kurtarılması yolunda doğru kararlar alınamayacağı ve sonuç olarak da ulusal amaçların gerçekleşemeyeceği apaçıktır. Bütün ulusça benimsenen ve kutsal sayılan Ulusal Örgüt amaçlarının, Meclisçe benimsenmesini ve hükümet işlerinin bu amaçlar açısından denetlenmesini sağlamak için yurtseverce en son çabalarınızın esirgenmemesini önemle rica ederiz.

Temsilciler Kurulu adına Mustafa Kemal

 Rauf Bey’in bir başka yazısına da verdiğimiz yanıtı sunayım:

Harbiye Nazırlığı Başyaveri Salih Bey’e

Rauf Bey’e

Y: 20.2.1920 şifreye:

Hükümetin Millet Meclisindeki Gruba karşı gözdağı verici bir durum takınmasının, Grubun dayanışık bir siyasal kuvvet halinde gelişip ortaya çıkamamasından ileri geldiği açıkça anlaşılmaktadır. Her şeyden önce Grubun, bu bakımdan bilinçli bir denetleme kuvveti haline getirilmesi gerektiği belli oluyor. Hükümetin sonradan, gönül almak amacıyla sizleri çağırması, bugünkü güçsüzlüğünü anlamasından ve güçleninceye dek oyalayıp zaman kazanmak istemesindendir. Hükümete karşı kesin bir durum alma zamanı gelmiştir. Sadrazama ve Dahiliye Nazırına açıkça söylemek gerekir ki Ulusal Kuvvetler, sonuç alıncaya değin çalışacaklardır.

Yurdumuza giren ve ulusumuzun tam tutsaklığını isteyen düşmanlarımız, Ulusal Kuvvetlerin çalışmalarını istememekte kendilerini haklı bulabilirler. Ama, devleti ve ulusu kurtarmaya çalışan bir ulusal kuvvete, kendi hükümetinin sataşması ve saldırması şaşılacak bir şeydir.

İstanbul’un Osmanlı egemenliği altında kalacağı yolundaki İtilâf devletleri görüşü ne denli          sevinçle karşılanmışsa, İzmir ve Adana cephelerinde savaşın bırakılması yolundaki istekleri de bizi o denli şaşırttı. Harbiye Nazırına, İzmir ve Adana’nın da Osmanlı egemenliği altında kalması sağlanıncaya değin silahların elden bırakılamayacağı; Ermenilere bizim bir saldırıda bulunmadığımız Fransızların silahlandırdıkları ve kışkırttıkları Ermenilerle aramızda birtakım olaylar çıkmışsa, bunun sorumluluğunun Ermeni ulusçularına ve onları kışkırtanlara yüklenmesi gerektiği bildirilmiştir.

Hükümetin, Maraş ve Urfa’dan ileriye gidilmemesi yolundaki önerisine karşı, ulusa güven vermek ve Ulusal Kuvvetleri durdurabilmek için, Fransızların Adana’yı hemen boşaltmaya başlamaları istenmelidir. Yoksa, Ulusal: Kuvvetlerin kurtarma amacıyla yaptıkları savaşların önlenemeye­ceği ve bu ateşin Halep ve Suriye’ye yayılmak üzere bulunduğu; Fransızlar Adana ve dolaylarını boşaltmakta ne denli tez davranırlarsa o denli yararlanacakları kendilerine açıkça anlatılmalıdır. Anadolu basınının sert dilinin yumuşatılması İtilâf devletlerinin zulüm ve saldırılarına son vermeleriyle olabilir. Bunca haksızlıklara, zulümlere; dahası, kırımlara karşı çığlık koparan suçsuz bir ulusu susturmak gibi bir zulüm bizden istenmemelidir. Doğrusu aranırsa, dünyanın her bucağında basın, bu denli sıkı bağlardan sıyrılmış olup özgür ve serbesttir. Akbaş cephanesinden; bir bölümünün İngilizlere geri verilmesi için hiç bir yardımda bulunmamanızı isterdik. Boş bir fişek kovanının bile İngilizlere geri verilmemesi daha uygun olur düşüncesindeyiz.

Hükümet, İtilâf devletlerine karşı böyle yapmacıklı gönül alma gösterilerinde bulunmakla onları bize acındırabileceğini ve bu iki yüzlü davranışların barış koşullarını değiştirmeye etki yapacağını sanıyorsa, kendilerinin aymazlığına acırız. Kısacası, barışımızın söz konusu olduğu bu önemli zamanda Ulusal Kuvvetleri güçsüz gösterecek her davranışın ulu­sal yazgımız üzerinde uğursuz bir etki yaratacağı kuşkusuz olduğundan Meclisteki arkadaşlara düşen denetleme görevinin en büyük özveriyle yapılmasını özellikle rica ederiz.

Temsilciler Kurulu adına  Mustafa Kemal

ULUSAL KUVVETLERİN ÇALIŞMALARINI SÜRDÜRMESİ KONUSUNDA KAMUOYUNUN YOKLANMASI

Baylar, o sırada duyulan gereksinme üzerine Rauf Bey’e gene o gün şu teli de yazdım. Bu gereksinme, Temsilciler Kurulunun ve Ulusal Kuvvetlerin çalışmalarını sürdürmesi konusunda kamuoyunu yoklamaktı. Rauf Bey’e yazdığım bu teli, Erzurum’da Kazım Karabekir Paşa’ya da çektirmiştim.

Çok ivedi olup geciktirilemez.                                      21.2.1920

Rauf Bey’e

Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyetinin durumunu değiştirmeye yetki olacak kongrenin yapılması, tüzüğümüzün sonuncu maddesi gereğince, Millet Meclisinin, tam güvenlik ve özgürlük içinde yasama görevini yaptığını bildirmesine bağlıdır. Temsilciler Kurulunun, genel örgütün başında, barışa değin durumunu değiştirmemesi gerektiği, bütün arkadaşların uygun görmeleri ve üstelemeleri üzerine kabul edilmiştir. Oysa, hükümetçe özendirilen karşıcıl gazetelerin sataşmaları, Senatonun saldırıları, hükümetin tutumu ve yürütümü, özellikle Sadrazam Paşa’nın bildirisi ve Millet Meclisinde ulusal Kuvvetlerin türe dışı olduğunu ileri sürüp alkışlanan söylevler, kamuoyuna ulusal örgütlerden yüz çevirmekte ve Temsilciler Kurulumuzu güç bir duruma sokmaktadır.

Bir yandan Zeynelâbidin, Hoca Sabri, Sait Molla gibi kişilerin Pa­dişahın isteğine dayanarak ve yalız Ulusal Kuvvetleri ortadan kaldırmak amacıyla, her yerde kurmaya çalıştıkları, ‘‘Tealii İslam Cemiyeti’’ adı altındaki kuruluşlar, ulusal örgütlere açıkça saldırılara başlamışlardır. Örneğin, Niğde ve Nevşehir’de: ‘‘Bu ayın on dokuzuncu günü Millet Meclisi açıldı; ulusal örgütleri Padişahımız istemiyor.’’ gibi sözlerle halkı açık toplantılar ve gösteriler yapmaya sürüklemişlerdir, "Bu tutumu, Sadrazam Paşa’nın bildirisini alan kimi görevliler de desteklemişlerdir. Bu olayın Konya’ya ve her yere yayılması uzak bir olasılık değildir. Onun için:

1- Hükümetin, Ulusal Kuvvetleri tutmaktan yana olup olmadığını kesin olarak bildirmesi istenmelidir.

2- Felâhı Vatan Grubu, söz konusu olan tam güven ve özgürlük içinde olduğunu ve Ulusal Kuvvetleri dağıtmak gereğine inandığını bildirmeli ya da, tersini öngörüyor ve Ulusal Kuvvetlerin şimdilik kalmasına gereksinme duyuyorsa, ona göre hükümetin dikkatini  çekmekle birlikte, Mecliste de gereğince savunmalıdır. Bu konunun Grupça görüşülüp tartışılması gerektiği düşüncesindeyiz.

3- Ulusal örgüt ve kuvvetlerin ortadan kaldırılması, yurt yararı için yeğlenirse, İzmir, Maraş cephelerinde ve öteki cephelerde bulunan düşman kuvvetlerine karşı hükümetçe gereken önlemlerin alınması sağlama bağlanmalıdır.

Yukarıdaki dilek ve düşüncelerimizin büyük bir önemle dikkate alınmasını, gereğinin yapılmasını ve bizi de güç durumdan kurtarmak için sonucunun çok ivedi olarak bildirilmesini rica ederiz. İstanbul’daki kimi arkadaşların, bunca emeklerle meydana getirilmiş olan birliğe ve Ulusal Kuvvetlere indirilen yumruklara karşı kesin önlem alma yolunda son çabayı ve dayancı göstermekten çok, dışarıdaki uzak kuvvetlerden büyük umutlara kapılarak avundukları kuşkusuna düşüyoruz. Biz elimizdeki kuvveti iyi koruyamazsak, dış kuvvetlerin de bize değer vermeyeceklerini aklınızda kalmak üzere bilginize sunarız.

Temsilciler Kurulu adına

                                                                                            Mustafa Kemal

Kazım Karabekir Paşa, bu tele verdiği 23 Şubat 1920 günlü yanıtında: İstanbul’da Millet Meclisinde beliren akıma karşı Temsilciler Kurulunun ve Ulusal Kuvvetlerin karşıt ve üstün bir durumda olmasını hiç de uygun bul­muyorum. Ancak, Temsilciler Kurulunun, bu işin içinden onuruyla çekilmesini; işin sorumluluğunu ve durumun değerlendirilmesini Millet Meclisinin namusuna ve yurtseverliğine bırakmasını düşünüyorum. Millet Meclisi, Ulusal Kuvvetlerin ve Temsilciler Kurulunun böylece kal­malarını uygun bulmazsa... Kongrelerin kararları gereğince tam güvenle yasama ve denetleme yetkisini kullanmaya başladığından, Temsilciler Kuruluna, artık kararı kendisine bırakarak dağılmasını ve işbaşından çekilmesini yazar, bir de teşekkür eder. Fakat Millet Meclisi üyelerinin böyle bir sorumluluğu yüklenerek durumlarının ve gelecekleri­nin güvenli olduğu yolunda bir karar alıp bildirmeleri pek kuşku götürür, Rauf Beyefendi bu öneriyi yapar ve bu kararları aldırır da Temsilciler Kurulunun işbaşından çekilmesi gereğini bildirirse, o zaman Temsilciler Kurulu bunu sevinçle kabul eder, Basına ve yurda genelge ile du­yurur ve artık işbaşından uzaklaşır. Şeref ve onur yerini de yasal olarak saklı tutar. Kuşku yoktur ki, bir yıldan beri ulusun üstelemesi üzerine kurulmuş olan Aydın cephesi, ne dağılıp alınyazısını Yunanlıların eline bırakır, ne de hükümet bunları dağıtabilir. O savaşçılar, kendiliklerinden ve eskisi gibi savaşı sürdürürler. Fakat savaş, o yere bağlı kalır, Kolordu komutanları da kendi bölge­lerinde işleri, duruma ve amaca uygun bir biçimde yöne­tirler. Ondan sonra da, gelecekteki durumumuz ve davra­nışımız, olayların akışına göre düzenlenir. İşte görüşleri­min bunlar olduğu bilginize sunulur.’’ (belge: 238)

OLAYLARIN AKIŞINA BAĞLI KALAMAZDIK

Baylar, düşmanların İstanbul’a edimli olarak el koymasından aşağı yukarı 20 gün önce açığa vurulan bu görüş ve düşünce, incelenmeye değer. Ben yalnız bir noktaya dokunmakla yetineceğim. O nokta olayların akışına bağlı kalma gibi bir yazgıya boyun eğiştir. Biz kuşkusuz, kendimizi böyle bir boyun eğişe bırakamazdık. Tersine, olayların nasıl gelişebileceğini önceden gerçeğe yakın olarak kestirip karşı önlemlerini düşünmek ve zamanında duraksamadan uygulamak istiyorduk. İşte bundan ötürüdür ki daha önceden düşünceleri yoklamaya başlamıştık.

Baylar, milletvekili Mahzar Müfit Bey’in bir mektubuna verdiğim yanıtı olduğu gibi bilginize sunarsam, Kazım Karabekir Paşa’nın görüşlerine verilmesi gereken yanıt da kendiliğinden anlaşılmış olur. Mahzar Müfit Bey’in mektubunda yazdıklarını bildirmeyeceğim. Onu gerekirse kendileri yayımlarlar. Benim verdiğim karşılık şu idi:

Ankara, 25/26.2.1920

Hakkari Milletvekili Mahzar Müfit

Beyefendiye

Efendim Hazretleri,

14.2.1920 günlü uzun mektubunuzu ancak dün aldım ve yarınki postaya yetiştirmek üzere yanıtını hemen yazıyorum. Yüce Millet Meclisinin ve Felahı Vatan adındaki grubun gerçek durumunu anlatan yüksek sözleriniz beni üzdü. Açıklama ve anlatmamızla gözümün önünde beliren görünüş kaygı vericidir. Zavallı ulus; hayatını, varlığını, geleceğini savunmak, korumak ve güven altına almakla yükümlü bildiği sayın milletvekillerinin, gerçek ulusal ve yurtsal ödevlerini ilk anda ve ilk adımda unuttuklarını görüyor. Batılıların ve bütün düşman dediğimiz ulusların; Türkiye’de, Türklerde yetenek olmadığı gerekçesiyle her şeyin, bizim için olumsuz olan her şeyin uygulanmasına göz yumdukları biliniyorken ve her birimiz ayrı ayrı bu sanının çürüklüğünü ortaya koymaya kararlı olduğumuzu ileri sürerken, çıkarcı duygularımız, bencil tutkularımız, bize her şeyi unutturabilir. Önce gelen milletvekilleri şöyle yapacakmış, sonra gelen milletvekilleri böyle yapmış; Temsilciler Kurulu şunu kendine yakın görmüş, bunu bayağı görmüş… Bunları söyleyenler, koca Türk ulusunun sayın milletvekilleri öyle mi? Bu ruhsal durum ve bu ahlak niteliği karşısında şaşkınlıktan donakalırım. Yeni grup ya da partiden söz ediliyor… Sevgili dostum Mahzar Müfit Bey, açıkladığınız anlayışta ve yaradılışta olan adamların kuracakları gruptan da, partiden de ben, yurdu kurtarıcı sağlam bir sonuç alınabileceğine inanamıyorum. Ben ve Temsilciler Kurulu adı altında özveri ile ödev yapan arkadaşlar, bu yurdun kurtarılması, ulusun esenliği için ölünceye dek çalışmak isterken, sayın milletvekillerinin, durumlarından, davranışlarından ve aymazlık uçurumuna yuvarlanışlarından anlıyorum ki, buna da izin vermeyeceklerdir. Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyetinin örgütüne ve bu örgütün meydana getirdiği Ulusal Kuvvetlere dayanmanın gereği kalmadığını, çocukçasına ve aymazcasına işlemleri ve davranışları ile belli eden Millet Meclisinin ve Felahı Vatan Grubunun bu Rauf Bey’e konudaki kesin kararının soruşturup öğrenilmesini ve bize bildirilmesini yazdık. Bu kararın tezlikle öğrenilmesi için sizin de yardımınızı rica ederiz. Bu kararı verirken sayın milletvekillerinin, toplantı yeri olan İstanbul’da, kırk bin Fransız. otuz beş bin İngiliz, iki bin Yunan ve dört bin İtalyan kara kuvvetinin yığınak yaptığını ve İngiliz Akdeniz donanmasının Fındıklı Sarayı’na karşı demir atmış olduğunu göz önünde bulundurmaları gerektiğini anımsatırım.

Mustafa Kemal

AKBAŞ CEPHANELİĞİ VE KÖPRÜLÜLÜ HAMDİ BEY

Baylar, Rauf Bey’e yazdığımız son kapalı telde Akbaş cephaneliğindeki cephaneden bir bölümünün İngilizlere verilmesine yardım ettikleri yolunda bir dokundurma vardı. Bu sorunu biraz açıklayayım. Rumeli kıyısında, Gelibolu yakınında Akbaş denilen yerde bir cephane deposu vardı. Orada, Fransızların göz:altında tuttukları pek çok silah ve cephane bulunuyordu. Hükümet İtilâf devletlerine bütün bütüne boyun eğmiş görünmeyi yararlı saydığından, sözü­nü ettiğim cephanelikteki silah ve cephaneden bir bölümünü İtilâf devletlerine bırakmaya söz vermiş. Onlar da Vrangel (Wrangel) ordusuna göndereceklermiş. Rusya’ya götür­mek için bir Rus vapuru da Gelibolu’ya gelmiş. Hükümet daha önce, İstanbul’daki örgütümüz başkanlarının olu­runu ve yardımını da sağlamış...

Oysa baylar, Köprülülü Hamdi Bey adında yiğit bir arkadaşımız, Ulusal Kuvvetlerden bir birlik ile, 26-21 Şubat 1920 gecesi sallarla Rumeli kıyısına geçti. Akbaş cep­haneliklerine el koydu. Depoyu bekleyen Fransızları tutukladı ve haberleşme yollarını kesti. Silahları tümüyle, cepha­neyi bir bölümüyle, nöbetçi Fransız erlerini de tutuklayarak Lapseki’ye getirdi. Silahlarla cephaneyi yurt içine yolladık­tan sonra Fransız erlerini geri gönderdi. Akbaş deposunda sekiz bin Rus tüfeği, kırk Rus ağır makineli tüfeği, yirmi bin sandık cephane olduğu kestiriliyordu. (belge: 239 )

Bu olay üzerine İngilizler Bandırma’ya iki yüz kişilik bir kuvvet çıkardılar. Biz İtilâf devletleri askerlerinin, bu­lundukları yerlerdeki ve ulusal savaş bölgeleri gerilerindeki depolarda bulunan silah ve cephaneyi başka yere götüre­bileceklerini, kullanılmayacak bir duruma getirebilecek­lerini ya da depoların bulunduğu yerleri ele geçireceklerini düşünerek, bütün komutanlara verdiğimiz buyrukta bir­takım önlemler salık vererek hepsinin tam dayançlı ve kesin davranmaları gereğini de bildirdik. (belge: 240)

ANZAVUR’UN ULUSAL CEPHEMİZİ ARKADAN VURMAYA KALKIŞMASI

Baylar, hemen gene o günlerde Anzavur, Balıkesir ve Biga dolaylarında oldukça ağır ve korkunç durumlar yaratmayı başarmıştı. Balıkesir’de ulusal cephelerimizi arkadan vurmak istiyordu. Başına pek çok adam topla­mıştı. Karşısına gönderilen Ulusal Kuvvetlerle, Biga’da kanlı bir savaş oldu. Anzavur yendi. Kuvvetimizi dağıttı. Toplarımızı ve ağır makineli tüfeklerimizi ele geçirdi. Erlerimizi ve subaylarımızı tutsak ve şehit etti. Akbaş kahra­manı Hamdi Bey de bu şehitler arasında idi. Bundan sonra Ahmet Anzavur, kendi adıyla andığı Ahmediye Cemiyeti adı altında, alçaklık sınırını genişletti durdu.

Baylar, 3 Mart 1920 günü çekilen ve bize olağanüstü haberler ulaştıran bir kapalı tel aldım. Bu tel, İstanbul’dan, İsmet Paşa’dan geliyordu. İsmet Paşa, ben Ankara’ya gel­dikten sonra, Ankara’ya yanıma gelmişti. Birlikte çalışı­yorduk. Fakat Cemal Paşa’dan sonra Harbiye Nazırlılığına Fevzi Paşa Hazretleri geldi. Fevzi Paşa’nın özel olarak istemesi üzerine ve çok önemli bir iş için kendisini telin çekilişinden birkaç gün önce İstanbul’a göndermiştim.

Önemli olarak gördüğümüz nokta şu idi: Yunanlılar saldırıya hazırlanıyorlardı. Buna karşı, akla yatkın davranış bütün kuvvetleri hazırlayarak düzenli bir savaşa girmekti. Özellikle Fevzi Paşa Hazretleri, bu gereği ve bu zorunluluğu anlamakta idi.

İşte bu hazırlığı yapmak üzere İsmet Paşa’nın İstan­bul’da bulunması ve dahası, Genelkurmay Başkanlığına resmi olarak atanıp çalıştırılması çok yararlı olacaktı. Bu amaçla onun İstanbul’a gitmesini gerekli görmüştüm. İsmet Paşa’nın telyazısı şudur :

Harbiye, 3.3.1920

Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

Alınan bilgiye göre. İstanbul’da bir dernek kurulmuş ve bu dernek, İngilizlerle birlik olarak şu kararları almış: Şimdiki hükümetin düşürülmesi ve bilinen bir hükümetin kurulması Meclisin dağıtılması, İzmir ve Adana’nın düşman elinde kalmasını sağlamak için Ulusal Kuvvetlerin ortadan kaldırılması, dünyaya barış ve esenlik esneklik getirmek üzere İstanbul’da Müslümanlararası bir Halifelik Danışma Kurulu kurulması, Bolşevikliğe karşı fetva çıkarılması. Nazır Paşa, bu derneğin giriştiği işlere önem veriyor. Anadolu’daki Anzavur’un yaptıkları bu kararlara dayandığı gibi, İngilizlerin hükümete en çok baskı yapmaları da, buradan gelmektedir. Bilgi olarak sunmamı istediler. (İsmet)

Harbiye Nazırlığı Başyaveri Binbaşı Salih

ALİ RIZA PAŞA HÜKÜMETİNİN ÇEKİLMESİ

Baylar, biliyorsunuz ki İngiliz temsilcisi, Yunanlılar da içinde olmak üzere bütün İtilâf kuvvetlerine karşı savaşa son verilmesini hükümete önermişti ve bu sağlanırsa, İstanbul’un Osmanlı Devletine bırakılacağı yolunda yaldızlı bir söz de vermişti. Fakat İstanbul’da bu öneri yapılırken, Şubatın 18’inci, 19’uncu ve 20’inci günlerinde, Yunanlıların da İzmir’e yeni kuvvet, taşıt, pek çok cephane getirdiğini ve cephelere yollayarak yeni bir saldırıya hazırlandığını biz biliyorduk. Bu bilgimizi hükümet işlerine karışma­yınız yaygarasına bakmaksızın  İstanbul Hükümetine de duyurarak dikkatini çekmekten geri kalmadık.

Yunanlılar böylece saldırıya hazırlanırlarken, Ali Rıza Paşa Hükümeti başka bir öneri karşısında kalıyor:

‘‘Yunanlılar karşısında bulunan Ulusal Kuvvetleri üç kilometre geri aldırmak !’’

Ali Rıza Paşa Hükümetinin, bunu yapamayacağı besbelliydi. Ama amaç, onun düşürülmesi idi. Sadrazam, ister istemez, bu önerinin yerine getirilemeyeceğini, karşılık olarak bildirmiş.

3 Mart 1920 günü Yunanlılar saldırıya başladılar. Gölcük yaylasıyla Bozdağ’ı ele geçirdiler.

İşte bu olay üzerine Ali Rıza Paşa’nın düşünebildiği tek çıkar yol, yerinde: daha fazla kalmaktan vazgeçerek hemen çekilip bu sorumlu işten yakayı sıyırmak olmuştur. Çünkü, ulusal eylem1eri durdurma konusunda yapılan öneriyi yerine getirmeye çalışmış fakat başaramamış olan Ali Rıza Paşa, bu kez de öneriyi uygulattıracağım diye söz verip de bunu başaramazsa İtilâf devletlerince sorumlu tutulması da akla gelemez miydi?

Harbiye Nazırı Cemal Paşa, Başkomutan Bay Corç Miln’in buyruklarını uygulattıramadığından ötürü en sonunda hükümetten çıkarılmak durumunda kalmamış mıydı? Ali Rıza Paşa için de böyle bir işlem yapmaya kalkışılırsa, kendisini Padişahın koruyabileceğine güvenebilir miydi? Böyle bir durum ortaya çıkarsa ulusal isteklerin tek belirme yeri olduğunu söylediği İstanbul’daki Millet Meclisine güvenebilecek miydi? Ulusal buyrum adına ko­nuşmasının ve istekte bulunmasının artık yeri ve yolu kalmadığını söyleyerek cezalandıracağım diye gözdağı verdiği Temsilciler Kuruluna dayanmak gibi bir duruma düşmeli miydi? Demek ki, kendisi için çekilmekten daha uygun bir şey olamazdı. İşte o da öyle yapmıştır. (belge: 241)

Ali Rıza Paşa, hükümete ilk saldırdığında çekilmesi gerektiği yolundaki uyarma ve anımsatmamız kabul etmedi. Yerinde durmakla yurda yararlı olacağını söyledi. Millet Meclisi de bu bilinçsizce görüşü uygun bularak onu yerinde tuttu. Acaba yapılması söz konusu olan ödev, Yunanlılara, saldırı hazırlıklarını tamamlayarak yurdun kutsal topraklarından daha bir bölümünü çiğnemek ve pek sevgili yurttaşlarımızdan daha bir çoğunu süngüler altında inletmek için gerekli zamanı hiç ses çıkarmadan bağışlamak mıydı?

PADİŞAH, İŞİN VE DURUMUN GEREĞİNE GÖRE BİR KİŞİYİ SADRAZAMLIĞA SEÇECEĞİNİ BİLDİRİYOR

3 Mart 1920 günlü kapalı tellerle Rauf ve Kara Vâsıf Beyler hükümetin çekilmesini haber verirlerken, Felâhı Vatan Grubu Başkanının, Meclis Başkanı Vekillerinin saraya gönderildiklerini de bildiriyorlardı. Bu başkanlar, Padişah katına kabul olunmamışlar. Başyazman ve baş­mabeynci ile görüşmeleri buyrulmuş. Grup Başkanı, ulusal örgütün Padişaha bağlılığını bildirmiş. Sözü hükümetin çekilmesine getirmiş. Padişah, başyazman aracılığı ile şu buyruğu bildirmiş: ‘‘Bütün milletvekillerine selam. İşin ve durumun ağırlığını ben de onlar kadar anlıyorum. İşin ve durumun gereğine göre bir kişiyi sadrazamlığa seçe­ceğim. Onun yetkisine el uzatarak arkadaşlarının seçimine karışamam. Ancak, ona, çoğunluk grubuyla anlaşmasını öğütleyeceğim.’’

BENİ İŞLERE KARIŞTIRMAMAK İSTEYENLER BENDEN HEMEN SONUÇ VERECEK ÖNLEM BEKLİYORLAR

Başkanlardan meydana gelen kurul, teşekkür ederek ayrılmış. (belge: 242) Verilmekte olan bilgiler arasında şunlarda vardır: ‘‘Milletvekilleri şaşalamış; ama, isteğe uy­gun bir hükümet kurulacağına güveniyorlar. Yabancıların, Hürriyet ve İtilâfçıların ve Nigehbancıların, düzenledikleri gerici hareketlerde başarıya ulaşabilmek için, Ferit Paşa’yı ya da yakınlarından birini iş başına getirmeleri de düşünülebilir. Meclisi, kesinlikle dağıtacaklardır .Padişah katında etkili olacak önlemlerin orada alınması buyruklarınıza sunulur.’’

Baylar, tuhaf değil midir ki, bugün bu sunuda bulu­nanlar, daha birkaç hafta önce: ‘‘Meclis resmi olarak açıldığına göre, bundan sonraki buyruklarınızın bana bildirilmesini ve görüşlerinizin her yerde gereği gibi savunu­lacağına güvenmenizi’’ diye yazan kişilerdir. Birkaç hafta önce, İstanbul Hükümeti ile görüş birliğine vararak beni, işlere ve yürütüme karışmaktan alıkoymak isteyen kişiler, bugün İstanbul’da hiçbir şey yapmaya güçleri yetmediğini açığa vurarak, buradan, Temsilciler Kurulundan etkili önlemler bekliyorlar.

Biz, bu isteği de yerine getireceğiz. Ama bu kişilerin isteği olduğu için değil; bunu, yurdun yararı böyle buyur­duğu için...

Baylar, 3 Mart günü ve 34 Mart gecesi, İstanbul’la haberleşmek ve oradaki durumu anlamakla geçti. 4 Mart günü, gerek İsmet Paşa’dan ve gerek öbür kişilerden al­dığım bilgiler üzerine durumu, genelge ile bütün ordularla örgüt merkezlerimize ve ulusa bildirdim. (belge: 243, 244) Millet Meclisi Başkanlığına şunu yazdım:

Ankara 4.3.1920

                                   Millet Meclisi Yüce Başkan Vekilliğine

İtilâf devletlerinin işlerimize birçok kez karışmaları karşısında artık Ali Rıza Paşa Hükümetinin çekilme kararını Meclise bildirdiği üzüntüyle haber alınmıştır. Aydın cephesinde, kutsal yurdumuzu ele geçirmeye ça­lışan düşmanla Ulusal Kuvvetler çarpışmakta ve yurdun her karış topra­ğına, özverili ve içten bağlı çocukları gömülmektedir. Hiçbir güç, hiçbir yetki, tarihin buyurduğu bu ödevden ulusumuzu alıkoymayacaktır. Ulu­sal ve yurtsal bağımsızlığımızın sağlanması uğrunda her türlü özveriye ha­zır bulunan ulusumuzun kutsal coşkusunu, ancak ulusun tam güvenebileceği bir hükümetin işbaşına getirilmesi yatıştırabilir. Bütün ulus, bu tarihsel günlerde, ulusal burumunun tam vekilliğini üzerine almış bulunan millet­vekillerinin kesin kararlarını sabırsızlıkla beklemektedir. Yurda ve tarihe karşı yüklendiğimiz büyük sorumluluğu ve bütün dünyanın, kürsülerinize çevrili olan dikkatli bakışlarını düşünerek, ulusun özverili dayancına uygun kararlar alacalınıza güvendiğimizi ve yurtseverce çalışmalarınızda bütün ulusun sizinle birlik ve size destek olduğunu bilgilerinize sunarım efendim.

Temsilciler Kurulu adına Mustafa Kemal

 Padişaha da şu teli çektim baylar:

Ankara, 4 Mart 1920

                                                           Padişah Hazretlerine

İtilâf devletlerinin, bağımsızlığa ve onura dokunan saldırılarına ve Ateşkes Anlaşmasına uymayan karışmalarına ve davranışlarına daha çok dayanamayan hükümetin çekilmesiyle yüce devletinizde yeniden bir hükümet bunalımı belirmesi, ulusumuzda derin bir coşku uyandırmıştır. Yüce Padişahlık ve Halifeliğinizin çevresinde düşünce ve ülkü birliğine vararak, yüce bağımsızlığınız ve dokunulmazlığımı ve yüce devletinizin ülke bütünlüğü için son özveriyi göze almış olan bütün uyruğunuz düşmanlarca yönetilen birtakım uyuşmazlık ve kargaşa düzenlerinden dolayı öteden beri üzgün ve kaygılı bir durumda olup, hükümet bunalımının elden geldiğince çabuk giderilmesini ve ulusal amaçları gereği gibi gerçekleştirebilecek değerli bir hükümet kurulmasını beklemektedir. Millet Meclisinin çoğunluk grubunda yoğunlaşan ulusal istek ve eğilimlerin yüce katınızca da destekleneceğine, bütün uyruğunuz gibi Kurulumuz da inanmaktadır. Ancak, içteki ve dış­taki bin türlü tutkunun kabarması üzerine dirliği ve esenliği korkulu olan yurdumuzun, ulusal vicdana güven veremeyecek bir hükümet başkanına bir dakika bile katlanamayacağını ve Tanrı esirgesin, böyle bir durum ortaya çıkarsa bunun 0smanlı Devleti tarihinde benzeri görülmeyen acı olaylara yol açacağını, yüce Padişahlık katının bilgilerine sunmayı bir yurt ödevi sayarız. Buyruk Padişahımızındır.

Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk

                                                            Cemiyeti Temsilciler Kurulu  adına

                                                                                Mustafa Kemal

Bu telin birer örneğini, bilgi için Millet Meclisi Baş­kanlığına ve kolordu komutanlarına yolladıktan başka, birer örneğini de İstanbul gazetelerine ve Basın Derneğine vermesini İstanbul telgrafhanesine buyurduk. Bundan baş­ka baylar, komutanlara, valilere, mutasarrıflara ve Müda­faai Hukuk merkez kurullarına ayrıca şu genelgeyi de yolladık:

4 Mart 1920

İtilâf devletlerinin katlanılmaz bir duruma; gelen karışmalarından ve, baskılarından ötürü hükümet, dünkü 3 Mart günü çekilmiştir. Aldığımız sağlam haberlere göre hükümet. Ferit; Paşanın ya da ona benzer birinin işbaşına getirilmesini ve İstanbul’da yabancıların isteklerine hizmet edecek bir Halifelik Danışma Kurulu kurulmasını sağlamak üzere karşıcıl partilerin aracılığıyla kurulan ve dış düşmanlarca yönetilen bir komitenin çalışmalarına kolaylaştırmak için İtilâf devletleri, ilkin hükümeti çekilmeye zorlayacak baskılar yapmışlardır. Durumun bu ağırlığı karşısında kuşkusuz. Millet Meclis gereği gibi etkin girişimler yapmaktadır. Ancak bu girişimlerin edimli olarak desteklenmesi içini ulusal amaçları hemen gerçekleştiremeyecek bir hükümet başkanına ulusun katlanamayacağını çok sert bir dille Padişahlık katma. Millet Meclisi Başkanlığına ve basına bildirmek gerekir. Bu tel alınınca, bir dakika bile geçirilmeksizin, bu yolda telyazıları hazırlanarak bu gece kesinlikle çekilmesinin sağlanmasını buraya da yarın sabah dek bilgi verilmesini önemle rica ederiz.

                                                                  Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk

                                                                    Cemiyeti Temsilciler Kurulu adına

                                                                                Mustafa Kemal

Baylar, verdiğimiz yönerge gereğince, yurdun her yanından, ulusun her yönetim katından 4/5 Mart gecesi başlayan tel fırtınası, aynı beşinci ve altıncı günleri, Pa­dişah ve Millet Meclisi saraylarında istenilen etkiyi yaptı.

SALİH PAŞA SADRAZAM OLUYOR

Sonunda, 6 Mart günü, kim olduğunu anlayamadığı­mız bir kişiden şu haberİ aldık:

                                                                         İstanbul, 6 Mart 1920

Temsilciler Kuruluna

Sadrazamlık görevinin Bahriye Nazırı Salih Paşa’ya verildiği bilgilerine sunulur.

                                                                                     Müdafaai Hukuk Cemiyeti

                                                                                      Genel Yazman Vekili

                                                                                                 Halit

Bu telin ardından şu tel geldi:

Millet Meclisi, 6 Mart 1920

Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

Kutlu Halife Hazretleri, şimdi Millet Meclisi Başkanını yüksek katlarına buyur ederek sadrazamlık görevini, Senato üyelerinden eski Bahriye Nazırı Salih Paşa’ya verdiklerini bildirmişlerdir. Salih Paşa’da hükümeti kurma işiyle uğraşmakta olduğundan bunalımın yarın akşama dek büs bütün ortadan kalkacağı bildirilir.

Millet Meclisi Başkanı

                                                                                                Celâlettin Arif

Baylar, Rauf Bey’in de o gün, fakat daha hükümet başkanı belli olmadan verdiği bilgiler vardır. Dikkate değer olduğu İçin bu bilgileri veren telyazısını olduğu gibi sunuyorum:

Kişiye özel, çok ivedidir.

Dakika geciktirilemez.                                                      Harbiye, 6 Mart 1920

Ankara Yirminci Kolordu Komutanlığına

Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine:

1- Dün gece İzzet ve Salih Paşalarla görüştüm. Her ikisine de sadra­zamlık önerilmemiştir. Vekillik eden hükümet de kimin olacağını bilmiyor. Eski Dahiliye Nazırı Reşit Bey’in Saray ile Fransa ve İngiltere elçilikleri arasında gidip gelmekte olduğu sağlam yerden öğreniliyor. Bir söylentiye göre, Reşit Bey’in sadrazamlığa getirileceği sanılıyor. Önceki gece Padişah Hazretleri, Tevfik Paşa’yı kabul etti. Daha sonra Ferit Paşa’yı kabul ederek, saat beşten sonraya dek görüştü. Dünkü Cuma günü Baltalimanında Ali Kemal ve eski Dahiliye Nazın Mehmet Ali’nin de bulun­duğu bir toplantıda uzun görüşmeler oldu. Daha sonra Rahip Fru da ka­tılarak Ali Kemal’in evinde görüşmeler sürdürüldü. Celâlettin Arif Bey, dün saat dört sonrada Padişah katına kabul olundu. Şimdiki bunalımın sürüp gitmesi doğru olmadığından, yurdun ve Millet Meclisinin güvene­ceği bir hükümetin bir an önce işbaşına getirilmesi için Celâlettin Arif Bey’in birkaç kez ileri sürdüğü dileğe karşı Padişah Hazretleri, durumun inceliğini onun gibi anladığını ve Ulusal Kuvvetlerin gerekliliğine inandığı­nı bildirdikten sonra, içeride ve dışarda güven sağlayabilecek bir kişinin sadrazamlığa pek çabuk atanamayacağı ve pazara dek düşünmek gerektiği yolunda karşılık vermişler. Daha önce bilginize sunduğum olaylardan se­zinlediğime göre Padişah İngilizlerle konuşup yazışmaktadır ve Londra’dan gelecek karşılığı beklemektedir. Herhalde durum pek bunalımlıdır. İn­gilizlerden umutlu olurlarsa. Ferit Paşanın Sadrazamlığa getirilmesi bile uzak görülemez. Kısacası, şimdiye değin Padişah doğrudan doğruya Tevfik ve Ferit Paşalardan başka kimseyi kabul etmemiş ve Ferit Paşa ile görüşmesi de gizli olmuştur. Saray adamlarından güveninizi kazanmış olduğunu bildiğim bir kişi, Perşembe günü, Padişahın pek yakınları adına beni özel olarak gördü ve düşüncemi sordu. Sorusuna yanıt olarak, durumu, Padişahlık yararına, devlet ve ulus yararına çözümleyebilecek kişinin siz olabileceğinizi; fakat şu sırada düşman elinde bulunan İstanbul’a dönemeyeceğinize göre, İzzet Paşa’nın sadrazam olması gerektiğini açık bir dille söy­ledim. Salih Paşa Meclisin kapatılabileceğini de sezdiriyor. Birinci Başkan Vekili Hüseyin Kazım Bey’in de, Sarayla ve İngilizlerle Meclis adına dolaplar çevirdiği anlaşılıyor. Bilgilerinize sunulur.

Celâlettin Arif Bey bugün saraya gidecek. Durumu çok açık olarak Padişaha anlatacak, karşıcılları iş başına getirirse. Anadolu’daki örgütlerin sarsılacağını, böylece, kendileri için dokuncalı olan Doğudaki ilkelerin yurdumuza gireceğini ve Halifeliğin Müslümanlar gözünde ne, duruma düşeceğini açıklayacak ve Anadolu’dan, ulusal örgüt merkezlerinden bu konuda gelen bütün telyazılarını gösterecek ve bununla ilgili olarak ayrıca yazılı bir rapor sunacaktır. Raporu birlikte yazdık. Örneğini sonra sunarız. (Rauf)

2- Bu tel, 6.3.1920 günü saat 17;15 sonrada Harbiye Telgrafhanesine verilmiştir.

                                                                                     Harbiye Nazırlığı Başyaveri

                                                                                                 Salih

Baylar, Rauf Bey’in, sadrazam bulmak söz konusu olurken benden söz açması kuşkusuz gereksizdi. Aramızda hiç böyle bir söz konuşulmuş değildi. Ben İstanbul Hükü­metinin yaşayacağından işin başından beri umutlu değil­dim. Osmanlı Devletinin yaşayışını bitirdiğine ise çoktan inanmıştım. Osmanlı Devletinin sadrazamlığını üzerime al­mak gibi cılız ve anlamsız bir düşüncenin benim kafamda yeri olamayacağı kuşkusuzdu. Ben, doğal bir biçimde geçmekte olan devrim evrelerini soğukkanlılıkla izlerken, ya­rının önlemlerinden başka bir şey düşünmüyordum.

Rauf Bey , sözkonusu ettiği Celâlettin Bey’in raporu­nun örneğini de gönderdi. (belge: 245) Hükümet kurul­duktan sonra da şu bilgiyi verdi:

Harbiye, 8.3.1920

                             Yirminci Kolordu Komutan Vekilliğine

Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine:

1- Hükümet şöyle kurulmuştur: Sadrazam Salih Paşa, Şeyhülislam yerinde, Dahiliye yerinde, Hariciye Safa Bey yerinde, Harbiye yerinde, Bahriye Salih Paşa vekil olarak, Nafıa Tevfik Bey asıl olarak, Maliye Tev­fik Bey vekil olarak, Devlet Şûrası Abdurrahman Şeref Bey vekil olarak, Maarif Abdurrahman Şeref Bey asıl olarak, Evkaf eski Şeyhülislam Ömer Hulûsi Efendi asıl olarak, Adliye Celâl Bey, Ticaret Defterhane Emini Ziya Bey.

2 -Celâl Bey’in tutumunu bilmiyoruz. Bu kuruluş, Damat Ferit Pa­şa’ya zaman kazandırmak için Sarayın bir düzenidir. Salih Paşa, bir bunalımı önleyerek bu yolda yurda yararlı bir hizmet gördüğü inancındadır. Bizim düşüncemiz bu hükümete güvenoyu vermemektir ve bunu, Grupta sağlamaya çalışıyoruz. Ferit Paşa tehlikesi şimdi de vardır. Buna göre du­rumun güven altına alınması buyruklarınıza sunulur.

3- Dikkate değer olarak şunu da bilgilerinize sunalım ki, Salih Paşa, Millet Meclisinden nazır alamayacağı anlaşıldıktan sonra, dışardan alacağı kişileri seçerken Grubun görüşünü soracaktı. Oysa, şimdi bundan da vaz­geçerek adları bildirilen kişilerle hükümeti kendiliğinden kurmuştur efen­dim. (Rauf)

Harbiye Başyaveri

                                                                                                          Salih

TRAKYA’DA CAFER TAYYAR BEY’İN İZLEDİĞİ YANLIŞ BİR YOL

Baylar, İstanbul bunalımı üzerine verdiğim açıklama epeyce uzadı. Aslına bakılırsa, İstanbul’da öteden beri sürüp giden duruma yeniden daha birçok olayların eklen­diğini göreceğiz.

İzin verirseniz, yeniden İstanbul’a dönmek üzere, biraz da Edirne dolaylarındaki duruma göz atalım. Şim­diye değin genel olarak söylediklerim arasında yeri geldik­çe Trakya’yı da hiçbir zaman örgütlerimizin ve tasarıları­mızın dışında tutmadığımızı anlatmış olduğumu umarım. Edirne ile ilişkimiz ve yazışmalarımız, yurdun her yeri ile olduğu gibi sürdürülmekte idi.

Yaptığımız yazışmalardaki dikkate değer kimi noktaları yüksek topluluğunuza açıklayarak bildirmek uygun olur.

Birinci Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Bey, 31 Ara­lık 1919 günlü çok uzun bir raporunda, Trakya’da ve özel­likle Batı Trakya’da, Yunanlıların yaptıkları işleri ve giri­şimleri pek güzel açıklıyordu. Düşmanın bu olağanüstü çalışmalarına karşı kendisinin gereği gibi önlem alamadığından yakınıyordu.

‘‘Kolordusunun, bu olaylar ve gelecekte çıkabilecek olaylar karşısında bir askeri düzen almasına General Miln’in olmaz dediğinin yazışma sonunda anlaşıldığını’’ bildiriyordu. (belge: 246)

General Miln’in gerekli düzenlemeleri yapmamıza olmaz diyeceği kesinlikle kuşku götürmezdi. Bu açık gerçeği yazışma yoluyla sorup anlamaya bilmem nasıl bir düşünce ve mantıkla kalkışılmıştı?

Cafer Tayyar Bey’e 3 Ocak 1920’de verdiğim yönergede, gönderdiğimiz gizli yönetmeliğe göre silahlı birlikler kurulmasını yeniden anımsattım: ‘‘Askeri düzeni değiştirmekle elde edilmesi düşünülen yararların böylece karşılanması gerekir." dedim. (belge: 247)

Harbiye Nazırı Cemal Paşa’ya da gene o gün durumu bildirerek, Yunanlıların Doğu Trakya’da olsun, hazırlıklarına engel olmasını yazdım. (belge: 248)

Trakya-Paşaeli Cemiyetinin gönderdiği raporlarda gereği gibi örgütler kurulamadığından söz ediliyor ve kimi yüksek görevlilerden yakınılıyordu. (belge: 249) Bu gibi görevlilere öteden beri bir takım uyarmalarda bulunuyor­dum. (belge: 250)

Yakınmaların önemlisi Cafer Tayyar Bey’den yapıl­maya başlandı. Örneğin, bu konu ile ilgili olarak okuyacağım şu mektup bir fikir; verebilir sanırım:

26 Ocak 1920

Sayın Paşam,

Arif Bey’in, Trakyalılarla ilgili olarak, sözlerini doğrularım. Trakya Cemiyeti, silah gücü ile desteklenmemiştir. Ne yazık ki, Cafer Tayyar hepimizi aldatmış; en küçük örgüt bile kurmamış, bir tek tüfekle olsun, silahlan­dırma işine girişmemiştir. Cafer’i, yalnız kendisini düşünmekle suçlarım. Bulgaristan olaylarında da büsbütün habersiz, tam bir aymazlık içindedir.

Son günlerde Cafer’in, tümenlerine yazdığı bir buyruk bir rastlantı ile elimize geçti. Yunanlıların eylemlerinden ve düşüncelerinden söz ettikten sonra, bu durum karşısında artık Müdafaai Hukuk Cemiyetinin yönergesine göre ulusal örgütler kurmaya başlamak gerekirken. bu işte subaylar aracılığı ile halka yardım edip etmemek konusunda ne düşündüklerini komutanlardan soruyor. Artık düşününüz... Tanrı ulusal işlerde aldatanları yok etsin! Ama, yazık aldanmış olanlara!

Sonuç: Bulgar askerleri Batı Trakya’yı boşaltarak gittikleri ve beş on görevliyle 150-200 jandarmadan başka kuvveti yokken bile, ayaklanarak ve savaşarak yurdu savunacağını beklediğimiz Trakya, bir şey yapamadı. Cafer, bu durumda bir acı duydu mu bilmem? Bunun için, artık Topçu İh­sanı. Veteriner Rasim’i (zeki, canlı, ılımlı pek güvenilir bir arkadaş) örgüt kurmak üzere Trakya’ya göndereceğiz. Buradan silah da göndereceğiz. Körolası Cafer, yalnız bunları serbest bıraksın, gölge etmesin başka bir bağış istemeyiz.

Edirne kesimini İngilizler, kendi soyundan olan erlerle teslim alıyorlar. Yunanlılar Hadımköy, Çorlu, Lüleburgaz’da toplanıyorlar. Bulgaris­tan kaynaşıyor. Yunan haydutluğu çok. Halkın sızlanması karşısında Vali, elini ovuşturmakta. Cafer güçsüzlüğünü göstermekte. Trakya’nın bolşevik­liğe karşı yabancı kuvvetlerin yığınak yeri olacağı, Bulgarların saldırısına uğrayacağı umulur. Orada güçlü bir pençe ve kafa gerek. Ne Cafer, ne Vali bu işe yeterli ve özverili değillerdir. İşte gidiş ve durum budur. Ben bunlarla çok uğraşıyorum. Geçen gün bir kapalı telinizi almış, pek üzülmüş ve kapalı telle açıklama isteğinde bulunmuştum. Yanıt alamadım. Paşam, kişisel bir siyasa güttüğümü mü sanıyorsunuz? Yoksa. amacı kavramayacak, durumu anlamayacak şaşkınlardan olduğumu mu sanıyorsunuz? Her ikisini de pro­testo ederim. İnancım ve ereğim birdir. Hiç sapmadan yürüyorum. Yalnız başka bir şey düşünüyor ve bana söylemek istemiyorsanız ona bir şey diye­mem. Açıkça bildirmenizi rica ederim. Sert ve azarlayıcı sözlere pek çok üzülürüm. Bu, beni çalışmaktan alıkoymaz. Beni karşıtlığa sürüklemez. Ama kuşkusuz arada senlik benlik savı çıkmasına neden olabilir. Buna göre dik­katinizi çeker ve gerçek iyice belirmeden ve benim neler çektiğimi anlama­dan girişimlerde bulunmanızın, durumunuzdan beklenen ve hiç savsaklana­mayacak olan incelik ve soğukkanlılık gereği olduğunu şuracıkta söyleme­me izin vermenizi rica ederim. Saygılarımla başarı dileklerimi sunarım pa­şam.

Vâsıf

Baylar, Edirne’den gelen yazılardan, raporlardan, bence yanlış bir siyasal görüş üzerinde durulduğu anlaşılı­yordu. Şimdi okunan mektupta da, bu yanlış görüşün benimsendiğini gösteren tümceler vardır. Bu yanlış ilkeyi düzeltmek için öteden beri ileri sürdüğümüz düşüncemizi 3 Şubat 1920 günü bir kez daha Cafer Tayyar Paşa’ya ve İstanbul’da Rauf Bey’e yineledim.

Yinelediğim düşünce şu idi:

Doğu ve Batı Trakya’nın ulusal bir bütün olarak tasarlanması ve söylenmesi doğru bir siyasa değildir. Doğu Trakya’nın yurdumuzun bir parçası olduğuna karşı gelinemez ve tartışılamaz. Batı Trakya ise, bir antlaşma ile daha önce bırakılmış bir topraktır.

Olsa olsa, Doğu Trakya, Batı Trakya’yı kurtarmaya çalışanların bir toplanma ve yönetim yeri olabilir.

Doğu ve Batı Trakya’nın birliğini üsteleyerek ileri sürmek, Doğu Trakya’da da birtakım isteklerin ileri sürülmesine yol açabilir.

Bulgarların da, Adalar Denizi’nde iktisadi bir çıkış yeri istemeleri ayrıca üzerinde durmayı gerektirir. Bulgaristan’da bu bakımdan çalışılmalıdır_._(belge: 251)

Cafer Tayyar Paşa da görevlilerden, ileri gelen kişilerden, halktan yakınıyordu. 7/18 Mart 1920 günlü bir kapalı telinde: ‘‘Bizde halk her işi hükümetten beklemekte, yük­sek sivil görevlilerin yan tutmamaları yüzünden ulusal örgütler isteklerinize uygun olarak kurulamamaktadır. İl içinde sık sık yapmakta olduğum denetlemelerde özellikle köylülerle sıkı ilişki kuruyorum …………………………………………………………… Ama, her köye gidemiyorum……………İşin, köklü ve yaygın olması hepimizce istenilmekte olup bunun da bildirilen sakıncaların ortadan kaldırılmasına çalışılmakla gerçekleştirilebileceğini bilginize sunarım.’’ diyordu. (belge: 252)

Baylar, General Miln, Cafer Tayyar Paşa’ya kolor­dusunun durumunu değiştirmiyor. Vali ve mutasarrıflar yansız kalıyor ve her işi hükümetten bekleyen halka ulu­sal örgüt kurmada önderlik ve kılavuzluk etmiyorlar. Bu sakıncalar kalkmadıkça, işin köklü ve yaygın olamayacağı kanısında bulunuluyor.

KARAKOL CEMİYETİ İSTANBUL’DA ÖRGÜTÜNÜ GENİŞLETMEYE ÇALIŞIYOR

Baylar, bir ara bir Karakol Cemiyetinden ve onun çalışmalarını yasaklama konusundaki girişimlerimizden söz etmiştim. Bu; cemiyetin İstanbul’da örgütünü daha da geliştirmeye çalıştığı anlaşılıyor. Yeniden şöyle bir uyar­mada bulunmak gerekti:

                                                                                     2 Mart 1920

Yazı ile                                                                                                                  

Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanı Albay

                                                           Şevket Beyefendiye

İstanbul’da bulunan örgütümüzün, amacı gerçekleştirmeye yetme­diği anlaşılmaktadır. Çeşitli zamanlarda ve hele bugünlerde Ankara’ya gelen ve durumu bilen kimi kişilerin verdikleri bilgiye göre, bu işteki başa­rısızlığın nedeni Anadolu ve; Rumeli Müdafaai Hukuku Cemiyeti Örgütü adı altında Karakol Tüzüğünün uygulanmasına çalışılması olduğu anlaşılmıştır.

Karakol Tüzüğü, birçok kimseleri örgütlerimizle ilişki kurmaktan ürkütmüştür. Bundan ötürü, örgütlerimizi Müdafaai Hukuk Örgüt Tüzü­ğüne göre kurmak, özellikle İstanbul için yeter. Çünkü, İstanbul’da asıl gücü, düşünce akımlarını birleştirmekte aramalıdır. İstanbul’da edimli eylemler ve özel girişimler için kurulacak silahlı örgüte bile, Mudafaai Hukuk Tüzüğü Eki’nin uygulanması yeter. İstanbul Merkez Kurulu ve ona bağlı örgütler yönetim kurullarının açıktan çalışmalarında sakınca görülü­yorsa, bu kurullarda görev alacak kişiler, kimliklerini gizli tutabilirler. Bu yolda kurulmuş ve kurulacak olan örgütlerin ve bunların merkez kurulları ile yönetim kurullarında görev alan kişilerin adlarının güvenli bir araçla bildirilmesi pek çok rica olunur efendim.

Temsilciler Kurulu adına

Mustafa Kemal

İSTANBUL’DAKİ ULUSAL KUVVETLER İLERİ GELENLERİNİN TUTUKLANMASI İÇİN LONDRA’DAN GELEN BUYRUK

Şimdi isterseniz, yeniden İstanbul’a dönelim. 11 Mart 1920 günlü bir telde Rauf Bey şu bilgiyi veriyordu: 10 Mart 1920 günü öğleden sonra İtilâf temsilcileri toplanmışlar. Londra’dan gelen ve İstanbul’daki Ulusal Kuvvetler ileri gelenlerinin tutuklanması ile ilgili olan bir buyruk üzerinde görüşmüşler ve buyruğu yerine getirmeye karar vermişler. Bu bilgi, güvenilir bir kişiye sağlam bir yerden gizlice verilmiş ve bu gibi kimselerin bir an önce İstanbul’dan uzaklaşmaları gerektiği bildirilmiş. İlgililer, bu konuyu çeşitli yönlerden inceledikten sonra, işin sonuna dek İstanbul’da kalarak namus ödevini yapmaya karar vermişler. Sadrazam Salih Paşa, bile bile bu duruma yol açmakta imiş. Onun için hükümeti düşürmeye çalışacaklarmış. Başaracaklarına güveniyorlarmış. (belge: 253)

Rauf Bey’in bu telinin arkasından, gene o gün gelen kısa bir telinde: ‘‘Son bildirdiklerimize karşı ve hükümetin durumu üzerine hiçbir düşünce bildirmediğiniz için, telin size varmamış olmasından ve sağlığınızdan haklı olarak kaygılıyım. Yanıtınızı gözlüyoruz.’’ denilmekte idi.

Rauf Bey’e ve bilgi için On Beşinci ve Üçüncü Ko­lordulara 11 Mart günü şu bilgiyi vermiştim:

11 Mart 1920

Dün akşam, yani 10/11 Mart 1920’de Ankara’da Fransız Temsilcisi Yüzbaşı Buazo’nun (Boizeau) dilmacı olup bize öteden beri gizlice haber ulaştıran bir kişi, Ankara’daki İngiliz Temsilcisi Vitel’in (Withall), aldığı bir tel üzerine, ağırlıkları ve yanındaki adamlarıyla birlikte bugün Ankara’dan ayrılarak İstanbul’a gideceğini ve onun binip gittiği trenden sonra İn­gilizlerin, demiryolu ulaştırmasını durduracaklarını bildirdi. Adı geçen Vi­tel, gerçekten bugün, habere uygun olarak, yola çıktı. Bu bakımdan, demir­yolu ulaştırmasının da durması büyük bir olasılıkla bekleniyor. Bu işin, İtilâf devletlerince İstanbul’da alınan önlemlerle ilgili bulunduğu kuşku götür­mez.

Mustafa Kemal

Rauf Bey’in son yazısına da şu yanıtı vermiştim:

"Hükümete güvensizlik oyu vererek atılımın sizden gelmesi o denli güçlü bir nedene dayandırılamayacaktır. Grubun dayanışma ve direnme gücü ve işbirliğindeki kesin dayancı üzerine açık bir görüşe ve kanıya varma­dıkça, Salih Paşa’nın Grup Yönetim Kurulu ile görüşmeksizin iş görmesini bir Meclis meselesi yapma yolundaki kararınız üzerine hiçbir düşünce ileri süremem. İngilizlerin tutuklama kararına karşı Meclisin, sonuna değin yiğitçesine görevini yapması pek yararlı ve parlaktır. Ancak, sizinle birlikte, varlıkları ilerideki girişimlerimiz ve eylemlerimiz için çok gerekli olan arka­daşların, sonunda bize katılabilmeleri olanağı kesin olarak güven altına alınmalıdır. Yoksa, Grubun birlik ve dayanç içinde iş görmesini düzenleyebilecek kişileri şimdiden görevlendirerek sizlerin hemen buraya gelmeniz çok gereklidir. Buraya gelecekler arasında yurdu temsil niteliğinde olanlarla, gerektiğin­de hükümet kurmaya ve yönetmeye yeterli kişilerin bulunması önemlidir.

İtilâf devletlerinin zorlayıcı işlemlere başvuracakları kuşku götürmez... vb. Mustafa Kemal.’’ (belge: 254)

Baylar, Rauf Bey’i ve öteki kişileri tam zamanında çağırmış olduğumuz, olaylarla, hem de üç dört gün geç­meden tanıtlanmış oldu. Ama ne yazık ki, bu çağımız ge­reğince önemle dikkate alınmadı. Rauf Bey, Vasıf Bey gibi kişiler, en sonunda büyük bir uysallıkla Malta’ya gittiler. Bunu biliyorsunuz.

Son dakikaya değin AnadoIu’ya geçmek ve Ankara’ya gelmek olanağının ve önlemlerinin kimi arkadaşlarca ha­zırlandığı ve sağlandığı bana anlatılmıştır. Eğer böyIe idiy­se, bu kişilerin Ankara’ya gelmeyi uygun görmeyip İngi­lizlerin eline düşmeyi ve Malta’ya gitmeyi yeğlemelerindeki neden ve özür, gerçekten incelenmeye değer. Doğrusu, Türkiye’nin durumunun ve geleceğinin kuşkulu, karanlık, ölümcül görüldüğü kuramına göre, bu karanlık tehlike içine atılanların, korkunç ve ürkünç bir sonuçla karşılaşmaları kuruntusunun etkisi altında, en sonunda herhangi bir zin­danda bir süre kalmak üzere düşmanın eline düşmeyi yeğ­leyebilecekleri olmayacak iş değildir. Bununla birlikte, ben burada böyle ağır bir yargıya varmaktan çekinirim. Bu dü­şünce iledir ki, bu kişileri Malta zindanlarından kurtarmak için her olanaktan yararlanarak, elden gelen girişimleri yapmaktan geri durmadım.

İSTANBUL’A EL KONULMASI

Baylar, İstanbul’da Onuncu Tümen Komutanından Ankara’da Yirminci Kolordu Komutanlığına, 9 Mart 1920 gün ve 465 sayılı ve şifre ile kapatılmış bir yazı, 14 Mart 1920 günü geldi. Açılmışı şu idi :

Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

İngilizlerin Türkocağına el koymaları üzerine, Milli Talim ve Terbiye binasına taşınan Ocağın bu yeni taşındığı yere de dün öğleyin gene İngiliz­lerce el konulmuştur efendim. 9 Mart 1920. (Hâdi)

Baylar, 1920 yılı Martının 16’ncı günü öğleden önce saat onda, makine başında şöyle bir tel verildi :

                                                                           İstanbul, 16.3.1920

Ankara’da Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

Bu sabah Şehzadebaşı’ndaki Muzıka Karakolu’nu İngilizler basıp, oradaki askerlerle İngilizler çarpışarak, sonunda, şimdi İstanbul’u işgal altına alıyorlar. Bilgilerinize sunulur.

Manastırlı

                                                                                                                Hamdi

Ben bu telin altına kurşun kalemiyle ‘‘Tez elden Ko­lordulara benim imzamla, M. Kemal’’ imini koyduktan sonra, bu teli verenden açıklayıcı bilgi almaya başladım. Manastırlı Hamdi Efendi durmadan bilgi vermeyi şöylece sürdürdü:

Bizim en güvendiğimiz bir arkadaşımız var ki, yalnız o değil herkes, yani gelenler söylüyorlar. Şimdi de Harbiye’ye girdiklerini haber aldık. Dahası, Beyoğlu telgrafhanesinin önünde İngiliz erleri olduğunu öğrendik; fakat telgrafhaneye el koyup koymayacakları belli değildir.

Bu sırada baylar, Harbiye telgrafhanesinden görevli Ali, bilgi vermeye başladı:

Sabahleyin İngilizler bastı, altı kişi şehit oldu; on beşe yakın da yaralı var. Şimdi İngiliz erleri dolaşıyor. Şimdi, işte İngiliz erleri Harbiye Nazırlığına giriyorlar. İşte içeri giriyorlar. Nizamiye kapısına. Teli kes! İngilizler buradadır.

Yeniden Manastırlı Hamdi Efendi bizi buldu :

Paşa Hazretleri,

Harbiye telgrafhanesine de İngiliz deniz erleri girip teli kestiği gibi, bir yandan da Tophane’ye giriyorlar. Bir yandan da zırhlılardan erler çı­karılıyor, Durum korkunç efendim. Sabahki çarpışmada 6 şehit, 15 ya­ralımız vardır. Paşa Hazretleri, yüksek buyruklarınızı bekliyorum.16 Mart 1920.

Hamdi

Hamdi Efendi teli şöyle sürdürdü:

Sabahleyin bizim erler uykuda iken, İngiliz deniz erleri karakola gelip giriyor. Erlerimiz uykudan şaşkın kalkınca çarpışmaya başlanılıyor. Sonunda bizden altı kişi şehit oluyor, on beş kişi yaralanıyor. Bunun üzeri­ne, önceden kötülüğü tasarlamışlar ki, hemen zırhlıları rıhtıma yanaştırıp Beyoğlu bölgesine ve Tophane’ye asker çıkardılar. Bir yandan da Harbiye Nazırlığına girmişler. Dahası, şimdi ne Tophane ve ne de Harbiye telgraf­hanesi bulunamıyor. Şimdi de haber almış olduğuma göre, Derince’ye dek yayılıyorlarmış efendim.

İşte Beyoğlu telgrafhanesi de yok. Orasına da el koydular sanırım. Tanrı korusun. Buraya da gelmesinler. İşte Beyoğlu telgraf görevlileri, müdürleri geldiler. Kovmuşlar.

Bir saata dek buraya da el konulacaktır. Şimdi har aldım efendim.

Rahmetli Hayati Bey , ilk haberi veren telyazısı üzerine benim yaptığım işarete uygun olarak verilen bilgileri özetlemiş. Rumeli ve Anadolu’daki’ bütün komutanların ad­reslerine çektiriyordu. Bir an önce İstanbul üzerinden Edirne’ye çektirilmesini söylemiştim. (belge: 255) Hamdi Efendi :

Yüksek buyruklarınız yerine getiriliyor. Edirne’ye yazıyorum, bütün merkezleri hazır ettirdik diye bildirdi. Hamdi Efendi’den:

Milletvekilleri için bir haber aldınız mı?  Millet, Meclisi telgrafhanesi ile haberleşme oluyor mu?

diye sordum. Hamdi Efendi:

Evet oluyor. On Dördüncü Kolordu Komutanı hazır. Paşa istiyordu, verelim mi?

Baylar, bundan sonra artık Hamdi Efendinin sözünü işitmedik. İstanbul telgraf merkezine de girilmiş olduğu kanısına vardık.

MANASTIRLI HAMDİ EFENDİ

Bu yurtsever ve yiğit Manastırlı Hamdi Efendi olmasaydı, İstanbul’da geçen bu acı olayları öğrenmek için kim bilir ne zamana dek bekleyip duracaktık? İstanbul’da bulunan nazır, milletvekili, komutan ve örgütümüz adam­ları içinden bir kişi çıkıp da zamanında bize haber vermeyi düşünememiş olduğu anlaşılıyor. Demek, hepsini şaşkınlık ve korku kaplamıştı. Bir ucu Ankara’da bulunan telin İstanbul’da bulunan ucuna yanaşamayacak kadar şaşkın bir duruma gelmiş oldukları yargısına varmak, bilmem ki doğru olur mu? Telgraf memuru Hamdi Efendi sonradan Ankara’ya gelerek karargahımız telgraf memurluğunu yap­mıştır. Kendisine borçlu olduğum teşekkürü burada açıkça söylemeyi ulus ve yurt ödevlerimden sayarım.

Baylar, bu durum üzerine her şeyden önce doğabilecek bir kötülüğün önüne geçmek için şu buyruğu verdim:

Telyazısı, ivedidir.                                                                   Ankara, 16 Mart 1920

Bütün Vali ve Mutasarrıflara

Sıvas’ta Üçüncü Kolordu, Bandırma’da On Dördüncü Kolordu;

Ankara’da Yirminci Kolordu, Erzurum da On Beşinci Kolordu,

Konya’da On İkinci KoIordu, Diyarbakır’da

On Üçüncü Kolordu Komutanlıklarına

İzmir Cephesinde Refet Beyefendiye,

Balıkesir’de Altmış Birinci Tümen Komutanlığına;

Bütün Müdafaai Hukuk Merkez ve Yönetim Kurullarına

Bugünkü duruma göre ulusumuz; uygarlık dünyasına insanca duygularla dolu olan vicdanlarına ve bütün İslam dünyasının ruhsal birliğine güvenmekle birlikte, bir süre için; dost olsun, düşman olsun, bütün resmi dış dünya ile geçici olarak ilişki kuramayacaktır.

Bu süre içinde yurdumuzdaki Hıristiyan halka karşı göstereceğimiz insanca davranışın değeri pek büyük olduğu gibi; hiçbir yabancı hüküme­tin doğrudan doğruya ya da dolaylı yardımını görmeyen Hıristiyan halkın dirlik ve düzenlik içinde yaşamaları, soyumuzun yaratılışında bulunan uy­garlık yeteneğine en kesin bir kanıt olacaktır.Yurt yararına aykırı çalış­maları görülenlerle ülkedeki dirlik ve düzenliği bozanlar için hangi din ve soydan olduklarına bakılmayarak, yasa buyruklarının Sert ve eşit ola­rak uygulanmasını; bulundukları yerdeki hükümet örgütüne bağlılık gösteren ve uyrukluk ödevlerini eksiksiz yapanların korunup esirgenmesini önemle diler ve bu dileğimizin bütün ilgililere tez elden bildirilmesini ve bütün ulusa uygun görülecek araçlarla duyurulmasını rica ederiz efendim.

Müdafaai HukukTemsilciler

Kuruluna adına

Mustafa Kemal

İTİLÂF KUVVETLERİNİN YURDA TELLE YAPMAK İSTEDİKLERİ RESMİ BİLDİRİ

Baylar, İtilâf kuvvetleri, İstanbul telgraf merkezlerine el koyduktan sonra yurda telle bir resmi bildirim yapmak istediler. Uyarmamız ve anıtsatmamız üzerine, bu resmi - bildirim - birkaç merkez dışında – hiç bir yerden alınmadı.

Alanlar ve yanıt verenlerden bellibaşlıları şunlardır:

İzmit Mutasarrıfı Suat Bey (belge: 256), Konya Valisi Suphi Bey. (belge: 257)

RESMİ BİLDİRİM

Beş buçuk yıl önce Osmanlı ülkesinin alınyazısına her nasılsa el ko­yan İttihat ve Terakki Cemiyetinin ileri gelenleri. Almanların aldatıcı söz­lerine kapılarak Osmanlı Devletini ve ulusunu Genel Savaşa soktular. Bu haksız ve uğursuz siyasanın sonucu bilinmektedir. Osmanlı Devleti ve ulusu, bin türlü felaket geçirdikten, sonra, öyle bir yenilgiye uğradı ki İttihat ve Terakki Cemiyetinin ileri gelenleri bile bir Ateşkes Anlaşması yaparak kaçmaktan başka çıkar bir yol bulamadılar. Ateşkes Anlaşması yapıldıktan sonra İtilâf devletlerine bir görev düştü. İşbu görev, eski Os­manlı ülkelerindeki bütün halkın, soy ve din ayırmaksızın yarınki mutluluklarını, gelişmelerini, toplumsal ve iktisadi yaşamlarını güven altına ala­cak bir barışın temellerini atmaktı. Barış Konferansı, bu görevi yapmakla uğraşırken, kaçak İttihat ve Terakki ileri gelenlerini tutan kimi kişiler, "Ulusal Örgüt’’ takma adı altında bir düzen kurarak ve Padişah ile İstan­bul Hükümetinin buyruklarını hiçe sayarak savaşın acı etkileriyle büsbütün tükenmiş olan halkı askerlik için toplamak, çeşitli halk toplulukları arasında geçimsizlik yaratmak, ulusal yardım diye halkı soymak gibi işlere yel­tendiler ve böylece, barış değil, sanki yeni bir savaş dönemini açmaya gi­riştiler. Bu özendirme ve kışkırtmalara karşın, Barış Konferansı görevine ara vermedi ve sonunda İstanbul’un Türkler elinde kalmasına karar verdi. İşbu karar, Osmanlıların gönlünü rahatlatacaktır. Ancak, İtilâf devlet­leri bu kararlarını İstanbul Hükümetine bildirdikleri zaman, uygulanmasının ne gibi koşullara bağlı olduğunu da anımsattılar. İşbu koşullar, Osmanlı illerinde bulunan Hıristiyanların canlarını tehlikeye düşürmemek ve bugün İt­lâf devletleriyle bağlaşıklarının askerlerine karşı durmadan yapılmakta olan saldırılara son vermekti. İstanbul Hükümeti bu uyarmaya karşı, bir ölçüye dek iyi niyet göstermiş ise de, ‘‘Ulusal Örgüt’’ takma adı altında iş gören kimseler, ne yazık ki, özendirme ve kışkırtmalarından vazgeçmek isteme­diler. Tersine, hükümetin kendileri ile işbirliği yapmasını sağlamaya giriş­tiler. Herkesin sonsuz bir istekle beklediği barış için büyük bir tehlike ya­ratan bu duruma karşı İtilâf devletleri, yakında karara bağlanacak barış hükümlerinin uygulanmasını sağlayabilmek için, gerekli önlemleri düşün­mek zorunda kaldılar. Bunun için bir tek çıkar yol buldular. Bu da, İstan­bul’u geçici olarak işgal etmek idi. İşbu karar bugün uygulandığından, ka­muoyunu aydınlatmak için aşağıdaki noktalar açıklanır :

1- İşgal geçicidir.

2- İtilâf devletlerinin düşüncesi, Padişahlığın erkini kırmak değil, tersine Osmanlı yönetiminde kalacak ülkelerde o erki desteklemek ve sağlamlaştırmaktır.

3- İtilâf devletlerinin düşüncesi, yine Türkleri İstanbul’dan yoksun etmemektir. Ama, Tanrı korusun, taşrada genel karışıklık ve kırım gibi olaylar çıkarsa, bu karar değiştirilebilir.

4- Bu sıkışık zamanda, Müslümanlar olsun, olmasın, herkesin ödevi, kendi işine gücüne bakmak, güvenliğin sağlanmasına yardım etmek; Osmanlı Devletinin yıkıntısından yeni bir Türkiye yaratmak için yaptıkları delilikle son bir umudu da yok etmek isteyenlerin aldatmalarına kapılmamak ve şimdi de padişahlık başkenti olarak kalan İstanbul’dan verilecek buyruklara uymaktır.

Yukarıda sözü edilen kışkırtmalara katılan kimselerin birçoğu, İstan­bul’da yakalanmışlardır. Onlar kuşkusuz kendi yaptıklarından ve sonra o yaptıklarının sonucu olarak ortaya çıkabilecek olaylardan sorumlu tutulacaklardır.

İşgal Kuvvetleri

Bu bildirim dolayısıyla hemen şu genelgeyi yayımladım:

16 Mart 1920

Bütün Vali ve Komutanlara ve Müdafaai Hukuk Kurullarına

İstanbul’un, İtilâf devletlerince, çarpışma ile ve zorla işgali gerçek­leşmiştir. Hayınca ereği olan birçok kişiler, bu arkadan vurmadan yarar­lanarak ulusu aldatmaya kalkışabilirler. Nitekim, resmi bildirim biçiminde, imzasız birtakım bildiriler yayımlanmak istendiğini öğreniyoruz. Yanlış davranışlara yer vermemek ve gerçek duruma aykırı coşkular yaratılma­mak üzere, bu gibi söylentilere hiç önem verilmemesi gereklidir. Gerçek durumu izleyen Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti, ulusu aydınlatacaktır.

Mustafa Kemal

YABANCI DEVLETLERE YAPTIĞIM PROTESTO

Baylar, o gün türlü araçlarla şu protestoyu gönderdim:

16 Mart 1920

PROTESTO

İstanbul’da İngiliz, Fransız, İtalyan Siyasal Temsilcilerine, Amerika Siyasal Temsilcisine, Bütün Tarafsız Devletler Dışişleri Bakanlıklarına ve Fransız, İngiltere, İtalya Millet Meclislerine verilmek üzere Antalya’da İtalyan Temsilciliğine.

Ulusal bağımsızlığımızı temsil eden Millet Meclisi ile birlikte İstan­bul’da bütün resmi dairelere İtilâf devletlerinin erleri açıktan açığa ve zorla girmişlerdir. Bu arada, ulusal amaçlara uygun iş gören birçok yurtsever kimselerin tutuklanmasına da girişilmiştir. Osmanlı ulusunun siyasal ege­menliğine ve özgürlüğüne indirilen bu son yumruk; yaşamımızı ve varlığı­mızı, ne pahasına olursa olsun, savunmaya kararlı olan biz Osmanlılardan çok, yirminci yüzyıl uygarlık ve insanlığının kutsal saydığı bütün ilkelere; özgürlük, yurt ve ulus duygusu gibi bugünkü insan topluluklarının temeli olan bütün ilkelere ve bu ilkeleri ortaya koyan insanlığın genel vicdanına indirilmiş demektir.

Biz, haklarımızı ve bağımsızlığımızı savunmak için giriştiğimiz savaşın kutsallığına ve hiçbir gücün bir ulusu yaşamak hakkından yoksun bırakamayacağına inanıyoruz. Tarihin bugüne dek yazmadığı nitelikte bir arka­dan vurma olan ve Vilson ilkelerine göre düzenlenmiş bir Ateşkes Anlaşması ile ulusumuzu savunma araçlarından yoksun etmek gibi bir düzene dayanı­larak yapıldığı için ilgili ulusların şeref ve onurlarıyla da bağdaşmayan bu davranış üzerine yargıya varmayı, resmi Avrupa ve Amerika’nın değil, bilim, kültür ve uyarlık Avrupa ve Amerika’sının (*) vicdanına bırakmakla yetinir ve bu olaydan doğacak büyük tarihsel sorumluluğa son olarak bir daha dünyanın dikkatini çekeriz. Davamızın haklılığı ve kutsallığı, bu güç zamanlarda Tanrı’dan sonra en büyük desteğimizdir.

Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk

Temsilciler Kurulu adına

Mustafa Kemal

0 günün gecesinde şu yönergeyi genelge ile bildirdim:

Şifre                                                                                                               16/17.3.1920

Bütün Vali ve Komutanlara

İstanbul’un ve resmi dairelerin, özellikle Millet Meclisinin İtilâf devletlerince açıktan ve zorla işgal edilmiş olması ve bu işin Ateşkes Anlaşması ile ulusu silahından yoksun ettikten sonra yapılması söz konusu edilerek İtilaf devletleri temsilcilerine ve bütün tarafsız devletler dışişleri bakanlıklarıyla İtilâf devletlerinin Millet Meclisi başkanlıklarına protesto telleri çekilmek üzere gösteri toplantıları yapılması gerekli görülmektedir. Protesto tellerinde özellikle, bu saldırının Osmanlı egemenliğinden daha çok, yirmi yüzyıllık bir uygarlık ve insanlığın ortaya koyduğu özgürlük. Ulusçuluk ve yurtseverlik ilkelerini vurmak olacağı ve Osmanlı ulusunun varlığını ve bağımsızlığını savunma konusundaki dayanç ve inanına bu olayı hiçbir etkisi olmayacağı ancak uygar ulusların bu saldırıya göz yummakla büyük bir tarihsel Sorumluluk altına girmiş olacakları belirtil­melidir. Tarafsız devletlerin dışişleri bakanlarıyla Millet Meclisi başkan­lıklarına çekilecek teller İstanbul’da ilgili yerlere verilmekle birlikte, Antalya’daki İtalyan Temsilcisi aracılığıyla da verilmelidir. Protesto tellerinin birer örneğinin de buraya gönderilmesini rica ederim.

Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk

Temsilciler Kurulu adına

Mustafa Kemal

Şifre                                                                                                                          16.3.1920

Albay Refet Bey’e

Son olaylar dolayısıyla her yerde yapılan gösteri toplantıları sonunda çekilecek protesto tellerinin birer örneğinin de İtilâf devletlerinin toplan­tıda bulunan Millet Meclisi başkanlıklarına ve tarafsız devletlerin de dışişleri bakanlıklarına gönderilmesini yararlı sayıyoruz. Antalya’daki İtalyan Temsilcisinin bu işe yardımını sağlamanızı rica ederiz.

Temsilciler Kurulu adına

Mustafa Kemal

ULUSAL YARYIMLADIĞIM BİLDİRİ

Baylar, gene o gün ulusa şu bildiriyi yayımladım:

BİLDİRİ

Bütün Komutanlara, Vali ve Mutasarrıflara ve Müdafaai Hukuk Cemiyetlerine, Belediye Başkanlıklarına, Basın Derneğine

İtilâf devletlerinin şimdiye dek yurdumuzu bölüşmeye yol bulmak için giriştikleri çeşitli önlemler biliniyor. Önce. Ferit, Paşa ile anlaşarak ulusu savunmasız bir durumda yabancılara tutsak etmek ve yurdun çeşitli önemli yerlerini savaşı kazanan devletlerin sömürgelerine katmak düşünül­müştü. Ulusal örgütün, ulusun genel desteği ile bağımsızlığı savunmada gösterdiği dayanç ve direniş bu düşünceyi altüst etti. İkincisi, ulusal örgü­tü aldatarak ve ondan izin alarak doğuda üstünlük sağlama siyasası güt­mek için Temsilciler Kuruluna başvuruldu. Kurul, ulusun bağımsızlığını ve ülkenin bütünlüğünü sallamadıkça ve özellikle düşman elindeki yerlerin boşaltılmasına girişilmedikçe, hiçbir türlü görüşmeye yanaşmadı. Üçün­cüsü, ulusal örgüt ile işbirğili yapan hükümetlerin işlerine karışarak ulu­sal birliği sarsma ve hayınca karşı koymaları özendirip daha çok kötülüğe sürükleme yolu tutuldu. Ulusal birliğin meydana getirdiği direnme ve da­yanışma karşısında bu saldırılar da eridi. Dördüncüsü, yurdun yazgısı üzerine kaygı verici karar alındığından söz edilerek kamuoyuna baskı yapılmaya başlandı. Namusu ve yurdu koruma uğrunda her türlü özveriyi göze almış olan Osmanlı ulusunun dayancı ve direnci önünde, bu korkutmalar da işe yaramadı. En sonunda. bugün İstanbul’u zorla işgal ederek Osmanlı Devletinin yedi yüzyıllık hayat ve egemenliğine son verildi. Yani, bugün Türk Ulusu, uygarlık yeteneğini, yaşama ve bağımsızlık hakkını ve bütün geleceğini savunmaya çağrıldı. İnsanlık dünyasının beğenisi İslam dünyasının kurtuluş dileklerinin gerçekleşmesi yüksek halifeliğin yabancı etkilerden kurtarılmasına ve ulusal bağımsızlığın geçmişteki şanımıza yaraşır bir inançla savunulup sallanmasına bağlıdır. Giriştiğimiz bağımsızlık ve yurt savaşında Ulu Tanrı’nın yardım ve kayırıcılığı bizimledir.

Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti

Temsilciler Kurulu adına

Mustafa Kemal

Baylar, bir yandan da bütün İslam dünyasına seslenerek uğradığımız saldırıyı ayrıntılarıyla anlatmak üzere ha­zırladığımız bir bildiriyi çeşitli araçlarla duyurduk.

Baylar, olay üzerine daha çok bilgi almayı beklemek­sizin, telgrafçı Manastırlı Hamdi Efendi’nin verdiği bilgiden ve bu bilgiyi destekleyen, İşgal Kuvvetleri adına yapılan bildirimden durumun içyüzünü anlayarak, gerekli gördü­ğüm ivedi önlemleri, açıklandığı üzere, hemen işgal günü aldım ve uyguladım. İstanbul’un İşgal edilişi ve yapılan tutuklamalar üzerine çeşitli kaynaklardan birbirini tutmaz ve şişirilmiş bilgiler gelmeye başladı. Biz de çeşitli yollarla soruşturmaları sürdürdük, yasama görevlerini yapmalarına olanak göremeyerek dağılan milletvekillerinin ve kimi ki­şilerin İstanbul’dan kaçıp Ankara’ya gelmekte oldukları anlaşıldı. Yolculuklarını kolaylaştırmak için geçecekleri yerlerdeki ilgililere gerekli buyrukları verdim.

OLAĞANÜSTÜ YETKİLİ BİR MECLİSİN ANKARA’DA TOPLANMASI KARARI

Baylar, 16 Martta İstanbul’un işgali gerçekleşir ger­çekleşmez, aldığım önlemler arasında daha birtakımları vardır ki onları Büyük Millet Meclisinin ilk açılışında bildirmiş olduğum için burada uzun uzadıya anlatmadım. Ör­neğin: Eskişehir ve Afyonkarahisar’daki yabancı birliklerinin silahlarının alınması ya da oradan uzaklaştırılmalar; Geyve, Ulukışla yakınlarında demiryollarının uçurulması ve Anadolu’da bulunan yabancı subayların tutuklanmaları vb. gibi önlemlerle ilgili ayrıntıları, Büyük Millet Meclisinin ilk tutanaklarında okumuşsunuzdur. Bu önlemler arasında en önemlisi, olağanüstü yetkiler taşıyan bir meclisin Anka­ra’da toplanmasını sağlama amacını güden ulusal ve yurt­sal görevlerimizle ilgili karar ve bu kararın uygulanmasıdır.

Baylar, bu konudaki kararımızı ve bu kararın nasıl uygulanacağını gösteren bir bildirimi, 19 Mart 1920’de, yani sonra yayımladım.

Baylar, bu konu üzerindeki, iki gün kadar komutanlarla makine başında görüşerek düşüncelerini öğrendim. Ben ilk, yaptığım karalamada Kurucu Meclis Meclis’’ terimini kul­lanmıştım. Amacım da, toplanacak meclise devletin yö­netim biçimini değiştirme yetkisi verilmesini ilk anda sağlamak idi. Ama bu terimin kullanılması    amacı gereği gibi açıklayamadığım için, yada açıklamak istemediğim için, halkın alışkın olmadığı bir terimdir diye, Erzurum ve Sıvas’tan uyarıldım. Bunun üzerine ‘‘olağanüstü yetkili bir Meclis’’ demekle yetindim.

İllere, Bağımsız Sancaklar ve

Kolordu Komutanlarına

Devlet başkentinin de İtlâf devletlerince resmi olarak işgali; yasama ve yürütme gücünden meydana gelen ulusal devlet gücünü  kırmış ve Millet Meclisi, bu durum karşısında görev yapamayacağını hükümete resmi olarak bildirerek dağılmıştır. Şu duruma göre devlet başkentinin dokunulmazlığını, ulusun bağımsızlığını ve devletin kurtarılmasını sağla­yacak önlemleri düşünüp uygulamak üzere ulusça olağanüstü yetki veri­lecek bir meclisin Ankara’da toplantıya çağrılması ve dağılmış olan mil­letvekillerinden Ankara’ya gelebileceklerin de bu meclise katılmaları zo­runlu görülmüştür. Bunun için, aşağıda bildirilen yönerge gereğince, seçim­lerin yapılmasını iyilik ve yurtseverliğinizden beklerim.

1- Ankara’da, olağanüstü yetkili bir meclis ulusun işlerini yürütmek ve denetlemek üzere toplanacaktır .

2- Bu meclise üye olarak seçilecek kişiler, milletvekilleri ile ilgili yasa hükümlerine uyacaklardır .

3- Seçimde, sancaklar seçim bölgesi olacaktır.

4- Her sancaktan beş üye seçilecektir .

5- Her sancakta, ilçelerden gelecek ikinci seçmenlerle sancak merkezinden seçilecek ikinci seçmenlerden ve sancak idare ve belediye meclis­leriyle Müdafaai Hukuk yönetim kurullarından; illerde, il merkez kurul­larından ve il yönetim kurulu ile il merkezlerindeki belediye meclisinden ve il merkezi ile merkez ilçesi ve merkeze bağlı ilçelerin ikinci seçmen­lerinden meydana gelecek bir kurulca belli günde ve bir oturumda seçim yapılacaktır.

6- Meclis üyeliğine, her parti, dernek ve toplulukça aday gösterile bileceği gibi, her kişinin de bu kutsal savaşa edimli olarak katılması için bağımsız adaylığını istediği yerden koymaya hakkı vardır.

7- Seçimlere her yerin en büyük sivil yöneticisi başkanlık edecek ve seçimin doğru ve yolunda yapılmasından sorumlu olacaktır.

8- Seçim, gizli oyla ve salt çoğunlukla yapılacak; oyları kurulun kendi içinden seçeceği iki kişi, kurul önünde sayacaklardır.

9 -Seçim sonunda, bütün kurul üyelerinin imza edecekleri, ya da kendi mühürleri ile mühürleyecekleri üç tane tutanak düzenlenecek; bir tanesi yerinde alıkolunarak, öteki iki taneden biri seçilen kişiye verilecek, öteki de Meclise gönderilecektir.

10- Meclis üyeliğine seçilenlerin alacakları ödenek, daha sonra Mec­lisçe kararlaştırılacaktır. Ancak, geliş yollukları seçimi yapan kurulların zorunlu giderleri olarak uygun görecekleri tutarlar üzerinden, bölge yönetimince sağlanacaktır.

11- Seçimler, en geç on beş gün içinde Ankara’da çoğunlukla toplan­mayı sağlamak üzere bitirilerek, üyeler yola çıkarılacak ve sonuçta üyelerin adlarıyla birlikte hemen bildirilecektir.

12- Bu telin varış saati bildirilecektir.

Ekleme: Kolordu Komutanlarına, İllere, Bağımsız Sancaklara bil­dirilmiştir.

Temsilciler Kurulu adına

Mustafa Kemal

Baylar, bir hafta içinde, çeşitli yönlerden Ankara’ya gelmekte olan milletvekilleriyle, telgraf görüşmeleriyle ilişki kuruldu. Kendilerine, acılarını azaltmaya ve içgüçIerini artırmaya yarayacak bilgiler verildi. İstanbul’da artık bizim yolumuzda yürüyecek kimse kalmamıştı. Aylarca ve çeşitli yol ve yöntemlerle uyarmalarda bulunduğumuz halde, bizim dediğimiz biçimde örgütler kurmayıp, Karakol Cemiyetini kurup geliştirmeye çalışanların başları Malta’ya gitmiş ve İstanbul’da üyelerinin varlıklarından ve çalışma­larından bir iz kalmamıştı. Orada yeniden örgüt kurmak için çok sıkıntılı çalışmalar yapmak ve o zamanki durumu­muza göre gücümüzün üstünde para harcamak zorunda kaldık.

Sayın baylar, genel konuşmam arasında bir iki yerde, benim, İstanbul’daki Millet Meclisine başkan seçilmem konusuna ilişkin işten ve bununla güdülen amaçtan söz et­miştim. Bunun sağlanamamış olmasından, küçük bir zorluk ile karşılaştığımı da bildirmiştim. Gerçekten, İstanbul’da Meclis saldırıya uğrayıp dağılınca, milletvekillerini toplamak ve özellikle, daha önce açıkladığım gibi bir meclis kurmaya girişebilmek için bir an duraksadım. Millet Meclisi Baş­kanı bulunan Celâlettin Arif Bey’in Ankara’ya gelip gel­meyeceğini kuşkusuz bilemiyordum. Gelecek olursa, onun gelişini beklemeyi ve çağrıyı onun aracılığıyla yaptırmayı düşündüm. Ama durum pek çok hızlı ve tezlikle davran­mayı gerektiriyordu. Gerçekleşip gerçekleşemeyeceği bilin­meyen bir şey bekleyerek zaman yitirmeyi uygun bulma­dım. Ama, vereceğim kararın uygulanmasını sağlamak için de, bir iki gün telgraf başında bütün komutanların düşündüklerini dinlemekle vakit geçirmeye zorunluluk duy­dum. Celâlettin Arif Bey’le Martın 27-28’inci gecesi Düzce’ye varışında, bağlantı kurulmuştu. Kendisine şu teli yaz­dım:

Say

34                                                                              Ankara. 27128.3.1920

Düzce’de Millet Meclisi Sayın Başkanı

Celâlettin Arif Beyefendiye

İstanbul’u İngilizlerin resmi ve edimli olarak işgal etmeleri üzerine devlet kuvvetlerinin tutsak edilmesi ve baskı altına alınması ve Millet Mec­lisine saldırılmakla ulusun bağımsızlığına ve ulusal onlara saldırılmış olması; bu yüzden milletvekillerinin, yurdun, alınyazısı ile ilgili görevlerini yapa­mayacakları kanısına vararak ulusun bağrına sığınmak zorunda kalmaları, devletin ve ulusun bütün kuvvetlerini buyruğu ve denetimi altında bulun­duracak bir olağanüstü meclise pek çok gereksinme doğurmuş olduğundan, Ankara’da olağanüstü yetkileri olan bir meclis toplamaya Temsilciler Kurulunun karar verdiği ve gereğinin yapılmasını genelge İle her yere bildiril­diği sizce de bilinmektedir. Bu konu ile ilgili olan 19.3.1920 günlü genel bildirimi okuyarak, bunu desteklemek ve seçimlerin çabuklaştırılmasını ve toplantının bir an önce yapılmasını sağlamak amacıyla, bizim görüşümüze sizin de katıldığınızı kamuoyuna kısa bir bildiri ile şimdiden duyurmayı yararlı görüyoruz. Yüksek cevabınızı beklemekteyim efendim.

Mustafa Kemal

CELÂLETTİN ARİF BEY’LE GÖRÜŞ AYRILIĞI

Celâlettin Arif Bey’in verdiği yanıt şudur:

Düzce, 27 .3.1920

Ankara’da Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

Bildirilen 19.3.1920 günlü bildiriyi görmedim. Bir olağanüstü meclisin toplanması ne denli yerinde ise de böyle bir meclisin elden geldiğince yasaya uygun olması gereklidir. Bizim anayasamızda böyle olağanüstü bir meclisin toplanabilmesi ile ilgili bir işaret yoksa da, başka anayasalarda bulunan genel kurallardan yararlanılabilir. Örneğin Fransız Anayasasına göre, meclis, yasaya aykırı olarak dağıtılır ya da bir Sa1dırıya uğrarsa, sal­dırıya uğrayan meclis üyelerinden kurtulabilenler, il ve sancaklar yönetim kurullarından seçilecek ikişer üye ile birlikte uygun bir yerde toplanırlar ve meclisin yeniden açılması ya da saldırının önlenmesi için kararlar alırlar. Bu meclisin kararlarına uyulmak zorunluluğu vardır ve bu meclisin kararlarını dinlemeyenler vatan hayınlığı ile suçlandırılırlar. Ben de bu yolu düşünmekte idim.

19.3.1920 günlü bildirinin ne, gibi ilkelere dayandığı anlaşıldıktan sonra, Ankara’ya varışımda sizlerle görüşerek bir bildiri yazmak düşüncesindeyim. Yine görüşürüz. Makine başında birlikte bulunan İsmail Fazıl Paşa ile Saruhan Milletvekili Reşit Bey de saygılarını sunarlar. Hoşça kalınız, deriz. Arkadaşlarımdan Kırşehir Milletvekili Rıza Bey de saygılarını sunuyor ve kendisinin de Bolu’da bulunduğunun Keskin’deki babasına haber verilmesini çok rica ediyorum efendim.

Celâlettin Arif

Celâlettin Arif Bey’in bu teli dikkatle gözden geçirilirse, kendisi ile aramızda büyük bir görüş ayrılığı olduğu kolaylıkla anlaşılır. Ben, olağanüstü yetkileri olan bir meclisin Ankara’da toplanmasına karar verirken, bizim anayasamızda böyle bir meclisin toplanabilmesiyle ilgili bir işaret olmadığını kuşkusuz bilirdim, Fakat kararımı ve­rebilmek için böyle bir işaretin varlığını ve yokluğunu düşünmek, hiç aklıma gelmedi, Bundan başka, saldırıya uğrayan meclis üyelerinden kurtulabilenler ile, iller ve sancaklar yönetim kurullarından seçilecek ikişer üyeden meydana gelecek bir meclisin. Millet Meclisinin yeniden eski biçim ve niteliği ile toplanmasını sağlamak İçin çalışmasını hiç aklıma getirmedim. Tersine, büsbütün başka nitelik ve yetkide sürekli bir meclis kurmayı ve bu meclisle, tasarla­dığım devrim evrelerini birlikte geçirmeyi düşündüm. Buna göre, uyuşmazlığından kuşku etmediğim görüşlerimizin, görüştükten sonra birleşebileceğinden umudum yoktu. Bununla birlikte 19 Mart günlü bildirimimi telle Celâlettin Arif Bey’e verdirdim. Ertesi gün aldığım karşılık şu idi:

Düzce. 28 Mart 1920

Ankara’da Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

Yüksek Temsilciler Kurulunun 19.3.1920 günlü genel bildirimi okundu. İçindeki maddeler benim düşündüğüm ilkelere genel olarak uygundur. Bu duruma göre, Ankara’ya varışımdan sonra sizlerle görüşülerek ayrıca bir bildiri yayımlanacağına kuşku yoktur. Yarın, zorunlu olarak Bolu’da kalınacağını ve 29 Mart 1920’de Ankara’ya doğru yola çıkılacağını saygılarla bilginize sunarım.

Millet Meclisi Başkanı

Celâlettin Arif

CELÂLETTİN ARİF BEY, MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINI BIRAKAMIYOR

Celâlettin Arif Bey, bildirimimizi okuduktan sonra, içindekilerinin düşündüğü ilkelere genel olarak, uyduğunu söylemekle birlikte, bunları destekleyici bir bildiriyi hemen yazıp yayımlamıyor. Bu işi Ankara’ya geldikten ve görüş­tükten sonraya bırakıyor.

Baylar, Celâlettin, Arif Bey Ankara’ya geldikten son­ra, kendisiyle ve yasalardan anlar başka kimselerle bu konu üzerine oldukça uzun süren görüşmeler ve tartışmalar yapıldı. Fakat aldanmıyorsam, Celâlettin Arif Bey hiçbir zaman benim, Büyük Millet Meclisinin niteliği ve yet­kisi ile ilgili görüşüme katılmamıştır. O her zaman, toplan­mış olan meclisin temel görevinin, İstanbul’daki Millet Meclisinin toplanmasını sağlamak olduğunu düşünmüş ve kendisini hep o Millet Meclisinin başkanı saymıştır. Bu düşüncemi doğrulamak için küçük bir anımı, izin verirseniz anlatayım:

Ben, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı bulun­duğum ve kendisi ikinci başkan bulunduğu sırada, bir gün, Başkanlık Kurulu toplantısında, Celâlettin Arif Bey’in ödenek işinden söz ettiğini ve kendisinin Millet Meclisi Başkanı olması dolayısıyla o görevle ilgili ödeneği istediğini, o zaman Meclis başyazmanlığı görevinden bulunan Recep Bey bildirdi. Sizler de bilirsiniz ki, o zaman Meclis Başkanı, İkinci Başkanı ve öteki başkanlar ile Meclis üyelerinin öde­nekleri arasında ayrılık yoktu. Celâlettin Arif Bey yalnız kendisini, İstanbul Millet Meclisinin Başkanı kimliğiyle, ayrı tutarak daha çok ödenek almasının yasal hakkı olduğundan söz ediyordu. Ben, bu işi karara bağlamaya Başkanlık Kurulunun yetkili olmadığını; isteğinde ve savında direnirse İşin Meclis Genel Kuruluna sunula­bileceğini ve alınacak karara göre işlem yapılabileceğini ileri sürdüm. Celâlettin Arif Bey, Meclis önüne çıkmayı uygun görmeyerek isteğinden vazgeçti.

SEÇİM SIRASINDA BİR TAKIM YERLERDE BÜYÜK HÜKÜMET GÖREVLİLERİNİN ÇIKARDIKLARI ZORLUK

Sayın baylar, 19 Mart 1920 günlü yönerge gereğince yurdun her yerinde seçimler hızla ve özenle yapılmaya başlandı. Yalnız kimi yerlerde duraksayanlar ve işi engel­leyenler oldu ve bunlardan kimileri az, kimileri uzunca süre duraksama ve direnmelerini sürdürdüler. Sonunda, bütün seçim bölgelerinin milletvekilleri, Büyük Millet Meclisinde bütün ulusun ve yurdun temsilcisi olarak hazır bulundular. Duraksama ve direnme gösteren yerler şunlardır: Dersim, Malatya, Elazığ, Konya, Diyarbakır, Trabzon.

Baylar, gerçek durumu söylemiş olmak için şunu da açıklayayım ki, duraksama gösterenler ve direnenler, bu seçim bölgelerinin halkı değildir; belki o sırada o bölgelerde bulunan büyük sivil yöneticilerdir. Halk, gerçeği anlar anlamaz, hemen ortak ulusal isteğe uymakta hiç duraksama göstermemiştir.

Şimdi baylar, devrimin doğal gereklerinden olan olay­ların birkaçına değinelim:

SAMSUN’DAKİ SUBAYLAR SÖZDE PADİŞAHI TUTUYORLARMIŞ

Üçüncü Kolordu Komutanı Salâhattin Bey’den aldığım 29 Mart 1920 günlü bir kapalı telde: ‘‘Samsun’da bulunan On Beşinci Tümenin ruhsal durumunun bozuk olduğundan ve sözde, subaylar arasında Padişaha bağ­lılık duyguları bulunduğundan’’ söz ediliyordu. "Subaylar, Padişaha karşı verilecek buyrukları yerine getir­meyeceklerini üstlerine bildirmişler. Kendilerine baskı yapılırsa görevi bırakacakları seziliyormuş… İstanbul’dan gelen yolculardan ve gazetelerden, işgalin ikinci günü, el konulmuş yerlerin hepsinin boşaltıldığı ve Salih Paşa Hükümetinin yerinde olduğu, Senatonun görevini yapmakta olduğu, son Cuma selamlığında Harbiye ve Bahriye Nazırı hazır bulunarak, eskisi gibi, gerekli törenin yapıldığı anlaşılmış… Şu duruma göre, İstanbul’da bir hükümet varken, bu hükümetin haberi olmaksızın yapılan işler nedir?” diyorlarmış. Subayların bu düşünce ve davranışlarını bildiren On Beşinci Tümen Komutanı, şu yolda bir düşünce ileri sürüyordu: “Burada bir subayı tutuklamanın olağanüstü bir durum yaratması akla gelmez; ancak, bundan yararlanarak Anadolu üzerine yürümek gibi olaylar ortaya çıkacaktır. İzmir cephesinde Ulusal Kuvvetlerin nasıl çalıştırıldığını bilemiyorum. Anladığıma göre bunlar para ile çalıştırılmakta imiş. Bir savaş çıktığında bütün halka aylık verilemeyeceği açık bir gerçek olduğundan, ‘Ulusal Kuvvetler’ adı altında çalıştırılanlardan, savaşın ikinci günü ortada hiçbir kuvvet kalmayacağına kuşkum yoktur. Ordu birliklerine gelince, şimdiden kaçma olayları başlamıştır. Parasızlık böyle sürdükçe ve İstanbul Hükümeti yerinde kaldıkça subaylardan bile kuşkum vardır.”

Bundan başka, Üçüncü Kolordu Komutanı Salahattin Bey, Amasya’ya gelen kontrol görevlisi Forbes adında bir yüzbaşıyı, vermiş olduğumuz yönerge gereğince tutuklamış. Samsun’a bir İngiliz temsilcisi yüzbaşı gelmiş. Salahattin Bey’e, Yüzbaşı Forbes’in bir dakika geciktirilmeden Samsun’a gönderilmesini yazmış; yoksa Salahattin Bey’in sorumlu olacağını sözlerine eklemiş. Salahattin Bey’in sorması üzerine, bu konuda vereceği karşılık için şu öğütlemeyi yaptım: “Forbes’i tutuklayan ben değilim. Başkentleri, Ateşkes Antlaşmasına ve insanlığa aykırı olarak işgal olunan ulustur. Bunun için, salıverilmesini de ancak ulus sağlayabilir.” Bununla birlikte, bu Forbes yurttan çıkarmakla yetinildi, kendisi tutuklanmadı.

Bolu Mutasarrıfı Haydar Bey’in 9 Nisan 1920 günlü kısa bir kapalı telinden, Adapazarı ile Hendes arasında bulunan ve Çatalköprü denilen yerdeki köprülerin ve Mudurnu suyu üzerindeki köprünün Ulusal Kuvvetlere karşı olan kişilerce yıkıldığı anlaşıldı.

Bolu ve çevresi Komutanı Mahmut Nedim Bey’in, Düzce’den yazdığı 9 Nisan 1920 günlü kapalı telinde de, 8 Nisan’da Adapazarı’nda Ulusal Kuvvetlere karşı gösteriler yapıldığı, Hendek ve Adapazarı arasındaki telgraf ve telefon tellerinin kesildiği ve Düzce Adapazarlarından tarafsız kalanların da karşıcılarla katılmak üzere yola çıktıkları anlaşıldı. Hendek ile Adapazarı arasında, Mudurnu suyu üzerindeki büyük köprünün yıkılması dolayısıyla, gidiş gelişin durduğu da anlaşılıyordu. Bu bilgiler üzerine, Geyve’de bulunan Yirmi Dördüncü Tümen Komutanı Mahmut Bey’in dikkati çekildi.

Nevşehir’de de, Nevşehir Kaymakamı Nedim Bey’in başkanlığı altında Teali İslam Cemiyeti’nin bir şubesi kurulmuş. Verilen raporda, Cemiyetin karıştırıcı üyelerinden sekiz kişinin Niğde’ye getirildiği bildiriliyordu. Bu Cemiyetin üyeleri: “Padişahtan başka hiçbir güç tanımayız, Ulusal Kuvvetleri dağıtmak için malca, bedence bütün gücümüzü harcamaya ant içtik.” Diyorlarmış. Her gece toplanıyorlarmış. Bunların ileri gelenleri, Niğde’deki Tümen Komutanının gönderdiği bir birlikçe tutuklanmış.

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ TOPLANIYOR

Baylar, bu gibi olaylara bundan sonra geniş ölçüde rastlayacağız. Büyük Millet Meclisinin toplanmasını ve açılmasını sağlamak için çalıştığımız günlerde bizi en çok uğraştıran, Düzce, Hendek, Gerede gibi Bolu bölgesindeki yerlerden başlayıp, Nallıhan, Beypazarı üzerinden Ankara’ya yaklaşacak gibi görünen gerici ayaklanma dalgaları olmuştur. Ben, bir yandan bu dalgaları durdurmaya çalışırken bir yandan da, Ankara’da toplanmakta olan ve genel durumu henüz gereği gibi bilinmeyen milletvekillerini, korkulu olaylar karşısında bırakmamak ve bu gibi olayların ortaya çıkmasıyla Meclisin toplanamaması gibi uğursuz olasılıkları önleme çarelerini düşünüyordum. Bunun için, Meclisin açılması işinde pek çok ivedilik gösteriyordum. Sonunda, gelebilmiş milletvekilleriyle yetinerek Meclisi, Nisanın yirmi üçüncü Cuma günü açmaya karar verdik. Bu karar üzerine 21 Nisan 1920 günü yaptığım bildirimi, o günün duygu ve anlayışına ne denli uymak zorunluluğu bulunduğunu gösterir bir belge olması bakımından, olduğu gibi bilginize sunmayı uygun görüyorum.

Tel: Çok ivedidir.

Ankara’ya ivedi yazı gönderilmesi                                            Ankara, 21.4.1920

Kolordulara (On Dördüncü Kolordu Komutanı Vekilliğine),

Altmış Birinci Tümen Komutanlığına, Refet Beyefendi’ye,

Bütün İllere, Bağımsız Sancaklara, Müdafaai Hukuk

Merkez Kurullarına, Belediye Başkanlıklarına

1- Tanrı’nın yardımıyla Nisanın yirmi üçüncü günü, Cuma namazından sonra Ankara’da Büyük Millet Meclisi açılacaktır.

2- Yurdun bağımsızlığı, yüce Halifelik ve Padişahlığın kurtarılması gibi en önemli ve ölüm dirimle ilgili görevleri yapacak olan bu Büyük Millet Meclisinin açılış gününü cumaya getirmekle o günün kutsallığından yararlanılacak ve bütün sayın milletvekilleriyle birlikte, kutlu Hacı Bayram camisinde Cuma namazı kılınarak Kur’an’ın ve namazın nurlarından ışık alınacak ve güç kazanılacaktır. Namazdan sonra, Peygamberimizin kutlu sakalı ve kutsal sancak alınarak Meclisin toplanacağı özel yere gidilecektir. Toplantı yerine girilmeden önce bir dua okunarak kurbanlar kesilecektir. İşbu törende, camiden başlayarak, Meclise değin, Kolordu Komutanlığınca askeri birliklerle özel tören düzeni alınacaktır.

3- Açılış gününün kutsallığını belirtmek için il merkezinde, Vali Beyefendi Hazretlerinin düzenleyeceği üzere, hatim indirilmeye ve Buhari okunmaya şimdiden başlanacak ve hatimin son bölümleri, uğur için Cuma günü namazdan sonra Meclisin toplantı yeri önünde okunup bitirilecektir.

4- Kutsal ve yaralı yurdumuzun her köşesinde, yukarda belirtildiği gibi şimdiden hatim indirilmeye ve Buhari okunmaya başlanacak; Cuma günü ezandan önce minarelerde sala verilecek; hutbe okunurken Halifemiz ve Padişahımız Efendimiz Hazretlerinin kutlu adı anıldığı sırada kendisinin, ülkesinin ve bütün uyruklarının bir an önce kurtulmaları ve mutluluğa ermeleri için ayrıca dua edilecek; cuma namazı kılındıktan sonra da hatim tamamlanarak yüce Halifelik ve Padişahlığın ve bütün yurt parçalarının kurtarılması amacıyla yapılan ulusal çalışmaların önemini ve kutsallığını ve her yurttaşın, kendi vekillerinden meydana gelmiş olan Büyük Millet Meclisince verilecek yurt ödevlerini yapmak zorunda olduğunu anlatan dinsel öğütler verilecektir. Daha sonra, Halife ve Padişahımızın, din ve devletimizin, yurdumuzun ve ulusumuzun kurtuluşu, esenliği ve bağımsızlığı için dua edilecektir. Bu dinsel ve yurtsal tören yapıldıktan ve camilerden çıkıldıktan sonra, Osmanlı ülkesinin her yerinde, hükümet konağına gidilerek, Meclisin açılışından dolayı resmi kutlamalarda bulunulacaktır. Her yerde Cuma namazından önce, uygun görülecek biçimde mevlit okunacaktır.

5- İşbu bildirimin hemen yayılması için her araca başvurulacak ve tez elden en sapa köylere, en küçük askeri birliklere, yurttaki bütün özgürlere ve kurumlara ulaştırılması sağlanacaktır. Ayrıca büyük kağıtlara yazılarak her yere asılacak ve olanak varsa bastırılıp çoğaltılarak parasız dağıtılacaktır.

6- Ulu Tanrı’dan tam başarıya ulaştırmasını yakarırız.

Temsilciler Kurulu adına

Mustafa Kemal

22 Nisan 1920 günü de şu bildirimi yaydım:

Tel

Dakika geciktirilmeyecektir,                                                                22.4.1920

Bütün İllerle Bağımsız Sancaklara,

Kolordulara, Nazilli’de Albay Refet Beyefendiye,

Bursa’da Yirminci Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa

Hazretlerine, Bursa’da Elli Altıncı Tümen Komutanı

Albay Bekir Sami Beyefendiye

Balıkesir’de Altmış Birinci Tümen Komutanı Albay

Kazım Beyefendi’ye

Tanrı’nın yardımıyla Nisanın 23’üncü Cuma günü Büyük Millet Meclisi açılarak çalışmaya başlayacağından o günden sonra bütün sivil ve askeri makamların ve bütün ulusun başvuracağı en yüce kat, adı geçen Meclis olacaktır. Bilgilerinize sunulur.

Temsilciler Kurulu adına

Mustafa Kemal

Sayın baylar,

Şimdiye dek bilginize sunduklarım, kişisel olarak ve Temsilciler Kurulu adına değindiğim olayların açıklanmasına ilişkin idi. Bundan sonra söyleyeceklerim, Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldıktan ve yöntemine göre hükümet kurulduktan bugüne değin meydana gelmiş olayları ve devrimleri kapsayacaktır. Bu söyleyeceklerim aslında herkesçe apaçık bilinen ya da kolaylıkla öğrenilebilecek olan olaylarla ilgilidir. Gerçekten, Meclis tutanaklarında, Bakanlık dosyalarında, basın koleksiyonlarında bu olayların belgeleri saptanmış ve saklanmış bulunmaktadır. Bunun için ben, bütün bu olayların genel gidişini göstermek ve saptamakla yetineceğim. Amacım, devrimimizin incelenmesinde tarihe kolaylık sağlamaktı. Bütün bu olayların oluşum ve gelişiminde Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükümeti Başkanı, Başkomutan ve Cumhurbaşkanı olarak bulunmuş olmaktan daha çok, örgütümüzün genel başkanı olarak bu görevi yapmaya kendimi ödevli sayarım.

TÜRK ULUSUNUN İZLEYECEĞİ İLKE: ULUSAL SİYASA

Baylar, Meclisin açıldığı ilk günlerde, Meclise, içinde bulunduğumuz durumu ve koşulları açıklayarak izlenmesini ve uygulanmasını doğru bulduğum düşüncelerimi bildirdim. Bu düşüncelerin başlıcası, Türkiye’nin, Türk ulusunun izlemesi gereken siyasal ilke ile ilgili idi.

Bilirsiniz ki, Osmanlılar zamanında çeşitli siyasal yöntemler tutulmuştu ve tutuluyordu. Ben, bu siyasal yöntemlerden hiçbirinin, yeni Türkiye devletinin yöntemi olamayacağı kanısına varmıştım. Bunu, Meclise anlatmaya çalıştım. Bu konu üzerinde, daha sonra da çalışılmıştır. Bu konu ile ilgili olarak önceden ve sonraları, söylediklerimin temel noktalarını, burada hep birlikte anımsamayı yararlı bulurum.

Baylar bilirsiniz ki yaşam demek, savaş ve çarpışma demektir. Yaşamda başarı, yüzde yüz savaşta başarı kazanmakla elde edilebilir. Bu da maddesel ve tinsel güce dayanır. Bir de, insanların uğraştığı bütün sorunlar, karşılaştığı bütün tehlikeler, elde ettiği başarılar, toplumca yapılan genel bir savaşın dalgaları içinden doğa gelmiştir. Doğu uluslarının batı uluslarına saldırısı tarihin belli başlı bir evresidir. Doğu ulusları arasında Türklerin başta ve en güçlü olduğu biliniyor. Gerçekten Türkler, Müslümanlık­tan önce ve sonra saldırılar yapmışlar ve Avrupa içerisine girmişlerdir. Batıya saldıran ve İspanya’ya girip Fransa sınırlarına değin yayılan Araplar da vardır. Ama baylar, her saldırıya, her zaman, bir karşı saldırı düşünmek gerek­tir. Karşı saldırıya uğranılabileceğini düşünmeden ve ona karşı güvenilir önlem bulmadan eyleme geçenlerin sonu, yenilgi ve bozgundur, silinip gitmektir.

Batının Araplara karşı saldırısı, Endülüs’te acı ve ders alınmaya değer bir tarihsel yıkım ile başladı. Ama, orada bitmedi. Kovalama, Afrika’nın kuzeyinde sürüp gitti.

Attila’nın, Fransa ve Batı Roma topraklarına dek geniş­letilmiş olan imparatorluğunu anımsadıktan sonra, Selçuk Devletinin yıkıntısı üzerinde kurulan

Osmanlı Devletinin, İstanbul’da Doğu Roma İmparatorluğunun taç ve tahtını ele geçirdiği çağlara gözlerimizi çevirelim. Osmanlı padi­şahları içinde Almanya’yı, Batı Roma’yı ele geçirerek çok büyük bir imparatorluk kurmaya girişmiş bulunanlar vardı. Yine, bu padişahlardan biri, bütün İslam dünyasını bir merkeze bağlayarak yönetmeyi düşündü. Bu amaçla Suriye’yi, Mısır’ı ele geçirdi. “Halife” sanını takındı. Başka bir padişah da hem Avrupa’yı ele geçirmek, hem İslam dünyasını buyruğu ve yönetimi altına almak amacını güttü. Batının sürüp giden karşı saldırısı, İslam dünyasının te­dirginliği ve ayaklanması ve böyle bütün dünyayı ele geçir­me istek ve tasarılarının tek sınır içine aldığı çeşitli ulus­lardan insanların geçimsizlikleri, en sonunda Osmanlı İm­paratorluğunu da, benzerleri gibi, tarihin bağrına gömdü.

Baylar, dış siyasanın en çok ilgili bulunduğu ve dayan­dığı temel, devletin iç örgütüdür. Dış siyasanın, iç örgütle uyarlı olması gerekir. Batıda ve doğuda, yaratılışı, kültürü ve ülküsü başka başka olan ve birbirleriyle bağdaşamayan toplulukları tek sınır içine almış bir devletin iç örgütü, kuşkusuz temelsiz ve çürük olur. Bu durumda dış siyasası da köklü ve sağlam olamaz. Böyle bir devletin özellikle de ulusal olamaz. Buna göre Osmanlı Devletinin siyasası ulusal değil; ancak, kişisel, bulanık ve kararsız idi.

Değişiklik ulusları ortak ve genel bir ad altında topla­mak ve bu değişik ulus topluluklarını eşit haklar koşullar altında bulundurarak güçlü bir devlet kurmak, parlak

ve bir siyasal görüştür. Ama, aldatıcıdır. Dahası, hiçbir sınır tanımayarak, dünyadaki bütün Türkleri de bir devlet olarak birleştirmek, ulaşılamayacak bir amaçtır. Bu, yüzyılların ve yüzyıllarca yaşamakta olan çok acı, çok   olaylar ile ortaya koyduğu bir gerçektir.

İslamcılık ve Turancılık siyasasının başarı kazandığına ve dünyayı uygulama alanı yapabildiğine tarihte rastlanamamaktadır. Soy ayrımı gözetmeksizin, bütün in­sanlığı kapsayan tek bir dünya devleti kurma tutkularının sonuçları da tarihte yazılıdır. “Baskıncı ve yağmacı” olmak hevesleri, konumuzun dışındadır. İnsanlara her türlü özel duygularını ve bağlantılarını unutturup, onları kar­deşlik ve tam eşitlik içinde birleştirerek, insancıl bir devlet meydana getirme kuramının da kendine özgü koşulları vardır.

Bizim aydınlık ve uygulanabilir gördüğümüz siyasal yöntem, “ulusal siyasadır”. Dünyanın bugünkü genel ko­şulları ve yüzyılların kafalarda ve ıralarda yerleştirdiği gerçekler karşısında düşçü olmak kadar büyük yanılgı olamaz. Tarihin dediği budur; bilimin, aklın, mantığın dediği böyledir.

Ulusumuzun, güçlü, mutlu ve sağlam bir düzen içinde yaşayabilmesi için, devletin bütünüyle ulusal bir siyasa gütmesi ve bu siyasanın iç örgütlerimize tam uyumlu ve dayalı olması gereklidir. Ulusal siyasa demekle an­latmak istediğim şudur: Ulusal sınırlarımız içinde, her şeyden önce kendi gücümüze dayanarak varlığımızı koru­yup ulusun ve yurdun gerçek mutluluğuna ve bayındır­lığına çalışmak; gelişigüzel, ulaşılamayacak istekler peşinde ulusu uğraştırmamak ve zarara sokmamak; uygarlık dünyasının uygarca ve insanca davranışını ve karşılıklı dost­luğunu beklemektir.

 HÜKÜMET KURMA İŞİ

Baylar, Meclise önerdiğim önemli bir konu da, hü­kümet kurma sorunu idi. Bu sorunun ve bununla ilgili önerimin o zaman için ne denli önemli olduğunu iyi bilirsiniz.

Gerçek, öz olarak, Osmanlı Devletinin ve halifeliğin yıkıldığını ve ortadan kalktığını düşünerek, yeni temellere dayalı, yeni bir devlet kurmaktı. Ama, durumu olduğu gibi söylemek, amacın büsbütün yitirilmesine yol açabilir­di. Çünkü genel eğilim ve düşünüş, daha padişah ve hali­fenin özürlü sayılacak bir durumda bulunduğu yolunda idi. Dahası, Mecliste, İlkin halifelik ve padişahlık katı ile bağlantı kurma ve İstanbul Hükümeti ile uzlaşma ara­ma akımı baş göstermişti.

İstanbul’daki koşulların, halife ve padişah ile, ne açık ve ne de özel ve gizli görüşmeye elverişli olmadığını açık­lamaya çalıştım. Böyle bir görüşme ile ne anlamak is­tediğimizi sordum. Ve “Ulusun, bağımsızlığı ve yurt bü­tünlüğünü sağlamaya çalışmakta olduğunu haber ver­mek için ise, bu gereksizdir. Çünkü padişah ve halife olan kişi de bundan başka bir şey düşünüp isteyebilir mi? Bunun karşıtını, kendi ağzından işitsem inanmam; bunun yüzde yüz zorlama ve baskı altında söyletildiğini kabul ederim.” dedim. Bizi suçlamak için çıkarılmış olan fetva­nın uydurma olduğunu ve İstanbul Hükümeti buyruk ve bildirimlerinin yorumlanması gerektiğini söyleyerek, yufka yürekli ve kıt düşünceli kimi insanların yol açmak istedikleri sarsaklığı gereksiz gördüğümü açıkladım.

ULUSAL EGEMENLİK TEMELİNE DAYANAN HALK HÜKÜMETİ: CUMHURİYET

Şunu bilginize sunmak istiyorum ki, hükümet kur­makla ilgili bir öneride bulunmadan önce, duyguları ye görüşleri göz önüne almak zorunluluğu vardı. Bu zorunluğa uymakla birlikte, asıl amacı saklı tutan önerimi bit öner­ge biçiminde Meclise sundum. Birtakım karşı görüşler ileri sürüldü ise de kısa bir tartışma sonunda kabul olundu.

Bu önergeyi bugün gözden geçirecek olursak, orada temel ilkelerin saptanmış ve ortaya konmuş olduğunu görürüz.

Bu ilkeleri, izin verirseniz, burada belirterek sayaca­ğım:

1- Hükümet kurmak zorunludur.

          2 -Geçici olduğu bildirilerek bir hükümet başkanı tanımak ya da bir padişah vekili ortaya çıkarmak uygun görülemez.

         3- Mecliste beliren ulusal buyrumun, yurt yazgısına doğrudan doğruya el koymasını kabul etmek temel ilkedir. Türkiye Büyük Millet Meclisinin üstünde bir güç yoktur.

        4- Türkiye Büyük Millet Meclisi yasama ve yürütme yetkilerini kendinde toplamıştır.

Meclisten seçilecek ve vekil olarak görevlendirilecek bir kurul hükümet işlerine bakar. Meclis başkanı bu ku­rulun da başkanıdır.

Not: Padişah ve halife, baskı ve zordan kurtulduğu zaman, Meclisin düzenleyeceği yasaya uygun olan duru­munu alır.

Baylar, bu ilkelere göre kurulan bir hükümetin niteliği kolaylıkla anlaşılabilir. Böyle bir hükümet, ulusal egemenlik temeline dayanan halk hükümetidir. Cumhuriyet’tir.

Böyle bir hükümetin kuruluşunda ilke, güçler birliği kuramıdır. Zaman geçtikçe bu ilkelerin kapsadığı kavram­lar anlaşılmaya başladı. İşte o zaman tartışmalar ve olaylar birbiri ardınca sürüp gitti.

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ, BAŞKANLIĞA BENİ SEÇTİ

Sayın baylar, açık ve gizli oturumlarda bir iki gün, süren açıklamalarımdan, konuşmalarımdan ve yukarıda belirttiğim ilkeleri kapsayan önerimi ileri sürdükten sonra yüksek Meclis, beni başkanlığa seçmekle bana karşı genel güvenini gösterdi.

Burada ufak bir noktayı da açıklamalıyım:

 Anımsarsınız ki oluşmaya başlayan ulusal birliği, ulu­sun coşup uyanışına yormaktan daha çok, kişisel girişim sonucu olarak görüyorlardı. Bu arada benim girişimlerde bulunmamın yasak edilmesine önem veriyorlardı. Beni, ulusa ve hükümete, istenmez ve kötü kişi saydırmaktan yarar umuyorlardı. Yapılan propaganda: “Ben istenmez ve kötü kişi sayılırsam, ulusa ve devlete karşı hiçbir ey­lemde bulunulmayacağı; bütün kötülüklerin benden gel­diği; bir adam için, bir ulusun birçok tehlikeleri göze almasının akla yatmayacağı” yolunda idi. Hükümet ve düşmanlar, beni, ulusa karşı bir silah gibi kullanıyordu. Bunun için 24 Nisan 1920 günü gizli bir oturumda Meclise bu durumu açıkladım. Başkanlık seçiminde, bunun da bir sakınca olarak göz önünde tutulmasını ve yalnız ulusun ve yurdun esenliği düşünülerek oy ve kararların uygun ve doğru olarak verilmesini rica ettim.

HÜKÜMETİN KURULUŞU

Baylar, Büyük Millet Meclisi, bakanların seçimi ile ilgili 2 Mayıs 1920 günlü yasa ile, Büyük Millet Meclisinde on bir bakandan meydana gelen bir “Bakanlar Kurulu” kurdu. Bu kurul, Genelkurmay işlerini de yürütecekti.

Görülüyor ki, Meclisin açılış günü olan 23 Nisandan beri bir hafta kadar zaman geçmiş, bulunuyor. Bu süre içinde yurt ve ulus işleri ve özellikle yıkıcı akım ve çalışmalara karşı önlem almak işleri bir an bile duraklayamaz­dı ve duraklamamıştır. Yalnız, bakanların seçimi ile ilgili yasa çıktığı zaman Meclisçe bakanlığa seçilen kişilerden kimileri daha önce göreve başlamışlar, bana yardım edi­yorlardı. Bu arada İsmet Paşa Hazretleri de Genelkurmay işlerini üzerine almış bulunuyordu.

Baylar, bununla ilgili olarak bir noktayı belirtmeyi gerekli görüyorum: O günlerde, arkadaşların hangi işlerde görevlendirilmesinin uygun olacağı düşünülürken, Genelkurmay Başkanlığı için İsmet Paşa’yı yeğlemiştim. Ankara, da bulunan Refet Paşa, beni özel olarak görüp bilgi istedi. Anlamak istediği, Genelkurmay Başkanlığının en yüksek askeri kat olup olmadığı noktası idi. Benden, sözü geçen katın en yüksek askeri kat olduğu ve ondan daha yüksek katın Millet Meclisi olacağı yanıtını alınca, buna karşı olduğunu bildirdi; İsmet Paşa’nın Başkomutanlık demek olan bu durumunu kabul edemeyeceğini söyledi. Göre­vin çok önemli ve ağır olduğunu; benim bütün arkadaş­lar üzerine olan bilgime ve adam kayırmayacağıma güven­menin uygun olacağını belirttim. Kendisinin böyle bir sav öne sürmesini uygun olmadığını da sözlerime ekle­dim.

Baylar, daha sonra Batı Cephesi karargahında görüş­tüğüm Fuat Paşa da, İsmet Paşa’nın Genelkurmay Baş­kanlığına getirilmesine kesinlikle karşı çıktı. Fuat Pa­şa’yı da, durumun gerektirdiği en uygun çözüm yolunu kabul zorunluğuna inandırmaya çalıştım. Refet ve Fuat Paşaların kendilerine özgü birtakım düşüncelerine ekle­dikleri şu idi: Kendileri daha önce Anadolu’da benim­le işbirliği yapmışlar, İsmet Paşa ise sonradan katılmış. Oysa, bundan önceki sözlerim arasında sırası ve yeri gel­diği için bildirmiştim ki, İsmet Paşa, ben İstanbul’dan ayrılmadan önce benimle işbirliği yapmıştı. Daha sonra Anadolu’ya gelip birlikte çalışmıştı. Ama, Fevzi Paşa Hazretlerinin Harbiye Nazırı olması üzerine, önemli bir­takım düşünceler dolayısıyla, özel görev verilerek yine İstanbul’a gönderilmişti. Bunun için iş ve görüş birliğinde öncelik söz konusu olamazdı.

Genelkurmay Başkanlığı görevinin ilkin İsmet Paşa’ya verilmesi yerinde olmasaydı, bu işte Fevzi Paşa Hazret­lerinin de beni uyarmaları bir yurt görevi olurdu. Oysa, Paşa Hazretleri, tam tersine, bu görevlendirmeyi pek uy­gun bulmuş ve kendileri, verilen Milli Savunma Bakanlığı görevini içten gelen bir duygu ile hemen kabul buyur­muşlardır. İsmet Paşa’nın, gerek Genelkurmay Başkan­lığında gerekse daha sonraki cephe komutanlığında gös­terdiği yararlık ve üstün çaba, kendisine görev verişteki yanılmazlığımı edimli olarak ortaya koymuş bulunduğu için ulus karşısında, ordu karşısında ve tarih karşısında içim çok rahattır.

YURT HAYINCILIĞI YASASI VE İSTİKLAL MAHKEMELERİNİN KURULMASI

Baylar, Meclis 29 Nisan l920’de, Yurt Hayınlığı Yasa­sını ve sonraki aylarda İstiklal Mahkemeleri yasalarını da çıkarmakla devrimlerin doğal gereklerini yerine getirmiş oldu.

Baylar, İstanbul’a düşmanın girişinden sonra baş­layan birtakım yıkıcı akımlara, olaylara, ayaklanmalara değinmiş idik. Bunlar, yurdun her yerinde birbiri ar­dınca belirdi ve sürdü gitti.

İstanbul’da Damat Ferit Paşa, ivedi olarak yeniden iş­başına getirildi. Damat Ferit Paşa Hükümeti ve İstanbul’da bütün yıkıcı ve hayın örgütlerin kurduğu birlik ve bu birliğin Anadolu içindeki bütün ayaklanma örgütleri ve bütün düşmanlar ve Yunan ordusu, elbirliği ile bizi yıkmak için çalışmaya başladılar. Bu ortak saldırı siyasasının yönergesi de, Padişah ve Halifenin, içinde düşman uçakları da bulunan her türlü araçlarla yurda yağdırdığı “Padişaha Karşı Ayaklanma”ı fetvası idi.

Bu genel, çeşitli ve hayınca saldırılara karşı biz de, daha Meclis açılmadan önce, Afyonkarahisar’da, Eskişe­hir’de ve bütün demiryolu boyunda bulunan yabancı dev­let askerlerini Anadolu’dan çıkararak; Geyve, Osmaneli, Carablus köprülerini yıkarak ve Meclis toplanır toplanmaz Anadolu’daki yüksek din bilginlerinden fetva alarak karşı önlemlere giriştik.

İÇ AYAKLANMALAR

Baylar, 1919 yılı içinde, ulusal girişimlerimize karşı başlayan iç ayaklanmalar hızla yurdun her yerine yayıldı.

Bandırma, Gönen, Susurluk, Kirmasti, Karacabey, Biga ve dolaylarında; İzmit, Adapazarı, Düzce, Hendek, Bolu, Gerede, Nallıhan, Beypazarı dolaylarında; Bozkır’da; Konya, Ilgın, Kadınhan, Karaman, Çivril, Seydişehir, Beyşehir, Koçhisar dolaylarında; Yozgat, Yenihan, Boğazlıyan, Zile, Erbaa, Çorum dolaylarında; Ümraniye, Refahiye, Zara, Hafik dolaylarında; Viranşehir dolaylarında tutuşan kargaşa ateşleri bütün yurdu yakıyor; hayınlık, bilisizlik, düşmanlık ve bağnazlık dumanları bütün yurt göklerini yoğun karanlıklar içinde bırakıyordu. Ayaklanma dalgaları, Ankara’da karargahımızın duvarlarına dek çarptı. Karargahımızla kent arasındaki telefon ve telgraf tellerini kesmeye dek varan kudurgan saldırışlar karşısında kaldık. Batı Anadolu’nun, İzmir’den sonra, yeniden önemli bölgeleri de Yunan ordusunun saldırıları ile çiğnenmeye başlandı. İlgi çekicidir ki, sekiz ay önce ulus, Temsilciler Kurulu ile birlik olarak, Damat Ferit Hükümeti ile ilişkiyi ve haberleşmeyi kesmiş iken, Ali Galip’in girişimi gibi tek tük olaylardan başka böyle genel ayaklanma olmamıştı. Bu kez ortaya çıkan yaygın ve genel ayaklanmalar, sekiz ay içinde yurtta çok hazırlık yapıldığını gösteriyordu. Damat Ferit Hükümetinden sonra kurulan hükümetlerle ulusal bilincin korunması ve pekiştirilmesi yolundaki çekişmelerimizin ne denli haklı nedenlere dayandığı çok acı olarak bir daha anlaşılmış oluyordu.

İstanbul’daki hükümetlerin ulusal savaşımı güçlen­dirmek için, cephelerle ve ordu ile ilgilenmekte gösterdiği başka türden savsaklamaların acı sonuçları da ayrıca gö­rülecektir.

 ANZAVUR VE DÜZCE AYAKLANMALARI

Baylar, önce, iç ayaklanmalar üzerine açık bir bilgi edinmek için, izin verirseniz, bu ayaklanmaları yeri geldi­ğinde söz konusu ettikçe, değinilen evreleri kısaca bilginize sunayım.

21 Eylül 1919’da Balıkesir’in kuzey bölgesinde birinci Anzavur ayaklanması başladı; 16 Şubat 1920’de yine bu bölgede ikinci Anzavur ayaklanması oldu. Bu iki ayaklanma, askeri birliklerimiz ve Ulusal Kuvvetlerimizle bastırıldı. 13 Nisan 1920’de Bolu, Düzce dolaylarında ayaklan­ma oldu. Bu ayaklanma 19 Nisan 1920’de Beypazarı’na dek yayıldı. Bu sırada Anzavur, 11 Mayıs 1920’de, top ve ağır makineli tüfeklerle donanmış beş yüz kişilik bir kuvvetle, üçüncü kez, Adapazarı ve Geyve dolaylarındaki küçük bir ulusal birliğimize saldırarak yine ortaya çıktı. Anzavur, gönderdiğimiz ulusal birliklerimize, ordu birliklerimize durmadan saldırdı. 20 Mayıs 1920’de Geyve Boğazı yakın­larında yenildi ve kaçmak zorunda kaldı.

Düzce dolaylarındaki ayaklanma olayı önemli idi. Abaza ve Çerkezlerden toplanmış dört bin kişilik büyük bir kalabalık, Düzce’yi basarak cezaevlerini boşalttılar ve çarpışma ile oradaki süvari birliğimizin silahlarını aldılar. Hükümet görevlileri ile subayları tutukladılar.

Ayaklananlar üzerine her yandan kuvvet gönderdik. Bu arada Geyve’de bulunan Yirmi Dördüncü Tümen de, komutanı Yarbay Mahmut Bey başta olarak Düzce üzerine yürüdü. Mahmut Bey, Meclisin açıldığı gün, yani 23 Nisan 1920’de, Hendek’ten Düzce’ye geçerken, Hendek de ayaklandı. Adapazarı da ayaklananlarca elde edildi. Mahmut Bey, 25 Nisan 1920’de Hendek-Düzce yolu üze­rinde ayaklananlarca aldatılarak pusuya düşürülmüş ve ilk ateşte şehit edilmiştir. Kurmay Başkanı Sami Bey ile emir subayı ve daha birkaç subay da o sırada şehit düş­tüler. Bunun üzerine Yirmi Dördüncü Tümenin hepsi, savaşmadan, ayaklananlarca tutsak edildi. Bütün tüfekleri, topları alındı. Ağırlıkları yağma edildi. Bu sırada İzmit Mutasarrıfı Çerkez İbrahim İstanbul’dan Adapazarı’na geldi. Halka, Padişahın selamını bildirdi ve yüz elli lira ay­lıkla gönüllü yazmaya başladı. Toplanan kuvvetler, bütün o çevrede üstünlük sağladıktan sonra Geyve Boğazındaki kuvvetlerimize saldırmaya başladılar.

Bizim, bu ayaklanma alanına gönderdiğimiz kuvvetler şunlardı:

1- Salihli ve Balıkesir ulusal kuvvetlerinden kurul­muş Çerkez Etem Bey Birliği;

2- İki tabur asker, dört dağ topu ve beş makineli tüfek ile üç yüz atlı efeden kurulmuş Binbaşı Nazım Bey Birliği;

        3- İki tabur piyade, sekiz makineli tüfek, iki sahra ve iki dağ topundan kurulmuş Yarbay Arif Bey Birliği;

       4- Üç yüz kişilik ulusal kuvvet ile iki makineli tüfek ve iki bomba topundan kurulmuş Binbaşı İbrahim Bey (Çolak İbrahim Bey) Birliği.

 Komutan olarak da; Ali Fuat Paşa, Geyve Boğazı yakınlarından Adapazarı’na doğru olan kesimde ve Refet Paşa da, Ankara’dan Beypazarı yoluyla Bolu’ya doğru olan kesimde görevlendirildiler.

HALİFE ORDUSU

Baylar, İzmit’te de Süleyman Şefik Paşa komutasında, Halife Ordusu adında bir hayın kuvvet yığınak yapıyordu. Bu kuvvetin bir bölümü de, Bolu yakınlarında Kurmay Binbaşı Hayri Bey komutasında ayaklananları destekle­mişti. Bu kuvvetle birlikte, İstanbul’dan gönderilmiş birçok subay da vardı.

Halife Ordusunun, Süleyman Şefik Paşa’dan sonra, belli başlı komutanları, Süvari Tuğgeneral Suphi Paşa ve Topçu Yarbaylarından Senai Bey’di. İstanbul’da da özel olarak kurulmuş bir kurmaylar kurulu vardı. Bu kurulun belli başlı başkanları da Kurmay Albay Refik ve Kurmay Yarbay Hayrettin Beylerdi.

Suphi Paşa ile ilgili küçük bir anımı anlatayım: Suphi Paşa’yı Selanik’ten tanırdım. Ben kolağası iken o, daha o zaman, tuğgeneral ve süvari tümeni komutanı idi. Arada üstlük astlık ayrımına karşın çok yakın arkadaşlığımız vardı. Meşrutiyetin kuruluşu sırasında ilkin İştik dolay­larında “Cumalı” denilen bir yerde süvari manevraları yaptırmıştı. Başka birkaç kurmay arasında beni de ma­nevrada bulunmak üzere çağırmıştı. Kendisi Almanya’da öğrenim görmüş, çok usta bir binici idi. Ama, askerlik sanatını anlamış bir komutan değildi. Manevranın biti­minde ben, yetkim ve aşamam elverişli olmamakla birlikte Paşa’yı bütün subaylar önünde acı bir dille yermiştim ve daha sonra “Cumalı Ordugahı”, adında küçük bir kitap da yazmıştım. Suphi Paşa, gerek herkesin önünde yaptığım eleştirilerden gerekse yayımlanan bu kitabımdan pek üzül­dü. Kendisinin açıkça söylediğine göre içgücü kırılmış. Ama, bana gücenmedi. Arkadaşlığımız sürüp gitti. İşte, Halife Ordusuna buldukları komutan bu Suphi Paşa’dır. Paşa, sonraları Ankara’ya geldi. Geziye çıkıyordum. İs­tasyonda çok kalabalık içinde birbirimizle karşılaştık. Kendisine ilk sorum şu oldu:

        - Paşam, niçin Halife Ordusu Komutanlığını kabul  ettin?

         Suphi Paşa bir an duraksamaksızın:

        - Size yenilmek için, karşılığını verdi.

 Verdiği bu yanıtla anlatmak istiyordu ki, bu gö­revi özel bir düşünce ile kabul etmişti. Suphi Paşa’nın, böyle bir düşüncesi bulunabilir. Ama, gerçekte, komutayı üzerine aldığı zaman kuvvetleri yenilmiş bulunuyordu.

Bolu, Düzce, Adapazarı ve İzmit dolaylarındaki bu ayaklanma, bu kez 4 Haziran 1920 gününe değin, üç aydan daha çok sürdü. Daha sonra, 29 Temmuzda yine bir ayaklanma oldu. Bundan sonra da bu bölgede tam dirlik dü­zenlik kurulamamıştır. Ama, ayaklananlar, sonunda tüm­den bozguna uğratılmış ve elebaşları, Türkiye Büyük Millet Meclisinin yasalarına göre cezalandırılmışlardır. Halife Ordusunun Bolu yöresinde bulunan bölümü de boz­guna uğratıldı. Komutam Binbaşı Hayri ve subayları Yüz­başı Ali, Üsteğmen Şerafettin, Üsteğmen Hayrettin, Ma­kineli Tüfek Subayı Mehmet Hayri, Tabur Yazmanı Hasan Lütfi, Cerrah İbrahim Ethem Efendiler için de öbür elebaşılar gibi işlem yapıldı. Halife Ordusu da İzmit’ten İstanbul’a kaçmak zorunda bırakıldı.

YENİHAN YOZGAT VE BOĞAZLIYAN AYAKLANMALARI

 Baylar, yurdun kuzeybatı bölgesinde ayaklananlarla uğraşırken yurdun ortasında Yenihan, Yozgat ve Boğaz­lıyan dolaylarında da ayaklanmalar başlıyor. Bu ayaklan­malar da anlatılmaya değer.

14 Mayıs 1920’de Postacı Nazım ve Çerkez Kara Mus­tafa adında birtakım adamlar, otuz kırk kişi ile Yenihan’a bağlı Kaman Köyünde başkaldırdılar. Bu ayaklanma git­tikçe artan bir sertlikle genişledi. Ayaklananlar 27/28 Mayıs 1920 gecesi Çamlıbel’de bulunan bir birliğimizi basarak tutsak ettiler. 28 Mayıs 1920’de ayaklananlardan başka bir bölüm de Tokat yakınında yürüyüşte bulu­nan bir taburumuza saldırarak dağıttılar ve birazını tutsak ettiler. Ayaklananlar ataklıklarını artırarak, 6/7 Haziran, 1920 gecesi Zile’yi ele geçirdiler. Oralardaki askerlerimiz Zile kalesine çekilerek kendilerini savundular. Ama, yi­yecek ve cephaneleri tükendiğinden üç gün sonra teslim oldular. Ayaklananlar, 23/24 Haziran 1920’de de Boğaz­lıyan’a baskın yaptılar. Orada bulunan bir birliğimizi da­ğıttılar. Amasya’da bulunan Beşinci Kafkas Tümeni, Ce­mil Cahit Bey komutasında olarak, ayaklananlar üzerine gönderildi. Antep bölgesinde bulunan Kılıç Ali Bey de, bir ulusal birlik ile bu bölgeye getirildi." Erzurum’dan An­kara’ya gelmekte olan bir Erzurum ulusal birliği de o böl­gede bırakıldı. 1920 yılı Temmuzunun ortalarına değin, bu ayaklananların kovalanması ve tepelenmesiyle uğraşıldı. Yenihan Ayaklanması, Orta Anadolu’nun başka yerlerindeki karıştırıcıların da başkaldırmalarına yol açtı. Çapanoğul­larından Celal, Edip, Salih ve Halit Beyler; Aynacıoğul­ları ve Deli Ömer çeteleri gibi,"birtakım haydutları baş­larına toplayıp 13 Haziranda Yozgat yakınındaki Sorgun bucak merkezini ele geçirerek ayaklandılar; 14 Haziranda da Yozgat şehrini ele geçirerek büyük bir bölgede üstünlük sağladılar. Merkezi Sivas’ta olan üçüncü Kolordu kuvvet­leri ve o bölgede bıraktığımız Ulusal Kuvvetler az geldi. Eskişehir’ den Etem Bey birliği ve Bolu dolaylarındaki İbrahim Bey birliği de Yozgat bölgesine gönderildi.

Yozgat ve dolaylarında ayaklananlar tepelendikten sonra, oraya gönderilen birliklere başka bölgelerde görev verildi. Ama, bu bölgede genel olarak dirlik düzenlik ku­rulamadı.

7 Eylül 1920’de Küçük Ağa, Deli Hacı, Aynacıoğulları denilen birtakım aylaklar Zile yakınlarında; Kara Nazım, Çopur Yusuf denilen birtakım adamlar da Erbaa dolaylarında yeniden başkaldırdılar. Bunlardan Aynacıoğulları üç yüz atlı kadar kuvvet toplayabilmişlerdi. Bu durum üze­rine, İkinci Gezici Kuvvet adını alan İbrahim Bey birliği yine, bulunduğu Eskişehir bölgesinden Yozgat’a giderek oradaki bölgesel ulusal birlikler ve jandarma kuvvetleriyle birlikte Maden, Alaca, Karamağara, Mecitözü bölgelerinde çeşitli topluluklar halinde karıştırıcılık ve soygunculuk eden haydutları kovalayıp tepeledi. İbrahim Bey, ayaklananları, tepelemeyi ancak üç aydan daha çok bir zamanda başa­rabildi.

GÜNEY SINIRIMIZDAKİ OLAYLAR

Baylar, o sıralarda güney bölgelerimizde de bizi ger­çekten uğraştıran önemli ayaklanmalar oldu.

Milli Aşireti başkanları Mahmut, İsmail, Halil, Bahur, Abdurrahman Beyler, güneyde düşmanlarla gizli ilişki ve bağlantı kurduktan sonra Siirt’ten Dersim dolaylarına de­ğin bütün aşiretlerin başkanı adını takınarak o bölgeye başkanlık etmeye ve orada zorla buyruklarını yürütmeye kalkıştılar.

Fransızlar, 1920 yılı haziranın başında, Urfa’yı ikinci, kez ele geçirmek amacıyla yürüyüşe geçtikleri zaman Milli Aşireti de Siverek’e doğru ilerledi. Buna karşı, o bölgede bulunan Beşinci Tümenimiz görevlendirildi. Bu tümen o bölgedeki ulusal kuvvetlerimizle de desteklendi. Bu aşireti, 19 Haziran 1920’de, birliklerimiz kovalayarak güneydoğu yönüne sürdü ve düşman bölgesine kaçmak zorundu bıraktı. Bu aşiret, bir süre düşman bölgesinde hazırlandıktan sonra, 24 Ağustos 1920’de üç bin atlı ve develi, bin kadar yaya kuvvetle yeniden topraklarımıza geçti. Viranşehir yakınlarına geldi. Bunlar, aman dilemek için geldiklerini söyleyerek oradaki komutanlarımızı aldatıp önlemsiz dav­ranmalarına yol açtılar. Bu sırada, o bölgede dağınık bulu­nan birliklerimize saldırarak onları yendiler ve 26 Ağustos, 1920’de Viranşehir’i ele geçirdiler. Haberleşmemizi ve bağ­lantımızı engellemek üzere de o bölgedeki bütün telgraf tellerini kestiler.

Ancak, on beş gün sonra, Beşinci Tümenin Siverek, Urfa, Resülayn ve Diyarbakır’da bulunan birliklerinden gönderilen kuvvetlerle bize bağlı aşiret kuvvetleri, Milli Aşiretini yenebilmişlerdir.Kuvvetlerimizce kovalanan bu aşiret yine güneye, çöle kaçtı.

Baylar, güneyde Milli Aşiretinin ayaklanmasını bas­tırmaya çalışırken Afyonkarahisar bölgesinde Çopur Musa adında bir adam da başına kuvvet topluyor, askerlerimizi kaçmak için ayartıyor ve halka askere gitmemelerini öğüt­lüyordu. Çopur Musa 21 Haziran 1920’de Çivril’i bastı. Gönderilen kuvvetler karşısında kaçıp Yunan ordusuna katıldı.

 KONYA AYAKLANMASI

Baylar, Çopur Musa olayından önce bir ayaklanma olayı da Konya’da çıktı. 5 Mayıs 1920’de Konya’da ka­rışıklık çıkarmak amacıyla kurulmuş bir dernek bulunduğu anlaşıldı. Bu dernek üyelerinden ileri gelenlerinin tutuklanmasına başlandı. Bir gün sonra, tutuklanmakta olan bu ileri gelenler, halkı da kışkırtarak Konya içinde silahlı bir toplantıya giriştiler. Bir bölüm halk da silahlı olarak dı­şardan geldi ve hep birlikte ayaklandılar. Konya’da bulunan komutan, elindeki kuvvetlerle yiğitçe çarpışarak ayaklanan­ları dağıtmayı ve önayak olanları tutuklamayı ve kovala­mayı başardı.”

 SAVAŞ CEPHELERİNİN DURUMU

Baylar, Meclisin açıldığı ilk günlerde, cephelerin ne durumda olduklarını da hep birlikte bir kez daha anımsa­yalım:

1- İzmir Yunan Cephesi:

Biliyorsunuz ki, Yunanlılar İzmir’e çıktıkları zaman orada On Yedinci Kolordu Komutanı olarak, Nadir Paşa bulunuyordu. Kuvvet Bey komutasında 56’ncı iki alayı özellikle, kolordu komutanının buyruğuyla, karşı koymaksızın, onur kırıcı davranışlar altında, Yunanlılara teslim edilmiştir. Bu tümenin bir alayı bulunuyordu. Komutanı Yarbay Ali Bey idi (Afyonkarahisar Milletvekili Albay Ali Bey).

Yunan ordusu girdiği bölgeyi genişletirken Ayvalık’a da asker çıkardı. Ali Bey, bu Yunan kuvvetine karşı 28 Mayıs 1919’da savaşa girişti. Bugüne değin Yunan birlikleri hiçbir yerde ateşle karşılaşmamıştı. Tam tersine, kimi kent ve kasabalar halkı korkutulmuş ve Hükümetinin buyruklarına uyarak, büyük olmak üzere, Yunan birliklerini özel kurullarla karşılamışlardı. Ali Bey’in, Ayvalık bölgesinde savaş

üzerine, yavaş yavaş Soma’da, Akhisar’da, Salihli’de ulusal cepheler kurulmaya başlamıştı.

5 Haziran 1919’dan başlayarak Albay (Meclis Başkanı Kazım Paşa Hazretleri), Balıkesir’deki 61’inci Tümenin komutasını vekil olarak üzerine almıştı. Daha sonra Ayvalık, Soma, Akhisar kesimlerinden meydana gelen Kuzey Cephesi komutanlığını yapmıştı. Fuat Paşa’nın Batı Cephesi Komutanlığına atanmasından sonra Kazım Bey’e Kuzey Kolordusu Komutanlığı görev ve yetkisi ve­rildi. Aydın bölgesinde, düşmanın İzmir’e girişinden asker ve halktan kimi yurtseverler, Yunanlılara çıkıyor; halkı yüreklendirmek ve silahlı ulusal örgütler kurmak için çalışıyorlardı. Bu arada, ad ve kılık değiştirerek İzmir’den o bölgeye gitmiş olan Celal Bey’in (İzmir Milletvekili Celal Bey) çaba ve özverisi anılmaya 15/16 Haziran 1919 gecesi Ali Bey’in Ayvalık’tan kuvvetler, Bergama’daki Yunan kuvvetlerini bir baskınla ortadan kaldırmışlardı. Bu baskına Balıkesir Bandırma’dan gönderilen kuvvetler de az çok katılmıştı. Bu olay üzerine Yunanlılar dağınık ve zayıf birliklerini geri çekip toplamak gereğini duydular. Bu arada Nazilli’yi de         Bu nedenle düşman Aydın’da da çekilme hazırlığında bulunurken çevreden toplanan halk kuvvetleri bunları sıkıştırmaya başladı. Yunanlılarla halk arasında sert bir çarpışma oldu. Sonunda Yunanlılar Aydın’ı da boşaltıp çekildiler.

Böylece, 1919 yılı haziran ortalarında, Aydın Cephesi de kuruldu. Bu bölgede bulunan 57’nci Tümenin Komutanı Albay Mehmet Şefik Bey ve Tümen Topçu Komutanı Binbaşı Hakkı Bey idi; alay komutanlarından Binbaşı Hacı Şükrü Bey ve Ulusal Kuvvetlerin başında Yörük Ali Efe ile Demirci Mehmet Efe vardı. Sonunda, Demirci Mehmet Efe üstünlük sağlayarak Aydın Cephesi Komutanlığını eline aldı. Daha önce yeri geldiğinde bildirmiştim ki, sonradan oraya gönderdiğim Albay Refet Bey (Refet Paşa) de, Demirci Mehmet Efe’nin komutanlığını kabul eylemiştir.

Baylar, İzmir’in çeşitli kesimlerinde kurulan ve yavaş yavaş subaylarla ve ordu birlikleriyle güçlendirilmesine çalışılan ulusal cephelerin beslenmeleri doğrudan doğruya o bölge halkınca sağlanıyordu. Bunun için de cephe ge­rilerinde ulusal örgütler kurulmuştu. Bu ödevin halktan hükümete geçişi, Büyük Millet Meclisi Hükümetinin kuruluşundan sonra sağlanabilmiştir.

 2- Güney Fransız Cephesi:

a- Fransız birliklerine karşı, doğrudan doğruya Adana bölgesinde; Mersin, Tarsus, İslahiye bölgelerinde ve Silifke dolaylarında Ulusal Kuvvetler kurulmuş ve bunlar çok yiğitçe savaşa başlamışlardı. Doğu Adana bölgesinde “Tufan Bey” sanı ile savaşan Yüzbaşı Osman Bey’in yiğitlikleri anılmaya değer. Ulusal birlikler, Mersin, Tarsus, Adana kentlerinin kapılarına dek sokuldular ve buralarda üstünlük sağladılar. Pozantı’da Fransızları kuşat­tılar ve geri çekilmek zorunda bıraktılar.

b- Maraş’ta, Antep’te, Urfa’da önemli savaşlar ve çarpışmalar oldu. Sonunda düşman kuvvetleri buralardan çekilmek zorunda bırakıldılar. Bu başarıların kazanılma­sında başlıca etmen olan Kılıç Ali ve Ali Saip Beylerin adlarını anmayı ödev sayarım.

Fransızların bulunduğu bölgelerde ve cephelerde Ulusal Kuvvetler her gün daha sağlam olarak örgütleşiyorlardı. Ulusal Kuvvetler ordu birlikleriyle de desteklenmeye başlanmıştı. Düşman kuvvetleri her yönden sıkı ve sert bir biçimde zorlanıyordu.

Baylar, bu durum üzerine Fransızlar, 1920 Mayı­sından başlayarak bizimle ilişki kurma ve görüşme yolla­rını aradılar. Önce, Ankara’ya İstanbul’dan bir binbaşı ile bir başıbozuk geldi. Bunlar önce İstanbul’dan Beyrut’a gitmişler. Eski Van Milletvekili Haydar Bey bunlara kılavuzluk ediyordu. Bu buluşma ve görüşmelerimizden işe yarar bir sonuç çıkmadı; ama mayıs sonlarına doğru Suriye Olağanüstü Komserinin, yetki verdiği Bay Düke (Duquest) adında birinin başkanlığında bir Fransız kurulu Ankara’ya geldi. Bu kurulla yirmi günlük bir ateşkes anlaşması yaptık. Bu geçici savaş durdurulması  ile biz, Adana bölgesinin boşaltılmasına bir başlangıç hazırlamak amacını güdüyorduk.

Baylar, bu Fransız kurulu ile yaptığım ateşkes anlaşması, Büyük Millet Meclisinde kimi üyelerce yerildi. Oysa, benim bu anlaşma ile sağlamak istediğim noktalar şunlardı:

        Önce, Adana bölgesinde ve cephelerinde bulunan ve az çok askerle de desteklenen Ulusal Kuvvetleri düzene sokmak istiyordum. Ulusal Kuvvetlerin bu ateşkesme sırasında dağılabileceklerini de göz önünde tutarak ateşkes bildirimini yaparken birtakım önlemler

alınmasını da buyurdum. Bundan başka, baylar, önemli saydığım siyasal bir kazanç da elde etmek istiyordum. Büyük Millet Meclisi ve Hükümeti İtilaf devletlerince doğal olarak tanınmamıştı. Tersine, yurt ve ulusun alınyazısıyla ilgili İstanbul’daki Ferit Paşa Hükümeti ile görüşüp yazışmakta idiler. Bundan dolayı, Fransızların İstanbul Hükümetini bir yana bırakıp Ankara’da bizimle görüşmeleri ve herhangi bir işte anlaşmaları, o gün için sağlanması önemli siyasal bir nokta idi. Bu ateşkes görüşmesinde ulusal sınırımız içinde olup Fransızların elinde bulunan bölgelerin boşaltılmasını açık ve kesin olarak istedim. Fransız delegeleri bu konuda yetki almak üzere Paris’e gitmek zorunda olduklarını ileri sürdüler. Yirmi günlük ateşkes anlaşması bir bakıma daha temelli bir anlaşma yapmak için yetki alınmasına zaman bırakmak gibi sayıldı. Baylar, bu görüşme ve konuşmalardan edindiğim izlenim, Fransızların  Adana ve dolaylarını boşaltacakları yolunda idi. Bu düşünce inancımı Meclise bildirmiştim. Gerçi Fransızlar, ateşkes anlaşmasının süresi bitmeden Zonguldak’a girmekle anlaşmanın yalnız Adana bölgesi için olduğunu göstermek istemişlerse de, biz bu davranışı, ateşkes anlaşmasını bozmayı gerektirir saydık. Fransızlarla anlaşmamız bir süre gecikti.

İSTANBUL, ANKARA İLE İLİŞKİ ARIYOR VE BUNU NURETTİN PAŞA SAĞLAMAYA ÇALIŞIYOR

Sayın Baylar, 9 Mayıs 1920 günü Meclisin gizli otu­rumunda açıklama yaparken ve Fransız görevlileri ile ku­rullarının bizimle ilişki ve bağlantı kurma yolu aradıklarını söylerken milletvekillerinden biri, (yanılmıyorsam çorum Milletvekili rahmetli Fuat Bey) “Birkaç günden beri İs­tanbul’un bizim ile anlaşmak istediği söyleniyor; bu konuda bilgi verir misiniz?” diye bir soru yöneltti.

Gerçekten, o tarihten dört beş gün önce, İstanbul’da bulunan Leon adında birisi Çanakkale üzerinden telle bizi aramıştı. Ankara’yı bulduktan ve bizim burada bulunduğumuzu anladıktan sonra dediler ki: “Söyleyeceği­miz şeyler çok önemlidir. Onun için konuşmayı geceye bırakalım. Ordu merkezleri de aradan çekilsinler.” O gece görüşmediler; ama, bir iki gece sonra yine aradılar. Bu kez karşımıza çıkan kimse, eski İzmir Valisi Nurettin Paşa imzasıyla bir tel yazdırdı. Bu telde şöyle deniliyordu: “Ben, iki arkadaşımla birlikte, İstanbul’un sizinle anlaş­masına aracılık etmeyi yurda yararlı sayıyorum. Buradaki hükümet ve İngilizler bunu kabul ettiler. Sizin de kabul etmenizi bekliyoruz.”

Nurettin Paşa, telini Temsilciler Kurulu Başkanlığına yazmıştı. Türkiye Büyük Millet Meclisinin ve hükümetinin kurulup çalışmaya başladığını ve Büyük Millet Meclisinin varlığını ve türeye uygunluğunu saptayan Yurt Hayınlığı Yasasını bilmezlikten geliyordu. Nurettin Paşa’nın telini, Milli Savunma Bakanı Fevzi Paşa Hazretlerine gönder­dim. Fevzi Paşa Hazretleri Nurettin Paşa’ya yanıt verdi. Bu yanıtında: “Telinizi Temsilciler Kurulu Başkanlığına çekmekle gerçek durumu daha öğrenememiş olduğunuz anlaşılıyor.” dedi ve durumu açıkladıktan sonra: “İstan­bul’daki hangi yetkili kişi Ankara’da kimle görüşmek istiyor?” diye sordu. Bu tele imzasız olarak gelen yanıtta: “Teli yazan kişiler şimdi burada değildir. Bunu bıraktılar, gittiler. Yarın saat onda size bilgi veririz.” deniliyordu. Bundan sonra Nurettin Paşa, ikinci kez yine başvurdu. Bu kez: “Telgraf yazışmaları ile anlaşamayacağımızdan siz, yetkili bir kurulu İstanbul’a gönderin, görüşelim ve an­laşalım.” diyordu.

Baylar, biz de karşılık olarak dedik ki: “Pek doğru­dur, gerçekten telgrafla anlaşamayız; ama siz Mudanya’ya geliniz ve ne zaman gelebileceğinizi de bildiriniz. Bizim yetkilendireceğimiz kişiler de orada bulunur. Bursa’ya da gereken yönerge verildi.” Ondan sonra bir daha başvuran olmadı. Hoca Müfit Efendi (Kırşehir): “Acaba gerçekten Nurettin Paşa mı idi diye sordu. Ben de: “Evet gerçek­ten Nurettin Paşa” karşılığını verdim.

Baylar, Nurettin Paşa aracılığı ile İstanbul Hüküme­tinden gelen bu isteğin, Anzavur’un Balıkesir bölgesinde yenildiği ve Bolu’da başarı kazanmaya başladığımız günlere rastladığını da altını çizerek belirtmeliyim.

NURETTİN PAŞA ANKARA’DA

Baylar, Nurettin Paşa’dan bir daha telyazısı almadık. Ama kendisi Diyarbakırlı Kazım Paşa ile birlikte, 1920 yılı haziranı ortalarında Ankara’ya geldi. Bizimle işbirliği etmeden önce kimi konular üzerinde görüşümüzü anlamak istediğini bildirdi. Bu konular şunlardı:

1- Halifeliğe ve padişahlığa karşı düşünce ve görü­şümüz;

2- Bolşeviklik konusundaki görüşümüz;

3- İtilaf devletlerine karşı, özellikle İngilizlere karşı dahi savaşa karar verip vermediğimiz.

        Görüşme, Tarım Okulundaki Karargahımızın bir odasında geceleyin yapıldı. Bu görüşmede, Nurettin Paşa ile birlikte gelen Kazım Paşa’dan başka, Fevzi ve İsmet Paşalar da bulunuyorlardı. Nurettin Paşa, birinci ve ikin­ci sorulara aldığı yanıtları pek inandırıcı bulmadı. Ama, özellikle üçüncü sorunun yanıtı uzun ve ateşli tartışmalara yol açtı. Çünkü, biz demiştik ki amacımız, ulusal sınırlarımız içinde toprak bütünlüğümüzü ve ulusun tam bağımsızlığını sağlamaktır. Buna engel olmak üzere karşımıza çıkacak kuvvet, kim ve ne olursa olsun hiç duraksamadan çarpışırız ve başarı kazanırız. Bu konudaki karar ve inancımız kesindir. İşte Nurettin Paşa, bir türlü buna inanamıyor ve bunu kabul edemiyordu. Sonunda kendisine dedik ki: “Bu konuda görüşmeyi kabul etmekle yeni inançlar edinmek ve kararlar almak söz konusu değil­dir. Sen, bugüne değin ulusun, iyice belirmiş, gözle görülür, elle tutulur duruma gelmiş inançlarına uyacaksın!” Ondan sonra, kendisine verebileceğimiz uygun bir görev üzerinde konuşuldu. Kendisinin, “Konya Valisi ve Konya Bölgesi Komutanı” sanıyla Yunan Cephesinin güneyindeki bölgenin komutanı olmasını uygun gördük. Asıl Batı Cep­hesi için, komutan olarak, Ali Fuat Paşa’yı 18 Haziran 1920’de görevlendirdik.

Baylar, o günlerde Yunan Cephesinde düşmanın hazır­lıklarda bulunduğu anlaşıldığından cephenin önemi arttı. Bu yüzden Nurettin Paşa’nın göreve atanmasını sonuçlan­dırmadan ve kendisini görev yerine göndermeden, ivedilikle Batı Cephesine gitmem gerekti. Nurettin Paşa’yı görevlen­dirme işleminin bitirilmesini, Genelkurmay Başkanı İsmet Paşa’ya bıraktım. Gerçekten düşman, bütün cephe üzerinde saldırıya geçmişti. Bizim birliklerimiz çekiliyorlardı. Nu­rettin Paşa, cephedeki elverişsiz durumu anlayınca İsmet Paşa’ya, görev kabul edebilmek için birtakım koşulları bulunduğunu ve hükümetçe bu konuda karar alınması gerek­tiğini söylemiş. O koşullara göre hükümet, yurt yöneti­minde ve önemli işlerde temelli ve kesin karar almadan önce Nurettin Paşa’nın düşüncesini sormak ve onayını al­mak zorunda olacaktır. Çünkü Büyük Millet Meclisi Hü­kümeti üyeleri, Tevfik Paşa ve benzeri gibi olgun yaşta de­nenmiş kişiler olmayıp genç birtakım kimseler imiş. İsmet Paşa, çok yadırgadığı bu düşünce ve öneriyi hemen kapalı telle bana bildirdi. Ben de Nurettin Paşa’nın, kendisine gö­rev vermek istediğim zaman söylemediği bu düşünceyi, ge­nel durumda başlayan bunalım üzerine ortaya atmasını anlamlı buldum ve İsmet Paşa’ya verdiğim yanıtta kendisine görev verilmemesini buyurdum. Nurettin Paşa’nın Yunan saldırısı başladıktan iki gün sonra bana gönderdiği bir ya­zının içindekileri ilgi çekici bulmuştum, isterseniz, bu yazıyı yüksek kurulunuza okuyayım:

Ankara İstasyonu, 24 Haziran 1920

Büyük Millet Meclisi Yüksek Başkanlığına

Efendim Hazretleri,

Atanmış olduğum komutanlıktan ve valilikten çıkarılışımı ve bunun bildiriliş biçimini onur kırıcı buldum. Bir devlet adamının ileri sürdüğü yurt işleriyle ilgili bir düşünce ve görüşün tartışılmasına değil, dinlenmesine bile istek gösterilmemesini ve küçümsenmesini ve ilgili Büyük Millet Meclisi ile hükümetinin oylarını alıncaya dek bile katlanılıp beklenilmeyerek ya da, belki bu gerekli görülmeyerek, iki üç kişi gibi az sayıda üyenin düşünce ve istekleriyle bu yolda işlem yapılmasında sakınca görülmemesini ve sonuç olarak, yurdun, eğer yanılmıyorsam, bu anlayışla yönetilmesini, ulus ve yurt için tehlikeli saydığımı bilgilerinize sunmaya izin vermenizi yüksek başkanlığınızdan dilerim.

Bu koşullar içinde, görev almayı sakıncasız ve işbirliği yapmayı yararlı göremediğim için, memleketim olan Bursa’da oturmak üzere ilk tren ile Ankara’dan ayrılacağımı, vedalaşma yerine geçmek üzere bilgilerinize sunarım efendim hazretleri.

Nurettin İbrahim

         Baylar benim bu yazıya verdiğim yanıt da şu idi:

25 Haziran 1920

                                               Tuğgeneral Nurettin Paşa’ya

24 Haziran 1920 günlü yüksek yazıları karşılığıdır:

          Söz konusu edilen komutanlık ve valilik görevi, Milli Savunma ve İçişleri Bakanlıklarınca size resmi olarak daha bildirilip verilmemişti. Bundan dolayı ne atanmış ne de ayrılmış değilsiniz. Yalnız, size görev verilmesi tasarlanmış ve bu konuda düşünceniz ve kabul edip etmeyeceğiniz sorul­muştu. Atanmanız daha karara bağlanmadan, düşünce ve inançlarınızdaki kararsızlığın Genelkurmay aracılığı ile öğrenilmesi üzerine, atanmanızdan vazgeçilmesi Bakanlar Kurulunca kararlaştırıldı. Böyle bir karar için, san­dığınız gibi, Büyük Millet Meclisi Genel Kuruluna gidileceği yolunda ya­salarımızda herhangi bir buyruk yoktur. Bursa’ya gitmenize ve orada oturmanıza gelince, içinde bulunduğunuz askerlik mesleği dolayısıyla bu iş için, yöntemine göre, Milli Savunma Bakanlığı yüksek katına başvurmanız ge­rektiği bildirilir efendim.

Büyük Millet Meclisi Başkanı

Mustafa Kemal

Nurettin Paşa Bursa’ya değil, ama Taşköprü’ye gitmiş ve uzun süre orada kalmıştır. Bundan sonra da kendisine yeniden birkaç konuda değineceğiz. O konuları da sıra­sında gerektiği ölçüde açıklayacağım.

 TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ HÜKÜMETİNİN DIŞİŞLERİ ÜZERİNE İLK VERDİĞİ KARAR: MOSKOVA’YA BİR KURUL GÖNDERİLMESİ

Baylar, kurulan Büyük Millet Meclisi Hükümetinin, dışişleri ile ilgili ilk kararı, Moskova’ya bir kurul gönder­mek olmuştur. Kurul, Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey’in başkanlığında idi. İktisat Bakanı Yusuf Kemal Bey üye bulunuyordu. 11 Mayıs 1920’de Ankara’dan yola çıkan kurulun temel görevi, Rusya ile ilişki kurmaktı. Rusya’nın hükümetimizle yapacağı antlaşmanın birtakım ilkeleri sap­tanıp 24 Ağustos 1920’de ön imzası yapılmış olmakla birlik­te, durumun gereği olarak uzlaşılamayan kimi noktalardan dolayı antlaşma gecikmiştir. “Moskova Antlaşması” denilen devletlerarası belge, ancak 16 Mart 1921’de imzalana­bilmiştir.

Sayın baylar, yurt içinde yer yer beliren iç ayaklanmaları izlemekte gecikmeyen Yunanlıların ilk genel saldırısı, gözlerimizi yeniden batıya çevirtecektir.

YUNANLILARIN İLK GENEL SALDIRISI

Yunanlılar 22 Haziran 1920’de Milen Hattı’ndan genel saldırıya geçtiler. Kuvvetleri altı tümene yükselmiş bulu­nuyordu. Üç tümen ile, iki koldan Akhisar-Soma yönün­den; iki tümen ile Salihli yönünden; bir tümen ile de Aydın Cephesinden saldırdılar. Düşmanın kuzey kolu, 30 Haziran 1920’de Balıkesir’e girdi ve süvarileri de 2 Temmuz 1920’de Kirmastil ve Karacabey’e girdi. Bu düşman karşısında bulunan 61 ve 56’ncı tümenlerimiz, Ulubat Köprüsünü yıkarak Bursa’ya doğru çekildi. Düşman, birliklerimizi iz­leyerek Bursa’ya da girdi ve ileri kollarını Dimbos-Aksu ke­simine dek sürdü. Bunun karşısındaki kuvvetlerimiz çok sarsıldı. Eskişehir’e dek çekildi. Bu savaşlar sırasında İngi­lizler, 25 Haziran 1920’de Mudanya’ya ve 2 Temmuz 1920’de de Bandırma’ya birer birlik çıkardılar.

Salihli yönünde doğuya ilerleyen iki Yunan tümeni de 24 Haziranda Alaşehir’e girdi ve daha sonra ilerleyerek 29 Ağustosta Uşak kasabasını aldı, Dumlupınar sırtları elimizde kalmak üzere buralara dek ilerledi. Bu düşman karşısında bulunan 23’üncü Tümen ve Ulusal Kuvvetlerimiz çok kayıp verdi sarsıldı. Aydın’dan ilerleyen bir Yunan kolu da Nazilli’ye dek geldi.

Bu savaşlar sırasında, tümenlerimizin subay ve erlerinin çok eksik kuru birer örgüt durumunda olduklarını ve daha güçlendirilemediklerini, cephanelerinin de pek kıt olduğunu biliyorsunuz.

Baylar, ben de, Eskişehir’e ve oradan ileri bölgelere gittim. Gerek orada ve gerek başka bölgelerde bulunan kuvvetlerimizin düzene sokulmasını buyurdum. Yeniden, düşman karşısında, düzenli komutaya bağlı cepheler kurulmasını sağladım. 

YUNAN SALDIRISI KARŞISINDA ULUSAL CEPHELERİN BOZULMASI ÜZERİNE MECLİSTE SERT ELEŞTİRİLER VE SATAŞMALAR

 Baylar, Yunan saldırısı ve ulusal cephelerin bozulması, Mecliste büyük bir bunalım yarattı ve sert eleştirilere ve sataşmalara yol açtı.

Büyük Millet Meclisinin 13 Temmuz 1920 günü, kırk birinci toplantısında, suçlarından ve yönetimindeki yeter­sizliklerinden dolayı Bursa Komutanı Bekir Sami ve Bursa Valisi Hacim Muhittin Beylerin ve Alaşehir Komutanı Aşir Bey’in niçin mahkemeye verilmediklerini Genelkurmay Başkanlığından ve İçişleri Bakanlığından soran gensoru önergesi okundu.

Bu önergeyi veren, Afyonkarahisar Milletvekili Meh­met Şükrü Bey’di. Sinop Milletvekili Hakkı Hami Bey’in de, ivedilikle cezalandırılma konusundaki üstelemesi “Bravo!” sesleriyle karşılanıyordu. Önergeyi veren Mehmet Şükrü Bey’in: “Biz, cezalandırıldıklarını görmek istiyoruz!” diye bağırması üzerine gensoru kabul ediliyor. Gensoru günü olarak saptanan 14 Ağustos 1920’de, Genelkurmay Baş­kanı yanıt verdi. Ama bir türlü inanılmıyor ve Meclisteki coşku yatışmıyordu. Karahisar Milletvekili Şükrü Bey soruşturma istiyor. Başka bir milletvekili, kimi subay ve komutanların cezalandırılmaları gerektiğinden söz ede­rek birçok örnekler sayıyor. Başka bir milletvekili, as­ker geri çekilirken bir komutanın otuz altı deve eşya götür­müş olduğunu söylüyor. Bir başka milletvekili de Yunan ordusunun kısa bir süre içinde, Akhisar’dan Marmara kı­yılarına varıncaya değin bütün kentleri ve köyleri yıldırım çabukluğuyla ele geçirdiğinden söz ederek, Bursa bozgunu dolayısıyla uğramış olduğumuz korkunç dokuncanın dünya uluslarında “Anadolu’da savunma denilen şeyin bir göz korkuluğu olduğu, yolunda genel bir kanı uyandırdığını belirtiyor ve büyük bozgunun sorumlularının cezalandırıl­masını istiyordu.

Baylar, uzun ve ateşli olarak sürüp giden tartışmalara benim de karışmam gerekti. Ortaya çıkan bu acıklı durum üzerine, Meclisin ilgi ve duyarlığının çok yerinde olduğunu belirttikten sonra, bu coşku ve duyarlığı yatıştırmak ama­cıyla konuştum ve açıklamada bulundum. Benim sözlerim üzerine yapılan ufak tefek sataşmalara da yanıt verdikten sonra genel açıklama yeter görüldü.

Baylar, ayrıntılarını Meclis tutanaklarında okuduğunuz bu ateşli görüşmelerden önce, 26 Temmuz 1920 günü de gizli bir oturumda buna benzer bir görüşme olmuştu. Orada da uzun açıklama yapmak zorunda kalmıştım. Çünkü, üzüntü ve duyarlık sonucu olarak yapılmakta olan eleştiri ve önerilerde, bu yenilginin gerçek nedenleri ve’ et­menleri sanki unutulmuş gibi idi. Bütün bu bozgundan, kurulalı ve iş başına geçeli daha iki ay bile olmayan Bakan­lar Kurulunu sorumlu tutmak amacı güdülüyordu. Bir yıl­dan daha çok bir süreden beri Yunan ordusunun İzmir bölgesinde yerleşmiş olduğu ve durmadan hazırlandığı; buna karşılık, İstanbul Hükümetlerinin ordumuzu boyuna kötürüm edecek nedenler yaratmakla uğraştığı ve ulusun kendiliğinden kurabildiği Ulusal Kuvvetleri dağıttırmaya ve yok ettirmeye çalışmaktan başka bir şey yapmadığı hiç düşünülmüyordu. Eğer bu bir yıl içinde Yunan kuvvetleri karşısında az çok bir varlık göstermiş idi ise, bunun da, beş on özverilinin kendiliklerinden gösterdikleri çaba ve da­yanç sonucu olduğunu insafla göz önünde bulundurmak istemiyorlardı. Askerlikle ilgili işleri, gerçek durumu an­layarak ve askerliğin gereklerini göz önünde tutarak düşü­nen ve inceleyen yoktu. Söylenen sözler, ya yurtseverlik coşkusu ya da yufka yüreklilik dolayısıyla inilti ve çığlık biçiminde ortaya atılıyordu. Söz söyleyenler içinde, pek az olmakla birlikte, ulusal inancı ve yurda bağlılığı söz götü­renler bile vardı.

Söz konusu ettiğimiz bu gizli oturumda, uzun açıkla­malarım arasında özellikle demiştim ki: “Bir yıkıma uğra­madan önce, onu önleme ve ona karşı savunma önlemlerini düşünmek gerektir. Yıkıma uğradıktan sonra yanıp yakıl­manın yararı yoktur. Yunan saldırısının olacağı daha ön­ceden çok belliydi. Eğer, bunu önleyici önlemler alınama­mış ise, bunun sorumluluğu Türkiye Büyük Millet Mec­lisinin ve onun hükümetinin olamaz. Büyük Millet Mec­lisi Hükümetinin iş başına geldiğinden bu yana al­maya başladığı önlemleri, daha bir yıl öncesinden beri İstanbul Hükümetlerinin bütün ulusla birlikte ve önemle almaya başlaması gerekirdi. Kimi kuvvetlerin cepheden alınıp iç ayaklanmaların bastırılmasında görevlendirilmesi, Yunan kuvvetleri karşısında bulundurulmalarından daha önemli ve zorunlu idi ve yine de öyledir. Gerçi, Bursa’da bırakılması zorunlu olan bir tümen, Adapazarı ayaklan­ma bölgesine gönderilen iki tümen, Hendek’te dağılan bir tümen, yani dört tümen; Zile Yenihan bölgesinde ayak­lananlarla uğraşan bir tümen ve bütün bu ordu birliklerine yardım eden ulusal birlikler cephede bulundurula­bilse idiler, belki düşman saldırısı bu denli gelişemezdi. Ama, yurdun dirlik ve düzenliği ve ulusun kurtuluş ama­cında birleşip dayanışması sağlanmadıkça, yurda giren bir düşmanın ilerleyişi ne durdurulabilir ve ne de bundan köklü bir yarar ve sonuç beklenir. Ancak, yurt ve ulus bu dediğim durumda bulunursa, düşmanın herhangi bir zamandaki başarısı ve bunun sonucu olarak daha birçok yerlerimize girmesi, geçici olmak niteliğinden kurtulamaz. Amacından ayrılmayan, birliğini bozmayan ve bunda dayanıp direnen ulus, kurumlu ve saldırgan her düşmanı önünde sonunda kurumundan ve saldırganlığından ötürü döğündürebilir. Onun için, iç ayaklanmaları bastırmak; Yunan saldırısını durdurmaktan kuşkusuz daha önemlidir. Daha doğrusu, cepheden iç ayaklanmalara karşı kuvvet ayrılmamış olsaydı bile sonucun başka türlü olabileceğini düşünmek güçtür. Örneğin; “Düşman, kuzey cephesine üç tümenle saldırdı. Bizim orada cephe ile orantılı kuvvetimiz yoktu. Filan noktada, filan derede, filan köydeki kuvvetimiz, ya da oradaki subayımız, komutanımız, düşmanın geçme­sine engel olsa idi, böyle bir bozguna uğramazdık” diye çığlık koparmak yersizdir. Tarihte yarılmamış ve yarılmayan cephe yoktur. Özellikle, söz konusu olan cephe, savunmaya ayrılan kuvvetle orantılı dar bir cephe olmayıp da böyle yüzlerce kilometre uzunluğunda olursa, bu cephenin şurasında burasında bulunan yetersiz bir kuvvetin savunmayı sürdürüp gideceğini kabul etmek, bütün ta­sarım ve düşünceleri yanılgıya götürür. Cepheler deline­bilir; buna karşı önlem, delinen kesimi hemen kapamaktır. Bu ise cephe üzerindeki kuvvetlerden başka, geride, yedekte, güçlü destekler bulundurmakla olabilir. Oysa, Yunan ordusu karşısındaki ulusal cephemiz bu durumda ve bu güçte mi idi? Bütün batı Anadolu illerimizde, Ankara ve dolaylarında, daha doğrusu bütün yurtta, kuvvet denilecek bir birlik bırakılmış mı idi?

 SAĞLAM BİR ASKERLİK ÖRGÜTÜ KURABİLMEK VE BUNDA BAŞARI SAĞLAYABİLMEK İÇİN ZAMAN İSTER

Savaş hatlarına yakın köyler halkının yapabileceği savunmadan, düşsel sonuçlar beklemek doğru olmaz. Yurdun bütün kuvvet kaynaklarından yararlanma koşul ve yetkilerini elde ettikten sonra bile, sağlam bir askerlik örgütü kurabilmek ve bunda başarı sağlayabilmek için zaman ister. Bursa’da Bekir Sami Bey’in buyruğu altına verilen kuvvetin çekirdeği, İzmir’ de tüfek attırılmaksızın Yunanlılara tutsak olarak verilen ve Yunan gemileriyle Mudanya’ya çıkarılan iki alay kadrosu değil mi idi? Bu kuvvetin içgücünü düzeltmek için İstanbul hükümetleri herhangi bir önlem almışlar mı idi? İstanbul hükümetleri değil mi idi ki, Balıkesir’de savunmaya çalışan kuvvetleri­mize, daha Yunanlılar saldırmadan önce, Anzavur’u arkadan saldırttı. Yine İstanbul Hükümeti ile Halife ve Padi­şah değil mi idi ki, Hendek Düzce yolunda Halife Ordu­suna ve ayaklanmış topluluklara Yunan cephesinde kullanılacak oldukça güçlü bir tümeni, 24’üncü Tümeni, ayart­tırıp dağıtmış ve komutanlarını şehit ettirmişti.

        Ülkenin yazgısı sorumluluğunu yeni üzerine almış olan Bakanlar Kurulu, o günkü koşullara göre seferberlik yapmayı düşünebilir mi idi? Ülkenin, hemen hemen baştan başa, Halifenin fetvası gereğini yerine getirmeye sürük­lenip zorlandığı bir sırada, ulusu askere çağırmak uygun görülebilir miydi ve olabilir miydi? Bundan başka, bütün ulusu silah altına çağırmadan önce, silah sayısı ve elde bulunan silahların iş görebilmesi için gerekli cephane ve para tutarları ile kaynakların düşünülmesi zorunlu değil miydi? Durumu incelerken ve önlem düşünürken, acı olsa da, gerçeği görmekten hiç vazgeçmemek gerekir. Kendimizi ve birbirimizi aldatmaya gereklik ve zorunluk yoktur. Biz, durumu ve cephelerin isterlerini bilmez de­ğiliz. Her yerden, adıma sayısız telyazıları gelmektedir: “Çok büyük ve düzenli kuvvetler yollayınız.”, “Şu kadar cephane gönderiniz.”, “Bunlar gelmezse burada yeniliriz.” denilmekte, tehlike ve ateş içinde bulunmaktan doğan duyarlık etkisi altında acı bir dille durum anlatılmaktadır. Bizim ödevimiz ve durumumuz, onların üzüntü ve duyarlık­larına katılarak kamunun içgücünü kırmak değildir; ­tersine, onlara direnç, dayanç ve umut verecek yolda dav­ranmaktır.

Bundan sonra, kuşkusuz, durumlar değişecek; bütün ülkeye ve ulusa gerçekten umut ve güven verecek önlemler uygulanacaktır. Artık buna engel kalmamıştır. Bakanlar Kurulu, kimi doğumluları silah altına da alabilecektir.

­YEŞİL ORDU

Sayın Baylar,

Kimi kapalı sorunların kolaylıkla açıklanmasına ya­rayacağını sandığım için yüksek kurulunuza bir “Yeşil Ordu”dan söz açacağım:

“Türkiye Büyük Millet Meclisinin ve hükümetinin kuruluşundan sonra Ankara’da “Yeşil Ordu” adı altında bir dernek kuruldu. Bu derneğin ilk kurucuları pek yakın ve bilinen arkadaşlardı. Kuruluş amacım açıklamak için, iç ayaklanmaları ve bu ayaklanmalara karşı gönderilen ordu birliklerinin ve ulusal birliklerin kimi durum ve görünüşlerini anımsamak gerekir. Ayaklananların, ordu erlerine Halifenin fetvasından, Padişahın askerlik ödevini kaldır­dığından, Ankara’daki Hükümetin türeye aykırı olduğundan söz ederek onları kolaylıkla aldattıkları birçok kez görüldü. Gerçekten birçok yerlerde kimi ordu erleri ayaklananlarla çarpışmadıkları gibi tersine, silahlarını onlara bırakarak köylerine, yurtlarına savuşuyorlardı. Ulusal birliklerin, devrim amacını daha kolaylıkla anladıkları ve ayaklanan­ların ayartmalarına kapılmadıkları anlaşılmıştı. Bundan dolayı, Osmanlı ordusunun kalıntısı denilebilecek olan o günlerdeki yorgun, bezgin ve yeni devrim ülküsüne göre yetiştirilmemiş birlikler ile devrimi başarmadaki güçlükler seziliyordu. Orduyu yeni anlayışa göre bilinçli bir duruma getirmenin, o günkü koşullar içinde pek güç olacağı sanı­lıyordu. Bunun için, istenilen nitelikte, bilinçli kimselerden, seçkin ve devrim için güvenilir bir örgüt kurmak düşüncesi, kimi kişilerin kafasında yer etmeye başladı. Birbirini izleyen kanlı ve öldürücü durumlar gösteren iç ayaklanmalar kar­şısında, bu bildirdiğim düşünce ve eğilim güç kazandı. Sonunda kimi kişiler böyle bir örgüt kurmak üzere işe gi­riştiler. Ben, bir yandan ordumuzu canlandırmak ve güç­lendirmek için gerekli işleri yaparken bir yandan da, kurul­muş bulunan ulusal birliklerden, her türlü sakıncalarına karşın her yerde, ister istemez, olabildiğince yararlanmaya çalışmakta idim. Ama, sağlam bir düzenbağı isteyen ve buyruklara hiç düşünmeden ve duraksamadan uymayı ge­rektiren önemli askerlik görevlerinin ancak düzenli ordu ile yapılabileceği gerçeğini unutmaya kuşkusuz yer yoktu. Ulu­sal birliklerden yararlanma ancak, zaman kazanmak amacı ile olabilirdi. Kuşkusuz, görevlendirilmeleri zorunlu olan ulusal birliklerin seçkin ve bilinçli kimselerden kurulabil­mesi istenilen bir şeydi.

Yeşil Ordu örgütünün ilk kurucuları arasında bulunan yakın arkadaşlar, yalnız bana yardım amacı ile ve beni ayrıca yormamak düşüncesiyle kendileri işe girişerek ça­lışmayı uygun görmüşler. Bana, yalnız, yararlı bir iş yapa­caklarını söyleyerek, kısaca bu girişimlerinden söz açmış­lardı.

Ben, gerçekten çok işim olduğu için, arkadaşların bu girişimleriyle uzunca bir süre ilgilenemedim. Yeşil Ordu örgütü, bir bakıma gizli bir örgüt niteliğinde kurul­muş ve oldukça genişlemiş. Genel Yazmanı Hakkı Behiç Bey ve Ankara’daki yönetim kurulu, önemli ve köklü ça­lışmalar yapmışlar. Basılı tüzüklerini ve görevlendirilmiş adamlarını her yere göndermişler. Yalnız bir noktayı da belirtmeliyim ki, Yeşil Ordu örgütü ile uğraşanlar, benim bu işi bildiğimi, uygun gördüğümü ve istediğimi söyledik­lerinden, her yerde benim adıma örgütü genişletmeye ve güçlendirmeye çalışanlar çoğalmış. Kurulmakta olan örgüt, yalnız ulusal birlikler meydana getirmek gibi sınırlı bir alandan çıkmış, çok genel bir amaca yönelmiş.

Örgütün kurucuları arasına, milletvekili bulunan Çerkez Reşit Bey ve -Ankara üzerinden Yozgat’a gidip gelirken olacak- Çerkez Etem ve kardeşi Tevfik Beyler girmişler. Bundan başka Etem ve Tevfik Bey birliklerinin bütün adamları, Yeşil Ordunun sanki temeli olmuşlar.

ÇERKEZ ETEM VE KARDEŞLERİNİN ÇARPMAYA BAŞLAYAN KİMİ TUTUM VE DAVRANIŞLARI

Baylar, bu başlangıçtan sonra, Çerkez Etem Bey ve kardeşlerinin ilk kez göze çarpmaya başlayan kimi durum ve davranışları üzerine yüksek kurulumuzu aydınlatmak isterim.

Çerkez Etem Bey, ulusal bir birlik ile önce Anzavur’u kovalamakta ve sonra Düzce ayaklanmasında başarılı işler gördüğünden, Yozgat’a gitmek üzere Ankara’ya geti­rildiği zaman, hemen herkesçe beğenildi ve övüldü. Kuşku­suz kendisini abartarak övenler de olmuştur. Etem Bey ve kardeşlerinin sonraki davranışlarından bu alkış ve övgü­lerden dolayı büyüklendikleri, dahası, kimi kuruntulara kapıldıkları anlaşılıyor. Etem Bey ve kardeşlerinden Tevfik Bey, Yozgat ayaklanmasını bastırmakla uğraştığı sırada kendine yakın ve uzak bütün askeri ve ulusal birlik kuruntularının hepsine karşı, bunların rütbe ve durumlarına önem vermeksizin, birer birer küçültücü ve saldırıcı davranışlarda bulunmakta hiçbir sakınca görmemeye başladı. Etem Bey’in kendisini, niteliğini ve değerini tanımayan bu komutanların, çoğu yurdun ateş içinde bulunduğunu ve Etem Bey’in abartılmış olarak işittikleri hizmetini düşüne­rek elden geldiğince kendisiyle çekişmede ileri gitmekten sakınmışlardı.

Böylece şımaran Etem ve kardeşi Tevfik Beyler, Türk ordusunda değerli hiçbir subay ve komutan bulunmadığı ve kendilerinin herkesten üstün birer yiğit oldukları sanısına düşmüşler ve bu sanılarını açıktan açığa, korku­suzca herkese söylemekten çekinmemeye başlamışlardı. Doğrudan doğruya valilere ve herkese buyruk savuruyor­lar ve buyruklarını yerine getirmeyenlerin asılacağı yolun­da gözdağı da veriyorlardı. Etem Bey Ankara ve Ankara’daki hükümet üzerinde de etki yapmak denemesinde bulunmuştur. Sözde Yozgat ayaklanması, Yozgat’ın bağlı bulunduğu Ankara Valisinin kötü yönetiminden doğmuş; bundan dolayı, öbür ayaklandırıcılara uyguladığı cezayı, ki o ceza asarak öldürmekti, Ankara Valisi için de, olay yerinde kendisi uygulamaya karar vermişti. Yozgat’a gön­derilmesini istediği Ankara Valisi ulusal girişimlerde ola­ğanüstü hizmet ve özveri göstermiş ve göstermekte bulunan Yahya Galip Bey’di.Yahya Galip Bey’in, özellikle bizce, hizmeti beğenilmiş ve varlığı pek gerekli ve yararlı bir kişi olduğu biliniyordu. İşte böyle bir kişiyi kendi eline, da­rağacına vermeye bizi zorlamakla en büyük erk ye etkiyi ka­zanabileceğini düşünmüştü. Doğal olarak Yahya Galip Bey’i veremezdik ve vermedik. Etem ve kardeşleri bu konuda çok üsteleyemediler. Ama, Yozgat’ta, özellikle milletvekillerine“Ankara’ya dönüşümde Büyük Millet Meclisi Başkanını Meclis önünde asacağım” yollu uygunsuz sözler söylediği duyulmuştur. Yozgat Milletvekili Süleyman Sırrı Bey de bu sözleri işitenlerdendir. Biz bütün duyup ve öğren­diklerimize karşın, bu kardeşleri her zaman yararlanılabi­lecek bir durumda bulundurmayı yeğ tuttuk. Bundan dolayı kendilerini idare ettik. Yozgat’tan sonra, Ankara üzerinden Kütahya bölgesine gönderdik. Bu konuya gene dönmek üzere sözü asıl konumuz olan Yeşil Ordu’ya getireceğim.

Bilginize sunmuştum ki, her yerde Yeşil Ordu örgü­tünü, benim adıma kuruyorlardı. Kendi tanıdığım kişiler­den birinin, Erzurumlu Nazım Nazmi Bey’in, görevli bulun­duğu Malatya’dan gönderdiği bir mektupta, Yeşil Ordu örgütünün hoşlanabileceğim biçimde genişletilmesine ça­lışıldığı bildiriliyordu. Bu haberin verdiği uyanıklıkla, bu gizli demek üzerinde incelemelerde bulundum. Bu demeğin zararlı bir biçim ve nitelik aldığı inancına vardım. Hemen kapatılmasını düşündüm. Tanıdığım arkadaşları aydın­lattım. Görüşümü söyledim, gereğini yaptılar. Ama, genel yazman olan Hakkı Behiç Bey, demeğin kapatılması ile ilgili önerimin kabul edilemeyeceğini ve uygulanamayacağı­nı söyledi. Ben: “Kapattırırım.” dedim. Bunun da olamaya­cağını, çünkü derneğin düşünülenden daha büyük ve daha güçlü olduğunu ve bu derneği kuranların sonuna dek amaçlarından ayrılmayacakları üzerine birbirlerine söz ver­miş olduklarını özel bir durum takınarak, söyledi. Olaylar gösterdi ki, biz, bu gizli derneğin kapatılmasına çalış­tıysak da tastamam başaramadık. Dernek ileri gelenlerinin kimisi -ki Reşit, Etem, Tevfik kardeşler başta bulunuyor­lardı- çalışmalarını bu kez, doğal olarak, büsbütün yıkıcı ve bize karşı olarak sürdürmüşlerdir. Eskişehir’de çıkart­tıkları Yeni Dünya gazetesi ile de düşünce ve amaçlarını saldırgan bir dille yayımlatıyorlardı.

CELALETTİN ARİF VE HÜSEYİN AVNİ BEYLERİN ERZURUMA GİDİŞİ VE ORTAYA ATTIKLARI SORUNLAR

Sayın baylar, izlemeyi düşündüğüm sıraya göre, yük­sek kurulunuza biraz Doğu Cephemizden bilgi vereceğim. Ama, değineceğim durumdan önceki bir evre vardır; ilkin onu açıklamak gerekiyor.

Birinci Büyük Millet Meclisinde ikinci Başkan olan Erzurum Milletvekili Celâlettin Arif Bey, 15 Ağustos 1920 günlü bir önerge ile Meclisten iki ay izin aldı. İleri sürdüğü özür, kafa yorgunluğu sonucunda tutulduğu sürek­li baş ağrısı idi. Hem de çoktan beri görmediği seçim böl­gesinde incelemeler yapmak istiyordu.

Celâlettin Arif Bey, Erzurum milletvekillerinden Hü­seyin Avni Bey’in kendisi ile birlikte gönderilmesini, özel olarak benden rica etti. Hüseyin Avni Bey’in Meclisten izin isteyebilmesi için belirli bir özrü yoktu. Kendisini ben, özel bir görevle gönderecektim. Bunu, 18 Ağustos 1920’de Meclisten rica ettim. Uygun görüldü.

Celâlettin Arif ve Hüseyin Avni Beylerin Erzurum’a varışlarından sonra Celâlettin Arif Bey’den 10 ve 15/16 ve 16 Eylül 1920 günlerinde üç kapalı tel aldım. Bu tellere göre Erzurum halkında duyarlık ve kaynaşma varmış. Ama, Celâlettin Arif Bey’in Ankara’dan Erzurum’a gelmekte olduğunu duyunca halk beklemeye başlamış. Kaynaşma­nın nedenleri de, ordu ambarları, tüfek ve cephane kaybı ve süt dağıtımı ile ilgili imiş.

Celâlettin Arif Bey, kimi görevlilerin değiştirilmesi ve cezalandırılması gibi işlerde ivedilik istiyordu. Değiştirilmesi ve cezalandırılması istenen görevlilerin en başın­da Erzurum vali vekilliğinde bulunan Albay Kazım Bey (İzmir Valisi Kazım Paşa) bulunuyordu. Celâlettin Arif Bey, halk ile görüşülerek Adana eski Valisi Nazım Bey’in, Erzurum valiliğinde görevlendirilmesine karar verildiğin­den; Trabzon yolu ile kendisine bildirim yapılmasından ve Nazım Bey’in gelişine dek kamuoyuna başvurularak bir vekil seçiminden söz ettikten sonra, bunun uygun görül­düğü bildirilerek halkın artmakta ‘olan kaynaşması ivedi­likle yatıştırılmazsa doğacak sonuçların tehlikesinden kor­kulmakta olduğunu bildiriyordu. Sonuncu telinde: “Ya­pılan yakınmalar dikkate alınmadığından, sorun, Ankara’ya olan güvenin ortadan kalkması biçimine dönebilecektir” denilmekte idi.

Baylar, doğudaki kolordumuzda korkunç kötülükler ve yolsuzluklar varmış. Kötülükler o denli genişlemiş ki, halkın yurtseverliğine dokunmuş. Korkunç kaynaşmalara yol açmış. Ama, bu denli genel ve yatıştırılamayacak olan kaynaşmayı Erzurum’da ne Vali Vekili, ne Kolordu Ko­mutanı anlamış ! Böyle bir kaynaşmayı hiçbir görevli, hiçbir ilgili anlayamamış ; hükümete bildiren hiçbir kimse bulunmamış. Bununla birlikte halk, Celâlettin Arif Bey’in kafa yorgunluğundan dolayı izinli olarak, Hüseyin Avni Bey’in de benim buyruğumla görevli olarak Erzurum’a gelmekte olduklarını öğrendikleri için, duyarlıklarını ve kaynaşmalarını gizli tutmuşlar; milletvekili bayların oraya varmaları üzerine açığa vurmuşlar.

Doğrusu baylar, ben bu bildirilenlere hiç inanamadım. Celâlettin Arif ve Hüseyin Avni Beylerin Ankara’dan Er­zurum’a türlü yolla sağladıkları gezilerini anlamlı buldum ve şaştım. Özellikle, kamuoyuna başvurularak vali atan­ması yolundaki öneriyi, hukuk profesörlüğü etmiş, yasa­bilirliği ile tanınmış, İstanbul Millet Meclisi Başkanlığından Türkiye Büyük Millet Meclisi İkinci Başkanlığına gelmiş Celâlettin Arjf Bey’in ileri sürdüğünü görmek, şaşkınlığımı bir kat daha arttırdı.

Erzurum’da Büyük Millet Meclisi İkinci Başkanına, 16/17 Eylül 1920’de: “Telyazılarının Bakanlar Kurulunda okunduğunu ve bu konuda cephe komutanlığı ile yazış­malar yapılmakta olduğunu” bildirdim. Doğu Cephesi Komutanlığından da, Celâlettin Arif Bey’in bildirdiklerini özetledikten sonra, bilgi istedim ve ne düşündüğünü sordum.

 CELALETTİN ARİF BEYİN DOĞU İLLERİ VALİLİĞİNE ATANMASI ÖNERİLİYOR

Doğu Cephesi Komutam Kazım Karabekir Paşa’nın da 14 Eylül 1920’de, benim telimden önce yazılmış bir ka­palı telini 19 Eylülde aldım. Bu telde: “Celâlettin Arif Bey’in -Rize, Trabzon, Erzurum, Erzincan, Van, Beyazıt illerini ve Büyük Meclisçe uygun görülecek başka bölgeleri içine almak üzere -Doğu İlleri Valiliğine atanmasını buy­ruklarına sunar ve öneririm.” denildikten sonra, şu düşün­celer ekleniyordu: “Bu öneri kabul edilip uygulanırsa askerlikle ve sivil yönetimle ilgili her iki görevin gereken önem ve titizlikle yapılmasından sağlanacak yarardan başka, sırası gelince önemli sorunları görüşmek ve gereğini ivedilikle yapmak için milletvekili olarak bir kişi daha bulunmuş olur. Yukarıdaki dileğimin Büyük Millet Mec­lisince gereken önemle dikkate alınarak kabul olunup onaylanacağını umar ve bu konuda yüksek kişiliğinizin yardımlarını dilerim. Bu iş, ana çizgileriyle, Celâlettin Arif Bey ile görüşülmüş ve kendilerince de duruma uyar görülmüş ise de bu konudaki kararın Millet Meclisinin uygun bulmasına ve onayına bağlı olduğu kuşku götürmez.”

Baylar, ordudaki yolsuzluktan, halkın kıpırdanışından, Erzurum’a kamuoyu ile vali seçilmesinden ve ivedilikle uy­gun karşılık verilmezse Ankara’ya karşı güvensizlik doğacağından söz eden Celâlettin Arif Bey, ordunun komutanı ile görüşüyor ve kendisinin geniş ölçüde Doğu İlleri Valiliğine getirilmesini önertiyor. Ordu komutam da böylece Celâlettin Arif Bey’in kendisini kötüleyici nitelikteki yakın­malarından habersiz görünüyor. Bu işte, özel amaçla düzenlenmiş bir oyun ve hem de bir aymazlık durumu sezme­mek güç idi.

Kazım Karabekir Paşa’nın, 16 /17 Eylül günlü telime 18 Eylülde verdiği yanıtta: “Celâlettin Arif Bey’in bil­dirdikleri, birkaç kişinin, Vali Vekili Albay Kazım Bey’i, yalnız Erzurum’dan uzaklaştırmak için yaptıkları dediko­duya dayanmaktadır. Halkın kaynaşması ve kamuoyu ile vali seçilmesi konularının, ne yazık ki, Celâlettin Arif Bey’in yanlış bir yol tutmasından başka bir şey olduğunu sanmıyorum. Söz konusu yakınmaların, küçükleri ile, büyükleri ile bütün doğunun pek çok saygısını ve güve­nini kazanan bana yapılmaması, iş çevirmek isteyenlerin başarı sağlayamayacaklarını bilmeleri sonucudur.

Celâlettin Arif Bey, Albay Kazım Bey’in vali vekilli­ğinden ve kolordu komutanlığı vekilliğinden alınarak Erzurum’dan uzaklaştırılmasını bana önerdi. Vali vekil­liğinden alınmasının İçişleri Bakanlığından buyruk veril­mesi ile ve vali vekilliğini kendilerinin, yani Celâlettin Arif Bey’in, üzerine alması ile olabileceğini bildirdim.

Celâlettin Arif Bey’in Erzurum’da resmi bir görevi olmadan bulunuşunun kendisinin söz geçirme gücünü kırabileceğini sanırım. Hemen, Erzurum Vali Vekilliğini

üzerine alması, başladıkları işin gürültüsüzce ve başarı ile sona erdirilmesi için çok gereklidir. Daha sonra, uygun görülürse, Doğu İlleri Müfettişliğine ya da Valiliğine atanır. Ne olursa olsun, söz konusu ettikleri kaynaşma ve du­yarlığın kendilerinin Erzurum’a gelmeleri üzerine şimdilik açığa vurulmadığını kabul etmiyorum. Böyle bir sözü, büyük bir önemle karşılandığını gören kişinin densizce bir sözü sayıyorum...”

CELALETTİN ARİF BEY KENDİ KENDİNE ERZURUM VALİ VEKİLİ OLUYOR

Kazım Karabekir Paşa’nın, 14 ve 18 Eylül günlü tel­lerine, 20 Eylülde verdiğim yanıtta, “Büyük Millet Meclisi üyeliği ile devlet güvenliğinin bir kişi üzerinde bulunamaya­cağı” ile ilgili 5 Eylül 1920 günlü yasanın özel maddesini, olduğu gibi yazdıktan sonra: “Celâlettin Arif Bey Erzurum V aliliğine atanamaz. Milletvekilliğinden çekilirse, bu vali­liğe atanması Bakanlar Kuruluna önerilebilir.” dedim.

Oysa baylar, Kâzım Karabekir Paşa’nın son telinin çekildiği 18 Eylül, günü, bizim 20 Eylül’de bildirdiğimiz, yasaya aykırı durum Erzurum’da alınmış imiş.

Bu yasaya aykırı durumu, hem de yeni Türkiye’nin Adalet Bakanı bulunan Celâlettin Arif Bey’in, 18 Eylül’de yazılıp 21 Eylül’de aldığım telinden öğrendim. Kendi ken­dine Erzurum Vali Vekili olan Adalet Bakanının teli şudur:

Erzurum, 18 Eylül 1920

                            Ankara’da Büyük Millet Meclisi Başkanı

Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

Kâzım Paşa Hazretlerine gelen yüksek telyazılarınız üzerine kendileriyle, bilgilerinize sunulmuş olan sorunu enine boyuna görüştük. Paşa, durumun ağırlığını anlamak istemiyorlar ve buyruğu altında bulunan kişiler her yönden korunuyor. Halktaki kaynaşmanın hemen yatıştırılması için silah, cephane ve başka gereçlerle kilisede yapıldığı söylenen yolsuzlukları iyice soruşturmak ve bu işlere yeltenenlerin yasaya göre yargılanmalarını sağlamak üzere, kamunun saygısını kazanmış olan Dokuzuncu Tümen Komutanı Halit Bey’in görevlendirilmesini saygı ile dilerim. Ordu hesaplarının denetlenmesi de gerektiğinden ivedilikle bir maliye müfettişinin gönde­rilmesi yüksek buyruklarınıza bağlıdır. Kâzım Paşa’dan şimdi aldığım bir yazıda, daha önce vali vekilliğinden hiçbir koşul ileri sürmeksizin çekilmeye karar veren Albay Kâzım Bey, düşüncesini değiştirerek, vali vekilliğini bana ya da İçişleri Bakanlığından atanacak bir vekile bırakacağını bildirmektedir. Kendisinin vali vekilliğinde kalması da sakıncalı ve tehlikeli görülmüş olduğundan şu bir iki gün içinde, durumun inceliği karşısında ve ilde çıkabilecek karışıklığa meydan verilmemek üzere İçişleri Bakanlığından buyruk gelinceye dek, vali vekilliğini üstüme almak zorunda kaldım. Erzurum halkının isteğine uyularak vali vekilliğinin arkadaşlardan Hüseyin Avni Bey’e verilmesini saygı ile dilerim. İleri sürdüğüm bu önerilerle halk yatıştırılabileceğinden gereğinin yapılması buyruklarınıza bağlıdır.

Adalet Bakanı

Celâlettin Arif

Baylar, Büyük Millet Meclisi İkinci Başkam ve Adalet Bakanı Celâlettin Arif Bey’in bu davranışı ve yazısı, bizim için anlaşılmaz bir bilmece oldu. Durum çok önemli ve ince idi. Bu önemin ve inceliğin nedeni, bence, Celâlettin Arif Bey’in ve işbirliği yaptığı arkadaşlarının gerçekleştirmeyi tasarladıkları gizli istekler ve bu amaçla aldıkları durum ya da yaptıklarını sandıkları oldubitti değildi. Hayatının çoğunu savaş meydanlarında geçirmiş, ayaklanmalar ve devrimler içinde çok bulunmuş kimselerin bu gibi ufak tefek olayların karşı önlemlerini bulup uygulamakta, kor­kup ağır davranacaklarım sananların aldanacakları kuşku götürmez.

DOĞU CEPHESİNE ERMENİSTAN ÜZERİNE YÜRÜMEYE KARAR VERDİĞİMİZ SIRADA

 Gerçekten durum çok önemli ve çok ince idi; çünkü, o günlerde Doğu Cephesinde Ermenilere karşı artık sal­dırıya karar vermiştik. Bunun için hazırlanmakta ve ön­lemler almakta idik. Doğu Cephesi Komutanına da gereken buyruklar ve yönergeler verilmişti. Doğuya, ileri yönel­tilen ordunun arkasında, hükümetin Adalet Bakanı, sözde ordunun hırsızlığını, ordudaki adamların yolsuzluk yapan kişiler olduklarını ortaya çıkarmak için, yasaya aykırı olarak o ilin vali vekili kimliğine bürünmeyi tek önlem ve çıkar yol olarak görüyor.

Erzurum’dan cephedeki karargâhına gitmiş bulunan cephe komutanı, en sonunda, 22 Eylül’de diyor ki:

Celâlettin Arif Beyefendinin Doğu İlleri Genel Valiliğine atanması için size daha önce yapmış olduğum öneri bana kapalı bir biçimde söylenen ve benim de içtenlikle karşıladığım bir düşüncenin sonucu idi. Celâlettin Arif Bey’in Erzurumla ilgili girişimleri ve dilekleri üzerine gerçek anlaşılmış bulunduğundan kendisinin genel valiliğe atanması yolundaki önerimden doğal olarak vazgeçtiğimi bilgilerinize sunarım.

Doğu Cephesi Komutanı    Kâzım Karabekir

CELÂLETTİN ARİF BEY’İN KESİN ÖNERİSİ

 Erzurum Vali Vekilliğini üzerine alan Büyük Millet Meclisi İkinci Başkanından da, gene o gün, yani 22 Eylül 1920’de yazılmış bir tel aldım. Bu telde deniliyordu ki: “Silah, cephane, yiyecek ve iyesiz mallardan yapılan yolsuzluklar; yasaya aykırı ve aşırı vergiler alınması, yasa­ya aykırı baskı ve zorbalık, halkın duygusunu büsbütün in­citmiş. Erzurumluların, güvensiz ve umutsuz bir duruma düşerek, artık kendi elleriyle yönetilmeleri gereğini tek kurtuluş ve esenlik yolu saymış oldukları bir zamanda buraya geldik. Karabekir Paşa’nın da davranışı yurt çıkarlarına uygun düşmedi. Bundan dolayı, açıktan açığa yapılan kötülüklere hemen son vermek ve suçlularını cezalandırmak gerektiğini bütün halk üsteleyerek söyledi. Güven verici önlemlerin ivedilikle alınmasını ve vali vekil­liğini kabul etmekliğimi, hem Paşa hem de halk rica etti. Vali vekilliğinin Hüseyin Avni Bey’e verilmesi gerektiğini yazmıştım. Erzurumluların kendilerinden sayarak güven gösterdikleri Milletvekili Hüseyin Avni Bey’in yirmi dört saate değin görevlendirildiğinin bildirilmesi... Celâlettin Arif” (belge: 258)

Sayın baylar, halkın kendi eliyle kendini yönetmesi ilkesini ortaya koyan bizdik. Ama bununla, her ilin ya da her bölgenin ayrı ayrı birer yönetim birliği durumuna gir­mesi amacını hiç gütmedik. Amacımızı, Büyük Millet Meclisinin ilk günlerinde açık olarak söyledik.

Meclisin de kabul ettiği amaç ve ülkümüz: “Ulusal buyrumun belirdiği tek yer olan Millet Meclisinin, bütün ülkenin alınyazısına el koyduğu” biçiminde saptandı.

Bu Meclisin başkanlarından biri olan ve Bakanlar Kurulunda bakan, hem de Adalet Bakanı olarak yer alan kişinin orduda ya da herhangi bir yerde yasaya aykırı bir işi ortaya çıkartmak ve suçlularını yasaya göre yargılat­mak için başvuracağı önlem, birtakım beyinsizlere uyarak, çok yakından tanıdığım ve gerçekten yurtsever olan Erzurumlu hemşerilerimin hiç de uygun göremeyecekleri bir başkaldırma durumu almak mı olacaktı?

       Celâlettin Arif Bey, Hüseyin Avni yirmi dört saate değin vali vekilliğine atanmasını istiyor. Böyle kesin bir önerinin anlamı var mı idi?

Celâlettin Arif Bey bu önerisini Kâzım Karabekir Paşa ‘ya da yapmış. Kâzım Karabekir Paşa ona demiş ki: “Hüseyin Bey, yedek teğmen olarak sahnelerde subay­ları eğlendiren... hiçbir görevde bulunmamış orta bir adam­dır. Bunu vali vekili yapmak, hükümeti oyuncak yapmayı istemek olur."

Baylar, Celâlettin Arif Bey’in kesin önerisine verdiğim yanıt şu idi:

Şifre

Geciktirilemez

         Sayı: 388                                                                   Ankara, 23.9.1920

Erzurum’da Adalet Bakanı Celâlettin Arif Beyefendiye

Y: 22.9.1920 kapalı tele:

         İlk telyazınızı önemle dikkate almış ve bu konuda Doğu Cephesi Komutanlığı ile yazışmalar yapılmakta olduğunu bildirmiştim. Adı geçen ko­mutanlıkça gereği kuşkusuz yapılacaktı. Buna karşın süregelen yasaya aykırı ve yersiz öneri ve girişimleriniz Bakanlar Kurulunca şaşırtıcı olarak görül­müştür. İçişleri ve Milli Savunma Bakanlıklarınca ilgili yerlere gerekli bildirimler yapılmıştır. Sizin, Bakanlar Kurulunun istediği bilgiyi vermek ve gerekirse Meclis önünde de açıklamalarda bulunmak üzere Ankara’ya he­men dönmeniz gereklidir.

Büyük Millet Meclisi Başkanı

                                                                                            Mustafa Kemal

      Baylar, Kâzım Karabekir Paşa, 22 Eylül 1920 günlübir kapalı telinde şu bilgiyi veriyordu:    ,

Şimdi anlıyorum ki, Celâlettin Arif Bey daha Ankara’da iken, kendisiy­le kimi külah kapmak isteyenler güzel bir izlence düzenlemişlerdir. Örneğin, Hüseyin Avni Bey Erzurum Valisi olacak; Celâlettin Arif Bey Doğu İllerinin Genel Valisi olacak.

Celâlettin Arif Bey, ya oyuncak olarak oynatılıyor yada, daha karar vermedim, pek akıllıdır, kendi bir iş yapmak istiyor. Çünkü, Halit Bey’i bana önermeden yazmasının ve Hüseyin Avni üzerinde direnmesinin bir başka anlamı yoktur. Halit Bey’in, Albay Kâzım Bey’le arası pek iyi olmadığından, kendisine Kâzım Bey’i kötüleyici bir karar verdirilebilir. Hüseyin Avni Bey de vali adı altında güzel bir oyuncak olur. Hüseyin Avni Bey’in vali vekilliği­ne önerildiğini işitenler umutsuzluğa düşüyor ve iğreniyorlar. Özet olarak bildireyim ki, Erzurum Milletvekili Necati Bey’in kardeşi olup son zaman­­larda Milli Eğitim Müdürlüğüne atanan Mithat Bey halkın, Bolşevikliği, iş beceremeyenlerin önemli görevler kapması yolunda anladığını sanıyor. Bu kişi, çıkarma düşkün olduğundan halkın çoğunluğunca pek sevilmez. Halk hükümeti kurma konusunda beni elverişli bulamadığından Celâlettin Arif ve Hüseyin Avni Beylerle yazışma yapılarak işin daha önceden düzenlen­diğini ve ‘ onandığını sanıyorum.

Baylar, Celâlettin Arif Bey’i Ankara’ya çağıran 23 Eylül günlü telim, 24 Eylül günlü sert bir telyazısı ile kar­şılandı. Bu telyazısı    Meclis Başkanlığı katına yazıl­mış idi. Bu telde: “Bakanlar Kurulunda ve Büyük Millet Meclisinde okunacaktır.” yollu bir uyarma da vardı. Benim telyazımdaki iki sözcüğü, “yasaya aykırı ve yersiz” söz­cüklerini alarak. Celâlettin Arif Bey Erzurum’daki girişim ve önerilerini birer birer bu iki sözcük ile tartıyordu. “Bu mu yasaya aykırıdır? Bu mu yersizdir?” diyerek kendini savunuyordu. Yaptığı işlerin ne olduğu yeri geldikçe verilen bilgilerden anlaşıldığı için, hangisinin yasaya aykırı olma­dığını ve hangisinin yersiz bulunmadığını anlamak güç ol­mayacaktır. Celâlettin Arif Bey: “Yasaya aykırı ve yersiz önerinin benden gelmeyeceğine Bakanlar Kurulunun inan­mış olmasını beklerdim.” dedikten sonra: “Aranızda savlarımın değerini bilecek arkadaşlarımın bulunacağına ina­nırım.” sözleriyle kendisinin değerini anlayabilmenin ken­disinin eşi, arkadaşı niteliğinde bulunmakla ancak başarılabileceği gerçeğini ileri sürüyordu. Celâlettin Arif Bey, seçim bölgesini denetlemeksizin Ankara ‘ya dönemeyeceğini de bildiriyordu.

YİĞİT ERZURUM HALKININ BANA AÇTIĞI DOST KUCAĞINI,KÖTÜYE KULLANABİLECEĞİ OLASILIĞINI HİÇ DÜŞÜNMEDİM

         Baylar, ben de İstanbul’a dönemeyeceğimi İstanbul Hükümetine Erzurum’dan bildirmiştim. Eğer, çağrılan yer İstanbul ve çağıran İstanbul Hükümeti olsaydı, sanki şaşılacak bir benzetme yapılmakta olduğuna insanın inanaca­ğı gelebilirdi. Ama, koşullar büsbütün başka olduğuna göre İstanbul’un çağrısına karşı, bana özverili dost kucağını aç­mış olan yiğit Erzurum halkının bu dost kucağını kötüye kullanabileceği olasılığını hiç düşünmedim.

Dahası baylar, 28 Eylül 1920’de “Erzurum Halk De­legeleri” adıyla görevlilerden ve halktan aldığım elli imzalı telyazısı bile bu inancımı bozmadı. Gerçi, telyazısı çok kaba ve karşı gelici idi. Ama, imzaların pek çoğu, Celâlettin Arif Bey’in vali vekilliği ettiği il görevlilerinin idi. Özellikle is­tinaf mahkemesi üyelerinden olup Celâlettin Arif Bey ‘in Polis Müdürü Vekilliğine atadığı kimsenin imzası bu tel­yazının nasıl çirkin bir anlayışın sonucu olabileceğini kestirmeye dayanak sayılamaz mı idi? Bu telyazısının Milli Eğitim Müdürü Mithat Bey’in evinde toplanan birtakım kimselerce düzenlendiğini anlamamız gecikmedi.

Baylar, Celâlettin Arif Bey, bir yandan önerilerini, Erzurum Merkez Kurulu Başkanı Tevfik imzasıyla: “Ce­lâlettin Arif Beyefendinin bildirdiği üzere işlem yapılmasını kesin olarak isteriz.” diye destekletirken bir yandan da Ankara ile kapalı yazışmalar yaptırarak sözde birtakım işler çevirmek ve girişiminin ne etki yaptığını anlamak is­tiyordu:

Erzurum, 21 /22.9.1920

Ankara Milli Eğitim Bakanlığına

Erzurum Milletvekili Necati Bey’e:

Bir sakınca yoksa, Sağlık Müdürlüğüne Merkez Hekimi Doktor Salim

Bey’in atanmasına yardım etmeniz uygun olur. Bundan önceki atamalar ciddilikle bağdaşamaz. Ödeneklerimizi ne yapıp yapıp alarak Ziraat Ban­kasıyla yollayınız. Meclise yazılmıştır. (Hüseyin Avni)

Milli Eğitim Müdürü

                                                                                                    Mithat

        Bunun ardından da:

Erzurum, 25.9.1920

Milli Eğitim Bakanlığına

Rıza Nur Beyefendiye:

          Şimdiye dek yazdığım işlerden ne sonuç elde edildi? Bakanlar Ku­rulunda bu iş üzerinde neler geçti. Bana bilgi vermek iyiliğinde bulunmanızı rica ile gözlerinizden öperim. (Celâlettin Arif)

Milli Eğitim Müdürü

                                                                                                 Mithat

          Daha sonra da:

Çok önemli ve ivedidir

                                                                        Erzurum, 25.9.1920

Ankara’da Milli Eğitim Bakanlığına

Rıza Nur ve Necati Beyler okuyacaktır:

Ermenileri yola getirmek amacıyla haziranda seferberlik ilan olunarak üç yüz beş doğumlulara değin askere çağrılmış, dokuz bini savaşçı, on üç bini de savaşçı olmayan, yirmi iki bin asker ile subay ailelerinin beslenme­leri hemen hemen Erzurum ili halkına yükletilerek şu zamanda savaş vergisi adıyla bir buçuk milyon liralık yiyecek ve hayvan ve taşıt alınmıştır. Halk, amacın yüceliğini anlamış olduğundan bu denli özveriye katlandıktan sonra Çiçerin’in bilinen mektubunun savaşı durdurması ve bundan yüreklenerek Müslüman halkın camını yakan Ermeniler karşısında ordunun, Ermeni ve Bol­şevik birleşmesini ileri sürerek korkaklık göstermesi ve Kızıllar ile istenildiği gibi anlaşma yapılmaması ve bunlarla birlikte Celâlettin Arif Bey’in yazdığı yolsuzluklara meydana verilmesi pek kötü, bir etki yapmış ve halkı ayak­lanmaya ve densizliğe sürüklemiştir. Kâzım Paşa’da doğu işlerini çevirebil­me gücü olmadığından buranın siyasa ve askerlikle ilgili işlerinin altından kalkabilecek ve Ermenilere karşı koyabilecek güçlü hem de olağanüstü yetkili bir kurulun bulunması çok gereklidir. Şimdiye dek değerli zamanlar, Ankara’da dosyası bulunan gereksiz yazışmalarla geçmiş, belki de birçok fırsatlar yitmiştir. Öte yandan, Erzurum’un mevsim bakımından zor zaman­ları geldi. Ordunun korunması zorunluluğu vardır; oysa giyecek ve yiyecek bakımından pek çok sıkıntı çekilmektedir. Asker ve sivil bütün görevliler dört aydan beri aylık alamamaktadırlar. Ordu giderleri için yeni vergiler salmayı düşünüyorlarsa da halkın gücünü bilmiyorlar; hiç elverişli değildir. Merkezdeki hükümet pek ilgisiz. Yakın iller, özellikle Harput ili, tümü ilgisiz; hiç umursamıyorlar. Bu gibi işler için hükümetten hesap sorunuz; gerekirse benim adıma Meclise de gensoru önergesi veriniz ve orduya gerekli olan şeyleri oradan kesin olarak sağlayınız, Sonra geliniz. Doğu illeri ile il­gili ajansa pek inanmadım: (İmza: Hüseyin Avni)

Milli Eğitim Müdürü Mithat

     Görülüyor ki, Celâlettin Arif Bey’in, Bakanlar Kurulu üyeleri arasındaki, savlarının değerini bileceğini sandığı ve katının şifresinden yararlanmaya kalkıştığı kişi de kendisinin sırdaşı olmak istememiş ve olup bitenleri Meclis Başkanlığına bildirmiştir.

Baylar, kırk elli kişiye bütün Erzurum halkı adına tel çektirerek oynanmak istenen oyunun içyüzü, yine Erzurum halkından gelen ve halkın Büyük Millet Meclisi Hükümetine bağlılığını ve özveri duygularıyla dolu olduğunu bildiren telden anlaşıldı.

Celâlettin Arif Bey, ancak, Ermenilerle yapılan sa­vaşta, en sonunda Büyük Millet Meclisi Ordusunun utku kazandığını gözleriyle gördükten sonra, yani geri dönmesi için yapılan bildirimi aldıktan kırk yedi gün sonra, Er­zurum’dan ayrılmaya karar vermek zorunda olduğuna inanmıştı. Böyle iken, yola çıkışını şu telle Meclise muştulatıyordu:

Erzurum, 27 Kasım 1920

 Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Büyük Millet Meclisi ikinci Başkanı ve Adalet Bakanı Sayın Millet­vekilimiz Celâlettin Arif Beyefendinin, Milletvekilimiz Hüseyin Avni Bey’le, dünkü gün, kışın sertliğine bakmadan, Erzurum halkının büyük ve parlak uğurlama töreni ile Ankara’ya doğru yola çıktıklarını bildirir ve bundan ya­rarlanarak Meclise karşı olan sonsuz saygılarımızı sunarız.

Müdafaai Hukuk Merkez Kurulu Başkanı  Tevfik

Hüseyin Avni ve Celâlettin Arif Beylerin, Erzurum’dan döndükten sonra, Mecliste karşıcıl durum takınarak ve Kâzım Karabekir Paşa’ya saldırılarda bulunarak Meclisi çok oyaladıkları görülmüştür.

DOĞU CEPHEMİZDE ERMENİLERLE SAVAŞ BAŞLIYOR

 Sayın Baylar, doğu sınırlarımızda ivedi olan işimiz, Erzurum’un devrim tarihinde Celâlettin Arif Bey’in bırak­tığı izi uzun uzadıya incelemeye ve irdelemeye elverişli değildir. İsterseniz o günlerde doğu sınırımızda olan önemli işlere gelelim :

Biliyorsunuz ki Mondros Ateşkes Anlaşmasından beri Ermeniler, gerek Ermenistan içinde, gerek sınıra yakın yer­lerde Türkleri toptan öldürmekten bir an geri kalmı­yorlardı. 1920 yılı sonbaharında Ermeni kıyımı dayanıl­maz bir kerteye geldi. Ermeniler üzerine yürümeye karar verdik. 9 Haziran 1920’de doğu bölgesinde geçici seferberlik ilan ettik. On Beşinci Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa’yı Doğu Cephesi Komutanı yaptık. 1920 Haziranında Ermeniler, Oltu’da kurulan yöresel Türk Hükümeti üzerine yürüyerek o bölgeyi ele geçirdiler. Dışişleri Bakanlığımızca Ermenilere 7 Temmuz 1920’de kesin süreli bir nota verildi. Ermeniler saldırıdan vazgeçmediler. Sonucunda, seferberlikten üç buçuk, dört ay kadar sonra Kötek, Bardız bölgelerinde toplanan kuvvetlerimize Er­menilerin saldırısı ile savaşa başlandı.

Ermeniler, 24 Eylül 1920 sabahı Bardız Cephesinden baskın biçiminde yaptıkları genel bir saldırı ile başarı sağladılar. Baylar, Doğu Cephesinin bu can sıkıcı bilgileri veren raporunu okurken, Celâlettin Arif Bey’in Ermeni saldırısının yapıldığı gün olan 24 Eylülde yazdığı kesin öneriyi de alıyordum. (Belge: 259 ) Ermeniler geri atıldılar. Ordumuz 28 Eylül sabahı ileri yürüyüşe geçti. O gün Er­zurum’un elli imzası da Ankara’ya saldırıya geçiyor. Ne kötü rastlantı! Sanki bu baylar, bize saldırmak için Ermenilerle sözleşmiş gibi!

Ordu, 29 Eylülde Sarıkamış’a girdi. 30 Eylülde Göle alındı. Ama kimi nedenler ve düşünceler dolayısıyla or­dumuz 28 Ekim 1920’ye değin, bir ay, Sarıkamış- Laloğlu kesiminde kaldı.

Bu nedenlerden birinin de, Erzurum’da bulunan Ce­lâlettin Arif Bey ve  arkadaşlarının yarattıkları durum ol­duğunu kestirebilirsiniz. Gerçekten, Kâzım Karabekir Paşa’nın 29 Eylül 1920 günü Sarıkamış’tan çektiği telyazısında: “30 Eylülde cepheyi gezip durumu saptadıktan sonra Erzurum’a giderek orada geçen olayın sonuçlandırılaca­ğını bilgilerinize sunarım.” deniliyordu.

Kâzım Karabekir Paşa, 30 Eylül 1920’de, Sarıkamış’ tan Celâlettin Arif Bey’e de yazdığı bir kapalı telde: “Er­zurum halkı adına kırk elli imza ile çekilen açık telyazısı, dış düşmanların milyonlar harcayarak elde edemeyeceği bir belgedir. Olayın kendisinden daha önemli ve tehlikeli olan işbu açık telyazısını, dış düşmanların tehlikesinden ve gözdağından daha yıkıcı bulduğumdan ve bu olayın kötü sonuçlarını cephe durumundan daha önemli gördü­ğümden yarın Erzurum’a geleceğimi bildiririm.” diyordu. Celâlettin Arif Bey, 5 /6 Ekim 1920 günlü telinde, özellikle: “Yurtsever ordumuz içinde, değerli ve halkın güvenini kazanmış pek çok subay ve üstsubay bulunduğundan yol­suzluk yakınmaları kuşkusuz ordunun dayanma gücüne ve düzen ilkesine etki yapacak ölçüde büyümemiştir.” diye bilgi veriyordu.

ORDULARIMIZIN KOMUTAN VE SUBAYLARIÜZERİNE BİLİNEN BİR GERÇEK

Yıllarca yurdun çeşitli savaş alanlarında komuta ettiğim ordularımızın üstsubay ve subayları ile ilgili olan ve öteden beri bildiğim bir gerçeği, yüz sekseninci kez de olsa, işitmiş olmaktan kuşkusuz büyük sevinç duymuştum.

Baylar, savaş alanında verilecek buyruğu bekleyen Doğu Ordumuz, 28 Ekim 1920 günü Kars üzerine yürü­meye başladı. Düşman, karşı koymaksızın Kars’ı bıraktı. 30 Ekimde ordumuz Kars’a girdi. 7 Kasım günü birliklerimiz Arpaçayı’na dek olan bölgeyi ve Gümrü’yü ele ge­çirdi.

Ermeniler, 6 Kasımda savaşı bırakmak ve barış yap­mak için bize başvurmuşlardı. Biz de ateşkes anlaşması ile ilgili maddeleri, Dışişleri Bakanlığı aracılığı ile 8 Ka­sımda Ermeni ordusuna bildirdik. 26 Kasımda başlayan barış görüşmeleri 2 Aralıkta sona erdi ve 2/3 Aralık gecesi Gümrü Antlaşması imzalandı.

ULUSAL HÜKÜMETİN YAPTIĞI İLK ANLAŞMA: GÜMRÜK ANTLAŞMASI

Baylar, Gümrü Antlaşması, Ulusal Hükümetin yap­tığı ilk antlaşmadır. Bu antlaşma ile düşmanlarımızın ta Harşit koyağına dek olan Türk ülkelerini kendisine bağışlamayı tasarladıkları Ermenistan, Osmanlı Devletinin 1877 savaşında yitirmiş olduğu yerleri bize, Ulusal Hükümete bırakarak aradan çekilmiştir. Doğudaki durumlarda önem­li değişiklik olması yüzünden, bu antlaşma yerine, daha son­ra yapılan 16 Mart 1921 günlü Moskova Antlaşması ile 13 Kasım 1921 günlü Kars Antlaşması geçmiştir.

Baylar, gene o bölgede bulunması dolayısıyla, Gür­cistan ile olan ilişkimizden ve aramızda geçen olaylardan da kısaca bilgi vereyim.

1920 yılı Temmuzunda, Batum’u İngilizler boşaltınca Gürcüler hemen ele geçirdiler. Bu durumu, Birestlitovsk ve Trabzon Antlaşmalarına aykırı olduğundan, kabul et­meyeceğimizi 25 Temmuz 1920’de bildirmiştik.

8 Şubat 1921’de Ankara’da güven mektubunu  sunmuş olan Gürcü Elçisi ile de Türkiye-Gürcistan antlaşması için görüşme başlamıştı. En sonu, 23 Şubat 1921’de verdi­ğimiz kesin süreli bir nota üzerine Ardahan, Artvin ve Batum’un bize bırakılması kabul edildi. Bundan on beş gün sonra Batum ‘a girdik. Bu yerlere, Türkiye’ye katıl­mayı dört gözle bekleyen halkın alkışları arasında girildi.

Daha sonra, Moskova Antlaşması gereğince Batum boşaltıldı, ama ele geçirdiğimiz öteki yerlerin anayurda bağlılığı pekiştirildi.

TRAKYA’DAKİ DURUM

          Baylar, o günlerdeki Trakya durumuna da hep bir­likte göz gezdirelim:

Doğu Trakya’da, Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti, Trakya-Paşaeli Merkez Kurulu bir kurultay topladı ve bu kurultay, Trakya’nın yönetimini, Trakya-Paşaeli Merkez Kuruluna verdi. Trakya’da Kolordu Ko­mutanı bulunan Cafer Tayyar Bey (Cafer Tayyar Paşa), bu merkez kurulunun üyesi olmakla birlikte Edirne Mil­letvekili olarak da Meclisimize üye seçilmişti. Trakya Merkez Kuruluna ve Kolordu Komutanına verdiğimiz yönerge, Trakya’nın yazgısının bütün yurdun yazgısına bağlı olduğu ve onunla birlikte düşünülebileceği ilkesine dayanıyordu. Savaş durumu bakımından da verdiğimiz yönerge şu idi:

Üstün kuvvetlerin saldırısına uğranılırsa sonuna değin dayanılacak ve Trakya büsbütün düşman eline geçse bile, yalnız Trakya için ileri sürülecek herhangi bir çözüm yolu tek başına kabul olunmayacaktır. Öteden beri Trakya’ daki ko­mutanın da kararının böyle olduğu söylemekte idi. Ama son zamanlarda komutan Cafer Tayyar Bey, yabancıların verdiği güvence üzerine, yapılan çağrıyı kabul ederek İstanbul’a gitmiş; durumu ancak dönüşünden sonra bize bildirmişti. Anlaşıldığına göre, Doğu Trakya’nın yalnız başına varlığını koruyamayacağı, ancak Batı Trakya ile birleşerek bir yabancı yönetimle yaşayabileceği yolunda düşünceler aşılanmış... Her durumda içgücünü kıracak birtakım propagandalar yapılmış.

Cafer Tayyar Bey İstanbul’da iken Tümen Komutan­larından Muhittin Bey, İstanbul’dan kolordu Komutan­lığına atanmış. Cafer Tayyar Bey’in Trakya’ya dönmesine izin verilmiş. Cafer Tayyar Bey, İstanbul’daki ilgililerle görüştükten sonra, Muhittin Bey vermek istemişse de, ar­tık kolordunun komutanlığını üzerine almamış, Muhittin Bey’in üzerinde bırakmış. Böylece Trakya’nın alınyazısı, İstanbul siyasal çevrelerinin etkisine bırakılmış.

Baylar, Büyük Millet Meclisi açıldığı zaman Trakya’da Birinci Kolordunun konuş durumu şöyle idi :

Kolordu karargahı Edime’de ;

60’ıncı Tümen Keşan, Edime, Uzunköprü bölgesinde;

 55’inci Tümen Tekirdağ bölgesinde;

49’uncu Tümen Kırklareli bölgesinde;

        Yunan ordusu Anadolu’da, Batı Cephesinde yaptığı genel saldırıda başarı elde ettikten sonra, 20 Temmuz 1920’de Tekirdağ’a bir tümen çıkardı. Tekirdağ bölgesinde çok dağınık bir durumda bulunan 55’inci Tümen toplan­maya vakit bulamadan Yunan tümeni Edirne doğrultusunda yürümeye başladı.

Batı Trakya’dan, Meriç’i geçerek, saldırmak isteyen Yunan kuvvetleri, o bölgedeki 60’ıncı Tümene komuta eden Cemil Bey’in (İçişleri Bakanı Cemil Bey) ve 15 Hazi­randa kuvvetleriyle Edirne’ye gelmiş bulunan ve Edime-Karaağaç İstasyonu arasında çetin savaşlar yapmış olan Şükrü Naili Bey’in (Şükrü Naili Paşa) uyanık davranmaları ve direnmeleri üzerine durduruldu ve ilerlemesi önlendi.

TRAKYA’DAKİ KOLORDUMUZUN ASKERLİK GEREKLERİNİ YAPAMAMASININ VE YURTSEVERLİK ÖDEVİNİ YERİNE GETİREMEMESİNİN TEK SORUMLUSU CAFER TAYYAR PAŞA’DIR.

Edime doğrultusunda serbestçe ilerlemekte bulunan düşman tümenine karşı, bütün Birinci Kolordu kuvvetlerini toplayıp önlem alacak komutanın, Kolordu Komutanı Muhittin Bey’in ne yaptığını bilmiyorum. Yalnız elde et­tiğim bilgiye göre, Cafer Tayyar Bey kendi kuvvetleriyle ilişki kuramayarak Havsa yakınlarında atla dolaşırken düşmana tutsak olmuştur. Ondan sonra komuta ve yöne­timden yoksun kalan Birinci Kolordumuz büsbütün dağıl­dı. Birliklerin bir bölümü tutsak oldu ve bir bölümü de Bul­garistan’a sığındı. Sonuç olarak, Trakya baştan başa Yunan­lıların eline geçti. Ne yazık ki, Birinci Kolordu Komuta­nından ulusun istediği ve beklediği sağgörünün, uyanıklığın ve özverinin belirtisini göremedik.

Baylar, Trakya’nın özel ve güç durum ve koşul içinde bulunduğuna kuşku yoktu. Ama, bu özellik ve güçlükler, hiçbir zaman Trakya’daki kolordunun askerliğin gerek­lerini ve yurtseverlik ödevini yapmasına engel olamazdı. Eğer bu yapılmamış ise, ulus ve tarih karşısında bundan tek sorumlu Cafer Tayyar Paşa’dır. Tarihte, bütün bir ülkeyi çok üstün düşman kuvvetleri karşısında, son avuç toprağına değin karış karış, yiğitçesine ve namuslucasına savunmuş ve yine varlığını koruyabilmiş ordular görül­müştür. Türk ordusu o nitelikte bir ordudur. Yeter ki ona komuta edenlerde, komuta edebilmek niteliği bulunsun!

Baylar, komutanlar, askerlik görev ve gereklerini düşünürken ve uygularken, kafalarını siyasa düşüncelerinin etkisi altında bulundurmaktan sakınmalıdırlar. Siyasal durumun gereklerini düşünen başka görevliler bulundu­ğunu unutmamalıdırlar.

Komutanların, buyruklarına verilen ulus çocuklarını, yurt araçlarını düşmana, ölüme sürerken düşünecekleri tek nokta; ulusun kendilerinden beklediği yurt görevini ateşle, süngü ile ve ölümle yapmak ve sonuçlandırmaktır. Askerlik görevi ancak bu anlayış ve inançla yapılabilir. Lafla, siyasayla, düşmanın aldatıcı sözlerine kulak vermekle askerlik görevi yapılamaz.  Komutanlık görev ve sorumluluğunu yüklenecek ölçüde omuzlarında ve özellikle kafa­sında güç bulunmayanların acıklı sonuçlarla karşılaşma­larından kaçınılamaz.

Baylar, bir komutanın tutsak olması da suç sayıl­mayabilir; ancak, askerlik görev ve gereklerini yapıp uygulamakta elindeki kuvveti sonuna dek, son süngü ve son soluğa dek kullandıktan sonra kanını akıtmak fırsatını bulamaksızın düşman eline düşerse...

Baylar, bütün ordusu, üstün düşman ordusu karşısında yenilip kendiliğinden geri çekilirken, kılıcını çekip tek ba­şına atını düşman başkomutanının çadırına sürerek ölüm arayan Türk komutanları görülmüştür.

Bir Türk komutanının ordusunu kullanmaksızın, herhangi bir kötü rastlantı ve mutsuzluk sonucu da olsa, düşmana tutsak olmasını biz suç saymasak da, tarih bunu hiç bağışlamaz ve bağışlamamalıdır. Türk Devrim tarihinin gelecek kuşaklara ileteceği sözler ve uyarmalar işte budur!

İKİNCİ KONYA AYAKLANMASI

Sayın Baylar, Anadolu ortasında çıkartılan iç ayak­lanmaların Yunan ordusu karşısında bulunan kuvvetleri­miz ve yaptığımız düzenleme üzerindeki kötü etkileri, düşmanlarca umulan sonucu vermedi. Savunma kuvvet­lerimiz üzerinde doğrudan doğruya etki yaparak cephe­mizi yıkma amacını güden çeşitli davranışlarla birlikte cepheye yakın bölgelerde de halkı ayaklandırmak, düş­manların önem verdikleri bir sorun idi. İstanbul bu yolda öteden beri çalışmakta idi. Zeynelabidin Partisinin Konya ve dolaylarında çıkartmaya çalıştıkları ayaklanma, artık 1920 yılı ekim ayı başında ortaya çıktı.

Delibaş adında bir haydut, beş yüz kadar asker ka­çağını başına topladı. 2/3 Ekim 1920 gecesi Çumra’yı bastı. 3 Ekim sabahı da Konya ‘ya girdi ve hükümete el koydu. Konya Valisi Haydar Bey ve Komutan Avni Bey (Milletvekili Avni Paşa) Konya’da bulunan pek az sayıda er ve jandarma ile Alaettin Tepesinde, ayaklananlara karşı, anılmaya değer bir yiğitlikle savunmada bulundular. Ama,ayaklananların çokluğu ve her yönden saldırmaları kar­şısında onların eline düştüler.

Gene o günlerde Beyşehir ve Akşehir ilçelerinde görevli olarak dolaşan asker kurullarımızı, oralardaki ayaklananlar görev yapmaktan alıkoydular. Ilgın ilçesinin Çığıl Köyü yakınında toplanan üç yüz kadar ayaklanıcı da öğüt ver­meye giden kurula ateş etti. Ayaklananlar, Konya güne­yinde Karaman ilçesinde de toplanmaya başladılar. Kara­pınar, ayaklananların eline düştü.

Baylar, bu ayaklanmalara karşı Afyonkarahisar’dan ve Kütahya’dan gönderdiğimiz Derviş Bey (Kolordu Komutanı Derviş Paşa) komutasındaki kuvvetler, Konya kuzeyinde, Meydan İstasyonu yakınında ayaklananlarla karşılaştı. Ankara’dan da bir süvari alayı ve bir dağ topu ile, o zaman İçişleri Bakanı bulunan Refet Bey komutasında gönderilen kuvvet, Meydan istasyonundan ilerleyen Derviş Bey kuvveti ile birleşti. Adana Cephesinden de bir kuvvet, Karaman ‘a doğru gönderildi.

Konya üzerine yürüyen kuvvetler, ayaklananlarla bir­kaç çarpışmadan sonra 6 Ekim l920’de Konya’yı kurtar­dı. Oradan kaçan ayaklanıcılar Koçhisar, Akseki, Bozkır ve Manavgat yönlerine doğru gittiler.

Ayaklanıcıların başka bir bölümü de Afyonkara­hisar’la Konya arasında, Kadınhan ve Ilgın’ı ele geçirdiler. Bu bölgeye de Batı Cephesinden Yarbay Osman Bey ko­mutasında bir kuvvet gönderildi. Osman Bey birliği Ilgın, Kadınhan, Çığıl ve Yalvaç’taki ayaklanmaları bastırdı. Güneyden gelen kuvvetimiz Karaman ‘ı kurtardı.

Ayaklanma bölgesinde, ayaklanıcıları tepelemeyi ba­şaran kuvvetlerimiz, Bozkır, Seydişehir ve Beyşehir’i de ayaklanıcılardan temizledi. Her yerde, ayaklanıcıların döküntülerinden kimileri bize sığındılar, kimileri de An­talya ve Mersin yönlerine doğru kaçtılar. Delibaş, Mersin bölgesinde Fransızlara sığındı.

Sayın baylar, Yeşil Ordu örgütünden söz ederken açıklamıştım ki, düşmana karşı kurulacak kuvvetler konu­sunda karşıt iki görüş çarpışmaya başlamıştı. Bizim tuttu­ğumuz düzenli ordu kurma görüşüne karşıt olarak, “çete” diyebileceğimiz bir çeşit örgüt kurma görüşüne genel bir akım vermek için çalışılıyordu. Reşit, Etem ve Tevfik kardeşler, Kütahya yakınında -”Gezici Kuvvetler” adı altında ellerinde bulunan kuvvete dayanarak- bu akımın başında idiler ve çok ateşli çalışıyorlardı.

“ORDUNUN YARARI YOKTUR” SÖZLERİ VE BATI CEPHESİ KOMUTANININ SALDIRI ÖNERİSİ

Batı Cephesinde, orduda, halk arasında ve dahası, Mecliste bu akım için yapılan propaganda o denli güçlü ve etkili bir duruma geldi ki: “Ordunun yararı yoktur, dağılsın! Hepimiz Ulusal Kuvvet olalım!” Sözleri her, yan­da kulakları doldurmaya başladı.

Batı Cephesi birlikleri arasında, Ulusal Kuvvet duru­munda, bir bölgeyi ve bir cepheyi elinde tutan Etem Bey birliğinin erleri, sanki, seçkin ve ordu erlerinden üstün, ayrıcalıklı görülmeye, imrenilecek durumda sayılmaya başlandı. Etem Bey ve kardeşleri de herkes üzerinde bir çeşit erk sağlamaya ve üstünlük kurmaya başladılar...

İşte bu sıralarda idi ki, Batı Cephesi Komutanı, Genelkurmay Başkanlığına, Etem ve Tevfik kardeşlerin etkisiyle olduğu sanılan bir öneride bulundu: “Yunan ordusunun Gediz yakınında ayrı düşmüş bulunan bir tüme­nine saldırmak!”

Batı Cephesi Komutanı, düşman kuvvetlerinin uzun bir cephe üzerinde dağınık bulunduğunu ve Gediz yakı­nındaki kuvvetinin güçsüz ve ayrı düşmüş bir durumda bıra­kıldığını ileri sürerken, düşman içgücünün düşkün olduğu­nu da kabul ediyordu.

O günlerde Yunan ordusu, üç tümen ile Bursa böl­gesinde; bir tümen ile Aydın bölgesinde; bir tümen ile Uşak’ta ve bir tümen ile Gediz’de bulunuyordu.

 GEDİZ SALDIRISI

 Batı Cephesi Komutanı, iki piyade tümeni ile Etem Bey’in Gezici Kuvvetlerini Gediz’deki Yunan tümeninin üzerine gönderebilecekti. Bu savaştan parlak bir sonuç alacağını çok umuyordu.

Genelkurmay Başkanlığı Batı Cephesi Komutan­lığının bu önerisini kabul etmedi. Çünkü, düşman ordusu bütünü ile bizim ordumuzdan kuvvetli idi. Biz, daha ordumuzu kurmuş ve düzene sokmuş değildik. Cephanemizin azlığı da ağırdan almamızı gerektiriyordu. Düşmana karşı, Gediz’de, bütün cephe kuvvetlerimize başvurarak belki oldukça üstün bir kuvvet toplayıp çabucak bir başarı elde edebilirdik. Ama, kuvvetimiz ve hazırlığımız böyle bir başarıyı, genel ve sonuçlu bir başarıya çevirmeye elverişli değildi. Durum böyle olunca, bütün işe yarayan kuvvetlerimizi, bölgesel ve geçici bir başarı elde etmek için kullanmış ve yıpratmış olacaktık. Buna karşı düşman, bütün kuvvet­leriyle karşı saldırıya geçerse bizim için her yanda yenilgi kuşkusuzdu. Bunun için, cephenin ve hükümetin şimdilik yalnız ordu kuruluşunu genişletip arttırarak cepheyi güçlendirmek için çalışması gerekiyordu. Ülkenin ölüm kalım yeri olan Batı Cephesinde, özel ve sınırlı düşüncelere ka­pılmak uygun görülmüyordu.

Genelkurmay Başkanı, bu Gediz saldırısının yapıl­mamasında diretti. Batı Cephesi Komutanlığıyla, yazışma yolu ile anlaşamadı. Ankara’dan Eskişehir’deki Batı Cep­hesi Karargâhına gitti. Genelkurmay Başkanı İsmet Paşa ile Batı Cephesi Komutanı Ali Fuat Paşa’nın bu buluş­maları sonucunda Ali Fuat Paşa, durumu yerinde bir daha inceledikten sonra karar vermek üzere, saldırıyı geri bırak­mıştı. Ama, birkaç gün sonra saldırıya karar verildiği Cephe Komutanlığınca verilen bilgiden anlaşılmıştır.

Baylar, o günlerde bu saldırının yararlı olacağı üzerine her yerde ve Mecliste ateşli bir propaganda yapılıyordu:

“Düşman tümeni Gediz’de ayrı düşmüş bulunuyor. Biz, onu orada yok ederiz. Parlak bir durum elde ederiz. Gerçekte düşman ordusu da kaçmaya hazırdır.” sözleriyle Gediz saldırısının gerekliliği nerdeyse genel bir kanı durumuna getirilmek isteniyordu.

En sonu, Batı Cephesi Komutanı Altmış Bir ve On Birinci Tümenler ve Gezici Kuvvetlerle 24 Ekim 1920’de Gediz’deki düşmana saldırdı.

Baylar, dalgalı, düzensiz ve komutasız birtakım sa­vaşlardan sonra, bildiğiniz üzere, Gediz’ de yenildik.

Yunan ordusu, bu saldırıya karşılık olmak üzere, 25 Ekim 1920 günü Bursa Cephesinden saldırıya geçti. Yenişehir’i, İnegöl’ü ele geçirdi. Uşak’tan, Dumlupınar sırtları ilerisinde bulunan birliklerimize saldırdı. Birlik­lerimiz, Dumlupınar sırtlarına değin çekildi.

        Böylece baylar, cephenin her yanında yeniden genel bir yenilgiye uğradık.

        Batı Cephesi Komutanının saldırıya başladığından dört gün sonra, Bakanlar Kurulunda şu telyazısı okundu:

                                                             Çavdarhisar, 27/28.10.1920

Genelkurmay Başkanlığına

1- Birliklerin savaş kayıplarının yerini ivedilikle doldurmamız gereklidir. Gediz Savaşı, üç yüz savaşçıdan kurulu birliğin, bir taburun savaş görevini yapmaya yetmediğini gösterdiğinden) taburların er sayılarını dörder yüz savaşçıya yükseltmek zorundayız. Bilinen savaşlar dolayısıyla bütün de­po birlikleri dahi cepheye sürüldüğünden, usta, silahlı ve donatılmış bin erin ivedi olarak, özellikle Ankara’daki birliklerden, bu uygun değilse en yakın bir yerden verilmesini.

2 - Yürüyüşler ve savaşlar giydirilebilen erlerin de elbiselerini, ayak­kabılarını parçalamış; kar yağan dağlarda erler, dünden beri, çıplak ve yalınayak kalmıştır. Cephe Komutanlığı Vekilliği elinde hiçbir şey olmadı­ğından özellikle kaput, ayakkabı, pamuklu, elbise, yelek, kuşak kısacası havanın etkilerinden korunmak için ne verilmek gerekse on beş bin üzerinden tez elden gönderilmesini önemle buyruklarınıza sunarım.

           3 - Milli Savunma Bakanlığına, Genelkurmay Başkanlığına ve bilgi için Cephe Komutanlığı Vekilliğine yazılmıştır.

                                                                                   Batı Cephesi Komutanı

                                                                                                 Ali Fuat

Baylar, Batı Cephesi Komutanı Ali Fuat Paşa’nın daha Gediz Savaşının yapılmakta bulunduğu bir sırada okuduğumuz bu telyazısı kapsamının, özellikle bunda sezilen anlamın ve anlayışın pek çok dikkate değer görül­mesi olağandır, sanırım. Askerin durumu, kuvvetimizin sayısı, hazırlığımızın ölçüsü, bütün yurtta her bakımdan gereksindiğimiz kaynakların gücü ve yeteneği kuşkusuz bu telin yazılışından üç gün önce Batı Cephesi Komutanlığınca biliniyordu. Üç günceye değin her şey vardı da Gediz Savaşının yapıldığı üç beş gün içinde mi yok olmuştu? Bilinen bütün gerçeklere karşın Batı Cephesi, Genelkurmayca mı saldırıya zorlanmıştı?

Söz konusu telyazısı, Bakanlar Kurulunda okunduk­tan sonra altına şu çıkma yazılmıştı:

Bakanlar Kurulunda incelendi. İleri sürülen nedenler ve olaylar akla yatkın bulunmadı. Doğal olarak gerekli yardım yapılacaktır. Üçüncü Alaydan, tasarlanan kuvvet gönderilecektir. İsmet.

ÇERKEZ ETEM VE KARDEŞLERİNİN ÇIKARDIĞI DEDİKODULAR

Baylar, her başarısızlığın sonunda, birtakım dedi­koduların yayılması beklenmelidir. Gediz Savaşlarından sonra da, genel durum acıklı bir görünüş alınca, her yerde dedikodu ve haklı haksız eleştiriler başladı.

Kimileri, özellikle Gezici Kuvvetler, Etem ve kar­deşleri, bütün suçu Cephe Komutanına ve savaşa katılan tümenlere atarak, kendilerinin güç durumda bırakılmış oldukları yolunda propaganda yaptırıyorlar ve: “Ordu Komutanı, yanılgılarını kapatmak için suçu bize yüklüyor.” diyorlardı.

Ordu da, Gezici Kuvvetlerin hiçbir iş yapmadığını, yapmaya da gücü yetmediğini ve savaşta verilen buyruklara uymadığını, her zaman tehlikeden uzak bulunduğunu ileri sürüyor ve tanıtlıyordu.

Baylar, bıraktığım yerden açıklamalarımı yine sürdür­mek üzere küçük bir olayı burada bilginize sunmama izin vermenizi rica edeceğim. Bilirsiniz ki, Büyük Millet Mecli­sinin kuruluşu sırasında konulan ilkelere göre, Bakanlar Kurulu adı verilen hükümetin üyeleri doğrudan doğruya ve ayrı ayrı Meclisçe seçiliyordu. Bu yöntem 4 Kasım 1920’ye değin uygulandı. Bununla ilgili yasa ancak 4 Kasım 1920’de: “Bakanlar, Büyük Millet Meclisi Başkanının Meclis üyelerinden göstereceği adaylar arasından, salt çoğunluk ile seçilir.” biçiminde değiştirildi.

 MECLİSTE GÖRÜLEN AYKIRI EĞİLİMLER VE NÂZIM BEY’İN İÇİŞLERİ BAKANLIĞINA SEÇİLMESİ KARŞISINDA DAVRANIŞIM

İşte bilginize sunmak istediğim olay, bakanların se­çilmesi ile ilgili yasanın değiştirilmesini gerektiren neden­lerden biridir.

Baylar, 4 Eylül 1920’de Tokat Milletvekili bulunan Nâzım Bey, seksen dokuz oya karşı doksan sekiz oy ile Meclisçe İçişleri Bakanlığına seçildi. Nâzım Bey, dakika geçirmeksizin büyük bir ivedilikle bakanlık katına gidip işe başladı. Sonra, Bakanlar Kurulunun Başkanı da bulunmam dola­yısıyla, beni görmeye geldi.

Ben Nâzım Bey’i kabul etmedim. Yüksek Meclisçe güvenilen ve seçilen bir bakam kabul etmemekle yaptığım işlemin niteliğini ve önemini kuşkusuz biliyordum. Ama, yurdun büyük çıkarı beni böyle yapmaya zorluyordu. Doğal olarak, bu davranışımın nedenini açıklayıp ta­nıtlayacağıma ve açıklamalarımın yüksek Meclisçe de önemli görüleceğine güveniyordum.

Baylar, Meclis üyeleri arasında, aykırı birtakım ilke­lere eğilim gösterenler belirmeye başlamıştı. Bunlar arasında Nâzım Bey ve arkadaşları en çok dikkatimi çekmişti. Nâzım Bey’in, daha Sivas Kongresi sıralarında, kendisinden aldığım saçmalarla dolu birtakım mektuplarından, ne anlayışta ve ne nitelikte olabileceğini anlamıştım. Nâzım Bey, milletvekili olarak Ankara’ya geldikten sonra siyasa alanında her gün yeni yeni girişimler yapıyordu. Kurul­maya başlayan her siyasal grup ile ilişki kurma fırsatını kaçırmıyordu.

Nâzım Bey, doğrudan doğruya, ya da bir aracı bularak kimi yabancı çevrelerle ilişki kurabilmiş, bu çevrelerce özen­dirilmiş ve onlardan yardım sağlamıştı.

Bu kişinin, “Halk İştirakiyun Partisi”i diye, ağırbaşlılıktan uzak, yalnız çıkar sağlamak amacıyla bir parti kurma girişiminde bulunduğunu ve o partinin başında ulus tanımaz eylemler yapmak düşüne kapıldığını kuşkusuz duymuşsunuzdur.

Bu kişinin yabancı örgütlere çaşıtlık ettiğine de yüz­de yüz inanıyordum. Nitekim, sonradan İstiklal Mahke­mesi birçok gerçekleri ortaya koymuştu.

İşte baylar, bu Nâzım Bey, kendisi ve arkadaşları aracılığı ile yaptığı sürekli propagandalar sonucunda ve bize karşıcıl olmaya hazırlananların, ulusun yüksek çıkarlarını unutarak, yaptıkları yardımlarla İçişleri Bakanlığına geçirilmişti. Böylece Nâzım Bey, hükümetin bütün iç yö­netim örgütünün başında, yurda ve ulusa değil, ancak paralı uşağı olduğu kimselerin yararına en büyük hizmeti yapabi­lecek duruma gelebilmişti.

Kuşkusuz baylar, bunu kesinlikle uygun göremez­dim. Onun için içişleri Bakanı Nâzım Bey’i kabul etmedim ve çekilmek zorunda bıraktım. Gerekli görüldüğü zaman da, Mecliste gizli oturumda bildiklerimi ve düşündüklerimi açıkça söyledim.

 ULUS, VEKİLLERİNİ SEÇERKEN ÇOK DİKKATLİ VE KISKANÇ OLMALIDIR

 Sayın baylar, pek güzel bilirsiniz ki, padişahlarla, ha­lifelerle yönetilmiş ve yönetilen ülkelerde yurt için, ulus için en büyük tehlike, padişahların ve halifelerin düşman­larca satın alınmalarıdır. Bu, çoğu zaman kolaylıkla sağ­lanabilmiştir. Meclislerle yönetilen ülkelerde ise en yıkıcı durum, kimi milletvekillerinin, yabancılar adına ve çı­karına çalınmış ve satın alınmış olmalarıdır. Millet Mec­lislerine dek girmek yolunu bulabilen yurt hayınlarına rastlanabileceğine, tarihin bu konudaki örnekleriyle inan­mak zorunluluğu vardır. Bunun için ulus, vekillerini seçerken çok dikkatli ve kıskanç olmalıdır. Ulusun yanılgıdan korunması için tek çıkar yol, düşünce ve davranışlarıyla ulusun güvenini kazanmış siyasal bir partinin, seçimde ulusa kılavuzluk etmesidir. Genellikle ulus bireylerinin, adaylıklarını ortaya atan her kişi için yargıya varılmasına yardımcı olacak sağlam bilgisi ve gerçeğe uygun görüşü bulunacağı, kuramsal olarak kabul edilse bile, bunun yüzdeyüz doğru olmadığı, denemelerin denemesiyle, çü­rütülmesi olanaksız açık bir gerçek durumuna gelmiştir.

            Baylar, sözümüzü bıraktığımız yere, yani Batı Cep­hesine dönüyorum. Gediz Savaşından ve onun maddesel ve tinsel ve can sıkıcı sonuçlarından sonra Fuat Paşa’nın cephedeki komutanlık etkisi ve erki sarsılmış gibi görü­lüyordu. Kendisini komutadan çekmeyi zorunlu saymaya başladım. Tam bu sırada idi ki, Fuat Paşa Ankara’ya gelip görüşmek için 5 Kasım 1920 günlü kapalı telle izin istedi. Teline yanıt olarak Ankara’ya gelmesinin uygun olacağını 6 Kasımda bildirdim. Fuat Paşa için yapılan dedikodu ve Gezici Kuvvetlerin ordu düzenbağı üzerindeki kötü et­kileri o denli duyulmaya başlamıştı ki, 7 Kasım günü Ali Fuat Paşa’ya, ivedilikle Ankara’ya gelmesi için buyruk vermeyi gerekli gördüm.

ALİ  FUAT PAŞANIN MOSKOVA BÜYÜKELÇİLİĞİNE ATANMASI VE CEPHESİNİN İKİYE AYRILMASI KARARI

Baylar, artık Ali Fuat Paşa’nın Batı Cephesine komuta edemeyeceği kanısına varmıştım.O günlerde Moskova’ya da bir elçilik kurulu göndermemiz gerekiyordu. Öyleyse, Fuat Paşa büyükelçi olarak Moskova’ya gidebilirdi. Batı Cephesi de çok sıkı ve dikkatli çalışma istediğinden, bu cephe komutanlığını da gerçekte savaşı yönetmekte olan Genelkurmay Başkanı İsmet Paşa’ya ek görev olarak ver­mek en çabuk ve uygun bir önlem olacaktı. Bir yönden de, hem iç ayaklanma ve direnmelere karşı, hem de savaş için, güçlü bir süvari kuruluşuna olan gereksinme açıkça belirmişti. Yalnız bu kuruluşu oluşturmak için de, İçiş­leri Bakanı bulunan Refet Bey’e (Refet Paşa) ek olarak bu görevi verip, kendisini Konya ve dolaylarına gönder­meyi uygun görüyordum. Çünkü Refet Paşa, değişik za­manlarda, türlü nedenlerle Konya’ya, Denizli’ye gitmiş ; Batı Cephesinin güney kesimi ile ilgilenmiş ve o kesimle ilişkisi bulunan bölgeleri taramıştı. Bu duruma göre sorunu şöylece çözümleyebilirdim: Cepheyi ikiye ayırmak; önemli kesimleri kapsayan alanı “Batı Cephesi” diye adlandırarak ismet Paşa’nın komutasına vermek; güney kesimini de, Konya dolaylarına göndereceğim; Refet Paşa’ya vermek ve her iki cepheyi doğrudan doğruya Genelkurmay Başkan­lığı katına bağlamak.

Genelkurmay Başkanlığına da Milli Savunma Bakanı bulunan Fevzi Paşa vekillik edebilirdi. Fuat Paşa zamanında cepheden Sivas’a dek uzanan yerlerde, “Geri Bölgesi” vardı. Fuat Paşa bu bölgeyi yönetebilmek için de bir “Cephe Komutanlığı Vekilliği” açmak zorunda kal­mıştı. Bunun olağandışı olduğu, ve uygulanamayacağı besbelliydi. Bundan dolayı, yeni düzenlemede bu geri bölgesini de, bir parçasını tamamlama alanı olarak cepheye bıraktıktan sonra, Milli Savunma Bakanlığına bağlamak gerekirdi. İsmet Paşa’nın bir süre için Genelkurmay Başkan­lığından ayrılmaması, ordunun düzene sokulmasında ve hazırlanmasında çabukluk sağlamak için yararlı görüldüğü gibi; Refet Bey’in de İçişleri Bakanlığı görevini geçici olarak üzerinde bulundurması, özellikle bölgesi içinde güvenlik sağlaması ve halktan hayvan ve gereç toplayarak kurmak zorunda bulunduğu süvari birliklerini çarçabuk kurması için gerekli idi.

 İVEDİLİKLE DÜZENLİ ORDU VE BÜYÜK SÜVARİ BİRLİKLERİ KURMAK VE DÜZENSİZ ÖRGÜT DÜŞÜNCE VE SİYASASINI YIKMAK KARARI

Baylar, 8 Kasım l920’de Fuat Paşa Ankara’ya geldi. Karşılamak için ben de istasyonda bulunuyordum. Fuat Paşa’yı, omuzunda bir filinta ile Ulusal Kuvvetler kılığında gördüm. Batı Cephesi Komutanına bu kılığı benimseten düşünce ve anlayış akımının bütün Batı Cep­hesi üzerinde ne denli aşırı bir etki yapmış olduğunu an­lamakta, artık duraksamaya yer kalmamıştı. Onun için Fuat Paşa’ya kısa bir gerekçeden sonra, yeni alabileceği görevi söyledim. Sevinerek kabul etti. O günün gecesi, İsmet ve Refet Paşaları çağırarak yeni durumu ve görev­lerini kararlaştırdık. Kendilerine verdiğim kesin yönerge: “İvedilikle düzenli ordu ve büyük süvari gücü oluştur­mak” idi. Böylece l920 yılı Kasımının sekizinci günü” düzensiz örgüt düşüncesini ve siyasasını yıkmak kararı” eylem ve uygulama alanına konulmuş oldu.

GÖRÜNÜŞTE YUMUŞAK SANILACAK BİR SİYASAYLA İÇERDEN BİZİ ÇÖKERTME GİRİŞİMİ

Sayın baylar, burada biraz durarak gözlerimizi İstan­bul’a çevirelim. Damat Ferit Paşa Hükümetinin her türlü düşmanla ortak olan “silah ile sonuç almak planı”, uygulamada başarılı olamamıştı. İç ayaklanmalara karşı direndik ve savaştık. Yunan saldırısı, en sonu, bir kesimde durdu, Yunanlıların ondan sonraki saldırıları da ancak bölgesel oldu. İç ayaklanmalar ve Yunan cephesi için sağlam karşı önlemler almakta olduğumuz görülüyordu. İçten ve dıştan gelen silahlı saldırıların, özellikle Ankara’daki Ulusal Hükümeti sarsamayacağı anlaşılıyordu. Bun­dan dolayı, İstanbul’un silahlı saldırı planı suya düşmüştü. Bunu değiştirmenin, yeniden uzlaşma siyasasına döner gibi görünerek, bizi içerden çökertme politikası gütmenin daha yararlı olacağına inandıkları yargısına varılabilirdi. Tastamam, 19l9 Eylülünde Damat Ferit Paşa’nın birinci çekilmesinden sonra, Ali Rıza Paşa Hükümetinin gelmesin­de olduğu gibi, görünüşte bize yumuşak geleceğini sandıkları bir siyasayla içerden bizi çökertmek girişimi yenilenecekti.

Bundan sonraki savaşımlarımızda, Yunan ordusuyla ol­duğu kadar, ama anlaşılması ve anlatılması daha güç koşullar içinde, İstanbul aracılığı ile yapılan iç ve dış girişimlerle, güçsüzlüğe sürükleyici kışkırtmalarla ve içerdeki bozgun­culukla da uğraştığımız görülecektir.

İstanbul’da Tevfik Paşa iş başına getirildi. Dahiliye Nazırı olarak Ahmet İzzet ve Bahriye Nazırı olarak Salih Paşalar hükümette bulunuyorlardı. Tevfik Paşa Hükümeti hemen bizimle ilişki kurmak istedi. Bu görevi, başlıca Ahmet İzzet Paşa üzerine aldı. Saray Kurmaylar Kurulunda bulunan bir subayı Ahmet İzzet Paşa, birtakım notlarla Ankara’ya gönderdi. Bu notlarda, eskisine göre daha el­verişli koşullarla, örneğin Osmanlı egemenliği altında İzmir’de Yunanlıların bir özel yönetim kurmalarını kabul etmek gibi koşullarla, bir barış yapılması umudunda bu­lundukları, her şeyden önce de İstanbul Hükümeti ile bir uzlaşmaya varmanın önemli olduğu bildiriliyordu.

Ahmet İzzet Paşanın ve İstanbul Hükümetinin, Türkiye Büyük Millet Meclisinin ve Hükümetinin niteliklerini ve yetkilerini bilmedikleri, o gün bile İstanbul’da bir hükü­met kurmak ve o yoldan ulus ve yurt yazısıyla ilgili sorun­ları çözümlemek düşüncesinde oldukları görülüyordu.

Ahmet İzzet Paşa’ya ve Tevfik Paşa Hükümetine du­rumu bildirmek ve iyice aydınlatmak amacı ile gereken bilgi ve düşünceleri ayrıntılı olarak yazdırı, Ankara’ya gelen özel görevliye verdik ve kendisini 8 Kasım l920’de İnebolu’ya doğru yola çıkardık.

12 Kasım l920 günü, Zonguldak’tan Yüzbaşı Kemal imzalı kısa bir telyazısı aldım. Bunda: “Kapalı bir teli çekmek üzere İstanbul’dan gönderildim.” deniliyordu. Söz konusu kapalı tel, Dahiliye Nazırı İzzet Paşa imzalı idi. İs­tanbul’da 9 Ekim l920’de yazılmıştı.

İSTANBUL’DA İŞ BAŞINA GETİRİLEN TEVFİK PAŞA HÜKÜMETİ ANKARA İLE İLİŞKİ KURMA YOLLARI ARIYOR

Bu telyazısında, İstanbul ile Zonguldak arasında Fransız telsizi ile haberleşmeye, Fransız temsilcisinin izin verdiği bildirildikten sonra: “Hükümet ile bir uzlaşma ilkesi kabul olundu mu? Kabul olundu ise, nerede bulu­şulabilir ve oraya hangi yolla gelmek uygun olur?” diye sorulmakta idi.

İstanbul Posta ve Telgraf Genel Müdürü Orhan Şem­settin İmzalı 1l Kasım l920 günlü bir buyruk da Kas­tamonu Posta ve Telgraf Başmüdürlüğüne geliyordu. Bu buyruk, Ereğli Müdürlüğüne gönderilen özel bir mektubun zarfından çıkıyordu. Buyruk şudur:

Madde l -Anadolu ile İstanbul arasına tel yazışmalarının hemen başlatılması istenmektedir.

Madde 2 -Bu isteğin gerçekleştirilmesi için, bir yandan Sapanca ile Geyve arasındaki büyük yol üzerinde onarılabilecek durumda bulunan tellerin çabucak düzeltilmesi, öte yandan da önemli iş ve yapım gerektiren İzmit, Kandıra, İncili çevre yolunun yapım ve onarımına başlanılması uygun görülmektedir.

Madde – Sözü geçen onarımı yapmakta görevlendirilen İstanbul Fen Müfettişi Bekir Bey, yanında bir başçavuş ve yeterli sayıda çavuşla İzmit’e gitmeye hazırdır.

Madde 4 -Ellerinde yüce Dahiliye Nazırlığınca verilmiş belge bulu­nan bu görevliler, gereğine göre, herhangi bir yerde çalışmak isterlerse, ilgili devlet katlarıyla yazışarak gerekli yardımları sağlamanız yüksek yön­tembilirliğinizden beklenmektedir. 11Kasım l920.

Bu telyazısı üzerine gerekenlere, İstanbul ile ilişki kurmaktan kaçınılması ve telleri onaracağız diye gelen olursa tutuklanması için buyruk verildi.

Baylar, İzzet Paşa’nın aracı ile gönderdiği kapalı teline karşılık vermeyi, özel görevli ile gönderdiğimiz not­ların kendisince okunmuş olduğu haberinin gelmesine, bırakıyordum. İzzet Paşa’nın, verdiğimiz bilgileri öğren­dikten sonra da görüşünde direnip direnmediğini anlamak istiyordum. Bu konu anlaşıldıktan sonra İzzet Paşa’ya aracılar eliyle şu yanıtı verdim:

Yüksek kişiliğinizin ve Salih Paşa Hazretlerinin de katılması gerekli kurul ile en kolay ve çabuk olarak Bilecik’te buluşabiliriz. İstanbul’dan, ya Sapanca’ya değin tren ve oradan otomobille, ya da denizden Bursa’ya ve yine oradan otomobille Bilecik’e buyrulabilir. Bu yollarda güvenlik sağlan­ması için gerekenlere şimdiden bildirim yapılmıştır. Yolculuğunuzun, aralık ayının ikisine dek Bilecik’te bulunmak üzere düzenlenmesini; İstanbul’dan ayrılacağımız günün ve geleceğiniz yolun, şimdiye değin kullanılan aracı ile Zonguldak’a bildirilmesini rica ederim. Yolculuğun elden geldiğince gösterişsiz yapılması, dikkate alınacak bir yön olarak bilgilerinize sunulur. 25/26 Kasım 1920.

Baylar, 23/24Kasım l920’de yazılmış olan ve İstanbul’a giden özel görevlinin imzası ile İnebolu’ya gönderilen ve oradan 27 Kasımda Ankara’ya çekilen bir telde şu bilgi veriliyordu:

Bugün, 23.11.1920’de İzzet Paşa’nın yanında bulunduğum sırada Hariciye Nazırı, en son siyasal durum üzerine şöyle konuştu :

Yeni gelen İngiliz Elçisi, Ermenistan, Gürcistan ve bir süre sonra İzmir’le ilgili önemli sorunlarda Osmanlı Hükümeti yararına bir çözümün sağ­lanacağını söylemiş. Bu elverişli durumdan yararlanarak ülkenin geleceğini güven altına almak için çalışılmalı ve bu fırsat kaçırılmamalıdır. Eğer Ankara, zaman kazanmak isteğinde ise bile, bir ilişki kurarak aşağıdaki kararla birlikte alınmalıdır.

Bundan sonra da şunlar ekleniyordu:

İzzet Paşa, kendisine gönderdiğimiz özetteki: "Şimdiye dek yapılan savaşların bugün bağışladığı ve sağladığı elverişli durumlardan yararlanmak ödevimizdir.” tümcesine dayanarak: “Eğer Anadolu, gönderilecek kurulu kabul etmezse, doğrudan doğruya benimle görüşerek amacımızı kendimiz kararlaştırmalıyız. Bunu da kabul etmezlerse, söz konusu tümcedeki gö­rüşten vazgeçildiği anlaşılacağından artık hükümette bulunmayarak çeki­leceğim.” demiş ve istersek, İstanbul’un nasıl karşılayacağını düşünmeyerek kendisinin de Anadolu’ya geleceğini söylemiş.

       Baylar, gene bu telde, İstanbul basınında, İzzet Paşa’dan alındığı bildirilen şu demecin de yayımlandığı yazılıydı:

Hükümetin Anadolu’ya bir özel görevli göndermesi, Ankara’dakilerle bir ilişki kurulup kurulamayacağını anlamak içindi. Geri gelen görevli, bu ilişkinin kurulabileceğini anlattı ve yazışmalar da yapıldı. Elbette gereğini yapmaya çalışacağız.

       Böyle bir demecin, Anadolu’nun görüşüne uygun ola­mayacağı ve yalanlanması gerektiği bildirilmiş ise de bunu İstanbul Hükümeti uygun bulmamış. Bununla birlikte İz­zet Paşa, Tercümanı Hakikat gazetesine şu demeci de vermiş:

      Ülkenin yüksek çıkarları şimdilik bu konuda basının susmasını gerektiriyor. Bundan dolayı, bir iki gün daha demeç veremeyeceğim.

      Baylar, Tevfik Paşa, Ahmet İzzet Paşa, Salih Paşa zama­nın büyük adamları gibi tanınmışlardı. Ulus bunları akıllı, öngörüşlü, uzgörüşlü kişiler biliyordu. Bunun için Damat Ferit Paşa çekilip de yerine, önderleri bu kişiler olan bir hükümet iş başına gelince, herkeste türlü türlü umutlar uyandı. Tevfik Paşa Hükümetinin hemen Ankara ile ilişki araması, üzerine, kamuoyunca kendisinin iyi niyetli ol­duğu yargısına varılmaması için bir neden düşünülemezdi. Herkes, Tevfik Paşa Hükümetinin iş başına gelmesini uğurlu saydı. Bu hükümetin, ülkenin ve ulusun en üstün çıkarlarını sağlama yollarını ve araçlarını bulmadan iş başına gelmiş olmasını kabul etmek ve ettirmek gerçekten güç idi. Özellikle, kendileri de İstanbul siyasa çevrelerinde ve basında kullandıkları dille kamunun yargısını destekleyecek durum almış bulunuyorlardı.

BİLECİK BULUŞMASI KARARLAŞTIRILIYOR

Biz, gerçek durumun, kesinlikle kamunun sanısı ve inanışı gibi olmadığı kanısındaydık. Ama, kamuoyunu inandır­maya yarayacak koşulları hazırlamadan, İstanbul’un, kur­tuluş yolu olarak ileri sürdüğü uzlaşma ve buluşma öneri­lerini geri çevirmeyi uygun bulmadık. Onun için, özellikle İzzet ve Salih Paşaların bulunacağı bir kurulla Bilecik’te buluşmayı onayladık. Bu kişilerle görüştükten sonra kamunun bütün sanı ve inanışının temelsiz olduğunun an­laşılacağına kuşkum yoktu. Bir de, her ne olursa olsun, kamuoyunca yukarıda belirttiğim nitelikte tanınmış olan bu kişilerin İstanbul’da hükümet kurmasının ulusal amaç için ne denli dokuncalı olduğu ortada idi. Bunun için, buluşmamızdan sonra da kendilerinin geri dönmelerine izin vermemek gerektiği bence olağandı. İşte bu görüşlerin ışığında, İzzet Paşa Kurulu ile Bilecik’te buluşma kararlaş­tırıldı. Buluşma, 2 Aralıkta değil, 5 Aralıkta oldu.

Baylar, bu buluşmayı beklerken, o güne değin cephede ve Ankara’da geçen olayları kısaca bilginize sunayım:

Baylar, anımsarsınız, İzzet Paşa’nın özel görevlisinin İnebolu üzerinden İstanbul’a gönderildiği 8 Kasım l920 günü, Fuat Paşa’nın Moskova Elçiliği, İsmet ve Refet Paşaların da Batı Cephesinde görevlendirilmeleri kararlaştırılmıştı. İsmet Paşa ertesi gün cepheye gitti. l0 Kasımda göreve başladı.

O zamanlar Etem Bey’in yakın arkadaşı bulunan bir kişinin, Eskişehir’ den l3 Kasım l920 günlü bir kapalı telini aldım. Bu telde deniliyordu ki: “Etem Bey’in, Fuat Paşa Hazretlerinin yanında Rusya ‘ya gideceği söylentisi, cephe­dekiler ve geride bulunan halk arasında bir kötü düşünceye yorulmaktadır. Bu gibi kişilerin çevrenizden uzaklaştırıl­ması, yüksek kişiliğinizin diktatör olacağınız sanısını uyandırmıştır........”   

Baylar, gerçekten Etem ve kardeşlerinin Türkiye’den uzaklaşmaları, Türkiye’nin ve kendilerinin yararı ve esenliği bakımından uygun idi. Bu nedenle Fuat Paşa’ya kendi­leri isterlerse, bunları da birlikte alıp uygun görülecek iş­lerde görevlendirebileceğini söylemiştim. Etem Bey’in arkadaşımın yazdığı bu telde bildirilenlerin, yalnız arkadaşı­mın düşüncesi ve gerçeğe uygun olduğu kuşkusuz kabul edile­mezdi. Çünkü, ne cephenin ve ne de halkın, Etem Bey’in Rusya ‘ya gönderilip gönderilmeyeceği işi ile ilgisi yoktu. Özellikle “ben, diktatör olmak istiyorum; ama Etem ve ben­zerleri engeldir. Onun için, bu gibileri uzaklaştırıyorum.” sanısından söz edilmesi büsbütün dikkatimi çekti.

ETEM VE TEVFİK KARDEŞLERİN KARŞICIL DURUM ALMALARI

 İsmet Paşa’nın cephede çalışmaya başlamasından sonra, Etem Bey, hastalığını ileri sürerek Ankara’ya geldi ve burada uzun süre oturdu. O yokken, kardeşi Yüzbaşı Tevfik Bey, Etem Bey’in vekili olarak Gezici Kuvvetlerin başında komutan bulunuyordu.

Durumu gereği gibi aydınlatabilmek için, bir olaylar zincirinin kimi temel noktalarını belirtmek uygun olur. Gezici Kuvvet Komutanlığı Karacaşehir de kendine bağlı olmak üzere gizlice “Karakeçili” adında bir birlik kurmuş­tu. Bundan Batı Cephesi Komutanlığının bilgisi yoktu. Böyle bir birliğin var olduğu, l7 Kasım l920’de bir rast­lantı ile öğrenildi. Cephe Komutanlığının, bu birlikle ilgili bilgiler verilmesi ve birliğin denetlemeye hazır bulundurul­ması yolundaki buyruğunu, Etem Bey yerine getirmedi. Cephe Komutanlığının, sivil işlere, geri hizmetlere karış­mamaları için verdiği genel buyruğa aykırı olarak Gezici Kuvvet Komutanlığı, Kütahya bölgesinde, her şeye ka­rışmayı ve zorbalığı artırdı.

Cephe Komutanı, Etem Bey Gezici Kuvvetinin öteki Gezici Kuvvetlerden ayırt edilmesi için “Birinci Gezici Kuvvet” adıyla adlandırılmasını buyurmuşken Etem Bey ve kardeşi bunu dikkate almak şöyle dursun, bu buyruğa karşın kendi kendine “Bütün Gezici Kuvvetler ve Kütahya Böl­gesi Komutanı” sanını vererek yeni bir komuta durumu ortaya çıkardı.

Görülüyor ki Etem Bey ve kardeşi, buyrukları al­tındaki birlikleri denetlettirmiyorlar ve verilmemiş yetki ve sanları kendi kendilerine takınıyorlardı.

“Bütün Gezici Kuvvetler Komutan Vekili Tevfik” imzasıyla 2l Kasım l920’de Cephe Komutanlığına gelen bir raporda “l3’üncü düşman tümeninin Emirfakılı, İlyasbey, Çardak, Umurbey üzerinden gelmekte olduğu, kendi bölgesinde bulunan Gördeslilerin düşman askerini çağırdıkları” yolunda bilgi vardı. Oysa, gerçekte ne düş­man tümeni ilerliyordu ve ne de Türk halkının düşmanı çağırdığı vardı. Bu bilgilerin özel amaçlarla verildiği an­laşılacaktır. Müslüman halkın düşmanı çağırması, yalnız bir nedenle açıklanabilirdi ki, o da bizden kıyım ve baskı görecekleri sanısına kapılmış olmalarıdır. İşte Cephe Komutanı, durumu bu yönden inceleyerek verdiği genel buyrukta demişti ki:

Savaş bunalımı sırasındaki kızgınlıkların etkisiyle zorbaca önlemler almaya kesinlikle engel olunmalıdır. Hayınlığı ne denli gerçek olursa olsun, hiçbir köy yakılmayacak; halktan hiçbir kimse, hiçbir birlikçe, hiçbir suç­tan ötürü asılmayacaktır. Çaşıtlıkları ve başka hayınlıkları anlaşılmış adam­ların, gözaltında, İstiklal Mahkemelerine gönderilmeleri gerekir.

         Bütün Gezici Kuvvetler Komutan Vekili Tevfik Bey bu buyruğa da karşı çıktı.

Baylar, düşman, kuvvetlerini toplu bulundurmak amacıyla yaptığı düzenleme yüzünden, Gezici Kuvvet Komutanlığı bölgesindeki kimi yerlerden çekilmişti. Bu­ralarda sivil yönetim kuruluncaya değin halkın güvenlik içinde yönetilmesine yarayacak bir örgütün ivedilikle ku­rulması gerekiyordu. Bu nedenle, jandarmalık yapmış erlerden ve iyi tanınmış kimselerden seçilerek yüz elli ki­şilik bir sahra jandarma bölüğü ve “Simav ve Dolayları Komutanlığı” adıyla bir komutanlık kuruldu. Bu komu­tanlık belirlenen bölge içinde, iç güvenlik işlerine bakacaktı. Yarbay İbrahim Bey adında bir kişinin görevlendirildiği bu komutanlığa, yönetim ve düzenbağı bakımından bu bölgedeki askerlik şubeleri de bağlı olacaktı. Ordu birlik­lerinin ve Gezici Kuvvetlerin Komutanları yalnız savaş işlerinden sorumlu olacaklardı. Sözü geçen bölge komutan­lığının kurulması dolayısıyla o bölge halkına Cephe Ko­mutanlığınca yazılan bildiride: “Sizin her türlü dertlerinizi dinlemek ve hakça bir yönetim sağlamak görevi ile Simav’da bir Bölge Komutanlığı kuruyorum.” tümcesi vardı. Bu tümceyi, Gezici Kuvvetler Komutanlığınca kö­tüye yorumlanacağını göreceğiniz için, özellikle alıyorum.

Düşmandan kurtarılan bu ilçeler halkı, kurtuluş gü­nünden başlayarak iki ay süre ile askerlik ödevinden ba­ğışlanmışlardı. Bütün Gezici Kuvvetler Komutan Vekili Tevfik Bey, birtakım nedenler ve düşüncelerle bu Bölge Komutanlığının kurulmasına da karşı çıktı.

Tevfik Bey, 23 Kasım l920 günlü bir raporunda: “Bir düşman tümeninin saldırısı üzerine kuvvetlerini Gönen köyü kuzeyindeki sırtlara çektiğini” bildiriyor ve “Sol yanımda bulunan Cumburdu kesimini koruyunuz.” diyordu.

Düşmanın önemli bir saldırısı olmamıştır. Gezici Kuvvetler Komutanlığının amacının, ordu birliklerini cepheye sürdürüp, kendi kuvvetlerini geride toplamak olduğu anlaşılmıştı. Cephe Komutanı İsmet Paşa, Tevfik Bey’in verdiği bilgiyi doğru sayarak, İlgililere gereken buyrukları vermiş olmakla birlikte kendisinden de: “Sal­dıran düşman aşağı yukarı kaç top kullanıyor, Kuruköy’den yol boyunca Çamköy’e doğru bir düşman saldırısı ol­muş mudur?” diye sordu ve Cumburdu koyağının, İslam köyüne doğru, Güney Cephesi Komutanlığınca korunması gerektiğini de bildirdi.

      Tevfik Bey, 24 Kasım l920 günü Cephe Komutanlığına çektiği telde, birtakım iğneli sözlerden sonra: “Ben, kuzey ve güney cephelerinin her ikisinin de bir tek hükümetin buyruğu altında olduğunu sanıyordum. Mademki değildir; beceriksizlik yüzünden boş yere burada yurt çocuklarını kırdıramayacağım. Yirmi dört saate dek sol yanımız sağlamca korunmazsa Gezici Kuvvetleri... Efendi köprüsü yöresine çekeceğim. Bu konuda sorumluluğun kime düşe­ceğini hükümet bulsun efendim.” diyordu. Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, Gezici Kuvvetler Komutanına karşılık verdi ve dedi ki: “On İkinci Kolordu, sol kanadınızdan kırk kilometre uzaktadır. Bundan başka, geri çekilmiş olan düşmanı kesin saldırı ile ve zorla yerinden atmak görevi birliklerimize verilmemiştir. Bu duruma göre Gezici Kuvvetler, düşmanı izleyen bağımsız bir süvari tümeni durumundadır. Düşmanın üstün kuvvetle saldırı­larına karşı yalnız başına önlemler alır ve düşman, yerel ve önemli bir saldırıda bulundukça buna karşı kesin sa­vaştan çekinir. Bu görevler, süvari tümenlerine verilir.Güney Cephesinde, güçlü süvari birlikleri olmadığından sizin cepheniz süvari kuvvetleri verilerek genişletilemez. Gezici Kuvvetlerle Güney Cephesi dış yandan karşılıklı olarak yalnız ilişki ve bağlantı sağlayabilir ve bu, gereklidir. Sözün kısası, cephemiz iyi yönetilmektedir... vb. “

Baylar, Batı Cephesi Komutanlığı, doğal olarak ordusunun bütçesini düzenleyecekti. Bu amaçla, 22/23 Kasım l920’de bütün cephe birliklerinden düzgün birer sayım çizelgesi istendi. Cephe birliklerinin hepsinden karşılık geldi. Gezici Kuvvetler, istenilen sayım çizelgesini göndermedi. Bu konuda cepheden yapılan sorguya gelen karşılıkta, Tevfik Bey diyordu ki: “Gezici Kuvvetler ne bir tümen, ne de düzgün bir kuvvet durumuna getirilemez... Bu serserilerin başına ne bir subay, ne de sayman konulamayacağı gibi, kabul de ettirilemez. Çünkü, subay gördüler mi, Azrail görmüşçesine karşı geliyorlar. Bizim birliklerimizi, Pehlivan Ağa, Ahmet Onbaşı, San Mehmet, Halil Efe, Topal İsmail gibi adamlar yönetmektedirler. Bölük başçavuşları da yazdığını okuyamaz, okuduğunu yazamaz adamlardır; ‘Sen yapamıyorsun’ diye bunları değiştirmeye de olanak yoktur. Gezici Kuvvetlerin şimdiye dek olduğu gibi gelişigüzel yönetilmesi zorunludur... Doğrusu aranırsa Gezici Kuvvetler, sıkı bir düzene girmek şöyle dursun, bu düşün cenin doğmakta olduğunu sezdiği dakikada dağılır. Rica ederim, bu yazdığım şeyleri bir şeye yormayınız”

TEVFİK, CEPHE KOMUTANINI TANIMIYOR

Baylar, tam bu günlerde düşmanın, Bursa Cephesi ilerisinde, İznik yakınlarında bir kıpırtısı sezildi. Cephe Komutanı, oraya giderek yakından önlem almak zorunda kaldı. Onun için 28 Kasım l920’de Gezici Kuvvet Komutan Vekili Tevfik Bey’e yanıt verirken: “Bugün Bilecik’e gidiyorum. Dönüşte sizinle yüz yüze nerede görüşebilirim?” diye sormuştu. Cephe Komutanına yanıt verilmemişti. Cep­he Komutanının, İznik’teki duruma karşı önlemler aldığı ve düzenlemeler yaptığı sırada, Gezici Kuvvetler Komutan­lığından savaş raporları gelmemeye başlamış. Nedeni sorulmuş:

“Raporlar gerektiği zamanda Ankara Büyük Millet Meclisi Başkanlığına yazılmıştır. İmza: Yüzbaşı Tahsin

diye bir tel alınmış.

Baylar, bir cephe komutanı için, cephesinin bir kesi­minde geçen olaylardan bilgi alamamak ne denli güç bir durumdur! Böyle belirsizlik içinde kalmak bütün cephenin yönetimini yanlış yola götürebilir. Düzeltilemeyecek teh­likeli durumlara yol açabilir, Cephe Komutanı İsmet Paşa, durumu Ankara’da bulunan Gezici Kuvvetler Komutanı Etem Bey’e 29 Kasım l920’de yazarak raporlar için vekilinin uyarılmasını bildiriyor.

İsmet Paşa, 29 Kasım l920’ de bize de şu telyazısını gönderdi:

                                  Ankara’da Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

              Ankara’da Genelkurmay Başkanlığına

l -Gezici Kuvvetler Komutanlığı 27.11.1920 akşamından beri Cephe Komutanlığına rapor vermemektedir.

2 -Bugün Etem Bey’den, vekilini uyarmasını rica ettim. Kendisinden bugün, düşmandan geri alınan yerleri yönetmek üzere Simav ve Bölgesi Komutanlığını kurmamız yüzünden Tevfik Bey’in üzüldüğünü bildirir bir telyazısı almış ve yanıt vermiştim. Durumda dikkati çekecek bir olağanüstülük varsa da daha geniş bilgim yoktur. Oradaki bilgilerin bize ulaştırılma­sını saygı ile dilerim.

Baylar, Batı Cephesi Komutanlığı ile Gezici Kuvvetler Komutanlığı arasında geçen yazışmaları ve ortaya çıkan durumu nasıl anlayıp öğrendiğimi, izin verirseniz açıklayayım:

Gezici Kuvvetler Komutan Vekili Tevfik Bey’in İsmet Paşa’ya yazdığı, asker kaçakları ile çaşıtların İstiklal Mah­kemesine verilmesine karşı olduğu ve Gezici Kuvvetlerin sol yanının yirmi dört saate değin On İkinci Kolorduca korunması sağlanmazsa kuvvetini Efendi köprüsüne çeke­ceği yolundaki telyazılarını bana, Ankara’da bulunan Etem Bey verdi. Ben, doğal olarak bu telyazılarını anlamlı bul­dum. Gezici Kuvvetlerin tutumunda, önlem almayı gerek­tiren dikkate değer bir durum gördüm. Onun için, İsmet Pa­şa’ya çektiğim ve bu telyazılarını Etem Bey’in verdiğini bil­dirdiğim 25 Kasım l920 günlü telimde: “Tevfik Bey’in önem verdiğim bu başvurusuna ne yolda yanıt verildiğinin ve ne gibi önlemler alındığının bu gece bildirilmesini rica ede­rim.” demiştim.

İsmet Paşa, yapılan yazışmayı olduğu gibi bana bil­dirdi.

         Baylar, bir yandan da, 28 Kasım l920’den başlayarak, Gezici’ Kuvvetlerin sabah ve akşam raporları, Bütün Gezici Kuvvetler Komutan Vekili Mehmet Tevfik imza­sıyla doğrudan doğruya bana bildirilmeye başlandı. Tevfik Bey’e şu kapalı teli yazdım:

Ankara, 29/30 Kasım l920

                                          Birinci Gezici Kuvvet Komutan Vekili

Tevfik Beyefendiye

İki üç günden beri doğrudan doğruya bana göndermekte olduğunuz raporların son maddesinde, Batı Cephesi Ordu Komutanlığına verilmiş olduğunun yazılı bulunmadığı dikkatimi çekti. Bir yanlışlık mıdır, yoksa başka bir nedene mi dayanmaktadır? Bu konuda bilgi verilmesini rica ederim.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı

Mustafa Kemal

Bu telime Tevfik Bey’ den yanıt alamadım. Ama, Ankara’da bulunan Etem Bey’den rahmetli Hayati Bey’e şöyle bir yazı gönderildi:

30.11.1920

Hayati Bey Kardeşime

Tevfik Bey’le İsmet Beyefendi arasındaki anlaşmazlığın nedeniyle bu konuda her ikisi ile yaptığım yazışma belgelerini olduğu gibi sunuyorum. Lütfen Paşa Hazretlerine okunup verilerek yanlış anlayışa meydan bırakılmamasını rica ederim efendim.

Gezici Kuvvetler ve Kütahya

                                                                                                                                 Bölgesi Komutan

Etem

         Baylar, bu yazıya ilişik yazışma belgelerinde dikkati çeken noktalar şunlardı:

         Tevfik Bey, kardeşine diyor ki:

Simav ve Bölgesi Komutanlığına kesinlikle gerek yoktur. Bu bölge ko­mutanının Eskişehir’e dönmesi için şimdi buyruk verdim.

         Tevfik Bey, İsmet Paşa’nın halka yayımladığı bildiriyi de şöyle yorumluyordu:

Bu bildiri, bulunduğumuz yerlerde bizim, adaletsiz, güvensiz ve namussuzcasına davrandığımızı ilan ediyor... Gezici Kuvvetler, bunu kesin­likle kabul etmez. Bu sorunlar çözümleninceye değin Gezici Kuvvetler, Batı Cephesi Komutanlığını tanımayacaktır.

Bunun üzerine Etem Bey, İsmet Paşa’ya yazdığı telde, kardeşinin üzüntüsünden söz ettikten sonra, bu işlerin kendisi dönünceye değin geri bırakılmasını rica ediyor. Kardeşine de, Batı Cephesi Komutanlığına yazdığını, ancak kendisinin de ılımlı ve saygılı davranması ve böyle karşılıklar vermemesi gerektiğini bildiriyor. Tevfik Bey, 28 Kasım l920’de Etem Bey’e yazdığı yanıt telinde:

Namusumuzla oynayan Batı Cephesi Komutanını bundan böyle üst olarak tanımayacağımı ve Simav’a gönderdiği komutanına bugün, yanındaki görevlilerle birlikte Eskişehir’e dönmesi için buyruk verdiğimi...yazmıştım.

dedikten sonra:

Bu konuda başka şey düşünemem ve düşünülemez de efendim

diyordu.

       Tevfik Bey’in o gün kardeşine çektiği başka bir tel yazısında da:

... En ufak bir şey sezersem bu yeni kurulan komutanlığın bütün görevlilerini, gözaltında, Batı Ordusuna geri göndereceğim. Batı Ordusu Komutanı İsmet Bey’in bu cephe komutanlığını beceremeyeceğini anlıyorum.

denilmekte idi.

Baylar, bundan sonra Gezici Kuvvetlerin savaş rapor­ları Ankara’da Etem Bey’e geliyor ve Etem Bey eliyle Batı Cephesine gönderiliyormuş.

Bundan başka, Gezici Kuvvet Komutanlığı, Batı Cephesi haberleşmelerini denetlemeye başlamış. Telgraf ve telefon yollarının Gezici Kuvvet Komutanlığının haber­leşme işlerine ancak yettiğinden söz ederek, cephe ile ha­berleşme açıkça ve resmi olarak yasaklanmış. Bir yandan da, Gezici Kuvvetin Eskişehir yöresine saldıracağı söylen­tisi yayılmıştı.

ETEM VE TEVFİK KARDEŞLERLE KENDİLERİ GİBİ DÜŞÜNEN ARKADAŞLARININ ULUSAL HÜKÜMETE KARŞI AYAKLANMALARI

Sayın baylar, bu durumu hep birlikte incelemeye yarayacak ölçüde bilgi verdiğimi umarım. Kolaylıkla anlaşılmakta idi ki, Etem ve Tevfik kardeşler ile kendileri gibi düşünen kimi arkadaşları, ulusal hükümete karşı ayaklanmaya karar vermişlerdi. Bu kararlarını uygulamak için Tevfik Bey cephede uydurma nedenler ararken ve cepheyi bırakarak kuvvetlerini geride toplarken, Etem Bey ve milletvekili olan kardeşi Reşit Bey ve daha birtakım­ları da Ankara’da siyasa yönünde çalışıyorlardı. Ayak­lanma planını başarıyla uygulayabilmek için her şeyden önce, buna engel olacağı sanılan Batı Cephesindeki or­dunun başında bulunan komutanı, gözden düşürerek ve görevden uzaklaştırarak, orduya egemen olmak çok gerekli idi. Ondan sonra da, Meclis çoğunluğunu büsbütün kendi­lerinden yana çevirerek komutan, bakan ya da hükümet değiştirmekte kolaylık sağlamak önemli idi. İşte, bu amaç­larla çalışmakta olduklarına kuşkumuz kalmamıştı. Etem Bey’in İsmet Paşa’ya ve kardeşi Tevfik Bey’e yazdığı telyazılarında kullandığı ılımlı ve yumuşak birtakım sözcüklerin bi­raz daha zaman kazanmak amacıyla kullanıldığı ve bu ger­gin durumu, İsmet Paşa ile Tevfik Bey arasındaki anlaşmaz­lıktan doğan bir üzüntü dolayısıyla en sonu Tevfik Bey’in kızgınlığını yenemeyerek taşkınlık yapmasından ileri gel­miş gibi gösterip, kendilerinin pek yumuşak başlı ve alçak­gönüllü olduklarını bir zaman için daha belirtmeye çalış­tıkları yargısına varmamak elden gelmezdi. Biz de durumu çok önemli gördük. Siyasa ve askerlik bakımından gerekli önlemlerimizi ona göre uygulamaya başladık.

Baylar, şunu bilginize sunmalıyım ki, hem cephede hem Ankara’da her bakımdan gereken önlemleri aldır­mıştım. Etem ve kardeşlerinin ayaklanmasından hiç çekin­miyordum. Ayaklanırlarsa bastırılıp cezalandırılabileceklerine kuşkum yoktu. Onun için çok serin ve geniş davranıyordum. Elden geldiğince kendilerini öğütle yola getir­meye çalışmayı, bunda başarısızlığa uğrarsam, kamuoyun­ca daha iyi anlaşılacak olan saldırganca davranışlarının gereğini yapmayı yeğliyordum. Bu düşünce iledir ki, An­kara’da bulunan Etem ve Reşit Beyleri ve kimi kişileri yanıma alarak Eskişehir’e gitmeye ve orada İsmet Paşa ile de birleşerek yüz yüze konuşmaya ve anlaşmaya, 2/3 Ara­lık l920’de karar verdim. Etem Bey’in benimle birlikte git­mekten çekineceğini kestiriyordum. Oysa, ne olursa olsun Etem Bey’i birlikte alıp götürmek bence gerekli idi. Bunun için istese de istemese de, Etem Bey’i birlikte götürmek, git­memekte direnirse ona göre davranılmak üzere gereken önlemlerin alınması buyruğunu da vermiştim.

Gerçekten, ertesi gün Etem Bey, hasta olduğunu söy­leyerek birlikte gelemeyeceğini bildirdi. Doktor Adnan Bey de Etem Bey’in rahatsızlığının yolculuğa engel olduğunu söyledi; üsteledim. En sonu, 3 Aralık l920 akşamı özel bit trenle Eskişehir’e gitmek üzere yola çıktık. Etem ve kardeşi Reşit Beylerden başka yanımızda bulunan arkadaşlardan başlıcaları şunlardı: Kâzım Paşa, Celâl Bey, Kılıç Ali Bey, Eyüb Sabri Bey, Hakkı Behiç Bey, Hacı Şükrü Bey.

4 Aralık l920 sabahı erkenden, daha ben uykuda iken tren Eskişehir’e vardı. İsmet Paşa’nın, o sırada Bilecik’te bulunduğu anlaşılmış olduğundan Eskişehir’de durmayıp Bilecik istasyonuna gitmeye daha önce karar vermiştik. Eskişehir’de uyandığım zaman, trenin niçin durup yoluna gitmediğini sordum. Yaverlerim, arkadaşların sabah kah­valtısı yapmak üzere istasyonun karşısındaki lokantaya gittiklerini ve şimdi gelmek Üzere bulunduklarını söylediler. Çabuk gelmeleri için haber gönderilmesini buyurdum. Birkaç dakika sonra “hazırız” denildi. “Bütün arkadaş­lar geldi mi?” dedim. Bunun üzerine yapılan soruştur­madan anlaşıldı ki, herkes hazırdır ama, Etem Bey bir ar­kadaşıyla birlikte ortada yoktur. Hemen Etem Bey’in ka­çırtıldığı yargısına vardım; ama, bunu kimseye söylemedim. Yalnız; “Öyleyse, dedim, Etem Bey olmaksızın bizim Bilecik’e gitmemizde bir yarar yoktur. İsmet Paşa’yı da buraya çağırırız.

İsmet Paşa da, telgraf başında yapılan özel görüş­meden sonra Eskişehir’e gelmek üzere yola çıktı. Daha önce, yalnız ve özel olarak görüşmemiz gerekli olduğundan, ben de bir iki istasyon ileri gittim ve buluştuk. Birlikte 4 Aralık l920 akşamı Eskişehir’e geldik. Orada bekleyen arkadaşlarla hep birlikte bir lokantada yemek yedik. Etem Bey yoktu. Nerede olduğunu kardeşinden sordum. “Ra­hatsızdır, yatıyor.” dedi. O gece İsmet Paşa’nın kararga­hında, Kâzım Paşa, Celal Bey ve Hakkı Behiç Bey’in yanın­da, Reşit ve Etem Beylerle konuşacaktık. Onun için Reşit Bey, Etem Bey’in hasta olduğunu söylerken, görüşmek üze­re karargâha gelebileceğini de sözüne eklemişti. Yemekten sonra karargâha gittik; ama Etem Bey gelmemişti. Reşit Bey’e ne zaman geleceğini sordum. Verdiği yanıt şu idi: “Etem Bey bu dakikada kuvvetlerinin başındadır!”

Bu sözlere karşın yine de soğukkanlı bulunmayı ve görüşmeyi yeğ bulduk.

Şu noktayı da açıklamalıyım ki, ben Eskişehir’e resmi bir kimlikle gitmemiştim. Kimi arkadaşların yanında, İsmet Paşa ile buluşma ve görüşmelerimizi yan tutmayan bir arkadaş gibi yaptığımı söylemiştim.   İsmet Paşa, durumu, yapılan yazışmaları, Gezici Kuvvetler Komutan Vekili olarak Tevfik Bey’in kafa tutarcasına davranışını anlattı. Reşit Bey, kardeşleri ve kendi adına yanıt veriyordu. Reşit Bey, çok sert ve saldırgancasına konuşmaya başladı. Kardeşlerinin birer yiğit olduklarını, hiç kimsenin buyruğu altına girmeyeceklerini ve bunu herkesin böylece kabul etmek zorunda olduğunu korku­suzca söylüyor; ordu, düzen bağı, komuta, hükümet kav­ramlarına ve bunların gerekleri üzerine ileri sürülen düşün­celere kulak bile vermiyordu. Onun üzerine ben dedim ki: “Bu dakikaya değin, sizinle eski bir arkadaşınız olarak ve sizden yana bir sonuca ulaşmak için içten gelen bir duygu ile görüşüyordum. Artık bu dakikadan sonra ar­kadaşlık ve yakınlıkla ilgili durumum kalmamıştır.Şimdi karşınızda Türkiye Büyük Millet Meclisinin ve Hükümeti­nin Başkanı bulunmaktadır. Devlet Başkanı kimliğiyle, Batı Cephesi Komutanına durumun gerektirdiği her şeyi yapmak için yetkisini kullanmasını buyuruyorum.” Hemen İsmet Paşa da dedi ki: “Buyruğum altında bulunan komu­tanlardan herhangi biri bana karşı gelmiş olabilir. Benim, onu yola getirmeye ve cezalandırmaya gücüm yeter. Bu konuda şimdiye dek kimseye karşı güçsüzlüğümden söz etmiş ve hiç kimsenin beni ilgilendiren bu görevin yerine getirilmesinde yardımcı olmasını rica etmiş değilim. Ben gerekeni yaparım.”

Benim ve İsmet Paşa’nın bu sıkı tutumumuz üzerine avazı çıktığınca bağırarak konuşmakta olan Reşit Bey, hemen sığınır gibi bir durum aldı ve ileri gitmekte ivedi­lik gösterilmemesini istedi ve kardeşlerinin yanına giderse bir çözüm yolu bulabileceğini söyledi. Bundan bir sonuç çıkmayacağı, amacının kardeşlerini uyarmak ve zaman kazanmak olduğu besbelli idi. Böyle olduğunu bile bile, Reşit Bey’in bu önerisini kabul ettik. Ertesi gün İsmet Paşa’nın hazırlatacağı; bir özel trenle Kütahya’daki kardeşlerinin yanına gitmesine izin verildi. Kazım Paşa’nın da Reşit Bey’le birlikte gitmesi uygun görüldü. Yola çıktılar.

BİLECİK BULUŞMASI

Sayın baylar, izin verirseniz bu hikayeyi şimdilik burada bırakacağım. Gene o gün, yani 5 Aralık l920’ de Bilecik istasyonunda bekleyen Ahmet İzzet Paşa Kuruluna değineceğim.

İzzet Paşa’nın istek ve önerisi üzerine kendileriyle Bi­lecik’te buluşmaya karar verdiğimizi anımsarsınız. Kurul, ayın dördünden beri beni Bilecik istasyonunda bekliyordu. Kurulda, İzzet ve Salih Paşalarla elçilerden Cevat, Ziraat Nazırı Hüseyin Kâzım, Hukuk Danışmanı Münir Beyler ve Hoca Fatin Efendi vardı. Bilecik istasyonunun bir odasında birleştik. İsmet Paşa da yanımızda idi. Görüşme şöyle oldu: Ben, ilk olarak: “Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükümeti Başkanı” diyerek kendimi tanıttıktan sonra: “Kimlerle tanışıyorum?” diye sordum. Salih Paşa benim ne demek istediğimi kavrayamayarak, kendisinin Bahriye ve İzzet Paşa’nın Dahiliye Nazın olduğunu anlatmaya kalkışırken ben hemen, İstanbul’da bir hükümetin var­lığını tanımadığımı ve kendilerini o hükümetin adamları olarak kabul etmediğimi; eğer İstanbul’daki bir hükümetin nazırları olarak görüşmek istiyorlarsa kendileri ile görüşemeyeceğimi söyledim. Ondan sonra, kimlik ve yetki söz konusu olmaksızın görüşmek uygun bulundu.

Konuşmanın kimi evrelerinde Ankara’dan bizimle birlikte gelen kimi milletvekili arkadaşları da bulundur­dum. İstanbul’dan gelen kişilerin sağlam hiçbir bilgi ve görüşleri olmadığı, birkaç saat süren konuşma ile anla­şıldı. En sonu, İstanbul’a dönmelerine izin vermeyeceğimi ve birlikte Ankara ‘ya gideceğimizi kendilerine bildirdim.

İZZET VE SALİH PAŞALAR ANKARA’DA

Beklemekte bulunan trenle yola çıkıldı. 6 Aralık l920’ de Ankara ‘ya geldik. İstanbul Kurulunu, istekleri dışında alıkoymuştum; ama bunu kamuya duyurmayı yararlı bulmadım. Çünkü, İzzet ve Salih Paşalardan ve öbür kişilerden Ulusal Hükümet işlerinde yararlanmayı düşüne­rek onurlarını korumak istedim. Bu amaçla, Ankara’ya gelir gelmez basına verdiğim resmi bildirimde, söz konusu ki­şilerin, Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile görüşmek gibi bir sözde nedenle İstanbul’dan çıktıklarını; ülkenin iyiliği ve esenliği uğrunda daha verimli ve etkili olarak çalışmak üzere bize katıldıklarını açıkladım.

Baylar, biz İzzet Paşa Kurulu ile Bilecik-Ankara yolu üzerinde bulunduğumuz 5/6 Aralık l920 günü Reşit Bey’den, Kütahya ‘ya vardığını ve ertesi günü Tevfik Bey’le görü­şeceğini, Etem Bey’in de oraya geldiğini bildiren, ama olum­lu bir anlamı bulunmayan bir telyazısı aldım. Dört gün sonra da Reşit Bey’in, dönerken Eskişehir’den gönderdiği 9 Aralık günlü bir telyazısında: “Tevfik ile olan sorun iyi sonuca bağlanmıştır.” denildikten sonra: “Ama, tanımak ve tanıtmak istediğimiz kişilerin yalın ve zamana uygun düşünememeleri ya da düşünemediklerine bin bir bellilik konmuştur.” sözleri eklenmişti. Reşit Bey, Eskişehir’de Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’ya da, işin yola konul­duğunu, haberleşmenin sağlandığı ve Simav Bölgesi Ko­mutanının yerine gönderilebileceğini söylemiş idi. 9 Aralık l920’de, Etem Bey’den aldığım kapalı telyazısında da bu işi, İsmet Paşa’nın bile bile ve zamansız çıkartmış olduğu anla­tılmak isteniyordu. Almakta olduğu sözde önlem ve düzenle­melerden o zaman başyaverim bulunan Salih Bey’e de ol­duğu gibi bilgi verildiği açıklanıyordu. Benim, kuruntuya düşürüldüğümü kanıtları ile öğrendiğini yazıyordu. Ondan sonra birtakım inan verici tümcelerle, Gezici Kuvvetlerden olup Maden’den geri dönerken Genelkurmayın buyruğu ile Güney Cephesine gönderilen bir birliğin kendi kuvvetlerine katılmasından ve Gezici Kuvvetler giderlerinin Fuat Paşa zamanında, Gezici Jandarma örgütü giderleri gibi bütçeye konulduğundan söz ederek daha çok para elde etmek is­tediği, görülüyordu.

Ben üç gün sonra buna verdiğim inan verici yanıtta: "Son günlerin edimli belirtilerinin beni kuruntuya değil ama, duraksamaya düşürdüğünü açığa vurabilirim.” dedikten sonra: "...Genel durumumuzun uyum ve düzenini bozmakta hiç kimseye göz yummayınız." diye yazdım.

 ETEM VE KARDEŞLERİ ZAMAN KAZANMAK İÇİN BİZİ OYALAMAYA ÇALIŞIYORLAR

        Gerçekte sorun çözümlenmemişti. Yapacağım açıklamalardan anlaşılacaktır ki, Etem Bey ve kardeşleri gün kazanmak için bizi aldatmaya çalışıyorlardı. Amaçları, elden geldiği ölçüde yeniden kuvvet toplamak; Düzce’de bulunan Sarı Efe kuvvetlerinin ve Osmaneli’nde bulunan Gökbayrak Taburunun kendilerine katılmasını ve Demirci Efe’nin de kendisiyle birlikte ayaklanmasını sağlamak; bir yandan da cephe komutanlarını değiştirmek ve ordu subaylarıyla erlerinin kendilerine karşı koymamaları için propagandaya fırsat bulmak istiyorlardı. Gerçekten, Simav ve Bölgesi Komutanı, Simav’a gitmek için Kütahya’dan geçerken, Etem ve Tevfik Beyler durdurmuşlar ve kendi buyrukları altında, gösterecekleri yerde çalıştırmak üzere Kütahya’da kalmasını buyurmuşlardır. Bu buyruklarının uygun görüldüğünün bildirilmesini de l0 Aralık l920’de Cephe, Komutanlığından dilemişlerdir. Görülüyor ki, "her şey yoluna girdi” denilmesine karşın, başlangıçtaki kafa tutma durumu olduğu gibi duruyordu.

Etem Bey, Konya, Ankara, Haymana da içinde olmak üzere her yana, ellerinde özel şifreler bulunan birtakım kimseleri “bağlantı subayı” adıyla göndererek yeniden silah ve hayvan toplamaya başladı. Bunlara verilen görevlilerine ve hükümet görevlilerine yapılan bildirimlerin niteliği, an­laşılmak üzere örneğin, 7 Aralık l920’de Ankara kuzeyinde Kalecik kaymakamına yazılan yazıyı olduğu gibi oku­yayım:

Kütahya, 7 Aralık l920

Kalecik İlçesi Kaymakamlığı Yüksek Katına

Gezici Kuvvetler birlik komutanlarından olup aşağıda kimliği yazılı İsmail Ağa, ilçeniz içinde Gezici Kuvvetlerden olan izinli ve izinsiz savaşçı­ları toplamak, yeniden silah ve hayvan sağlamak ve bize katılacak yurt­severleri alıp getirmek üzere görevli olarak Kalecik’e gönderilmiştir. Kendisine gerekli her türlü yurtsal kolaylığın gösterilmesini ve yardımın yapılmasını rica eylerim efendim.

Bütün Gezici Kuvvetler Ve Kütahya Bölgesi Komutanı Etem

Batı Cephesi Komutanının, Gezici Kuvvetler Komutanlığından, elinde bulunan cephane sayısını ve son Gördes Savaşında ne sayıda topçu cephanesi harcandığını sorması üzerine Gezici Kuvvetler Komutan Vekili Tevfik imzasıyla 11 Aralık l920’de: "...Bu yazışınızdan bize güvenmediğinizi anlıyorum. Cephane ne yenir, ne içilir, ancak düşmana atılır. Bu güven işi akla geliyorsa, cephane göndermeyebilirsiniz". Yolunda karşılık verilmekte idi.

Baylar, burada ufak bir noktaya dikkatinizi çekeyim. Görüyorsunuz ki, Etem Bey cephede ve kuvvetinin başında olmasına karşın Tevfik Bey yine vekil olarak yazışmalar ve işlemler yapıyor. Bir tek kuvvet üzerinde, eşit yetkide iki komutan.....

Cephe Komutanı, l3 Aralıkta, sorulan sorunun ve alınan yanıtın örneklerini bilgi için bana göndermişti. Hükümetçe anahtarı olmayan şifreler ve özel şifreler kullanılması genel olarak yasak edilmişti. Oysa, Etem Bey’in özel görevlileri ve milletvekilleri arasındaki kimi arkadaşları, bu yasağa uymaksızın kapalı yazışmaları sürdürmekte idiler. Doğal olarak bunlara engel olundu. Bunun üzerine Etem Bey, İsmet Paşa’ya l3/l4 Aralık l920 günlü bir yazı ile başvurarak: “Birtakım eksiklerimiz ve bunun gibi şeyler için Ankara ve Eskişehir Gezici Kuvvetler bağlantı subay­larına çekilen tellerin alıkonmakta olduğu anlaşılmıştır. Haberleşmelerimizin yasaklanmasına ya da güçleştiril­mesine ilişkin işlemlerin durdurulması iyiliğinde bulun­manızı rica ederim." diyordu. Oysa, bağlantı subaylarının açık haberleşmeleri yasaklanmamıştı. Yasak edilen, özel şifre ile haberleşme idi. Özellikle Etem Bey’in söz konusu ettiği Ankara ve Eskişehir’deki subayların hiçbir haberleş­mesi yasaklanmamış ve bu subayların Etem Bey’e herhangi bir yakınması olmamıştı. O günlerde Eskişehir’ de çektiril­meyen özel bir kapalı tel vardı. Ama,  o Etem Bey’in komu­tan ve milletvekili diye imza atan bir arkadaşının kapalı teli idi. Onun için İsmet Paşa, Etem Bey’e verdiği yanıtta, bu işi kendisine duyuranın kim olduğunun bildirilmesini istemişti.

ÇERKEZ ETEM, HÜKÜMETİN YASALARINI TANIMIYOR

Baylar, başlı başına dikkati çeken bir işlemi de burada söyleyeyim. Gene o günlerde Kütahya’da Mutasarrıfı Vekili “Kadı Ahmet Asım Efendi” adında bir kişi bulunuyordu. Kütahya’da “Mevki Komutanı” sanı ile Etem Bey’in atadığı Abdullah Bey adında da biri vardı. Bu komutan, asker ka­çağı erlerin ailelerinden kimilerini başka yerlere sürülmek üzere Kütahya Mutasarrıf Vekili Ahmet Asım Efendi’ye gönderir. Mutasarrıf Vekili, sürgün etme işlemini son yasa gereğince İstiklal Mahkemesinin yapabileceğini bildirerek, ilgili yazıyı Komutanlığa geri gönderir. Bunun üzerine Mev­ki Komutanı, Mutasarrıf Vekilini geceleyin yanına getirtmeye kalkar. Mutasarrıf Vekili gece işi olduğundan sabahleyin görüşebileceğini bildirir. Komutanın gönderdiği erler Mutasarrıf Vekilinin konağının kadınların oturduğu bölüme açılan kapısını kırarak zorla içeri girip onur kırıcı bir biçim­de kendisini alırlar ve götürürler.Sorguya çektikten sonra o gece silahlı kimselerin eli altında on dört saat uzakta bulunan Gezici Kuvvet Komutanlığına götürürler. Ondan sonra da Kütahya’dan çıkarıp uzaklaştırırlar. Kadı olması ve Mu­tasarrıf Vekili bulunması dolayısıyla, birkaç bakanlığın bü­yük bir görevlisi olan bir kişiye yapılan kötü işlem ve saldırı kuşkusuz doğrudan doğruya hükümete yöneltilmiş bulunuyordu. Bu olay üzerine Mecliste gensoru açıldı. İlgili bakanlıklar, Cephe Komutanlığından, bu işe yelte­nenlerin Askeri Mahkemeye verilmelerini istediler. Cephe Komutanlığının Gezici Kuvvetler Komutanlığına, soruşturma yapılması ve sonucunun bildirilmesi için yazdığı tele l9 Aralık l920’de Bütün Gezici Kuvvetler ve Kütah­ya Bölgesi Komutan Vekili Mehmet Tevfik imzasıyla ge­len yanıtta: "Abdullah Bey her ne yapmış ise verdiğim kesin buyruk üzerine yapılmıştır. Ve yapmak zorunda idi. Bu işin gerekçesi ilgili bakanlıklara bildirilmişti... Adı geçenin dönmesine kesin buyruk verildiği yüksek katı­nızdan bildiriliyor. Geri dönerse... ne yapıp yapıp asaca­ğım...” deniliyordu.

Baylar, ulusun vekillerinin buyruğuyla yeniden gö­revine başlatılması istenilen bir görevlinin asılacağının bil­dirilmesi, kuşkusuz yasa, ilke ve hükümleriyle bağdaştırıla­mazdı. l3 Aralık l920 günü Etem Bey, Ankara’da kardeşi Reşit Bey’le makine başında telgrafla açık olarak uzun uzadıya görüştü. Bu görüşmelerin özeti şu idi. Etem Bey: “Konuyu ne yapıp yapıp Mecliste görüşme konusu etti­riniz. Sarı Efe denilen Edip’in, kendi birliği ile Gökbayrak Taburuna katılması için haber gönderiniz. Meclis kararı ile komutanları çektiriniz. Meclis kararı ile olamazsa bir yolunu bulup bunu sağlayınız.” diyor. Ayrıca: “Patlata­cağı bombaları ta İngilizlerin işiteceğini ve bunun patla­masının pek yakın olduğunu” söylüyor. Reşit Bey’in verdiği yanıtlar arasında da dikkati çeken şunlar vardı: “Gezici Kuvvetlerin düşmanla savaşmamasını, bunu tü­menlere bırakmasını ve Edip’le doğrudan doğruya haber­leşmesini, buna engel olunursa Cephe Komutanı ile yeniden ilgiyi kesmesini” öğütlüyordu.

Reşit Bey, bu görüşme ile ilgili belgeleri olduğu gibi bana gönderdi. Kendisi yanıma gelmedi. Eskişehir’ den Kütahya’ya gidip döndükten sonra hiç yanıma gelmemişti. Kendisini yanıma getirttim. Ne istediklerini sordum.

“Cephe komutanlarım değiştiriniz.” dedi. “Yerine koyacak adamlarımız yoktur.” dedim. “Beni atayınız, ben daha iyi yaparım." dedi. “Cephe komutanlarını değiştirmek önemli bir iştir. Genel durumumuzu sarsar Böyle bir öneriyi kabul etmek kolay ve uygun değildir." diye kar­şılık verdim.

Yine o gün, l3 Aralık l920’de Etem Bey’e de çektiğim bir telde, Reşit Bey’le makine başındaki görüşmelerini oku­duğumu söyledikten sonra, işin Mecliste resmi olarak söz konusu edilip görüşülmesinin ve Edip’in yerinden oyna­tılmasının uygun olmadığını bildirdim. O gün Etem Bey verdiği yanıtta, işin önemli olduğunu bildirerek komu­tanları yeren sözler söylüyordu.

Baylar, Etem ve kardeşleri cephede bulunan komutan­ları beğenmiyorlar ve onların buyruklarına uymuyorlar. Bakanlıkları ve hükümeti tanımıyorlar. Yalnız sözde be­nim buyruklarıma uyuyorlar ve Meclise de kendi isteklerine göre iş yaptıracaklarını umuyorlar. Bana ve Meclise karşı saygılı görünerek büyük bir çaba ile hazırlıklarını bitir­meye çalışıyorlardı. Etem Bey, l8/l9 Aralık günlü bir teliyle de yine Edip’in, birliği ile kendisine katılmasının sağlanmasını benden rica ediyordu. İsteğini haklı göster­mek için de diyordu ki:

“Anadolu’daki ayaklanmaların bastırılması sırasında durum gereği, Biga bölgesinde bıraktığım ve sonradan Düzce’ye geçici olarak gönderilen, Birinci Gezici Kuvvete bağlı ve büyük çoğunluğu İzmir ve dolayları gönüllü­lerinden olan 250 süvari, 200 piyade, bir dağ topu takımı, iki makineli tüfek, 30 kişilik karargah süvarisinden meydana gelen Edip Bey Birliğinden, İzmir sınırına yaklaşmamız dolayısıyla, kuşkusuz daha çok yararlanılacaktır. Ayrı­ca sürekli isteklerde bulunulduğundan ve Edip Bey o bölgede güvenliğin tam olarak sağlandığını bildirdiğinden, bu görevin uygun görülecek başka bir birliğe verilmesi ve Edip Bey’in, birliği ve savaş araçlarıyla Gezici Kuvvetlere katılması için gerekenlere buyruklarınızı rica eylerim.”

Baylar, bu telyazısında ileri sürülen düşüncelere en toy ve düşüncesiz birinin bile inanacağı kabul olunabilir mi? Kütahya’da bulunan bir kişi, bana İzmir sınırına yak­laşmaktan söz ediyor. Düzce ve dolaylarında durumun güvenilir nitelikte olduğunu benden daha iyi haber alıyor. Edip Bey Birliğinin kuvvetini ayrıntılarıyla saydıktan son­ra bu birliğin savaş araçlarıyla birlikte kendisine katıl­ması ricasını kabul edebileceğimi sanıyor.

Bu tel üzerine, l9 Aralık l920’de Düzce’de birlik ko­mutanı Edip Bey’e özel olarak yazdığım telde, Etem Bey’in istediğinden ve kendisinin de bunu dilediğini bildirdiğinden söz ettikten sonra birliğin o bölgede kalmasının kesin olarak gerektiğini bildirdim.

Edip, l9/20 Aralık l920 günü verdiği yanıtta, bir­liğinin o bölgede kalmasının zorunlu olduğunu bildirdi. Buna, birliğindeki adamların Gezici Kuvvettekilere eşit ödenek verilerek çalıştırılmalarının sağlanması dileğini eklemek fırsatını da kaçırmamıştı.

Baylar, Etem ve arkadaşları Ankara yakınında Hay­mana’da da ayrıca bir kuvvet toplamaya giriştiler. Hır­sızlıktan Ankara’da tutuklu iken daha sonra salıverilen Van sığınaklarından Musa Bey oğlu Abbas adında biri, elinde bir belge, beş on kişi ile Haymana dolaylarında adam toplamaya başladı. Bu adam, l9 Aralıkta yakalanabilmiş ve Ankara İstiklal Mahkemesine verilmişti. Bunu yaka­lamak ve adamlarını dağıtmak için özel ve çabuk bir düzenlemede bulunmak gerekti. Bu amaçla Haymana’ya gönderilen özel bir kuvvet, şimdi milletvekili bulunan Recep Zühtü Bey komutasında yollanmıştı. Recep Zühtü Bey, Abbas’ı üç arkadaşıyla yakalandıktan sonra önemli bir saldırıya uğrayacağını iyice kestirdiği için, tutukluları, yolunu değiştirerek Polatlı üzerinden trenle Ankara ‘ya getirmek zorunda kalmıştı.

DEMİRCİ EFE DE İŞE KARIŞIYOR

Baylar, Demirci Efe, Etem Bey’le haberleştikten sonra özel bir durum aldı. Bu anlaşılır anlaşılmaz, Güney Cep­hesinde bulunan Refet Bey komutasındaki süvariler hemen Demirci Efe üzerine gönderildi. l5/l6 Aralık l920’de Dinar yakınında İğdecik köyünde bir gece baskını ile Efe’nin kuvvetleri dağıtılmış; kendisi beş on kişiyle kaçmış. Efe, çok sonra sığınarak bağışlanmıştır.

Baylar, Reşit Bey, 20/2l Aralık gecesi evinde, dört kişiye, ordu birlikleri ile Gezici Kuvvetler arasında bir çarpışma olduğu zaman, subay ve özellikle erlerimizi ayart­ma görevi veriyordu. Bu dört kişi şunlardı: Yeni Dünya gazetesinde çalışan Hayri, Arif Oruc’un kızkardeşinin oğlu Nizamettin, Mareşal l Fuat Paşa’nın oğlu Hidayet ve arkadaşı Şükrü Beyler. Bunlar 2l Aralıkta trenle Eski­şehir’e gittiler. Yanlarında Etem Bey’in katibi olan birisi de vardı. Bunlardan biri, tren kalkmadan önce, gizlice istasyondaki konutuma gelip bana durumu bildirdi. Bu adam propagandayı düzenlemek ve yürütmekle görevli imiş. Başkanları Hidayet Bey imiş. Para harcama yetkisi de onda imiş. Haberi veren kişi, yalnız olarak Kütahya’ya gidecek, Etem Bey’den yönerge aldıktan sonra Eskişehir’e dönecekti. Ötekiler Eskişehir’de bekleyeceklerdi.

Ben, bu adama: “Biz Etem Bey’le kardeşlerine sevgi besliyoruz. Onlar, boşuna kuşkulanıyorlar. Bu girişimlerin­den üzüntü duydum. Ama Etem Bey’in orduyu karıştırmak için vereceği yönergeyi bilmek isterim.” dedim ve arkadaş­larıyla birlikte kendilerini, işlerinde serbest bıraktım.

Eskişehir’de İsmet Paşa’ya, Afyonkarahisar’da Fah­rettin Paşa ‘ya bilgi verdim ve bu adamların izlenmeleri gerektiğini bildirdim.

Haberi getiren adamın doğru bilgi verdiği daha son­raki davranışlarından anlaşılmıştır.

Baylar, Kazım Paşa, Reşit Bey’le birlikte Kütahya’da Etem ve Tevfik Beylerle buluşup konuştuğu zaman, Etem Bey’in sözlerinden kimi dikkate değer noktaları bana şöy­lece özetlemişti:

l - Ankara’daki hükümet, amacı gerçekleştirecek du­rumda ve güçte değildir. Bu hükümete karşı uyuşuk dav­ranmamız doğru olmaz.

2 - Silahla karşı koymamızı kötüye yoracaklardır. Ama sonunda, başarıya ulaşırsam, herkes bana hak vere­cektir.

3 - Refet Bey’le aramızda bir onur üstünlüğü sorunu vardır. Mustafa Kemal Paşa, Refet Bey’in onurunu yeğli­yor, bizimkini ise kırıyor. Ne olursa olsun, Refet Bey’i önüme katarak Ankara’ya değin kovalamak isterim; ölür­sem de bu yolda öleyim.

4 - Biz, çoktan bu işi yapardık. Ama Reşit’in Anka­ra’da Meclisteki durumu bizi yanıltmıştır. Meclisin ne önemi ve niteliği vardır?

REŞİT, ORDUYU YANITLAMAYA ÇALIŞIYOR

Kazım Paşa, bu düşünceleri dinledikten sonra: “Tür­kiye’nin, Batı Cephesinden başka, doğuda, güneyde, mer­kezde de, orduları vardır. Bu orduların başında ve içinde çok değerli ve çok güçlü komutanlar ve subaylar vardır. Bütün bunlarla birlikte bir ulus vardır.” diyerek kendilerini yatıştırmaya ve ılımlı bir duruma getirmeye çalışmıştı.

Baylar, Reşit Bey, Mecliste milletvekillerine düşün­celerini aşılıyor ve coşkulu girişimlerde bulunuyordu. Bir gün, Mecliste, kırk elli kadar milletvekili toplanmış. Bun­ların cephe ile ilgili kimi kuşkulan varmış. Hükümet üye­lerini çağırarak durumu anlamak istiyorlarmış. Bolu Milletvekili olan rahmetli Yusuf İzzet Paşa, bu durumu ve toplanan milletvekillerinin dileğini bir mektupla bana bildirdi. Ben Bakanlar kurulu toplantısındaydım. Bakan­lar Kurulu: “Böylece toplanan milletvekillerinin herhangi bir şeyi sormak için hükümeti çağırması yönteme uygun değildir, kabul edemeyiz.” dedi. Ben, bu kararı, yine Yusuf İzzet Paşa aracılığıyla duyurmakla birlikte, kendi düşün­cem olarak şunları da ekledim: “Siz milletvekilisiniz, ben de başkanınızım. Herhangi bir konu üzerinde benimle görüşmek isterseniz, seve seve kabul ederim." Verdiğim yanıtı, Yusuf İzzet Paşa, toplantıda bulunanlara bildir­diği zaman Reşit Bey ayağa kalkarak!: “Baylar! Bu yanıt, ‘Göğsünüzü kapayın!’ demektir. Biliyorsunuz ki, as­kerlerin göğüslerinin kapalı bulunması sıkı düzen  gereğidir." demiş.

Reşit Bey’in: “Başkan bizi askeri sıkı düzen altına al­mak istiyor." demek istediği anlaşılıyor.

         Söz konusu toplantıyı düzenleyen, doğal olarak Reşit Bey’le kimi arkadaşları idi.

         Reşit Bey, Ankara’da bulunan izzet Paşa kuruluyla da yaptığı buluşma ve konuşmalara dayanarak, “paşalar, İzmir’i, İstanbul’u kurtararak barış yapılabileceğini söyle­mek üzere geldikleri halde, kendilerinin tutuklandıkları" yolunda bir akım da uyandırmıştı.

22 Aralık l920 günü, Reşit Bey ile bakanlardan ve milletvekillerinden on beş kadar arkadaşı hükümet ko­nağındaki odama çağırdım. Bu arkadaşlar arasında Celâl Bey, Kazım Paşa, Eyüp Sabri Bey, Adnan Bey, Vehbi Bey, Hasan Fehmi Bey, İhsan Bey, Kılıç Ali Bey, Yusuf İzzet ve Emir Paşalar vardı. Fevzi Paşa Hazretleri de geldi. Toplantıya gelenlere, sözü edilen konunun bütün gelmişini geçmişini, gereken belgeleri de göstererek açık bir biçimde anlattım. Reşit Bey, söylediklerimin hiçbirini yadsımadı2. Düşman saldırısına karşı tek kuvvetin, Etem Bey’in kuvveti olduğunu ve bizim kurduğumuz tümenlerin çil yavrusu gibi dağılacaklarını söyleyerek, ne yapıp yapıp Etem Bey kuvvetini artırmak ve desteklemek gerektiğini bildirdi. Karşılık olarak dedim ki: “Etem Bey’in kendi komuta edebileceği kuvvetin sayısı en çok, bin iki yüz, ya da iki bin olabilir. Bu artırılırsa düzensizlikten dağılıp yıkıma neden olur. Ne olursa olsun, yurt yazgısının, kişilere bağlı kuvvetlere değil, ancak Büyük Millet Meclisinin ya­salarına bağlı düzenli birliklere bırakılması gereklidir. Ge­zici Kuvvetler, belli bir sayı içinde kalır ve verilen buy­ruklara tam uyarsa yararlı olabilir.”

Reşit Bey, ileri sürülen gerçekleri uygun buluyormuş gibi davrandı. Bunun üzerine, son bir deneme olmak üzere, Reşit Bey’in kimi arkadaşlarla birlikte kardeşlerinin yanına gidip öğüt vermesi kabul edildi.

Bundan sonra, sorunun bir çözüme bağlanması için şim­diye değin yaptığım kişisel girişimlere son vereceğimi de, öğüt vermeye gidecek kurula söyledim. Kurul Gezici Kuvvetlere, hükümetin son ve kesin istekleri olmak üzere şunları bildirecekti:

l -Gezici Kuvvetler, öbür birlikler; gibi buyruklara ve komutaya tam

            uyacak ve yasa dışı her türlü taşkınlıklardan kaçmayacaktır.

2 -Gezici Kuvvetler, gücünü artırmak için, kendiliğinden hiçbir yerde hiçbir yolla adam toplamayacak ve bu amaçla gönderdiği adamların çalışmalarına hemen son verecektir. Er gereksemesi, başka birlikler gibi, istek üzerine cephe komutanlığınca sağlanacaktır.

3 -Gezici Kuvvetler, kaçaklarını yakalatmak için doğrudan doğruya adam görevlendirip göndermeyecek; kaçakları, öteki birliklerde olduğu gibi, cephe komutanlığınca izletilecek ve yakalattırılacaktır.

4 -Gezici Kuvvetlerin, kendi adamlarının ailelerine bakmak üzere, kimi yerlerde bulundurduğu; bağlantı subaylarının kim oldukları hükümetçe bilinecek ve bu subayların elinde bulunan şifrenin bir örneği de bize verile­cektir.

ÇERKEZ ETEM’E BİR ÖĞÜT KURULU GÖNDERİLİYOR

Bu koşullar yerine getirilirse Gezici Kuvvetler, şimdiye değin olduğu gibi, belli bir sayıyı aşmamak üzere görevini sürdürecektir.

Reşit Bey’le birlikte Celâl, Kılıç Ali, Eyüp Sabri, Vehbi Beyler, 23 Aralıkta, öğleyin Ankara’dan yola çıkarak 24 Aralık günü öğleden sonra saat 4.45’te Kütahya’ya vardılar.

Baylar, Etem ve Tevfik Beylerin, Cephe Komutanının bilgisi ve onayı olmaksızın, bölgelerinde bulunan ordu birliklerini cepheye dağıtarak, Gezici Kuvvetlerin ağır­lıksız erlerini Gediz’de, Pehlivan Ağa birliğini de Kütah­ya’da toplamış olduklarını haber aldım. Bunun üzerine 25/26 Aralık l920’de, Kütahya’daki Celâl Bey ve arkadaş­larına çektiğim açık bir telde: “Böyle bir davranışla ne yapılmak istendiğini kesin olarak bilmek isterim. Bu konu­daki düşüncenizin bildirilmesini makine başında bekli­yorum.” dedim. Bu telin birer örneğini, İsmet, Refet ve Fahrettin Paşalara kapalı olarak bildirip dikkatlerini çek­tim. Öğüt vermeye giden kurul, altında bütün üyelerinin imzası bulunan kısa karşılığı verdi: “Üzülmeyiniz, yanlış yorumlamayı gerektirir bir davranış yoktur. Tev­fik Bey yarın gelecek, hep birlikte görüşeceğiz. Sonucu ayrıntılarıyla bilginize sunarız.” Ben bu karşılığı alınca, oradaki arkadaşların, ya gerçek durum bildirilmeyerek aldatılmakta oldukları ya da tutuklanarak istenildiği gibi yazı yazmaya zorlandıkları kanısına vardım. Onun için, gerçek durumu anlamamış ve kısaca telleriyle verdikleri güvenceye inanmış görünmek istedim. Bundan dolayı, aldığım tele karşılık olarak kendilerine: “Tevfik Bey’le görüşmelerinden sonra yurdun ve ulusun en yüksek çı­karını sağlayacak ilkeler üzerinde görüş birliğine varacak­larına kuşkum olmadığını; bana gelen haberleri dedikodu sayarak, hükümetçe hiçbir önlem alınmasına gerek ol­madığı yolundaki inancımı hükümet üyelerine anlatmayı başarabileceğimi; ancak içtenlikli davranmayı bozucu du­rumun bir an önce ortadan kalkmış bulunduğu haberini bek­lediğimi; beni gönül kırıklığına uğratmamalarını” yazdım.

26/27 Aralık l920’de yine kurul üyelerinin ortak imzaları ile gelen ayrıntılı bir açık telde önemli olarak şunlar vardı:

l -Güvenlik önlemleri alındığına kuşku yoktur. Bu önlemlerin hepsi kendilerini savunmak içindir. Kendilerine karşı çıkarılan ve yığılan kuvvetler ve yeni kurulan karakollar eski yerlerine çekilirlerse, bu önlemlerden de vazgeçeceklerdir.

2 -Düşmanca davranışlarla karşılaşmadıkça, yurdun gelecekteki esenliği ve yüksek kişiliğinize karşı besledikleri içten bağlılık dolayısıyla, her türlü çatışmadan sakınacaklarına en büyük antlarla söz vermişlerdir.

3 -Gezici Kuvvetlerin Konya ve Alaca’da bulunan erleri ile, Teğmen

Sadrettin Efendi komutasında Konya’dan gelmekteyken Fahrettin Paşa’nın tutuklattığı seksen kişinin ve Gezici Kuvvetler Birlik Komutanlarından Kürt İsmail Ağa ile. Kalecik’ten, kendi hısımları içinden, savaşa katılmak üzere, askerlik çağı dışında bulunan kimselerden topladığı adamların Gezici Kuv­vetlere katılmalarına engel olunmamalıdır.

             4 -Gezici Kuvvetlere para verilmesi için Kütahya Mutasarrıflığına

buyruk verilmelidir.

           5- Karşılıklı güvenin gerçekten kurulması ve sürdürülmesi için Fah­rettin ve Refet Beyler cepheden uzaklaştırılmalıdır.

Bunlardan çıkan anlam nedir baylar? Oraya giden arkadaşlarımızın tümünün bu anlamı kavrayamayacakları düşünülebilir miydi? Öyle ise, biraz önce belirttiğim gibi, Kütahya’ya giden Kurul gerçekten tutuklanmıştı. Bu ya­zılan şeyler, kendilerine zorla yazdırılıyordu. Bunun böyle olacağını, Kurul gitmeden önce biliyordum. Bu yüzdendir ki Reşit Bey, Kâzım Paşa’yı birlikte götürmek için üstelediği halde, görüşmeler sırasında iyi bir rastlantıyla soluma oturan Kazım Paşa’ya gitmemesi gerektiğini sezinletmiş­tim. Çünkü Kazım Paşa’yı geçici olarak değil, temelli tutuk­layıp imzasını kullanmaktan çok yararlanabilirlerdi..

  O gece kendilerine şu yanıtı verdim: “Telinizi yarın Bakanlar Kuruluna sunacağım.” Yine, 26/27 Aralık gecesi Eskişehir’de Batı Cephesi Komutanı İsmet Beyefendiye de, şu kapalı teli yazdım:

Kütahya’ya giden Kurulun ayrıntılı telyazısını, olduğu gibi, aşağıda sunuyorum. Bunun temel noktalarını özetleyerek, makine başında Refet ve Fahrettin Beylere bildirmenizi rica ederim. Kurula makine başında verdiğim karşılık da: “Telinizi, yarın Bakanlar Kuruluna sunacağım.” dedim. Yarın, sözü geçen Kurula, Bakanlar Kurulu kararıyla görevlerine son veril­diğini, ivedilikle Ankara’ya dönmelerini bildireceğim. Ondan sonra, bu işin içyüzünü bütün ayrıntılarıyla Meclise açıklamak düşüncesindeyim.

Gezici Kuvvetlere karşı, İsmet ve Refet Bey kuvvetlerinin, bulundukları yerlerde toplu ve uyanık olmalarını ve alınmış bulunan genel önlemlere daha çok önem verilmesini ve dikkat edilmesini rica ederim. Ne olursa olsun, saldırıya, onlar başlamadan, şimdilik başlanmaması düşüncesindeyim.

                                                                                               Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı

Mustafa Kemal

        Baylar, ertesi gün Batı ve Güney Cephesine şu tel çekildi:

Şifre                                                                                                                          27.l2.l920

                              Batı Cephesi Komutanlığı Karargahı Birinci Şube

                                                          Müdürlüğüne

   Güney Cephesi Komutanlığı Karargahı Birinci Şube

                                                      Müdürlüğüne

Refet ve İsmet Beyefendilere özeldir:

Kütahya’ya giden kurulun gönderdiği ayrıntılı tel, Bakanlar Kurulunda görüşülerek, aşağıdaki kararlar alındı. Bu kararlar, bu akşam açık telle Bü­yük Millet Meclisi Yüce Başkanlığından doğruca Kütahya’ya bildirilecek ve kurulun görevine son verilecektir. Buna göre gereken önlemlerin alınması ve bu konudaki düşüncelerinizin bildirilmesi rica olunur. (Genelkurmay Başkan Vekili Fevzi)

Harekat Şubesi Müdürü Salih

                                      27 Aralık l920 Bakanlar Kurulu Kararı

Yurdun gerçek esenliği ve kurtuluşu için ordularda görüş birliğinin ve buyruklara yüzde yüz uyulmasının gerekliliğini her şeyden üstün sayan Bakanlar Kurulu, Büyük Millet Meclisi üyelerinden Celâl, Reşit, Eyüb Sabri, Vehbi ve Kılıç Ali Beylerin Kütahya’dan gönderdikleri 26l27 Aralık l920 günlü telyazısının ve bu konu ile ilgili olarak geçen olayları görüşüp inceledikten sonra aşağıdaki kararları almıştır:

l -Birinci Gezici Kuvvet, bütün öteki ordu birlikleri gibi, hiçbir ayrıcalık tanımaksızın Büyük Millet Meclisinin yasaları ile hükümetin koyduğu kurallara ve verdiği buyruklara uymak ve boyun eğmek zorundadır ve askerlik sıkıdüzeniyle bağlıdır.

2 -Birinci Gezici Kuvvet Komutanlığının askerlik işleri ve görevleri ile ilgili bütün öneri ve düşünceleri ancak bağlı bulunduğu komutanlığa ve bu komutanlık aracılığı ile gereken katlara bildirilecektir.

3 -Yukarıdaki kararları Genelkurmay Başkanlığı uygulayacaktır.

                                                                                               Mustafa Kemal

         İçişleri Bakanı             Dışişleri Bakanı                Milli Savunma Bakanı

        Doktor Adnan            Ahmet Muhtar                             Fevzi

       Din İşleri Bakanı          Maliye Bakanı                  Genelkurmay Başkan Vekili

            Fehmi                              Ferit                                       Fevzi

Kütahya’da Büyük Millet Meclisi üyelerinden Celal, Reşit, Eyüp Sabri, Vehbi ve Kılıç Ali Beylerin 26/27 Aralık l920 günlü ayrıntılı tellerine, 27 Aralıkta yanıt verdim. Bunda, Bakanlar Kurulu kararımı, olduğu gibi bildirdim ve dedim ki: “Buna göre, sizlere verdiğim özel görev sona ermiş olduğundan geri dönmeniz rica olunur.”

28 Aralık l920’de kuruldan şu teli aldım:

                                                                                       Kütahya, 28.l2.l920

Ankara’da Büyük Millet Meclisi Yüce Başkanlığına

Bakanlar Kurulu kararını bildiren buyruğunuzu akşam aldık. Gerçekte her birimiz, yurdun ve ulusun esenliği için buyruğunuza canla başla uyarak buraya geldik. Eskişehir’in ve buranın tutumunu ve durumunu gördük;  Uyuşmazlık konusu olan işi, hiç yan tutmadan, tam doğrulukla inceledik ve araştırdık. Görüşmelerin gidişini ve evrelerini, olduğu gibi bilginize sunduk.

Ve içten inançlarımıza dayanarak işin çözüm yolunu, anladığımız gibi yazdık. Buna karşılık, bize bildirilen Bakanlar Kurulu kararının anlamını kavraya­madık. Tersine, yurdun esenliği ve mutluluğu ile ilgili dileklerimizin iyi karşılanmadığını gördük. Bu işin artık daha çok sürüncemede bırakılamayacağına inanmanızı rica ederiz.

Kılıç Ali                          Vehbi                            Eyüb Sabri                       Reşit   Celal

Bu tele şu karşılığı verdim:

Şifre, makine başında

Ankara, 28.l2.l920     

Kütahya’da Büyük Millet Meclisi Üyelerinden Celâl, Reşit,

              Eyüb Sabri, Vehbi ve Kılıç Ali Beylere

Y. 28.l2.l920 şifreye:

 Yurdun ve ulusun esenliği yolunda bana karşı beslediğiniz içten duygulara gerçekten teşekkür ederim. Buradan ayrılmanızdan önce söz konusu sorunla ilgili bütün belgeleri göstererek yaptığım açıklamalar sonunda işi resmi olarak hükümete getirirken sizlerden oradaki arkadaşlara uygun bir yol tutmaları gerektiğini anlatmak ve kavratmak üzere bu yolculuğun yorgunluklarına katlanmanızı rica etmiştim. “işin çözüm yolu” diye telyazınızda gösterdiğiniz yol, aslında burada da söz konusu olmuştu. Hükümetçe alınacak genel önlem ve düzenin, iki yandan birinin isteğine göre olamayacağını bildirmiştim. Bakanlar Kurulu kararı, aslında uyulması gerekli, belli ve olağan işleri resmi ve kesin olarak bir kez daha belirtiyor. Yüksek yazılarınız hiçbir zaman kötüye yorulmuş değildir. Ancak, burada da söylediğim gibi, benim bir buçuk aydan beri süregelen kişisel ve özel aracılık ve girişimlerimin ve tam içtenlikle yaptığım çalışmaların, ne yazık ki, değerinin anlaşılmadığını görüyorum ve bunun sonucu olarak işin çözümünü ve izlenmesini sorumlu ve ilgili katlara bırakmış bulunuyorum.

                               Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal

Baylar, Kütahya’daki kurulun, Mecliste durumu açıklarlarsa, kendilerine daha yararlı olabileceklerine Etem ve kardeşlerini inandırarak ellerinden kurtulabildikleri anlaşılmıştır. Doğal olarak, Reşit Bey orada kalmıştır.

Ayaklanan Etem ve kardeşlerine karşı savaşa girişilmesini buyurdum

Baylar, Kütahya’daki kurula, Bakanlar Kurulu kararını ve geri dönmeleri gerektiğini bildirdikten sonra cephe komutanlarına da başkaldıran Etem ve kardeşlerine karşı savaşa girişmelerini buyurdum.

Baylar, askerliği çapulculuk ve devlet kurup yönetmeyi, şunun bunun suçsuz çocuklarını kurtulmalık dilenmek için dağlara kaldırma haydutluğu sanan; şarlatanlıklarıyla, yaygaralarıyla bütün bir Türk yurdunu tedirgin eden ve Türk ulusunun Büyük Meclisini kendileriyle uğraştıran utanmaz, kendini bilmez, saygısız ve herhangi bir düşmanın boğaz tokluğuna çalıştığını, uşaklığını yapacak kertede alçak ve aşağılık yaratılışlı olan bu kardeşleri, ellerindeki bütün kuvvetler ve kendilerini destekleyen düşmanlarla birlikte tepeleyip yola getirerek, devrim tarihimizde etkili bir örnek göstermek, zorunlu görüldü. Onun için şöyle bir düzenleme yapmıştık:

Bursa’da bulunan Yunan kuvvetlerine karşı bir piyade tümeni bırakılarak, iki piyade tümeniyle bir süvari tuga­yına Eskişehir’in güney batısın da ve Kütahya doğrultusun­da yığınak yaptırılmıştı. Uşak’ta bulunan Yunan kuvvet­lerine karşı da, yalnız bir tabur cephede bırakılarak, iki piyade tümeniyle yedi süvari alayına Dumlupınar yakın­larında ve gene Kütahya doğrultusunda yığınak yaptırıl­mıştı.

Kuvvetlerimiz, yürüyüş buyruğunu alır almaz, hemen Kütahya’da bulunan ayaklanmış Etem kuvvetleri üzerine yürüdüler. 29 Aralık l920 günü Kütahya’ya girdiler. Üç gün sonra da Batı ve Güney cephelerinden yürüyüşe geçen bütün kuvvetlerimiz, Kütahya’nın 30-40 kilometre ilerisinde ve Gediz genel doğrultusunda bir kesimde birleştiler. Ayaklanan Etem, kuvvetlerini hiçbir yerde durdurmayı ve di­rendirmeyi göze alamadan Gediz üzerine çekilmişti.

Baylar, Türkiye Büyük Millet Meclisinin bilinçli ordusu, kendisini, Büyük Millet Meclisini ve Hükümetini küçümseyecek kertede  beyinsizlik ve budalaca kendini beğenmişlik gösteren bu ayaklanıcılara hakettikleri uslandırma şamarım vurmak için, önüne geçilmez bir kızgınlık ve sertlikle saldırıyorlardı. Soluk almaksızın kaçan Etem, “İstanbul’da Yüce Sadrazamlığa” diye şu teli çekiyordu:

Ankara’da tutuklanan saygı değer arkadaşlarınızın İstanbul’a geri gön­derilmeleri için Ankara Meclis Başkanlığına çektiğim protesto teli aşağıda bilgilerinize sunulmuştur. Şimdi. Millet Meclisinin kararıyla saldırıya uğ­ramış bulunuyorum. Kuvvetim yalnız savunmaya değil, saldırıya bile yete­cek kertededir. Karşımda ve yanlarımda Yunanlılar bulunduğundan nasıl bir yol tutulacağı konusunda Yunan komutanlığı ile anlaşmaya varılmış ise de, yüksek onayınızın da alınmasını her bakımdan gerekli gördüm. Gereken işin yapılmasına, yüce buyruklarınızın bize ulaşabilmesi ve haberleşmenin sağlanabilmesi için de Gediz tel yolunun onarılmasına ve düzeltilmesine buyruklarınızı yüksek onayınıza sunarım.

   Bütün Gezici Kuvvetler ve Kütahya Bölgesi Eski Komutanı ve Şimdi Bütün Ulusal Kuvvetler Komutanı Etem

Baylar, bu telde, “protesto teli” diye sözü geçen saçma sapan bir tel gerçekten Meclis Başkanlığına çekilmiş ve gizli bir oturumda Meclise okunmuştu. Bunda o denli çirkin ve o denli utanmazcasına söz ve deyimler kullanılmıştı ki, bir kez okunduktan sonra, bir daha okunmasına ve dinlenilmesine katlanılamamıştı. Bu denli aşağılık bir yazıyı sizlere de sunmayı gerekli görmüyorum. Bu saçma sapan yazı ile milletvekillerinin kişiliklerine ve Ulusal Meclisin türeye uygunluğuna saldırılarak İzzet Paşa kurulunun İstanbul’a dönmekte serbest bırakılması isteniyordu.

Baylar, kuvvetlerimiz Kütahya’ya girerken ben de Mecliste kimi milletvekillerince sorguya çekilmiş bulunu­yordum. Ayaklanan Etem’in üzerine yürümemize, ona saldırmamıza, onu kovalamamıza karşı çıkılıyordu. Fuat Paşa, Etem, ve kardeşini, çekip çevirebildiği için, onun değiştirilmemesi uygun olurmuş. Bütün anlaşmazlığa yol açan, yeni atadığım komutanların toylukları ve duruma uygun tutum ve davranışta bulunamamaları imiş. Orduda sağlam düzen aramanın zamanı mı imiş? Ya, Tanrı koru­sun, Etem Bey orduyu dağıtırsa ne yapacakmışım? Bu denli önemli bir işe kim ve nasıl karar vermiş? Böyle bir karar Meclise bildirilmeksizin nasıl alınırmış gibi birçok soru­lar ve eleştirilerden sonra: “Ne olursa olsun Etem Bey ve kardeşleri vurulmamalıdır.” istekleri ortaya atıldı. 29 Aralık gününün bütün oturumlarını ve 30 Aralık gününün birkaç gizli oturumunu açıklamalar yapmakla geçirdim. Durumun bütün evrelerini belgeleriyle, kanıtlarıyla, gerçekleriyle anlatmaya çalıştım. Bütün bu açıklamalarıma karşın, tar­tışma bir türlü sona ermiyordu. Her şey bir yana, yalnız Meclisin türeye uygunluğuna saldıran telyazısı, teli çekenleri Yurt Hayınlığı Yasasına çarptırmaya yeter iken, bu ayak­lananların aylardan beri süregelen karşı gelici durumları ve ulusal hükümeti yıkmak, kendi akıllarınca başka türlü bir hükümet kurmak, düşüncelerini uygulamaya yeltenmeleri, dikkate alınmak istenmiyordu. Tersine, bunları tepelenmek­ten, cezalanmaktan kurtarmaya çalışılıyor gibiydi. Bu­nun, kısaca nedenini açıklayayım. Baylar milletvekillerinden kimileri, durumun kişisel ve duygusal gücenikliklerden doğduğu sanısına kapılmışlardı. Gerçekten bu alanda sonsuz propaganda yapılmış ve kamuoyu bulandırılmak istenmiş­ti. Bir de, güçlü ve aşırı söylentilerin etkisi altında, Etem kuvvetlerinin çok ve yenilmesi güç olduğunu sanarak, ordu ile çarpışacak olurlarsa ordunun çil yavrusu gibi dağıla­cağını ve o zaman durumun gerçekten korkunç olabileceğini düşünüyorlar ve böyle bir çarpışmaya engel olmayı uygun buluyorlardı.

Baylar, bu düşünceleri uygun görüp ona göre iş yapma

sonucunun, emir erliğinden gelen ve aslında daha yüksek bir düşünce

yeteneği bulunmayan Etem’in, koskoca Türk yurdunda diktatörlüğünü benimsemeye ve onaylamaya varacağını anlamak güç mü idi?

Meclisin coşku ve kuşkusunu giderecek inandırıcı sözler söyleyerek gizli oturum görüşmelerini, çarpışma sonuçlarını beklemek üzere kapattık.

ETEM VE KARDEŞLERİ, KUVVETLERİ İLE BİRLİKTE DÜŞMANLARlN YANlNDA KENDİLERİNE YARAŞlR YERİ ALDlLAR

        Baylar, Etem kuvvetlerini kovalayan birliklerimiz, 5 Ocak l92l günü Gediz’i ele geçirerek o bölgede toplandı­lar. Etem ve kardeşleri de kuvvetleriyle birlikte düşmandan yana geçip kendilerine yaraşan durumu aldılar. Artık Etem olayı kalmamıştı. Ordumuzun içinde bulunan düşman kovularak kendi cephesine sürülmüştü. Bundan sonra yal­nız bir düşman cephesi göreceğiz ve onunla savaşacağız. Gerçekten, bir gün sonra, 6 Ocak l92l günü Yunan or­dusunun tümü, bütün cephe üzerinde her noktadan saldırıya geçti.

        Baylar, o günkü askeri durumu, anlaşılır bir biçimde açıklamak için şöyle diyeceğim.

BİRİNCİ İNÖNÜ UTKUSU

İznik’ten, Gediz üzerinden Uşak’a dek bir çizgi tasar­layınız. Bu çizginin Gediz kuzeyinde kalan parçası iki yüz kilometredir. Gediz’den Uşak’a olan parçası da, yaklaşık olarak otuz kilometredir. Düşman üç tümenle bu kesimin kuzey ucundan Eskişehir üzerine doğru yürüdü. Bizim Gediz’de bulunan önemli kuvvetlerimiz, Eskişehir üzerin­den bu düşman tümenlerini karşılamak zorundaydı. Karşıladı, yendi; devrim tarihimize Birinci İnönü Utkusunu yazdı.

Güney Cephesi kuvvetleri, eski yerlerine Dumlu­pınar’a geri gönderildiler. Kütahya’da yalnız Altmış Birin­ci Tümen, iki alaya yakın kuvvetiyle İzzettin Bey (Ordu Müfettişi İzzettin Paşa) komutasında bırakılmıştı.

Baylar, 8 Ocak l92l cumartesi günü Meclisin açık oturumunda durumu anlatıyordum. Artık herkes gerçeği görmüş ve anlamıştı. Etem ve kardeşlerine yumuşak dav­ranılması düşüncesinde bulunanlar, bu kez onları kötülemede pek coşkun idiler. Ben konuşurken: “Etem, Tevfik ve Reşit Beyler”deyince bu türlü konuşmama karşı çıkıldı.Yükselen bir ses: “Paşa Hazretleri,artık Bey demeyiniz!Hayın deyiniz!” uyarmasında bulundu.Ben “Etem ve Tevfik hayınları  diyeceğim ;ama,daha Büyük Millet Meclisi üyesi kimliğini taşıyan Reşit Bey için de bu sözü kullanmak zorundayım.Yüce kurulunuza saygımdan bunu söyleyemem.İlkin Reşit Bey’in üyelikten çıkarılmasına oy vermenizi rica ederim.”dedim.

DÜŞMANLA İŞBİRLİĞİ YAPAN MANİSA MİLLETVEKİLİĞİNDEN ÇIKARILMASI KARARI

Başkan: “Ulusun ve yurdun yüksek çıkarlarına karşı silah kullanarak düşmanlarla işbirliği yapan Manisa Milletvekili Reşit Bey’in milletvekilliğinden çıkarılmasını kabul buyuranlar el kaldırsın!” dedi. Eller kalktı, kabul olundu.

ETEM VE KARDEŞLERİ ,CANLARINI REFET PAŞA’YA BORÇLUDURLAR

Yunan ordusunun yaptığı bu saldırıda Etem ve kardeşleri de kendilerine düşen görev yapmaktan geri durmadılar. Yeniden Kütahya’ya yönelerek orada bulunan ve kuvvetçe zayıf olan tümenimize saldırmaya başladılar. İzzetin Paşa’nın Türk subay ve erlerinin üstün yiğitlikleri Etem ve kardeşleriyle birlikte saldıran hayın kuvvetleri yendi ve kaçmak zorunda bıraktı. Eğer, kendileri de başta olmak üzere büsbütün yok edilmekten kurtulabilmişlerse, bunu da hiç sevmedikleri Refet Paşa’ya borçlu bulunduklarını söylemeliyim. Bu noktayı açıklayıvereyim:

Refet Paşa iki süvari tümeniyle Dumlupınar’ın onkilometre kadar doğusunda Küçükköy’de bulunuyordu. Kütahya’daki Altmış Birinci Tümene, batıdan saldıran Etem kuvvetlerini çarçabuk yenmek ve yok etmek üzere yürüyüş buyruğu verildi. Refet Paşa, süvarileriyle, Etem kuvvetlerinin yan ve arkasına sarkacaktı. Bulunduğu yerden kuzeye, Kütahya’ya bakılacak olursa bu görevin, serbest bir yürüyüşle ve pek etkin olarak yapılabileceği belliydi. Oysa, Refet Paşa, gereken yere gitmemiş; ters yöne, Kütahya’nın batısına değil, doğusuna, Alayunt’a gitmiş. Süvari kuvvetleri, l2 ocak l92l günü öğleye doğru Alayunt bölgesine ulaştı.

Refet Paşa, İzzettin Paşa ile görüşmek üzere Kütahya’ya gitti. İzzettin Paşa, süvari tümenlerinin Kütahya güneyinden, Yellice dağı batısından, hepsi atlı olan Etem kuvvetlerinin gerilerine gönderilmesini önermiş.

Refet Paşa, iki tarafın savaş durumu üzerinde tam bir bilgisi olmadığını ileri sürerek, böyle bir harekete yanaşmamıştır. Refet Paşa, İzzettin Paşa kuvvetlerinin doğuya Porsuk suyu gerisine çekilmesi gerekirse, süvarileriyle Kütahya ovasından Etem kuvvetlerinin yan ve gerilerine saldırmayı düşünüyormuş. Atlarından inip, piyade tümenimiz karşısında yaya olarak savaşmakla çok zayıf bir duruma düşmüş olan Etem kuvvetleri üzerine yürümekten  kaçınan komutanın, piyade tümenimiz yenilip geri çekilirken atları üzerinde bulunacak olan, içgüçleri yükselmiş başkaldırıcıların hangi yanına ve nasıl saldırmayı düşündüğü gerçekten her asker için üzerinde durulacak bir sorundur. Böyle şey olamaz! Bu düşman atlıları, geri çekilmek zorunda bıraktığı piyadeden dönüp Refet Paşa süvarileri üzerine atılmayacak mıydı?

Baylar, savaş alanına, top ve tüfek sesine gelen bir kuvvetin, bir tek tüfek bile olsa, kendinden olan ve savaşan bir kuvvetin yenilmesini bekleyip ondan sonra iş görebileceğini sanması, yalnız asker olanların değil, en kısa görüşlü insanların bile usa yatkın bulacağı bir düşünce değildir. Görev ve özveri, savaşan birliklerin, yenilmeden e çekilmeden başarısını sağlamaya çalışmakla yapılır.

Arkadaşı savaşırken ve yardım beklerken seyirci kalmış komutanlar, arkadaşının yenilmesine tanık olabilirlerse de, tarihin ezici yergisinden ve suçlamasından hiç mi hiç kurtulamazlar.
       İzzettin Paşa, ll Ocak l92l günü öğlesinden l3 Ocak gece yarasına dek süren sert ve kızışmış savaşlar sırasında, süvari birliklerinin de savaşa katılması zamanının geldiğini Genelkurmay Başkanlığına bildirmişti. Refet Paşa, Güney Cephesinden getirtmekte olduğu Sekizinci Tümen yetişebilirse, l4 Ocak’ta saldırıya geçmek niyetinde olduğunu birliklerine duyuruyordu. İzzettin Paşa ll, l2, l3 Ocak günlerinde yalnız başına düşmanla savaştıktan sonra, akşam gün batarken, yaptığı bir karşı saldırıyla başkaldırıcıları yendi ve kaçmak zorunda bıraktı. Refet Paşa savaşa seyirci kalmakla büyük bir fırsat kaçırdı. Etem’in ve kuvvetlerinin kaçmasına elverişli bir durum yarattı. l4’üncü günü, buyruğu altındaki bütün süvari kuvvetlerini, Süvari Tümeni Komutanlarından Derviş Bey’in (Kolordu Komutanı Derviş Paşa) buyruğu altına vererek onu, Etem’i kovalamakla görevlendirdi. Derviş Paşa, geceleri de yürüyerek, Afşar’da, özellikle Gediz’de Etem kuvvetlerinin gerilerine doğru yönelttiği korkunç vuruşlarla Etem, Tevfik, Reşit kardeşleri bocalattı. Kuvvetlerinin toplanmasına za­man bırakmadı. Derviş Bey, Etem ve kardeşlerini, l4 Ocak­tan 22 Ocağa dek dokuz gün soluk aldırmaksızın boyuna kovalamıştır. Sonunda bütün Etem kuvvetleri tutsak edilmiş, yalnız Etem, Tevfik ve Reşit kardeşler yeni görev almak üzere düşman içine kaçabilmişlerdir.

İZZET VE SALİH PAŞALAR, NE OLURSA OLSUN, İSTANBUL’A GİTMEK İSTİYORLARDl

Sayın baylar, Ankara’da bulunan İstanbullu konuklarımıza bir, bir buçuk ay süren konuklukları sırasında çok şeyler gösterebildiğimizi sanıyorum. Ayaklanan Etem ve kardeşlerinin kuvvetleri ortadan kaldırıldı. Yunanlıları, üç günde İnönü’de yendik. Büyük Millet Meclisinin kıvanç ve gönül rahatlığı duyacağı yeni bir dönem açıldı. Ama İzzet ve Salih Paşalar bunların hiçbirinden kıvanç duymuş gö­rünmüyordu; yurt özlemine tutulmuş gibi, ne olursa olsun İstanbul’a gitmek istiyorlardı. İstanbul’daki arkadaşlarının da çok kaygı duymakta oldukları anlaşılıyordu.

Ankara’ya gelişlerinden on gün sonra, Fransız telsi­ziyle, Zonguldak’a bir telyazısı gelmişti. Telyazısı şudur:

                                                                               l6 Aralık l92l

Zonguldak Mutasarrıflığı Aracılığıyla İzzet

Paşa Hazretlerine

         Sizlerden şimdiye dek bir bilgi alınamadığından yüksek kurulunuzun Ankara’ya varış haberinin beklenilmekte olduğu.

                                                                                Mustafa Arif

                   İki gün sonra Adapazarı üzerinden de şu telyazısı geldi:

                            Dahiliye Nazırı İzzet Paşa Hazretlerine

Sizlerden bir bilgi alınamadığından Ankara’ya varış haberinizin beklenilmekte olduğu üzerine birkaç gün önce Zonguldak yoluyla çekilen tel karşılığının çabuklaştırılması rica olunur.

Dahiliye Nazırı Vekili

 Mustafa Arif

Tevfik Paşa Hükümeti adına Ziya Paşa’nın İnebolu’ya gönderdiği bir özel görevli, l0/ll Ocak l92l’de uzun bir kapalı telle birtakım bilgiler veriyordu.

İzzet Paşa kurulunun Anadolu’daki hükümetle birlik olduğu haberi İstanbul’ca doğrulanmış. Hükümet, İzzet Paşa’dan bilgi istiyormuş. Ziya Paşa, Safa, Mustafa Arif ve Raşit Beyler de demişler ki: “Yurdun çıkarı, kurulun Ankara’da kalmasını gerektiriyorsa buna bir şey denilmez. Böyle olunca da, hükümetin düşmesi gerekir. Ancak, biz de bu yurdun çocuklarıyız. Hiç olmazsa durumdan bizlere de bilgi versinler. Bizi aydınlatsınlar, ona göre bir yol tutalım.”

Ziya Paşa, Paris’ten, Ahmet Rıza Bey’den aldığı bir mektupta yazılanlardan ve İstanbul’da güvenilir bir kay­nakta o elde ettiği bir bilgiyi de açıklatıyordu.

Ahmet Rıza Bey diyormuş ki: “Eğer Ulusal Kuv­vetlerin savaş gücü elveriyorsa İzmir sorunu, iyi hazır­lanmış bir baskınla oldubittiye getirilerek çözümlenmeli­dir.” Aldığı bilgi bunu doğruluyormuş. Kral Konstantin’i tutacaklarmış.

 Ziya Paşa’nın özel olarak edindiği bilgiler de, son konferanstan önce Yunanlıların, desteklenerek, büyük bir saldırıya geçirilecekleri yolunda idi.

         Damat Ferit Paşa çok sıkı çalışmaya başlamış. Yeni kurulacak hükmet için,  Baltalimanı’nda türlü türlü lis­teler düzenlenmeye başlanmış.

İnebolu’ya gelmiş olan özel görevli aracılığıyla Ziya Paşa’ya ve arkadaşlarına gönderttiğim yanıtta, verdikleri bilgiye teşekkürden sonra: İzzet ve Salih Paşalar, ortak amacımızın kesin gereği olarak Ankara’da kalmışlardır.” dedim. Kendilerinin İstanbul’da iş başında kalmaları uygun ise de, görevden uzaklaştırılmadan önce, hepsinin, şimdiden el altında bulunduracakları güvenilir ve hızlı giden bir araçla hemen Anadolu’ya gelmelerinin, yurdun yüksek çıkarları için gerekli olduğunu ve böylelikle yapacakları hizmet ve özveriye ulusça pek çok değer verileceğini yaz­dım.

          Özel görevlinin İstanbul’a döndükten sonra İnebolu’ya gönderdiği ve oradan l9 Ocak l92l’ de Ankara’ya çekilen kapalı telde, Ziya Paşa ve arkadaşlarının görüşüme uygun bir yol tutmaya karar verdikleri bildirilmişti.

SADRAZAM TEVFİK PAŞA BENİMLE İLİŞKİ KURUYOR

Baylar, bu günden bir hafta kadar sonra Kocaeli Komutanlığından şöyle bir telyazısı aldım:

                                                          Geyve İstasyonu, 26.l.l92l

Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Yurdun yüksek çıkarlarıyla ilgili önemli bir konu üzerinde Sadrazam Paşa’nın sizinle makine başında görüşmek istedikleri İstanbul Telgraf Genel Müdürlüğünün 26.l.l92l günü saat öğleden Sonra l6.30’da yazdırdığı telle bildirilmektedir. Bu konudaki buyruklarımızı ve izinlerinizi dilerim.

Kocaeli komutanlığına aynı gün makine başında verdiğim karşılıkta dedim ki:

İstanbul, Geyve ile doğrudan doğruya nasıl haberleşebilir? İstanbul’da Tevfik Paşa ile ya da herhangi biriyle haberleşip ilişki kurabilmem için, Bakanlar Kurulundan ve belki Meclisten karar almak gerekeceğinden bu konuda şimdiden bir şey diyemem. Tevfik Paşa ile telgraf görevlisinin bile açıktan açığa haberleşmesi, yabancıların İstanbul’a karşı olan durumumuz üzerindeki görüşlerini alt üst edeceğinden, uygun değildir. Ancak Tevfik Paşa bana değil, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetine başvurmak dileğinde ise, bu dileği kabul edilir. Bunun özel olarak ve haberin bize ulaştırıldığı yolla Tevfik Paşa’ya duyurulmasında sakınca yoktur.

İstanbul’dan Adapazarı’na telgraf yolu, oradan da Geyve’ye askerlerce korunup kullanılan telefon yolu vardı. Tevfik Paşa’nın benimle kapalı olarak görüşmek istemesi üzerine İstanbul teli Ankara’ya bağlatıldı.

Tevfik Paşa’dan açık olarak şu teli aldım:

                                                                       İstanbul, 27.l.l92l

                              Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı

Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

25 Ocakta Paris’te toplanan kurulun aldığı kararlar gereğince doğu sorununun çözümünü görüşmek üzere 2l Şubatta Londra’da itilaf devletleri delegeleriyle Osmanlı ve Yunan hükümetleri delegelerinden kurulacak bir konferans, toplantıya çağrılacaktır .Yürürlükteki antlaşmada sonraki olaylar dolayısıyla zorunlu görülecek değişiklikler yapılacaktır. Yüce Hü­kümete gönderilecek çağrı için, Mustafa Kemal Paşa’nın ya da Ankara’ca yetki verilmiş delegelerin Osmanlı delegeler kurulu arasında bulunmaları koşulu ileri sürülmüştür. Bu kararları, İtilaf devletlerinin İstanbul temsilcileri

Görevlendireceğiniz delegeler buradan seçeceğimiz kişilerle birleşerek yola çıkacaklardır. Kararı ve yanıtınızı bekliyorum. Dikkatli dav­ranılması gereken bir zamanda bulunduğumuzdan, bu gibi kimi önemli bil­dirimler         telgraf yolunun açık bulundurulması rica ederim. Makine başında hemen yanıt verilebilecekse telgraf başında beklemekteyim efen­dim. Bir            var efendim.

Tevfik

         Şifrenin açılmışı da şu idi :

İstanbul, 27 Ocak l92l

Saat: 8 sonra

                                   Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

Londra Konferansında etkin konuşmak için Yunanlıların, bir kolorduyu İzmir’e göndermekte ve Trakya’daki kuvvetlerini de Anadolu’ya yollamakta olduğu ve on güne dek bir saldırıya başlayacakları inanılır kaynaklardan öğrenilmiştir.

Tevfik

TEVFİK PAŞA’YA VERDİĞİM RESMİ VE ÖZEL YANlTLAR

                            Baylar, Tevfik Paşa’ya yanıt olarak çektiğim tel şu

idi:

                                                                       Ankara/ 2l.l.l921

İstanbul’da Tevfik Paşa Hazretlerine

Y: 27.l.l92l tele:

Ulusal buyruma dayanarak Türkiye’nin yazgısını elinde tutan, yasal ve bağımsız tek egemen kuvvet, Ankara’da sürekli çalışmakta olan Türkiye Büyük Millet Meclisidir. Türkiye ile ilgili bütün sorunları çözümleyecek ve her türlü dışişlerinde başvurulacak kat, ancak bu Meclisin Bakanlar Kurulu­dur. İstanbul’daki herhangi bir kurulun hiçbir yönden yasal ve hukuksal bir niteliği yoktur. Bunun için, böyle bir kurulun kendine hükümet adını vermiş olması, ulusun egemenlik haklarına açıkça aykırıdır ve bu ad altında, yurdun ve ulusun aşamayla ilgili işlerde dışarıya karşı, kendini başvurulacak kat olarak göstermesi uygun görülemez. Kurulunuza düşen yurt ve vicdan ödevi, hemen durumun gerçeklerine uyarak, ulus ve yurt adına başvurulacak yasal hükümetin Ankara’da olduğunu kabul edip bildirmektir. Ulusumuz Ve yurdumuz adına yasal yetkili hükümetin Ankara’da olduğun İtilaf devletlerinin anlamış oldukları kuşku götürmez       de, sözü geçen devletlerin bu görüşlerini açığa vurmakta gecikmeleri, İstanbul’da aracı bir kurul bulunmasının kendileri için yararlı olabileceğini sanmalarından ileri geliyor.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti; barışı gerçek bir içtenlikle dilediğini açıklamış; yalnız ulusal haklarının tanınmasını istemekten öteye geçmeyen koşullarını birçok kez duyurmuş ve bu haklar tanınırsa, istenilecek görüşmeleri kabule hazır olduğunu bildirmiştir. İtilaf devletleri Londra’da toplayacakları konferansta doğu sorununu adalet ve hak çerçevesi içinde çözümlemeye karar vermişlerse, çağrılarını Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetine doğrudan doğruya göndermelidirler. Yukarıda sözü edilen koşullara uygun olarak yapılacak çağrının Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetince iyi karşılanacağını yeniden bildiririz.

Saat: 00.30 önce.

                                                                      Türkiye Büyük Millet Meclisi

                                                                                           Başkanı

                                                                                      Mustafa Kemal

         Bunun arkasından da kendim özel olarak şu teli çektim:

        Tel

Ankara, 28 Ocak l92l

                                İstanbul’da Tevfik Paşa Hazretlerine

Sizin gibi yaşadığı sürece bu ulusa ve yurda aralıksız olarak değerli hizmetlerde bulunmuş sayın bir kişi için, bütün geçmiş hizmetlerinizi tamam­layıp yüceltecek eşsiz, tarihsel bir fırsat çıktığı kanısındayız. Biz tam birlik içinde iş görmek istiyoruz. İstanbul Hükümetinin aracılığı ile çağrıldığımız konferansta, yurdu ayrı ayrı temsil edecek iki kurulun ne denli sakıncalar doğuracağını tümüyle anladığınıza inanıyoruz.

Ulusun, salt egemenlik haklarını koruma uğrunda harcadığı emekler, akıttığı hesapsız kanlar, birçok iç ve dış güçlüklere karşı gösterdiği dayanç ve direnç, bugün karşısında bulunduğumuz elverişli yeni durumu yarattı. Bir yandan da, dünya olayları, dayanç ve direncimizin temel amacı olan tam bağımsızlığımızı sağlayıcı bir yolda gelişmektedir. Bizi tutsak olmaya ve yıkılmaya zorlamak isteyen hükümetler karşısında, ulusal hak!arımızı savunurken, maddesel ve ruhsal bütün güçlerimizi birleştirmemiz çok gereklidir. Bunun için Padişah Hazretlerinin, yurtta ulusal buyrumun belirdiği tek yüce kat olan Türkiye Büyük Millet Meclisini tanıdığını resmi olarak bildirmesi artık gerekli olmuştur. Böylece, İstanbul’un, yurda arka arkaya birçok za­rarlar getirdiği kötü deneyler sonunda anlaşılan ve ancak yabancılar yararı­na sürdürülen olağandışı durumuna bir son verilebilir. İtilaf devletleri temsilcilerinin yaptığı bildirim gösteriyor ki, İstanbul’dan gidecek bir delegeler kurulunun Londra Konferansına katılabilmesi, ancak bu kurulda Ankara Hükümetince tam yetki ile görevlendirilmiş temsilcilerin de bulunması koşuluna bağlıdır. Böylece İtilaf devletleri, Türkiye adına barış görüşmele­rine katılacak delegelerin ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetince gönderilebileceğini yeter bir açıklıkla ortaya koymuş oluyorlar. Gerçekte ey­lemli olarak ve hukuk açısından yurtta yasal tek hükümet olan Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin koyduğu ve yayımladığı ilkeleri kabul buyurma­nızı ve bu ilkelerin düşmanlarımızca da kabulünü kolaylaştırmak için bize katılarak durumunuzu saptamanızı ve düzeltmenizi, tarih ve ulus karşısın­da yüklendiğimiz görev ve yetkiyle öneririz. Böylece, savaşımımızı mutlu bir sonuca eriştirmek işi çabuklaştırılmış olur. Birlik olarak çalışmak ve ulusal istekleri olanca gücümüzle savunmak düşüncesiyle ve içtenlikle yaptığımı bu öneri kabul buyurulmaz ve uygulanmazsa, padişahlık ve halifelik katında oturan Padişah Hazretlerinin durumunun sarsılmasından haklı olarak korkulur ve biz, ulusal buyrumun vermiş olduğu hukuka dayanan ve edimli bütün yetkileri elinde bulunduran bir hükümet olarak şimdiden bildirir ve belirtiriz ki, bundan doğacak sorumluluk, önceden kestirilemeyecek olan bütün sonuçlarıyla, doğrudan doğruya Padişah Hazretlerinin olacaktır. Bu durum karşısında sizlerin, vicdan görevinizle tarihsel görevinizi tam olarak yapmanızı ve sonucunu bize kesin ve açık olarak bildirmenizi bekliyoruz. Özel saygılarımızın kabulünü rica ederiz efendim.

                                                                                              Türkiye Büyük Millet Meclisi

                                                                                                               Başkanı

                                                                                                          Mustafa Kemal

Sayın baylar, aslında hiçbir etkisi kalmayıp hükümet durumuna düşmüş bulunan, ama varlığı da çok sakıncalı olan İstanbul Hükümetini ortadan kaldırmak önem­liydi. Buna engel olanların başında padişah ve halife bulunuyordu. Bundan dolayı durumun açıklık kazanması için, yapılacak ilk işin, padişahlık ve halifelik katına, Türkiye Büyük Millet Meclisini ve Hükümetini tanıtmak olması gerekirdi. Gerçekte, elimiz altında ve yakınımızda olmayan bu kata karşı başka bir işlem uygulamaya, şimdilik gücümüz de yetmezdi. Bunun için, Tevfik Paşa’ya yine o gün şu üçüncü teli de yazdım:

Ankara, 28 Ocak l92l

                                           İstanbul’da Tevfik Paşa Hazretlerine

Resmi ve özel telyazımızdaki düşünce ve önerilerimizi aşağıda özet olarak yeniler ve gereğinin tez elden yapılmasıyla sonucunun bildirilmesini rica ederiz:

l-Padişah, Türkiye Büyük Millet Meclisini tanıdığını kısa bir buyrukla açıklamalıdır. Bu buyruk, padişahlık ve halifelik katının dokunulmazlığını temel ilke olarak kabul etmiş olan Türkiye Büyük Millet Meclisini, şimdiki durumu, niteliği ve yetkisiyle Padişahın kabul buyurduklarını kapsamalıdır. Başkaca ayrıntıların eklenmesi şimdilik karışıklığa yol açabilir.

2-Birinci madde hükmü yerine getirildiğinde yalnız ulusumuzu ilgilendiren iç durumumuzun düzenlenmesi aşağıdaki gibi olabilir:

Padişah Hazretleri eskisi gibi İstanbul’da otururlar. Yetkili ve sorumlu olup her saldırıdan korunmakta olan ve her türlü bağımsızlık koşul­larını özünde toplamış bulunan Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükümet, şimdilik Ankara’da bulunur. Doğal olarak, artık İstanbul’da hükümet adı altında bir kurul kalmaz. Ancak, İstanbul’un özel durumu dolayısıyla Padişahın yanında, Büyük Millet Meclisince görevlendirilecek ve yetki verilecek bir kurul bulundurulur.

3-İstanbul kenti ve dolayları yönetiminin nasıl düzenleneceği daha

sonra düşünülür ve uygulanır.

        4-Bildirilen koşullar kabul edilip uygulanınca, Büyük Millet Meclisinin onayladığı bütçemize padişah ve padişah soyundan kişiler için daha önce konulmuş olan ödenekle birlikte, gereken bütün görevlilerin ve öbür aylıklıların aylıklarını vermek için gerekli paralar hükümetçe sağlanacak ve ödenecektir. Akçalı gücümüz bunu karşılayacak yeterliktedir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal

Tevfik, Paşa’nın bu uzunca telimize gece verdiği ya­nıt çok kısa oldu. Tevfik Paşa’nın yanıtı şu idi:

Tel                                                                                28/29.l.l92l

Telyazılarını aldım. Yarın kurulu toplayarak saat altıda bilgi veririm efendim.

TEVFİK PAŞA VE ARKADAŞLARl ANADOLU’YU İSTANBUL HÜKÜMETİNE BAĞLAMAYA ÇALlŞlYORLAR

Tevfik Paşa, kurulunu toplamış; şu yanıtı verdi. Bunu da, olduğu gibi bilginize sunacağım:

                                                                             İstanbul, 29.l.l92l

Ankara’da Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

28 Ocak l92l günlü üç telyazınıza yanıttır:

Şimdiki hükümet, İstanbul ile Anadolu’nun birleşmesindeki yararlara öteden beri değer verdiğinden bu amaçla iş başına gelmiş ve şimdiye dek bu uğurda çalışmıştır.

Ulusun egemenlik haklarını korumak için harcadığınız emeklerin ve verdiğiniz kurbanların, karşısında bulunduğumuz elverişli durumu yarattığı, buna büyük ölçüde etki yaptığı kanısındayız. Bundan ötürü bir ulusal yarar sağlayacak önerilerinizi kabule hazırız. Bu bakımdan, bildirdiklerinizle ilgili görüşlerimizi aşağıda açıklıyorum:

Konferansa dolaylı olarak çağrılmanız doğaldır. Çünkü İtilaf devletleri hükümetlerinin temsilcileri buradadır. Bunun için, İstanbul’da bulunan ve sizinle işbirliği yapmaya çalışan bir hükümet aracılığıyla bildirim yapılması pek doğal görülmelidir. Şimdiye değin Anadolu’yu tanımaya bile gerek gör­meyen Avrupa hükümetlerinin, özellikle Anadolu delegelerinin konferansta bulunmaları koşulunu koymaları sevindiricidir. Bu bakımdan, bir yöntem sorunu yaratarak bu mutlu değişimden yararlanmamak, ulusa karşı yüklendiğiniz görevle hiç bağdaşmaz. Doğrusu aranırsa, birleştiğimiz kamuya duyurulduktan sonra, delegelerimiz de ayrı ayrı değil, hep birlik sayılır. Delegeler kabul edilen ilkeler çerçevesi içinde konuşacaklarına göre bu konu­da bir sakınca düşünülemez. Demek, devlete ve ulusa karşı yükümlü olduğumuz görev  bu tarihsel anda bize uzatılan elden yararlanmayı kesin olarak buyurmaktadır. Bundan kaçınmanın, Yunan isteklerine karşı savunmasız kalmamıza ve yurdumuzda daha uzun zaman savaş yıkımlarının sürüp gitmesine açacağı düşünülmelidir. Aslında, isteklerimizi konferansta ileri sürmek ve hakkımızı Avrupa’ya duyurmak, söz gelişi, konferans sonuçsuz bile kalmış olsa bir dokunca getirmez. Sizin ve arkadaşlarımın yurtseverliği, bu fırsatın kaçırılmayacağı güvencesini vermektedir. Şimdiye dek eski hükümetlerce alınmış ve her iki yan için kötü sonuç vermiş olan kararlar kaldırılacağı için aramızda artık ikilik kalmamıştır. Ancak, İstanbul düşman ellerinde bulunduğundan, buradaki hükümetin kaldırılması, hükümet işleri­nin büsbütün İtilaf devletleri eline geçmesine ve sonuç olarak, antlaşma­daki, İstanbul’la ilgili maddelerin yürürlüğe konulmasına yol açacaktır; ayrıca, savaş durumunda bulunduğumuz Yunan şu sırada İstanbul ve dolaylarında bulunuşu da, bu önerileri uygulanamaz bir duruma getirmiştir. Kurulumuzun iş başında kalma düşüncesinin bu görüşlere etki yapmadığından size söz etmeyi bile gerekli görmem. Gerçekte bugün en ivedilikle çözümü gereken sorun, zaman yaklaşmakta olan konferansa delegelerimizi yetiştirmektir .Biz konferansa katılmayacak olursak, Yunan­lılar katılacakları için, yoklayın ı hüküm giymek ve davamızı yitirmek tehlikesi belireceğinden bu konuda sorumluluk kabul edemeyeceğimizi bildirir ve toplantı gününden önce konferans yerinde bulunmak yararımıza olacağından delegelerinizin ivedilikle buraya gönderilmesini rica ederim.

Sadrazam Tevfik

Sayın baylar, Tevfik Paşa ve hükümeti, İstanbul ile Anadolu’nun birleşmesi için çalışmış olduğunu söylüyor. Doğrudur. Biz de bunun için çalışmakta idik; şu ayrımla ki, Tevfik Paşa ve arkadaşları Anadolu’yu, eskiden olduğu gibi, İstanbul’a bağlamak ve tutsak etmek istiyorlardı. Oysa İstanbul, düşman kuvvetlerinin elinde bulunuyordu. Tevfik Paşa ve arkadaşları, Anadolu’yu İstanbul hüküme­tine bağlamaya çalışıyor. Öyle bir hükümete ki, dünyada varlığına ses çıkarılmıyorsa düşman isteklerini kolay­laştırmaya yarayacak nitelikte görüldüğü içindi. Tevfik Paşa ve arkadaşlarına göre elverişli durumun doğmasında Anadolu’nun verdiği savaşımın büyük etkisi vardır. Ama, bu durumu yaratan yalnız Anadolu’nun savaşımı değildir. Belki bu yaşlı politikacı, kendisinin iş başına gelmesi üze­rine bu başarının elde edildiğini sanıyordu.

ANAYASANlN TEMEL MADDELERİNİ TEVFİKPAŞA’YA BİLDİRDİM

 Tevfik Paşa’ya şöylece yanıt verdim:

                                                                       Ankara, 30.l.l92l

İstanbul’da Tevfik Paşa Hazretlerine

         l-27.l.l92l ve 28.l.l92l günlerinde çektiğim üç tel ile sizlere gerekli bulunan ve benimsenip uygulanması zorunlu olan bütün konuları açıklık ve kesinlikle bildirmiş olduğuma inanıyorum. Buna karşın 29 Ocak l92l günlü telinizle durumun daha gereği gibi anlayışla ve ele alınmadığını gördüm. Durumun önemi ve zamanın inceliği dolayısıyla, sizinle birlikte yüksek arkadaşlarınızı ve özellikle Padişah Hazretlerini her bakımdan bir kez daha aydınlatmamız bir görev oluyor. Düşünce ve yargılarınızdan doğru sonuçlar çıkarmamızı kolaylaştırmak amacıyla Türkiye Büyük Millet Meclisince konulan ve uygulanan Anayasanın temel maddelerini olduğu gibi aşağıda bildiriyorum:

                                                         Anayasa

                                                   Temel Maddeler

          l-Egemenlik sınırsız ve koşulsuz olarak ulusundur. Yönetim yönte­mi halkın kendi yazgısını edimli olarak kendinin yönetmesi ilkesine dayanır .

          2-Yürütme gücü ve yasama yetkisi, ulusun tek ve gerçek temsilcisi olan Büyük Millet Meclisinde belirir ve toplanır.

          3-Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisince yönetilir ve hükümeti “Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti” adını taşır.

          4 -Büyük Millet Meclisi iller halkınca seçilen üyelerden kurulur.

         5 -Büyük Millet Meclisinin seçimi iki yılda bir yapılır. Seçilen üyele­rin üyelik süresi iki yıldır; bunlar yeniden seçilebilirler. Eski meclisin yeni meclis toplanıncaya dek sürer. Yeni seçim yapılamayacağı anlaşılırsa toplantı dönemi yalnız bir yıl uzatılabilir, Büyük Millet Meclisi her biri, yalnız kendini seçen ilin vekili olmayıp bütün ulusun vekilidir.

        6-Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu, kasır başında çağrısız toplanır.

        7-Din uyruklarının  yerine getirilmesi; bütün yasaların konulması,  değiştirilmesi, kaldırılması, antlaşma ve barış yapılması ve savaş kararnamesi gibi temel haklar Büyük Millet Meclisi’nindir. Yasalar ve tüzükler düzenlenirken, halkın işine en uygun ve zamanın gereklerine en elverişli din ve hukuk hükümleriyle töreler ve önceki işlemler temel olarak alınır. Bakanlar Kurulunun görev ve sorumluluğu özel yasayla belirtilir.

        8-Büyük Millet Meclisi çeşitli bakanlıkları özel yasasına göre seçtiği bakanlar aracılığıyla yönetir. Meclis yürütme işleri için bakanlara yönerge verir ve gerektiğinde bunları değiştirir.

        9-Büyük Millet Meclisi genel kurulunca seçilen başkan bir seçim dönemi süresince Büyük Millet Meclisi Başkanıdır. Bu kimlikle Meclis adına imza atmaya ve Bakanlar Kurulu kararlarını onaylamaya yetkilidir. Bakanlar Kurulu üyeleri içlerinden birini kendilerine başkan seçerler. Ancak Büyük Millet Meclisi Başkanı Bakanlar Kurulunun da doğal başkanıdır.

II -Anayasanın işbu maddelerle çelişmeyen hükümleri eskiden olduğu gibi yürürlüktedir .

Yukarıda belirttiğim temel maddelere aykırı bir yol tutamayacağı mızı ve buna yetkili olmadığımızı yüksek dikkatlerine önemle sunarım. Meclis Başkanlığıyla başlayan yazışmamızın gerektirdiği işlemin yürütülmesi Bakanlar Kuruluna bırakılmıştır efendim.

Türkiye Büyük Millet MeclisiBaşkanı Mustafa Kemal

 İLK ANAYASAMlZlN TARİHÇESİ

Sayın baylar, bu telyazımda, temel maddelerini bil­dirdiğim Anayasa, daha on gün önce, yani 20 Ocak l92l gününde Meclisten çıkmıştı. Meclisin ve ulusal hükümetin durumunu, yetkisini, kuruluşunu ve niteliğini saptayıp belirten ilk yasadır. Meclis 23 Nisan l920’de açıldığına göre, bu Anayasa’nın Meclisten çıkarılabilmesi için dokuz aylık bir zamanın geçmesi gerekmişti. Bu gecikmenin nedeni üzerinde biraz bilgi verebilmek için, izin verirseniz, kısa bir açıklamada bulunayım:

Biliyorsunuz ki, Meclisin açılmasından sonra çok gerekli ilkeleri içine alan bir önerge vermiştim. Meclis ve onun Bakanlar Kurulu, o ilkeleri işlemler üzerinde ilk günden uygulamaya başlamıştı. Bir yandan da, kurulmuş olan Temel Haklar Yarkurulu, bu önerge kapsamı temel olmak üzere, bir yasa tasarısı hazırlamaya başladı. Ancak, dört aylık bir süre sonunda bu yarkurul “Büyük Millet Meclisinin Kuruluş ve Niteliği ile ilgili Yasası” başlıklı sekiz maddelik bir tasarıyı Meclise getirdi. l8 Ağu0stos l920 gününde ivedilik kararıyla görüşülmesine başlanan bu yasa maddelerinin uzunca bir gerekçesi de vardır.

Yarkurul tutanağının, Büyük Millet Meclisini tanıml­ayan satırları arasında şu tümceler yazılı idi: “Halife ve Padişahın tutsak oluşundan ve başka olayların da buna eklenmesinden doğan zorunluk üzerine kurulan Meclisi­mizin, bugünkü kuruluşuyla sonsuza değin sürüp gide­ceğini kabul etmek ve olağandışı durumlara olağan bir biçim vermek olur; oysa, olağandışı durumların kalımlı olamayacağı genel bir kuraldır. Ancak, saldırıya uğrayan padişahlık ve halifelik hakkı ile yurt ve ulus bağımsızlığının elde edilmesine ve pekiştirilmesine değin bu durumun sür­dürülmesi ve temel amaç olan kutsal umuların2 gerçekleş­mesi ile Meclisin olağan bir duruma girmesi uygun görül­müş ve onun için ikinci maddenin birinci bölümü’amacın gerçekleşmesine değin’ sözüyle bağımlı kılınmıştır. Gerçekte, Meclisin toplanma süresi zamanla belirlenip sınırlanmamıştı.

Bu görüşe ve nedenlere göre, l920 Ağustosunda daha Türkiye Büyük Millet Meclisinin kalıcı olmadığı, durum ve niteliğinin de olağandışı olduğu düşüncesinin geçerli bulunduğu anlaşılıyor.

Yasa maddelerinin birincisi de: “Büyük Millet Mec­lisi, yasama ve yürütme güçlerini kendinde toplar ve dev­leti bağımsız olarak kendisi yönetir” biçiminde idi. Bu madde ile Meclise verilen yetkinin bile, gerekçeye göre geçici olması gerekiyordu. Geçici nitelikte olan bir kuru­mun yetkisi de varlığı süresince var olur.

Temel Haklar Yarkurulunun görüş ve düşüncesi, Mecliste de böylece belirdi. Meclis üyelerinden birçokları amacın açıklanmasında, Yarkurulun dediklerini eksik bularak açıklık getirilmesini önerdiler. Dediler ki: “Birinci maddenin başına l. Halifelik ve padişahlığın kurtulmasına, yurt ve ulus bağımsızlığının sağlanmasına değin” biçiminde açıklık verici sözler eklemek gerekir.  İkinci maddedeki “Amacın gerçekleştirilmesine değin”, sözü yerine de yukarıdaki açıklayıcı sözlerin konulması istendi. Bu konu çok tartışmalara yol açtı. Kimi milletvekilleri: “Yalnız, halifelik sözcüğünü koyalım ;bu, padişahlığı da kapsar.” dediler.

Kimi hoca efendiler bunu kabul etmediler. “Halifelik dinsel bir görevdir.” düşüncesinde bulundular. “Halifelikte dinsel görev yoktur.” diyenlere, hoca efendiler şu yolda karşılık verdiler: “Padişahlık egemen olduğu ül­keleri kapsamına alır. Halifelik ise yeryüzündeki bütün Müslümanları kapsamına alır.”

Bu tartışmalar günler ve günlerce sürüp gitti. Çarpışan görüşlerden biri açık idi: “Halife ve padişah var­dır ve var olacaktır. O var olunca bugünkü durum, kuruluş ve yetki geçicidir. Padişah ve halife, çalışmaya fırsat bu­lunca, Anayasanın ve siyasal kuruluşun ne olacağı bellidir, bilinmektedir. O bakımdan yeni bir şey düşünmek söz konusu değildir. Halife ve padişahın çalışır duruma gelmesini sağlayıncaya dek, Ankara’ya toplanmış olan birtakım kişiler, geçici önlemlerle çalışacaklardır.”

HALİFELİK VE PADİŞAHLlK SORUNLARl ÜZERİNDE TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİNDE YAPTlĞlM AÇlKLAMA

Buna karşı olan görüşte açıklık yoktu: “Padişahlık ulusa geçmiştir; padişahlık kalmamıştır. Halifelik de pa­dişahlık demektir; böyle olunca onun da varlığının bir anlamı yoktur.” diye apaçık konuşulamıyordu. Otuz yedi gün sonra, 25 Eylülde, bir gizli oturumda Meclise birtakım açıklamalar yapmayı yararlı gördüm. Ortaya atılan duygu ve düşüncelere gerekli karşılıkları verdikten sonra başlıca şu düşünceleri ileri sürmüştüm:

Türk ulusunun ve onun biricik temsilcisi bulunan Büyük Meclisin, yurt ve ulusun bağımsızlığını, yaşamasını güven altında bulundurmaya çalışırken, halifelik ve padişahlıkla, halife ve padişahla bu denli çok ilgilenmesi sakıncalıdır. Şimdilik bunlardan hiç söz etmemek yüksek çıkarlarımız gereğidir. Eğer amaç bugünkü halife ve padişaha olan bağlılığı bir daha söyleyip belirtmekse bu kişi hayındır. Düşmanların, yurt ve ulusa kötülük yapmakta kullandıkları maşadır. Buna “halife ve padişah” deyince, ulus, onun buyruklarına uyarak düşmanların isteklerini yerine getirmek zorun­da kalır. Hayın, ya da bulunduğu katın gücünü ve yetkisini kullanması yasak edinmiş olan kişi, aslında padişah ve halife olamaz. “Öyle ise, onu atıp yerine hemen başkasını seçeriz.” demek istiyorsanız, buna da bugünkü durum ve koşullar elverişli değildir. Çünkü padişahlıktan ve halifelikten atılması gereken kişi, ulusun içinde değil, düş­manların elindedir. Onu yok sayarak başka birini padişah ve halife olarak tanımak düşünülüyorsa, o zaman bugünkü halife ve padişah, haklarından vazgeçmeyerek İstanbul’daki hükümetiyle, bugün olduğu gibi, yerinde oturup çalışmalarını sürdürebileceğine göre, ulus ve Büyük Meclis, asıl amacını unutup halifeler sorunu ile mi uğraşacak? Ali ile Muaviye çağını mı yaşayacağız? Kısacası bu sorun geniş ince ve önemlidir. Çözümü, bugünün işlerinden değildir.

       Sorunu kökünden çözümlemeye girişecek olursak bu­gün içinden çıkamayız. Bunun da zamanı gelecektir.

     Bugün koyacağımız yasa ilkeleri varlığımızı ve bağım­sızlığımızı kurtaracak olan Millet, Meclisini ve ulusal hü­kümeti güçlendirecek anlam ve yetkiyi kapsamalı ve dile getirmelidir!

Baylar, bu açıklamamdan bir hafta önce, ben de Mec­lise bir tasarı vermiştim. l3 Eylül l920 günlü olup siyasal, toplumsal, yönetimsel ve askeri görüşleri özetleyen ve yö­netim örgütleri ile ilgili kararları içine alan bu tasarı, Mec­lisin l8 Eylül l920 günkü toplantısında okundu. İşte bu­günden daha dört ay geçtikten sonra kabul edilen ilk Anayasa bu tasarından çıkmıştır.

LONDRA KONFERANSlNA KATlLACAK DELEGELER DOĞRUDAN DOĞRUYA ULUSAL BUYRUMU TEMSİL EDEN BÜYÜK MİLLET MECLLİSİNCE SEÇİLMELİDİR

Şimdi isterseniz İstanbul’la yapılan haberleşmelere geçelim.

Tevfik Paşa, 27 Ocak günlü telinde yazılı olanları 29 Ocak günlü teliyle yineledi. Bakanlar Kurulu Baş­kanlığından şu yanıt verildi:

Ankara, 30.l.l92l

İstanbul’da Tevfik Paşa Hazretlerine

İtilaf devletleri siyasasında Türkiye yararına beliren son gelişme ulusun özverili dayancının ürünüdür. Türkiye Büyük Millet Meclisinin, Sevr Antlaşmasının hiç bir maddesini kabul etmemesi üzerine ortaya çıkan şu durumdan ulusal çıkarların en uygun sonuçların elde edilmesi, Londra Konferansına katılacak delegelerin, doğrudan doğruya, ulusal uyruğu temsil eden Büyük Millet Meclisince seçilip görevlendirilmiş olmasına bağlıdır. Uğursuz Sevr Antlaşmasını imzalamış bir kurulun özel kalıtçısı olan kurulu­nuz üyeleri, ülkeye ve ulusa yarayışlı sonuçları elde edemezler. Bunun için si­zin yurdun yüksek çıkarlarını düşünerek bu barış görüşmelerinde, aradan çekilip, Büyük Millet Meclisi delegelerini, ulusal birliği bütünüyle gösterecek bir durumda serbest bırakmanız gerekir. Bundan ötürü, bir yandan, önceki bildirimimiz üzerinde yapılacak görüşmeleri sağlayıp yürütmeniz, bir yan­dan da aşağıdaki kararları ivedilikle kabul edip uygulamanız rica olunur:

l-Londra Konferansına katılacak Türkiye Delegeler Kurulu, yalnız Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetince seçilip gönderilecektir.

2-İşbu Delegeler Kurulu yanına verilmesini gerekli gördüğümüz kimi uzman danışmanları, siz hazır edip gerekli belgelerle birlikte Dele­geler Kuruluna katılmak üzere göndereceksiniz.

3-Bizim göndereceğimiz bu Delegeler Kurulunun bütün Türkiye’yi temsil edecek tek kurul olduğunu da İtilaf dev\etlerine bildireceksiniz.

4-Vaktin darlığı yüzünden alınan bu kesin ve değişmez kararlara uymazsanız ülkenin ve ulusun esenliği adına doğacak tarihsel sorumluluk tümüyle kurulunuzun olacaktır.

                                                                    Bakanlar Kurulu BaşkanıFevzi

Baylar, Tevfik Paşa’nın çalışma arkadaşı olup Ankara’da bulunan İzzet Paşa’nın da bir tel çekmesinin yararlı olacağını düşündük. İzzet Paşa’nın teli şu idi:

Şifre

                                                                                                 Ankara, 30.l.l92l

                                İstanbul’da Tevfik Paşa Hazretlerine

Şubat sonlarında Londra’da toplanacak konferansla ilgili olarak Türki­ye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa Hazretleriyle aranızda geçen açık yazışmalar kapsamını öğrenmiş bulunuyoruz. Kururumuzun uğradığı başarısızlıktan sonra yine düşünce bildirmeğe kalkışmak utanç verici olursa da, gerçek durum ve buradaki etkin görüşler üzerinde sizleri aydınlatmayı yurtseverlik duygusuyla gerekli görüyorum. İstanbul’un düşman elinde olması dolayısıyla oradaki bir hükümetin, ulusun temel çıkarlarını savunmaya gücü yetmeyeceği buraca doğal görülmektedir. Ayrı iki kurul olarak konferansa katılmaktan da, sonradan Anadolu ile İstanbul’un ayrıl­masına yol açılacağı korkusuyla çekinilmektedir. Mustafa Kemal Paşa Haz­retleri de telyazılarındaki görüşlerden vazgeçmeye aslında yetkili değildir. Tanrı’nın yardımıyla, Anadolu’daki karşı koymalar ve ayaklanmalar, kırılıp ortadan kaldırılmış ve çeteler dağıtılarak güçlü bir ordu ve hükümeti kurulmuştur. Avrupa’yı, Sevr Antlaşmasını bizim yararımıza değiştirmeye götüre­bilecek olan görüşmelerin kesilmesine meydan vermeyecek yardımlarınızın esirgenmemesini dostluğumuza dayanarak rica ederiz. Buradaki Türkiye Büyük Millet Meclisinin padişahça tanınması yolundaki temel koşul değiş­memek üzere, ayrıntılar ve başkaca önemsiz konular üzerinde görüşme yolu açıktır. Bu yolun kapanmasına meydan verilmemek üzere görüşlerinizin bildirilmesini dileriz.

Ahmet İzzet

TEVFİK PAŞA KORUMAYA ANT İÇTİĞİ ANAYASAYA BAĞLlLlKTAN AYRlLAMlYOR                                                                          

      Baylar, sizi yormazsam Tevfik Paşa’nın bu tele verdiği yanıtı da sunayım:

Şifre

İstanbul, 3l.l.l92l

Ankara’da İzzet Paşa Hazretlerine

Y: 30 Ocak l92l:

Hepimizin, hükümlerini korumaya ant içtiğimiz Anayasaya ayıcı temel değişiklikler yapmanın ve bunu kabul etmenin, yasanın açık hüküm­leri ile nasıl bağdaşabileceği düşünülmeğe değer. Bu konu, ancak Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’nin aracılığıyla gönderdiği telde bildirilen ve bi­zim de uygun bulup itilaf devletlerine kabul ettirmeye özenle çalıştığımız değişikliklerin, Tanrı yardımı ile yapılmasından sonra, yöntemine göre çö­zümlenecek iç sorunlardandır. Tersine bir tutum, dünkü telimizde de açık­landığı üzere, konferansa kabul edilmememize ve İstanbul’un hemen Osmanlı egemenliğinden çıkarılmasına ve Yunan isteklerine karşı savunmasız kalma­mıza ve belki de onların haklı görünmesine yol açacaktır. Telyazılarından, bir noktanın sizlerce iyi anlaşılmadığını seziyoruz. Konferansa, sizin ve bi­zim diyerek, iki kurul gönderileceğinin nereden çıkarıldığı anlaşılamıyor. Da­va birdir, savunma dayanakları birdir. Konferansa gönderilecek kurul üzerin­de de görüş birliğine varılırsa, yani oraca atanacak delegeler İtilaf devletleri­nin tanımakta olduğu hükümetin katacağı delegelerle birlikte giderse, kurul bir ve bütün olur, gerekli yetkiyi taşır ve çekinmeden birlikte ulusal davayı savunur. Böyle olması gerektiğinin oraca da kabul buyrulduğu delegelerin itilaf devletlerine tanıtılmalarım bizden istemelerinden açıkça anlaşılmaktadır. Ankara’ca yapılan bildirim ve sizin sözleriniz açıkça göstermektedir ki, İtilaf devletleri Anadolu delegelerini Londra Konferansına yalnız olarak ka­bul etmemektedirler. Bunla hükümet delegeleriyle birlikte bulunurlarsa ka­bul olunacaklardır. Böyle ayrılık sürdürülecek olursa belki de hiçbir tarafın delegeleri kabul edilmeyecektir. Konferansa yalnız buradan delege kabul edilmesi olasılığı varsa da Anadolu için bu olasılık da yoktur. Bundan ötürü, pek büyük özveriler ürünü olan bu değişiklikten bize dokuncalı sonuçlar doğabilir. Çünkü İtilaf çevrelerinde sayıları pek çok olan Yunan dostlarına: “Türkler doğuda savaşın sürüp gitmesini istiyorlar, barış ve anlaşmaya istekli değildirler.” diye propaganda yaparak bizden yana olanları kendilerine çevirmek, bizi haksız ve düşmanımızı haklı göstermek için tutanak verilmiş olur  İki yanın delegelerinden meydana gelmiş bir kurul gönderilirse isteklerimiz kabul olunmasa bile, bizden yana olan görüşleri tersine çevrilmemiş, belki de bize karşı olanların önemli bir bölümünü kazanmış oluruz. Zaman pek dardır. Yazışmalarla yitirilecek zaman kalmamıştır. Delegelerin hemen gönderilmesi yurt ve ulus çıkarları gereğidir. Sizinle sayın arkadaşlarınızın da geri gelmeniz gerekir. Çünkü oradaki görüşler üzerinde, yerinde yapılmış gözlemlerle edindiğiniz bilgilerden gereği gibi yararlanacak zamanın geldiği ve oradaki görüşlerin bizim görüşlerimize yaklaştırılması gerektiği üzerinde görüş birliğine vardığımız kanısındayız efendim.

SadrazamTevfik

      Baylar, Tevfik Paşa’nın Fevzi Paşa Hazretlerine gön­derdiği yanıt telini de okuyalım:

Şifre

İstanbul. l.2.l92l

Ankara’da Mustafa Fevzi Paşa Hazretlerine

Y: 30 Ocak l92l:

Kral Konstantin’in Atina’ya dönmesi üzerine, itilaf devletleri çevrelerinde ve kamuoyunda Yunanistan’a karşı meydana gelen değişiklik dolayı­sıyla Avrupa”da bizden yana bir akım doğmuştur. Ancak bu akıma karşılık. Rumları destekleyen ve Sevr Antlaşmasını bütünüyle ya da küçük değişiklik­lerle uygulayarak Türkiye”yi yok etme görüşünde direnen kimi siyasa adamları da vardır. Özellikle bu siyasa adamlarının, aldığımız sağlam bilgilere göre, Anadolu temsilcilerinin de konferansa çağrılmasını uygun görüp ka­bul eylemeleri, Anadolu’nun böyle bir çağrıya gitmeyeceğine inanmalarından ileri gelmiştir. Bununla güttükleri amaç da çağrıya gitmeyecek olan Anado­lu’ya karşı baskı önlemleri alınmasını haklı göstermek ve kamuoyunu kendi siyasalarına uymaya zorlamaktır. Bunun için, konferansa bir an önce ve birlikte giderek haklarımızı almaya çalışmamız çok gereklidir. Eğer orada haklı ve türeye uygun isteklerimizin kabul olunmadığını görür ve konferanstan çekilmek zorunda kalırsak bu durumun, düşmanlarımızın elinde bize karşı etkin bir silah olamaz. Telinizde öne sürülen istekler, önce de bildirilen nedenler­den ve İstanbul’un özel durumundan ötürü kabul edilemez. Bunlar üzerinde direnerek konferansa \vaktinde katılmak fırsatı yitirilirse: Birinci olarak birlik sağlanmamasından dolayı, İstanbul ve Boğazlar büsbütün Osmanlı egemenliğinden çıkar. İkinci olarak, itilaf devletleri Yunanistan’a para ve asker yar­dımında bulunurlar ve Anadolu’da ortak bir saldırıya kalkışırlar. Böylece, birbirini kovalayan savaş yıkımları sonunda, gerçekte sayısı çok azalmış olan Türk halkı bir kat daha ezilir, yok olur. Üçüncü olarak, büyük ölçüde özve­riler karşılığında dışardan yardım aramak zorunluluğu doğar. Sonunda da amacımız olan bağımsızlığın işe yaramaz duruma geçmesi gibi ağır sonuçlar doğar. Delegelerimizin İstanbul’a ivedilikle yollanması çok gereklidir efendim.

Sadrazam Tevfik

Sayın baylar, Osmanlı Sadrazamının daha başka öğütleri ve bildirdikleri vardır .İzin verirseniz onları da oku­yalım:

Şifre

                                                                                                İstanbul, 5. 2.l92l

                            Ankara’da Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

            Londra’da toplanacak konferansa Osmanlı devlerinin de çağrılmasından kaygıya düşen Yunanlılar, bize karşı olan propagandalarını bir kat daha artırmışlardır. Paris’teki delegemiz, Yunanlıların Fransız kamuoyunu bize karşı kışkırtmak için, Anadolu’da Alman askerlerinden bir kurul bulunduğu, işlerinizin ve siyasanızın bu kurulun etkisi altında yürütüldüğü yolunda Fransız çevrelerinde söylentiler yaymakta olduklarını bildirmiştir. Ayrıca, Türkiye’deki Hıristiyanların toptan öldürülmekte olduğu ileri sürülerek bunların kurtarılması için Papa’nın bütün ulusların millet meclislerine baş­vurduğunun duyulduğunu da bu bilgilere eklemiştir. Olağanüstü kötü etkiler yaratacak olan bu söylentilerin tez elden yalanlanmasını rica eder ve öğütleriz.

Sadrazam Tevfik

Şifre

İstanbul, 8.2.l92l

                   Ankara’da Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

Konferansı etkilemek amacıyla şubatın yirmibirinde Yunanlıların 70-80 bin kişiyle saldırıya geçenekleri Hariciye Nazırlığınca güvenilir kaynak­lardan öğrenilmiştir. Saldırının Karahisar-Eskişehir doğrultusunda olacağı sanılır. İtilaf devletleri temsilcileri, Ankara delegelerinin yalnız olarak konferansa kabul edilemeyeceğini de söylemişlerdir.

Sadrazam Tevfik

Bu tel, Yunanlıların saldıracağını, ya da Ankara de­legelerinin yalnız olarak kabul edilemeyeceğini bildirmek için mi yazılmıştı? Yoksa 70-80 bin kişilik düşman kuvvetinin saldıracağı yolunda gözdağı vererek konferansa İstanbul delegelerinin de katılması mı sağlanmak isteni­yordu? Bunu anlamak güçtür.

 Delege gönderme işinde bizim ileri sürdüğümüz gö­rüşleri, Tevfik Paşa, bildirimlerimize uyarak, İtilaf devletleri temsilcilerine duyurmuş da tel yazısının son bölümünde, aldığı yanıtı mı bildiriyordu? Bu da açık değildir.

İstanbul, 8.2.l92l

                          Ankara’da Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

Fransız kamuoyunu incitmemek için Kilikya’da saldırıdan çekinilme­si, iyiliğimizi İstediklerinden kuşku edilmeyen kimi Fransız ileri gelenlerinin öğütlemesi üzerine Paris delegemizce önemle bildirilmiştir.

Sadrazam Tevfik

OSMANLl DEVLET ADAMLARlNlN BELİRGİN ÖZELLİKLERİ

         Baylar, bu gibi öğütleri İstanbul hükümetlerinden çok dinlemiştik. Paris’teki delege, işittiğini bir gramofon gibi bize ulaştırırken, bizim saldırıdan çekinmemizi öğütleyen iyiliksever kişiye, bize de saldırılmamasını, gerekenlere öğüt­leyip öğütlemediğini sormuş mu ola? Aldığı yanıt olumsuz idiyse, onun iyiliğimizi istediğini nereden anlamış idi? Yur­dumuza girmiş olanların kamuoyunu incitmemeyi öğütle­yenlere, yurduna girilmiş olan ulusu niçin incittiklerini ve incitmekte olduklarını sormamak, neden bu Osmanlı devlet adamlarının belirgin özellikleri olmuştu?

Kısacası, sayın baylar, görülüyor ki Tevfik Paşa ve arkadaşlarıyla ilkede, görüşte, anlayışta ulaşılamıyordu. En sonunda, iş Meclise götürüldü.

Meclise iki öneride bulundum. Birisi, yurdun ve ulu­sun tutumunu ve amacını İstanbul’a açık olarak bildirmek; ikincisi, ayrıca çağrılırsak Londra’ya bağımsız bir kurul göndermekti. Her iki önerim kabul edildi.

Baylar, Meclisin görüşünü ve kararını Tevfik Paşa’ya bildiren telyazısı şöyleydi:

TEVFİK PAŞA’NlN ÖNERİLERİ KARŞlSlNDA BÜYÜK MİLLET MECLİSİNİN KARARl

Londra Konferansına çağrılmamız dolayısıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa Hazretleri ve Bakanlar Kurulu Baş­kanı Fevzi Paşa Hazretleri ile İstanbul’da Tevfik Paşa Hazretleri arasında yapılan yazışmalar genel kurulda okunarak Meclisçe bilgi edinildi. Tevfik Paşa Hazretlerinin ileri sürdüğü düşünceler, yurdun bugünkü durumu üzerinde açık bir görüşe varmaktan pek uzak olduklarını bile üzüntüyle göster­di. İstanbul’da Ateşkes Anlaşmasından beri iki türlü hükümet birbirini izlemiştir. Biri, Damat Ferit’in başkanlığı altında değişik kişilerin katılmasıyla kurulan hükümetlerdir ki, her ne pahasına olursa olsun, İtilaf devletlerine karşı büsbütün boyun eğme düşüncesini temsil etmiş; ülkenin kendi egemen­lik haklarını sürdürmek için esirgemediği özverileri, düşmanlarla birlikte çalı­şarak sonuçsuz bırakmayı kendine iş edinmiştir. Bu düşüncede olanlar; ülkede kötülüğe ve hayınlığa eğilimli ne kadar alçak adam varsa hep­sini, kışkırtıp silahlandırarak, ulusal savunmaya kendini adamış yurtseverlere karşı, sürekli olarak kullandılar. Bağımsızlık ve savunma            ülküsüne karşı, din adına düzme fetvalar karşı, yayımladılar. Mîrimiran sanı ok­şanıp şişirilen Anzavurlar aracılığı ile her bakımdan   karıştırıcı ve ağılayıcı kuvvetler çıkardılar. Bunlarla Anadolu, aylarca çarpışmak zorunda kaldı. Onlar, düşmanların yararına, cephelerimizi kaç kez Müslümanlığın ilk yüzyılından beri din uğruna savaşan ulusumuz tarihimizin ilk günlerinden beri devlet ve ülke ne zaman tehlikeye düşmüşse kanını bol bol akıtmaktan geri kalmayan ulusumuz, bu kez o büyük ülkeden arta kalan son parçada, son kaleye çekilmiş, en son savunmasını yaparken hükümet adını alan kurullar, düşmanlar yararına, düşmanlarla omuz omuza kendi uluslarına karşı çalışıyorlardı. Bizans’ın  son günlerinde, Fatih’in teslim çağrısına karşı: “Tanrı’nın bana bir inamı olan bu ülkeyi, ancak Tanrı’ya teslim ederim.” diyen son Rum Kayserinin yerine geçmiş bir padişah soyundan ge­len bugünkü halife ve padişahın hükümeti, tutsak olmamak       isteyen ulusu kendi eliyle bağlayarak düşmanlara teslim etmeye çalışıyordu. Bu birinci evre, o hükümetlerin ve onlarla birlik olanların sındırılmasıyla son buldu. Hükümetlerden ikinci türlüsü, Tevfik Paşa’nın başkanlık ettikleridir. Bunlar, amaçlarının Anadolu savunmasından yana olduğunu söylemekle birlikte, yaptıkları işlerle, yurdun içtenlikle elde etmek istediği barışa, hiçbir zaman uygun görülemeyecek bir aymazlık ve direnme ile engel olmayı sürdürüyor. İtilaf devletlerinin uzattığı tutsaklık belgesini Padişahlık Danışma Kurulunda ayağa kalkarak ve saygı göstererek kabul ve imza eden devlet gelenleri bütün yurtta hiçbir hak ve yetkiyi temsil etmeyen bir düşük kuvvet durumun­dadır. Anadolu ve İstanbul, bağımsızlık ile tutsaklığın, özgürlükle bağımlı­lığın çatıştığı ve karşılaştığı iki ayrı parça durumunda kalmıştır.

Biz yurdun tutsak edilmiş, özerkliğini yitirmiş parçasını özgür ve ba­ğımsız yurt parçasına bağlamak istiyoruz. İstanbul’un ileri gelenleri, daha büyük olan ve bütün bir düşmanlık dünyasına karşı kendini şeref ve dirençle savunan özgür parçayı, tutsak ve bağımlı parçaya bağlamak, uyruk etmek istiyorlar. Bütün Anadolu’yu, özgürlüğüne ve bağımsızlığına tutkun bütün yurt çocuklarını ve bugünkü kıyıma uğramış İslam dünyasının ruhunu tem­sil eden Büyük Millet Meclisi, İstanbul’un hasta ve özgürlükten yoksun bir kuruluna uymayı hiç bir zaman kabul edemez.

Meclisimizce kabul edilip yayımlanan ve bütün yurtta yürürlükte olan Anayasamız gereğince egemenlik sınırsız ve koşulsuz ulusundur; ulusun yasama ve yürütme gücü ise onun gerçek ve biricik temsilcisi olan Büyük Millet Meclisinde belirir. Bu hükümler karşısında delegelerimiz İstanbul’a gidip oradan seçilecek bir kurula katılamaz ve oranın vereceği yetki belge­siyle dünyaya karşı ulusal davamızı savunmayı üzerine alamaz. İsterseniz haklı ve edimli olarak tam bağımsızlığı bulunan, bütün yönetim örgütleriyle ülkeyi yöneten, ordularıyla doğuda ve batıda düşmanları ezerek yurda barış yollarını açan Meclisimizin Delegeler Kurulunu, Türkiye’yi temsil edebilecek biricik kurul olarak tanırsınız. Yoksa, biz kendi kurulumuzu kendimiz göndermek kararını daha önce almış bulunuyoruz. Bu kararımıza verilecek yanıtın, birtakım sözler değil, edimli işler olmasnıı ister ve yeğleriz.

 LONDRA KONFERANSINA KATILMAMIZ

         Baylar, Dışişleri Bakanı bulunan Bekir Sami Bey’in başkanlığı altında ayrıca ve bağımsız bir delegeler kurulu kuruldu. Bu Kurul, Londra Konferansına özel olarak çağ­rıldığımızda katılmak üzere ve bu arada geçecek zamandan yararlanmak amacıyla Antalya üzerinden Roma’ya gön­derildi.

Kurulumuz, İtalya Dışişleri Bakanı Kont Sforza ara­cılığıyla, konferansa resmi olarak çağrıldıkları kendilerine bildirildikten sonra Londra’ya gitmiştir.

         Londra Konferansı 2l Şubat l92l’den l2 Mart l92l’e dek sürdü. Olumlu hiçbir sonuç vermedi.

İtilaf devletleri, İzmir ve Trakya nüfusları ile ilgili olarak kendilerince yapılacak bir soruşturmanın sonucunu kabul edeceğimiz yolunda bizden söz almak istediler.Delegeler Kurulumuz bunu ilkin kabul etmişti. Ankara’dan yapılan uyarma üzerine, sonradan, soruşturmanın ya­pılmasını Yunanlıların buralardan çekilmesine dek erteleme önerisinde bulundu. İtilaf devletlerinin, Sevr Antlaşmasında­ki başka hükümleri bize ses çıkarmadan içtenlikle uygu­latmayı sağlamak istedikleri anlaşılmıştı. Delegeler Kuru­lumuz bu konudaki önerilerin kabul edilmediğini anlatır nitelikte yanıtlar vermişti. Yunan delegeleri, soruştur­mayı hiç kabul etmemişlerdi. Bunun üzerine, İtilaf devlet­leri delegeleri, Türk ve Yunan delegelerine kimi önerileri kapsayan bir tasarı vererek hükümetlerinden bu tasarılar üzerine alacakları karşılıkların konferansa bildirilmesini istemişlerdi.

Bizim delegelerimize verilen tasarıda Sevr Antlaş­ması hükümlerinde yapılacak değişikliklerle ilgili şu nok­talar vardı:

Bize bırakılan jandarmaların ve özel birliklerin sayı­larını birazcık artırmak. Yurdumuzda kalacak yabancı subayların sayısını biraz azaltmak. Boğazlar bölgesini biraz ufaltmak. Bütçemiz üzerindeki sınırlamaları biraz yeğniltmek. Bayındırlık İşlerine izin verme hakkımız üze­rine konulmuş sınırlamaları da biraz yeğniltmek. Bundan başka, tüzesel ayrıcalık hakları, yabancı postaları, Kürdistan vb. ile ilgili olarak Sevr tasarısında değişiklikler ya­pılacağını umduracak birtakım belirsiz sözler...

        Yine bu tasarıda, Ermenistan sınırlarının belirtilmesi işi Milletler Cemiyetinin göndereceği bir yarkurula bırakılmakta idi. İzmir bölgesinde de özel bir yönetim ör­gütü kurulacaktı. Sözde, İzmir ili bize geri verilecekti. Ama İzmir kentinde bir Yunan kuvveti bulundurulacak; İzmir’in güvenlik işleri, İtilaf devletleri subaylarınca yönetilecek; bu kentteki jandarma kuvveti, nüfusu oranına göre çe­şitli halktan kurulacak; Milletler Cemiyetince bir Hıris­tiyan vali atanacak; İzmir ili, Türkiye’ye, gelirinin çoğalma­sıyla artacak yıllık bir para ödeyecekti.

İzmir ili için önerilen bu çözüm ve düzenleme, beş yıl sonra iki yandan birinin isteği üzerine Milletler Cemiye­tince değiştirilebilecekti.

DELEGELER DAHA YOLDA İKEN BAŞLAYAN YUNAN SALDIRISI

Baylar, İtilaf devletleri, Delegeler Kurulumuz aracılığıyla yaptıkları önerilerin yanıtını almayı beklemeden, daha delegelerimiz yolda iken, Yunanlılar bütün ordusuyla bütün cephelerimize saldırdılar.

 Görüyorsunuz ki baylar, Yunan saldırısı konferans ve barış hikayesini bize zorunlu olarak bıraktırıyor. Şimdi, izin verirseniz, size bu saldırıyı ve sonucunu anlatayım:

Yunan ordusunun, Bursa ve doğusunda önemli bir grubu; Uşak ve doğusunda da başka bir grubu vardı. Bizim kuvvetlerimiz de Eskişehir’in kuzeybatısında, Dumlupınar’da ve doğusunda olmak üzere iki grup idi. Bundan başka Yunanlıların, İzmit’te bir tümenleri; bizim de ona karşı, Kocaeli grubumuz bulunuyordu. Yunanlıların Menderes boyundaki birliklerine karşı da birliklerimiz vardı. Yunan ordusunun Bursa ve Uşak grupları, 23 Mart l92l günü ilerlemeye başladılar. İsmet Paşa komutasında bulunan Batı Cephesi birlikleri, bildirdiğim gibi, Eskişehir’in kuzey­batısında toplanmıştı. Kararımız, savaşı İnönü dayanga­larında kabul etmekti. ona göre önlemler alınıyor ve dü­zenlemeler yapılıyordu. Düşman, 26 Mart akşamı İsmet Paşa’nın, birliklerine tutturduğu dayangaların sağ kanadı ilerisine yanaştı. Ertesi günü bütün cephede karşılaşmalar oldu. Düşman 28’de sağ kanadımıza saldırdı. Düşman yer yer önemli başarılar elde ediyordu. 30 Mart günü sert çarpışmalarla geçti. Bu çarpışmalar da düşman yararına sonuçlandı.

Bundan sonra sıra bize geliyordu. İsmet Paşa 3l Mart günü karşı saldırıya geçti ve düşmanı yenerek 3l Martı l Nisana bağlayan gece, geri çekilmek zorunda bıraktı. Böylece devrim tarihimizin bir sayfası, İkinci İnönü utku­suyla yazıldı.

Baylar, düşman çekilirken Batı Cephesi Komutanı ile l Nisan günü yaptığımız yazışmalar o günün izlenimlerini saptayan belgelerdir. O izlenimleri yeniden canlandırmak için, izin verirseniz, o günkü yazışmalarla ilgili kimi telleri, olduğu gibi okuyacağım:

Metristepe’den, l.4.l92l

Saat 6.30 sonrada Metristepe’den gördüğüm durum: Gündüz bey kuzeyinde sabahtan beri direnen ve artçı olduğu sanılan bir düşman birliği sağ kanat grubunun saldırısı üzerine, dağınık olarak çekiliyor. Yakından kovalanıyor. Hamidiye yönünde karşılaşma ve çatışma yok. Bozüyük yanı­yor. Düşman, binlerce ölüleriyle doldurduğu savaş alanını silahlarımıza bırakmıştır.

Batı Cephesi Komuta İsmet

                                                                                                                                                                                    Ankara, l.4.l92l

İnönü Savaş Meydanında Metristepe’de Batı Cephesi Komutanı ve Genelkurmay Başkanı İsmet Paşa’ya

Bütün dünya tarihinde, sizin İnönü Meydan Savaşlarında yüklendi­ğiniz görev ölçüsünde ağır bir görev yüklenmiş komutanlar pek azdır. Ulusu­muzun bağımsızlığı ve varlığı, çok üstün yönetiminiz altında şerefle görevlerini yapan komuta ve silah arkadaşlarınızın duyarlığına ve yurtseverliğine büyük güvenle dayanıyordu. Siz orada yalnız düşmanı değil, ulusun kara yazgısını da yendiniz. Düşman çizmesi altındaki kara yazılı topraklarımızla birlikte bütün yurt bugün, en kıyıda köşede kalmış yerlerine dek utkunuzu kutluyor. Düşmanın yurdumuzu ele geçirme tutkusu, dayancı­mızın ve yurtseverliğinizin yalçın kayalarına başım çarparak paramparça oldu.

Adınızı tarihin övünç yazıtları arasına geçiren ve bütün ulusta size karşı sonsuz bir saygı ve bağlılık duygusu uyandıran büyük savaşınızı ve utkunuzu kutlarken. üstünde durduğunuz tepenin, size binlerce düşman ölüleriyle dolu bir şeref alanı gösterdiği kadar, ulusumuz ve kendiniz için yükseliş parıltılarıyla dolu bir geleceğin çevrenini de gözler önüne serdiğini söy­lemek isterim.

                     Büyük Millet Meclisi Başkanı

                                                                                                       Mustafa Kemal

Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

Kıyım ve zorbalık dünyasının en kıyasıya saldırılarına karşı yalnız ve şaşkın kalan ulusumuzun maddesel ve ruhsal bütün yetenek ve güçlerini ruhundaki ateşle toplayan ve eyleme geçiren Büyük Millet Meclisinin Başkanı Mustafa Kemal Paşa.

Yiğit erlerimiz ve subaylarımız adına, erlerimizle avcı hatlarında omuz omuza vuruşan tümen ve kolordu komutanları adına övgü ve kutlamalarınıza büyük bir övünçle teşekkür ederim.

   Batı Cephesi Komutanı İsmet

GÜNEY CEPHESİNDEKİ SAVAŞLAR

Sayın baylar, İnönü Savaş alanını ikinci kez yenilerek bırakan ve Bursa doğrultusunda eski dayangalarına çekilen düşmanın kovalanmasında piyade ve süvari tümenlerimizin gösterdikleri anılmaya değer yiğitlikleri anlatmayacağım. Yalnız, askerlik bakımından genel durumun açıklanmasını tamamlamak için, izin verirseniz, Güney Cephemiz bölge­sinde yapılan savaşları özetleyeyim.

Güney Cephesi Komutanı Refet Paşa’nın buyruğu al­tında bulunan üç piyade tümeni, Dumlupınar’da, hazırlanmış bir dayangada bulunuyordu. Bundan başka, bir süvari tümeni ve bir de süvari tugayı vardı; bu dayan­ganın sol kanadında bulunuyordu. Güney Cephesi Komu­tanının aldığı görev bu dayangada düşmanı durdurtmaktı. Uşak doğusundaki dayangalarından ilerleyen üç piyade tümeni ve bir bölüm süvari, Dumlupınar dayangalarına saldırdılar. 26 Martta birliklerimiz, dayangalarını bırakmak zorunda kaldı. Güney Cephesi Komutanı, bundan sonra kuvvetlerini elverişli bir yerde durdurmayı ve yeniden düzenlemeyi başaramadı; bu yüzden kuvvetleri ikiye bö­lündü. Sekizinci ve Yirmi Üçüncü Piyade Tümenleriyle İkinci Süvari Tümeninden oluşan bölümü,kendi buyruğu altında, Altıntaş’a doğru çekildi. Elli Yedinci Piyade Tümeniyle Dördüncü Süvari Tugayından meydana gelen öteki bölüm ise Fahrettin Paşa’nın buyruğu altında idi. Düşman, bütün gücüyle Fahrettin Paşa kuvvetlerine yönelerek doğuya yürüdü, Refet Paşa kuvvetlerine karşı da Dumlupınar’da yalnız bir piyade alayı bıraktı. Refet Paşa, sonradan Yirmi Üçüncü Tümeni Altıntaş üzerinden güneye, Fahrettin Paşa’nın buyruğu altına, geri gönderdi. Altıntaş yönünde düşmanın hiçbir kıpırtısı olmadığı anlaşılınca Refet Paşa, yanında bulunan kuvvetlerle kuzeye getirildi.

Doğu yönünde ilerleyen düşmana karşı, Fahrettin Paşa kuvvetleri, çeşitli yerlerde çarpışa çarpışa Afyon’un doğu­suna çekildi. Düşman, Afyonkarahisar’ı ele geçirdikten sonra, Çay-Bolvadin hattına değin ilerledi ve orada durdu. Bu düşman karşısında Fahrettin Paşa, Elli Yedinci ve Yirmi Üçüncü Tümenlerle birlikte, güneyden Adana bölgesinden gelen Kırk Birinci Tümeni de alarak, karşı bir hat meydana getirdi.

YUNAN ORDUSUNUN GENEL SALDlRl PLANlNDA ÇOK GÖZE ÇARPAN BİR YANlLGl

 Baylar, orduları yönetme bilimi ile ilgili birçok şeyler söylemekten kaçınmak istiyorsam da Yunan ordusunun bu kez uyguladığı genel saldırı planında çok göze batan bir yanılgıyı göstermek isterim. Yunan ordusu Uşak grubunun, Dumlupınar’dan sonra, Eskişehir genel doğ­rultusunda yürümesi gerekirdi. Afyon üzerinden Konya genel doğrultusuna yönelmesi, asıl kesin sonuç alanından kuvvetlerini uzaklaştırarak, onları tehlikeli ve iş göremez bir durumda bırakmıştır. İnönü’de biz başarı kazandık­tan sonra, bu kuvvetlerin kendilerini tehlikeden kurtarmak için bir an önce ve ivedilikle geri çekilmeyi sağlamaktan başka bir şey düşünemeyecekleri kuşku götürmezdi. İnö­nü’de utku kazanan kuvvetlerimiz Eskişehir, Altıntaş üzerinden Dumlupınar’a yönelerek, bu yolun önemli bir bölümünde demiryolundan büyük ölçüde  yararlanabilece­ğine göre Afyonkarahisar’ın doğusunda bulunan Yunan grubunun geri çekilme yolunu kesebilir ve böylece o grubu büyük bir yıkıma uğratabilirdi. Nitekim, bu görüşü uygu­lamakta hiç gecikilmemiştir. İlk serbest kalan tümenler hemen Güney Cephesi Komutanı Refet Paşa’nın buyru­ğuna verilerek gönderilmiştir.

Yunan ordusunun Uşak grubu, İnönü Meydan Sava­şının sonucunda hemen kaçmaya başladı. Refet Paşa 7 Nisan l92l gününde karargahıyla Çöğürler’de idi. Dör­düncü ve On Birinci Tümenler Altıntaş bölgesinde, Beşinci Kafkas Tümeni ve kuvvetli bir alay niteliğinde bulunan Meclis Muhafız Taburu Çöğürler güneyinde, Birinci ve İkinci Süvari Tümenleri Kütahya bölgesinde bulunuyorlardı. Fahrettin Paşa, Çay ve Afyon’dan çekilen düşmanı kova­layıp zorlarken Refet Paşa da, düşmanın Aslıhanlar yöresin­de bulunan bir alayına, bu saydığımız kuvvetlerle, yani üç piyade tümeni ve bir taburla saldırdı. Bir yandan da, ku­zeyden daha iki tümen, Yirmi Dördüncü ve Sekizinci Tü­menler güneye doğru gönderildi. Aslıhanlar’daki Yunan alayı Refet Paşa’nın saldırısını durdurdu, çok zaman ka­zandı; bu süre içinde geriden gelen birliklerle iki tümen oluncaya dek güçlendirildi. Bu kuvvetler Afyon’dan çekilen kuvvetlerin kendilerine katılmasını sağladı.

        l2 Nisan l92l günü Refet Paşa’nın kuzeyden güneye ve doğudan batıya saldıran kuvvetlerin toplamı şuydu:

        Kuzeyden gelen 4, 5, ll , 8 ve 24’üncü; ilerleyen 57, 23 ve 4l’inci Tümenler ki tümü sekiz .tü­meni ve bir piyade taburu. Birinci ve İkinci Süvari Tü­menleri çok uzak yollardan dolaştırılarak ancak düşman yenilirse etkili olabilecek, ama o günün savaşında hiç de etkisi bulunmayan, düşman gerisindeki Banaz üzerine gönderilmişti. Refet Paşa’nın buyruğu altına  verilen kuvvetler saldırılarında başarı kazanamadılar; tersine, çok şehit verildi. Düşman, üstünlük sağlayarak Dumlupınar dayangalarına yerleşti ve orada kaldı. Refet Paşa kuvvetleri de, Dumlupınar’ın on kilometre kuzey doğusunda olmak üzere, Aydemir, Çalköy, Selkisaray hattına çekilip durdu. Aslıhanlar Savaşı diye anılan bu çarpışmalar böylece son buldu.

REFET PAŞA.KENDİSİ YENİLDİĞİ HALDE DÜŞMANI YENİLMİŞ SAYIYORDU 

Baylar, savaş sırasında çarpışma hatlarından kimi bö­lümlerin ileri geri dalgalanışı ve özellikle Afyon’un doğusun­daki düşman tümenlerinin, Dumlupınar ilerisinde bıraktıkları bir alaylarını yenilip savaş dışı edilememesi yüzünden, Dumlupınar’a değin çekilmesi ve bunun ardından da, Yunan kuvvetlerinin sağlam bir savaş hattı tutmak için gerekli düzenlemeleri yaparken ilerdeki parçaların o hatta ulaşmak üzere geri çekilmeleri, Refet Paşa’nın savaş sonucu üzerinde yanlış yargıda bulunmasına yol açtı. Gerçekte Refet Paşa, kendisi yenildiği halde düşmanın yenilip kaç­tığını sandı ve bunu, beş gün süren Dumlupınar Meydan Savaşında düşmana son yumruğun indirilebildiğini bil­diren teliyle bize de duyurdu. Biz de, doğallıkla sevinerek ivedilikle onu çokça övdük ve kutladık. Ama, durumu iyice anlamak için telgraf başında kendisine sorduğum sorulara aldığım yanıtlardan işin bildirildiği gibi olmadığı kuşku­suna düştük. Sonunda anlaşıldı ki, düşman ereğine ve genel durumuna tam uygun olarak Dumlupınar’da, savunması ko­lay, sağlam ve üstün bir dayangaya yerleşiyordu. Paşa ise, tersine, bütün kuvvetleriyle biraz geride Çalköy, Selkisaray hattını tutmak zorunda kaldı.

Baylar, ortalık biraz yatıştıktan sonra Refet Paşa’nın komutasındaki orduda kendisine karşı güven kalma­dığı anlaşıldı. Durumu yerinde incelemek üzere Anka­ra’dan Fevzi Paşa Hazretleri, Batı Cephesinden de İsmet Paşa, birlikte Refet Paşa’nın karargahına gittiler. Refet Paşa’nın komutanlıkta bir süre daha bırakılması yeğlenmekte olduğundan, işi ona göre çözümleyip bitirmeye çalış­tılar. Ama, bu durumun sürdürülemeyeceği ve sürdürül­mesinin uygun olmadığı kanısı hemen belirdi. Bunun için ben Fevzi ve İsmet Paşaları alarak Refet Paşa’nın yanına gittim. Durumu yakından inceledim ve işi hemen şöylece çözümledim. Refet Paşa’nın komutası altındaki Güney Cephesini, Batı Cephesine bağlayarak İsmet Paşa komutasına verdim. Kendisine, Ankara’da bir görev veril­mek üzere oraya dönmesi gerektiğini bildirdim.

REFET PAŞA TÜRK ORDUSUNA BAŞKOMUTAN OLMAK İSTİYORDU

Refet Paşa, Ankara’ya döndüğünde şöyle bir çözüm yolu tasarlamıştım: İsmet Paşa artık Genelkurmay Baş­kanlığından çekilerek, bütün zamanını, genişletilmiş olan Batı Cephesi Komutanlığı işlerine verecek; Milli Savunma Bakanı bulunan Fevzi Paşa Hazretleri de vekil olarak yapmakta olduğu Genelkurmay Başkanlığı görevini doğru­dan doğruya üstüne alacak. Ondan boşalacak Milli Savun­ma Bakanlığı görevini de Refet Paşa yapacak.

Refet Paşa, aslında yine askerlikle ilgili bir görev al­mak istiyordu. Benim tasarladığım çözüm yolunu beğen­medi. Diyordu ki: “Milli Savunma Bakanı bulunan Fevzi Paşa’nın görevinden çekilmesini gerektiren bir şey yoktur. İsmet Paşa’nın Genelkurmay Başkanlığından çekilmesini zorunlu görüyor ve bana da bu aralık bir görev vermeyi düşünüyorsanız, çözüm yolu ona göre düzenlenebilir.”

Ben, Refet Paşa’nın bu düşüncesiyle güttüğü amacı nasılsa birdenbire kavrayamadım. Çünkü biraz sonra anlar gibi olduğum düşünce, hiç aklıma gelmemişti. Anlayamadığım noktayı açıklatmak için kendisine sordum, dedim ki: Yani siz mi Genelkurmay Başkanı olmak is­tiyorsunuz?” Gerçi açık bir karşılık vermedi; amacın tümüyle bu olduğunu kabul ettim. Bunun üzerine, şun­ları söyledim: “Genelkurmay Başkanlığı, bizim örgütümüze göre, bugün gerçekte edimli olarak Başkomutanlık katı­dır. Siz daha Türk ordusuna başkomutan olacak nitelikleri kazanmış değilsiniz. Bunu şimdilik aklınızdan çıkarınız!”

Refet Paşa verdiği yanıtta dedi ki: “Öyleyse ben de Milli Savunma Bakanlığını kabul etmem.” “0 sizin bileceğiniz iştir.” dedim ve bıraktım. Gerçekten kabul etmedi izin alarak Kastamonu ormanlarında Ecevit denilen yerde bir süre dinlenmeye çekildi. Refet Paşa’nın Milli Savunma Bakanlığına getirilişi bundan ortaya çıkan başka bir durum üzerine olmuştur.

LONDRA KONFERANSlNDAN DÖNEN DlŞİŞLERİ BAKANl BEKİR SAMİ BEY’İN İMZALADlĞl SÖZLEŞMELER

Sayın baylar, Londra’ya gitmiş olan delegeler kuru­lumuz, İkinci İnönü utkusundan sonra geri geldi. Kon­feransın olumlu bir sonuca bağlanmamış olduğunu bili­yorsunuz. Ama Delegeler Kurulu Başkanı ve Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey, kendiliğinden İngiltere, Fransa ve İtalya devlet adamlarıyla buluşup konuşarak, her biriy­le ayrı ayrı birtakım sözleşmeler imzalamış bulunuyordu.

Bekir Sami Bey’in İngiltere ile imzaladığı bir sözleşme gereğince, elimizde bulunan bütün İngiliz tutsaklarını geri verecektik. Buna karşılık, İngilizler de ellerindeki Türk tutsakları bize vereceklerdi. Yalnız, Türk tutsaklarından, Ermenilere ve İngiliz tutsaklarına kıyım yapmış ya da kötülük etmiş olduğu öne sürülenler, verilmeyecekti.

Hükümetimiz doğal olarak böyle bir sözleşmeyi uygun görüp onaylayamazdı. Çünkü böyle bir sözleşmeyi onay­lamak, Türk uyrukluların Türkiye sınırları içindeki iş ve davranışları üzerinde yabancı bir hükümetin yargılama hakkını onaylamak gibi olurdu.

Bu sözleşmeyi onaylamadıksa da İngilizler kimi Türk tutsaklarını salıverdiklerinden biz de buna karşılık elimizde bulunan İngiliz tutsaklarından bir bölümünü salıverdik. Daha sonra, 23 Ekim l92l’de Kızılay İkinci Başkanı Hamit Bey’le İstanbul’da İngiliz Komiserinin anlaşmaları üzerine, Malta’da bulunan bütün Türk tutukluları ile bizdeki bütün İngiliz tutuklularının değiştirilmesi kararlaştırılmış ve bu karar uygulanmıştır.

Baylar, Bekir Sami Bey resmi görüşmeler ve konuşma­lar dışında, salt kişisel olarak da Loyt Corç (Lloyd George) ile buluşmuş. Aralarında, söylenen sözlermiş. Bu tutanak imza da edilmiş. Bekir Sami Bey’in elinde bulunan tutanak kopyasının kapsamı üzerine bana verildiğini anımsamıyorum. Son zamanlarda Dışişleri Ba­kanlığı aracılığı ile Bekir Sami Bey’den bu tutanağı işlettim ise de, Bakanlığa gönderdiği bir mektupta, zamanında bu tutanak çevirisinin bana gösterildiğini; gerek aslının, gerek çevirilerinin Dışişleri Bakanlığından ayrılırken ilgili dosya­sında bırakıldığını bildirmiştir. Dosyalarda bu belge bulu­namamıştır. Dışişleri Bakanlığında da hiç kimse bu belgeyi ve içindekileri bilmiyor. Ben de, söylediğim gibi, hiçbir za­man bu belgeden bana bilgi verildiğini anımsamıyorum.

Baylar, Bekir Sami Bey’le Fransız Başbakanı Bay Briyan (Briand) arasında da ll Mart l92l günlü bir sözleşme imza edilmiştir. Bu, sözleşmeye göre Fransa ile Ulusal Hükümet arasında çarpışmalara son verilecek. Fransızlar silahlı çetelerinin; biz de savaşçılarımızın silahlarını alacağız.Güvenlik kuvvetleri arasına Fransız subayları da alınacak. Fransızlarca kurulan güvenlik kuvvetleri yine görevlerinde kalacaklar. Fransa’nın boşaltacağı yerlerle Elazığ, Diyarbakır ve Sivas illerinin iktisat bakımından gelişmesi için yapılacak girişimlerde Fransızlara üstünlük hakkı tanınacak ve Ergani madenleri işletme hakkı da on­lara verilecek... vb.

Hükümetimizce, bu sözleşmenin de kabul edilmemesi­nin nedenlerini saymaya gereklik yoktur sanırım.

Bekir Sami Bey, İtalya Dışişleri Bakam bulunan Kont Sforza ile de l2 Mart l92l’de bir sözleşme imzalamış. Buna göre İtalya’nın, İzmir ve Trakya’nın bize geri verilmesi yolundaki isteklerimizi konferansta desteklemesine kar­şılık, biz de İtalya devletine Antalya, Burdur, Muğla, lsparta sancaklarıyla Afyonkarahisar, Kütahya, Aydın ve Konya sancaklarının sonradan saptanacak bölümlerinde iktisadi girişimler için üstünlük hakkı verecektik. Bundan başka, bu bölgelerde Türk hükümetinin ya da Türk sermayesinin yapmayacağı iktisadi işlerin İtalyan sermayesine verilmesi ve Ereğli madenlerinin bir İtalyan- Türk ortak­lığına göçerilmesi kabul edilmekte idi.

         Kuşkusuz bu sözleşmeyi de hükümetimiz kabul edemezdi.

         Baylar, İtilaf devletlerinin, Londra’ya barış yapmak için gönderdiğimiz Delegeler Kurulumuz Başkanı Bekir Sami Bey’e imza ettirdikleri sözleşmelerle, Sevr tasarısından sonra aralarında yaptıkları, “Üçlü Anlaşma” adı verilen ve Anadolu’yu sömürme bölgelerine ayıran anlaşmayı, başka adlar altında, ulusal hükümetimize kabul ettirmek amacını güttükleri apaçık bellidir. İtilaf siyasa adamları bu isteklerini Bekir Sami Bey’e kabul ettirmeyi de başar­mışlardır. Bekir Sami Bey’i Londra’da, konferans görüş­melerinden çok, ayrı ayrı yapılan konuşmalarla oyaladıkları anlaşılıyor. Ulusal Hükümetin ilkeleriyle Dışişleri Bakanı olan kişinin tutumu arasındaki ayrımın neden ileri geldiği, ne yazık ki açıklanır gibi değildir.

Bekir Sami Bey bu sözleşmelerle Ankara’ya döndüğü zaman durumun, pek çok dikkatimi çektiğini ve beni şaşkınlığa uğrattığını açıkça söylemeliyim. Bekir Sami Bey, imzaladığı sözleşmelerin, yurdun yüksek çıkarlarına uygun olduğu yolundaki kanısını belirtiyor ve bunu Mec­liste de savunup tanıtlayabileceğini ileri sürüyordu. Kanısının yerinde olmadığı, savında da mantık bulunmadığı kuşku götürmezdi. Görüşlerinin Mecliste benimsenemeye­ceği bir yana, Dışişleri Bakanlığından da düşürüleceği yüz­de yüz bir gerçekti. Ama Meclisin, siyasa sorunları üzerin­de yapılacak görüşme ve tartışmalarla boğulmasını o gün­lerin koşullarına uygun bulmadığımdan, Bekir Sami Bey’e görüşlerinin yersizliğini kendim söyleyerek Dışişleri Bakanlığından çekilmesini önerdim. Bekir Sami Bey, bu önerimi kabul ederek çekilme yazısını verdi.

Ama Bekir Sami Bey , Delegeler Kurulu Başkanlığı göreviyle, Avrupa’daki yolculuğu sırasında yaptığı çeşitli buluşmaların kendisinde bıraktığı izlenimlere dayanarak, itilaf devletleriyle ilkelerimize uygun olarak anlaşma yolu­nun bulunduğu kanısında direniyordu. Kendisinin de bu anlaşmaları sağlayabileceğini ileri sürüyordu. Bunun üzeri­ne kendisine şu özel mektubu yazdım:

l9.5.l92l

 Amasya Milletvekili Bekir Sami Beyefendiye

Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin, şimdiye değin çeşitli elverişli durumlardan yararlanarak türlü araçlarla bütün dünyaya duyurulmuş olan ilkelerini biliyorsunuz. Bu ilkelerin özü, şu kısa tümce ile anlatılabilir: “Bilinen ulusal sınırlarımız içinde ülkemizin bütünlüğünü ve ulusun tam bağımsızlığını sağlamak.” Delegeler Kurulu Başkanlığı göreviyle yaptığınız son gezi ve buluşmalarınızın sizde yarattığı etkilere ve izlenimlere göre İtilâf devletlerinin, koyduğumuz ilkeleri bozmaksızın bizimle anlaşmak eğiliminde oldukları kanısında bulunduğunuz anlaşılıyor. Türkiye Büyük Millet Meclisi, İtilâf devletlerinin bu eğilimini gösterecek güvenilir, içtenlikli belirti ve sonuçları şimdilik görememektedir. Bu konuda kestirdiklerinizin gerçekleşmesine yol açacak bir ortam bulabilirseniz, bu sonucun Türkiye Büyük Millet Meclisince ve Hükümetince sevinçle kabul edilebileceğine inanmanızı dilerim, efendim.

                                                                                                 Mustafa Kemal

Bekir Sami Bey, bundan sonra yine Avrupa’ya gitti. Bu gezisinden de bir yarar elde edilemedi. Üstelik, Ankara’da Bay Franklen Buyon (Franklin Bouillion) ile yapılmakta olan görüşmelerin, Bekir Sami Bey’in Paris’teki kimi girişimleri yüzünden güçlüğe uğradığı anlaşılınca, Hükümet, Bekir Sami Bey’in resmi bir görevi olmadığını ajansla kamuya bildirmek zorunda kalmıştır.

Bekir Sami Bey, ikinci kez Avrupa’da bulunduğu sırada, bana kimi şeyler bildirdiği gibi dönüşünde de bir rapor vermişti. Gerek bildirdiği şeyler arasında gerekse raporunda görülen kimi düşünceler, ne yazık ki, Türk ulusunun gerçekleştirmek için çalıştığımız amaç ve ülküsünü, Bekir Sami Bey’in tam olarak kavramadığı ve ona göre iş görmediği yolundaki kuşkuları giderecek nitelikte değildi.

Bekir Sami Bey Avrupa’da gördüklerinin etkilerine ve izlenimlerine uyarak düşünce yürütüyordu.

l2 Ağustos l92l günlü bir kapalı telinde bizim siyasamızı eleştirdikten sonra diyordu ki: “Daha fırsat elde iken akıllıca bir siyasa gütmek, ülkeyi için düştüğü büyük burgaçtan kurtarabilir. Olaylar bütünüyle incelenerek ülkenin esenliğine yarayacak bir ol tutmak pek gereklidir. Yoksa, tarih ve ulus önünde hiçbirimiz sorumluluktan kurtulamayız.

Ulusun mutluluğunu ve Müslümanlığın esenliğini sağlayıcı bir yol saptanmasını ve bir an önce bana bildirilmesini rica eylerim.”

BEKİR SAMİ BEY, NE PAHASlNA OLURSA OLSUN BARlŞ YAPMAK İSTİYORDU

Bekir Sami Bey, ne pahasına olursa olsun barış yapmak istiyordu. Bu görüşünü 24 Aralık l92l günlü raporunda şöylece açıklıyordu:

...Savaşın sürüp gitmesinin bu ülkeyi, ulusun varlığını tehlikeye koyacak kertede yıkıp yok edeceğini ve bütün katlanılan özverilerin boşuna yitirilmiş olacağını kesinlikle düşünmekteyim. Savaşın sürdürülmesinin, iç ve dış düşmanlarımızın ekmeğine yağ süreceğine ve korktuğumuz bela ve yıkımları kendi kendine ulusun başına çekeceğine bütün varlığımla ina­nıyorum. Yüksek kişiliğinize düşen ödev, dünyada hemen hiçbir siyasa adamının omuzlarına yükletilmeyen en ağır bir yüktür. Tarihte, beş altı yüzyılda değil, belki on, on beş yüzyılda bir kişiye ancak düşebilen bir ödevi yüklenmiş bulunuyorsunuz. Her türlü aşırılıktan          sakınarak bugünün yararları uğruna, yarının gerçek çıkarlarından vazgeçmeyerek Türklük ile birlikte bütün Müslümanlık dünyasının geleceğini almak ve pek yakın bir zamanda istenilenden artık olarak elde edilebilecek ulusal ve dinsel amacı kurtarmak ve sağlamlaştırmak için, kimi  isteklerden geçici olarak vazgeçmeye bile katlanarak dünya tarihinde ölümsüz bir san kazanabilir ve Müslümanlık yapısının yenileyicisi olabilirsiniz. Yoksa Türk ulusunun ve dolayısıyla bütün Müslümanlık dünyasının tutsaklığa ve aşa­ğılık bir duruma düşeceği bence kuşku götürmez. Adınızı, dünyanın sonuna dek, bütün Müslüman kuşaklar için Yüce Peygamber Efendimizden sonra en kutsal bir ad ve armağan olmak üzere bırakmak şerefini ve fırsatını yitirmemenizi yurtseverlik ve Müslümanlık gereği olarak bildirmeyi kutsal bir görev sayarım efendim hazretleri.

Bekir Sami Bey bütün bu düşünceleri ile, yıkımdan, tutsaklıktan ve aşağılık durumdan kurtulmak için Lond­ra’da yaptığı sözleşmeler sınırı içinde ulusal savaşa son vermeyi öneriyordu.

Baylar, Bekir Sami Bey’in bu düşünceleri bende olumlu etki yaratmamıştı. İleri sürdüğü düşünceler ve usa vurma yöntemleri, kendisiyle görüşmeyi ve tartışmayı bile gereksiz ve yararsız saydırmıştı.

MECLİSTE BELİRMEYE BAŞLAYAN SİYASAL GRUPLAR

Baylar, yüksek kurulunuza biraz da Büyük Millet Meclisinde geçen olaylar üzerine bilgi vermek istiyorum. Bi­liyorsunuz ki, Birinci Büyük Millet Meclisine ulusça üye seçilirken Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti­nin yönetim kurulu üyeleri de ikinci seçmenler arasında, bulundular. Buna göre denilebilir ki, Büyük Millet Mec­lisi, bütünüyle Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Ce­miyetinin siyasal bir grubu niteliğini de taşıyordu. Gerçekten başlangıçta tutum böyle idi. Cemiyetin temel ilkesi, Meclis genel kurulunun da temel ilkesi idi. Biliyorsunuz ki, Erzurum ve Sivas kongrelerinde saptanan ilkeler, son İstanbul Millet Meclisince kabul edilip berkitilerek Ulusal Ant adı altında özetlenmişti. Bu ilkeler, Birinci Büyük Millet Meclisince de kabul edilmişti ve bunlara uygun olarak yurdun bütünlüğünü ve ulusun bağımsızlığını sağlayacak bir barışın elde edilmesine çalışılıyordu. Ama, zaman geçtikçe, Mecliste birlik olarak çalışmanın sağlanıp düzenlenmesinde güçlükler doğmaya başladı. En önemsiz konularda oylar dağılıyor, Meclisten iş çıkamıyordu. Kimi kişiler buna bir çıkar yol bulmak için l920 yılı ortalarında birtakım örgütler kurmaya kalkıştılar. Bütün bu girişimler, Meclis görüşmelerinin düzenli yürütülmesini sağlamak ve görüşülen konular üzerinde oyları toplayarak olumlu iş çıkarmak amacını güdüyordu.

Yeri gelince söylemiştim ki, ilk Anayasamıza kaynak olan l3 Eylül l920 günlü bir izlenceyi Meclise sunmuş­tum. Bu izlencenin, Mecliste l8 Eylülde okunan bölümün­den başka, buna da temel olmak üzere, Büyük Millet Mecli­sinin öz niteliğini ve yönetim yöntemiyle ilgili görüşleri saptayan ve Meclisin açılışından sonra okunup kabul olunan önergemi de, bu bölümle birlikte, Halkçılık İzlencesi adı altında bastırmış ve yaydırmıştım. Yukarıda bildirdiğim örgütler benim bu izlencemden esinlenerek birtakım sanlar takınmaya ve izlenceler saptamaya başladılar. Niteliklerini anlayabilmeniz için bu örgütlerin belli başlılarının adlarını sayayım:

a -Tesanüt Grubu

b -İstiklâl Grubu

c Müdafaai Hukuk Zümresi

ç -Halk Zümresi

d -lslahat Grubu

Bu gruplardan başka, adsız olarak, özel amaçlı kimi küçük örgütlerin de çalıştıkları anlaşılıyordu.

Baylar, bu adlarını saydığım grupların her biri Meclis görüşmelerinde düzeni sağlamak ve oyların dağılışını önlemek amacıyla kurulmuşlarsa da, bunların varlıkları tersine bir sonuç veriyordu.

Gerçekte sayıları çok, üyeleri az olan bu gruplar birbiriyle yarışmaya kalkışmışlar ve birbirlerini dinlememek yüzünden Mecliste hemen hemen bir kargaşa doğurmaya başlamışlardı. Özellikle Anayasa, Meclisten çıktıktan sonra, yani Ocak l92l sonlarında, Meclis üyelerinin ve ortaya çıkan grupların, genel olarak her işte toplantıya katılmalarını ve birlikte çalışmalarını sağlamanın bir kat daha  zorlaşmaya başladığı görülüyordu. Çünkü, Ulusal Antla saptanmış olan ilkelerde her bakımdan görüş ve amaç birliği olduğu halde, Anayasa ile konulan ilkeler üzerinde tam birlik sağlanmış görünmüyordu. Grupları birleştirmek ya da gruplardan birini güçlendirerek iş görmek, dolaylı olarak çok çalıştım. Ama bu yolla elde edilen sonuçların uzun ömürlü olamadıkları görüldü. İşte el koymam zorunlu olmaya başladı. Sonunda, Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Grubu adıyla bir grup kur­maya karar verdim. Bu grup için yaptığım izlencenin başına bir ana madde koydum. Bu maddenin özü iki noktada toplanıyordu. Birinci nokta şu idi: Grup, Ulusal Ant ilkelerine bağlı kalarak yurdun bütünlüğünü ve ulusun bağımsızlığını sağlayıcı bir barışı elde etmek için, ulusun bütün maddesel ve ruhsal gücünü gereken ereklere yöneltip kullanacak ve yurdun resmi, özel bütün örgütlerini ve kuru­luşlarını bu ana amaca yararlı kılmaya çalışacaktır.

İkinci nokta ise şuydu: Grup, devletin ve ulusun örgütlerini, Anayasaya uygun olarak şimdiden yavaş yavaş saptamaya ve hazırlamaya çalışacaktır.

Baylar, bütün grupları ve Meclis üyelerinin çoğunu çağırarak bu iki ilke üzerinde birleşmelerini sağladım. Bildirdiğim bu ana madde ve bundan sonra grubun iç tüzüğüyle ilgili maddeler, l0 Mayıs l92l günü yapılan toplantıda kabul olundu. Grup genel kurulunun seçilmesi üzerine, grubun başkanlığını da üzerime almıştım.

Baylar, yurtta nasıl bir Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti varsa, Mecliste de onun bu ad altında bir siyasal grubu kurulmuş oldu. İstanbul’daki Millet Meclisinin yapmaktan çekindiği iş ancak onların dağılmasından l4 ay sonra Ankara’da yapılmış oldu. Bu grup, Birinci Büyük Millet Meclisinin çalıştığı sürece hükümetin iş görmesine yardımcı olabilmiştir. Ama grup tüzüğü ana maddesindeki noktadan kuşkulananlar oldu. Bu      gibiler, düşüncelerini açığa vurmamakla birlikte, bu noktadaki anlam ve amacın gerçekleşmemesi için hemen işe girişmekte gecikmediler. Olumsuz çalışmalar diye niteleye­bileceğimiz bu türlü girişimler iki yolda ortaya çıkıyordu.

          Birincisi, grup içindeki düşünceleri ve karşı görüş hazırlama biçiminde idi.

HOCA RAİF EFENDİ, “KUTSAL VARLlKLARl KORUMA DERNEĞİ” KURUYOR 

          İkincisi, yurt içinde ve yine örgütümüz gösteriyordu. Bunu açıklayan en belirgin örnek, Erzurum Milletvekili Hoca Raif Efendi’nin ve kimi arkadaşlarının, grubun kurulmasından önce ve Anayasanın Meclisten çıkmasından sonra yaptıkları girişimdir. Dilerseniz, bu konuda birazcık bilgi vereyim.

Hoca Raif Efendi ve arkadaşları, Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti Erzurum Merkez Kurulunun adını değiştirdiler; “Muhafazai Mukaddesat Cemiyeti” dediler. Eldeki dernek tüzüğünün başına da, padişahlığın ve halifeliğin ve devlet biçiminin dokunulmazlığını sağlamak için birtakım eklentiler yapmışlar ve girişimlerini illere, özellikle doğu illerine de birtakım bildiriler göndererek yaymaya kalkışmışlardı. Ben bunu öğrenince Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir Paşa’nın katini çektim. Hoca Raif Efendi’yi ve arkadaşlarını uyarmasını ve bu türlü girişimlerden vazgeçirmesini rica ettim.

Sarıkamış’la bulunan Kâzım Karabekir Paşa ile Erzurum’da bulunan Hoca Raif Efendi arasında kimi yazışmalar olduktan sonra Raif Hoca, Paşanın karargahına gitmiş, orada “Muhafazai Mukaddesat” adının kullanılması nedenlerini açıklarken demiş ki: “Amacımız halifelik ve padişahlık haklarını korumak; ülkenin ve Müslümanlık dünyasının bugünü ve geleceği için büyük sakıncalara ve uyuşmazlıklara yol açan cumhuriyetten kesin olarak sakınmaktır.” Hoca: “Büyük Millet Meclisinde kurulan Müdafaai Hukuk Grubunun halifelik ve padişahlığı cumhuriyete çevirmek amacını güttüğü seziliyor .” sözünü de ekledikten sonra bu gibi girişimlere uyamayacaklarını bildirmiş.

KAZlM KARABEKİR PAŞA “DEVLET BİÇİMİNDE TARİHSEL DEĞİŞİKLİKLER YAPlLACAĞl ZAMAN ASKER VE SİVİL DEVLET ADAMLARllN GEREĞİ GİBİ DÜŞÜNCELERİ ALlNMALlDlR” DİYOR

Kâzım Karabekir Paşa, bu bilgiyi veren ll Temmuz l92l günlü kapalı telinde, kendisi de, ileri sürdüğü düşünceler arasında diyordu ki: “Hükümet biçimine ilişkin ilkelerin, Büyük Millet Meclisince kabul edilen Anayasada saptanmış olduğu görülüyor. Oysa ben, bu yasada yer alan ilkelerin olsa olsa bir parti izlencesi içinde kalmasını, yürütülmesinde ortaya çıkacağını kestirdiğim güçlükler dolayısıyla, daha yararlı buluyorum. Bu görüşümü, çok iyi tanıyabildiğim bölgemdeki düşünce ve duygulara göre kısaca açıklamak İsterim. Mecliste Anayasayı desteklemek amacıyla kurulan gruba girmiş kişilerin çoğu, bir yönetim devriminde ülkenin yazgısına etken olmak İsteğinde görünenlerdi. Halk arasında, ancak küçük bir grup, yeni bir örgüt görüşünü benimser. Milletvekil­lerinin Anayasa değişikliğinden yana olmaları ancak kişisel görüşlerinin sonucu olabilir. Devlet biçiminde böyle büyük ve tarihsel değişiklik yapmaya girişirken, ülkenin yazgısından ortaklaşa sorumlu olan asker ve sivil devlet adamlarının ve Müdafaai Hukuk Merkezlerinin düşünceleri, gereği gibi alındıktan ve olağanüstü bir mecliste incelendikten sonra bir karar alınması gerekir, kanısındayım.”

Baylar, kesin utkudan sonra, İkinci Büyük Millet Meclisi Cumhuriyeti ilan ettiği zaman da, Kâzım Kara­bekir Paşa İstanbul gazetelerine verdiği demeçte, öteden beri süregelen duygularını ve yakınmalarını: “Cumhuriyet ilanını bize sormadılar.” diye özetlemekte idi.

Kâzım Karabekir, Paşa, bu görüşleriyle, Türkiye Bü­yük Millet Meclisinin, ulusça olağanüstü yetkiler verilmiş üyelerden kurulu olağanüstü bir meclis olduğunu unutmuş gibi görünüyor. Böyle bir meclisin koyduğu yasaya, hem de Anayasaya karşı olduğunu sezinletiyor. Daha şaşılacak yönü, devlet örgütünü değiştirecek kararlar alabilmek için asker ve sivil devlet adamlarının ve Müdafaai Hukuk Merkezlerinin düşünceleri alınmak gerektiği kanısında bulunduğunu söylüyor.

Kâzım Karabekir Paşa, benim Müdafaai Hukuk Grubuyla ilişkimi de doğru bulmayarak: “Ben yüksek ki­şiliğinizin bu gibi siyasal partilere... katılmaktan özellikle uzak kalmasından yanayım.” dedikten     sonra benim yansız bir durumda bulunmayı sürdürmemi öğütlüyor.

Kâzım Karabekir Paşa’nın bu telyazısına, 20 Temmuz l92l’de yanıt verdim. Biraz uzunca olan bu yanıtın, kimi konuları aydınlatmaya yarayacak noktalarını söyle­mekte yetineceğim. Verdiğim yanıtta demiştim ki: “Müdafaai Hukuk Grubu, ülkenin tam bağımsızlığını sağlamak gibi kısa ve kesin bir amaçla kurulmuştur. Ana­yasanın uygulanması da amacı içindedir. Anayasa bütün yönetim kollarını ve Türkiye Hükümetinin türesel duru­munu kapsayan ayrıntılı ve tam bir yasa olmayıp, ülkenin yönetim ve örgütlerinde zamanın gerektirdiği halkçılık ilkesini ortaya koyan bir genel kuraldır. Bu yasada, cum­huriyeti anlatan bir şey yoktur. Raif Efendi’nin, padişahlığın cumhuriyete çevrileceğinin sezildiği yolundaki düşün­cesi kuruntudur.”

“Kendilerine merkezde önemli işler verilenler arasında, kişilikleri ve geçmişleri yönünden yerilecek durumda olanların bulunduğu yolundaki savın ise, daha inandırıcı sözlerle tanıtlanması gerekir. Her işi, bütün yönetimsel nitelik­ler, kişisel erdemlerle çok iyi yetişmiş adamlara vermek pek yerinde ve tatlı bir dilek olursa da, yalnız toplumumuz için değil, dünyanın en ileri ulusları için bile, her çevrenin, her bölgenin ve her iş erinin saygıya değer göreceği bunca adamı bulmanın olanağı yoktur. Köksüz ve temelsiz dü­şünceler ve savlarla yurdun dayanağı olacak biricik gücü ve örgütü yıpratacak önlemlere başvurmak, eğer bilisizce bir delilik değilse, herhalde bir hayınlık sayılmalıdır. Sizlerce de bilinir ki, ilerleme yolunda yapılacak her önemli girişimin kendine göre önemli sakıncaları vardır. Bu sakıncaların olabildiğince azaltılması için zamanında gereken girişimler yapılmalı ve önlemler alınmalıdır.”

Bundan sonra baylar, Anayasa yapılırken asker ve sivil devlet adamlarının ve Müdafaai Hukuk örgütlerinin düşüncelerini almak konusundaki görüşümü de şöyle açıkladım: “Sizlerce bilindiği üzere, özel kuruluşlu bir hükümetimiz var ve onun bütün isterlerine uymak zorun­dayız. Anayasanın, Meclis yarkurullarından sonra genel kurulda tartışmalarla belirecek biçimi üzerine uzaktan alınacak düşüncelerle etki yapılamayacağını kuşkusuz kabul edersiniz”

Kâzım Karabekir Paşa, Anayasanın niçin ivedilikle yapıldığı, bunun uygulanmasından doğacak güçlüklerin nasıl yenileceği, halifelik ve padişahlığın ne olacağı üze­rindeki görüşümüzün açıklanmasını da istemişti. Bu soru­lara yanıtlarımda demiştim ki: “Anayasanın yapılmasın­da ivedi gibi görünen tutumun nedeni, bütün dünyada ve yurdumuzda belirmiş olan halkçılık akımını, sağlam bir biçim üzerinde saptayarak bu konuda başka karışımlara yer vermemek; hem de yüzyıllardan beri yetersizler elinde boyuna kötüye kullanılan ulusal hakları korumak için, bu hakların gerçek iyesi olan ulusa da söz hakkı vermek ve bu yüksek düşüncenin gelişmesi için günümüzün ola­ğanüstü koşullarından yararlanmaktır.

         Anayasanın ne ölçüde uygulanabileceğini anlamak için de, bu işle uğraşmaya fırsat bulacakların dayancını ve buyrum gücünü hesaba katmak gerekir.

         Halifelik ve padişahlık sorunu diye önemli bir sorun yoktur. Söz konusu olan sorun, padişahın hakları olup bunun belirtilip sınırlanmasında son birkaç yüzyılın dene­meleri ve devlet kavramındaki ulus haklarının gerçek anlamı etken olmalıdır. Bu konu üzerinde şimdilik sap­tanmış kesin bir kuralımız yoktur.”

Kâzım Karabekir Paşa’nın grup başkanı olmayıp yansız kalmaklığım konusundaki önerisine verdiğim yanıtta ise şu düşünceleri ileri sürmüştüm: “İstanbul’daki Millet Meclisi niteliğinde bir meclisin başkanı değilim. Böyle de olsa bir partinin üyesi bulunmak doğaldır. Oysa, Büyük Millet Meclisinin yürütme yetkisi de bulun­duğundan, bir bakıma, hükümet niteliğindeki bir meclisin başkanı bulunmaktayım. Yürütme yetkisi de bulunan bir başkanın çoğunluk partisinden olması pek gereklidir; buna göre, ayrıntılı bir izlenceyle ortaya atılmış siyasal bir partinin de başkanı olabilirim. Bütün kimliğimle karışmış bulunduğum Cemiyetten ayrılmayacağım gibi o Cemiyetten doğan grup içinde bulunmaklığım da zorun­ludur. Aslında grup, hemen hemen Meclis Genel Kuruluna yaklaşan bir çoğunluğu içine almaktadır. Dışarda kalanlar, yalnızca Erzurum milletvekillerinden Celâlettin Arif Bey ve Hüseyin Avni Efendi ile birkaç benzeri ve davranışlarında serbest kalmak isteyen bir kaç kişidir ...”

İZZET VE SALİH PAŞALARIN, İSTANBUL’DA SİYASAL GÖRV ALMAYACAKLARINA SÖZ VERMELERİ ÜZERİNE, İSTANBUL’A DÖNMELERİNE İZİN VERİLDİ

       Baylar, Ankara’da bulunan İzzet ve Salih Paşalar bir türlü Ankara’ya ısınamadılar. İstanbul’daki aileleri ya­nına gitmelerine izin vermemizi, kendileri ya da aracıları, boyuna rica ediyorlar ve İstanbul’a dönüşlerinde hiçbir siyasal görev almayacaklarına söz veriyorlardı. l92l yılı Mart başlarında, İsmet Paşa’nın kimi işler için Ankara’ya gelmiş bulunduğu bir sırada, paşalar ricalarını yeniledi­ler. Bir gün İsmet Paşa’nın da katıldığı bir Bakanlar Ku­rulu toplantısı sırasında Ahmet İzzet Paşa daireye gelerek haber göndermiş. İsmet Paşa kendisiyle görüşmüştür. İzzet Paşa, bizim isteğimiz üzerine İstanbul’da siyasal görev almayacağına, uzun uzadıya açıklamalar yaparak söz vermiş ve İstanbul’daki ailesinin yanına dönmek için izin rica etmiş; Salih Paşa’nın da böylece söz vererek ser­best bırakılması ricasında bulunduğunu söylemiş.

         İsmet Paşa bu açıklamayı ve ricayı Bakanlar Kuru­luna ulaştırdı. Aslında varlıklarının ulusal işlerimizde yararlı olmadığı; tersine, Ankara’da bir yük, bir ağırlık olarak bulundukları; üstelik kimi olumsuz akımlara da yol açtıkları anlaşılmış bulunduğundan Bakanlar Kurulu bu paşaların İstanbul’a dönmelerinde bir sakınca görmedi. Ama ben, Ahmet İzzet Paşa ve arkadaşının verdikleri söz­de doğruluk ve içtenlik olmadığı; İstanbul’a dönünce, İstanbul Hükümetinde yüzde yüz görev alarak bizi tedir­gin etmeyi sürdürecekleri kanısında bulunduğumu söyle­dim. “Namusları üzerine söz veriyorlar.” dendi. Bu söz­lerini, yazılı ve imzalı olarak verirlerse gönderilebilecek­lerini bildirdim. İsmet Paşa bu önerimi yanımızdaki odada bekleyen İzzet Paşa’ya ulaştırdı. İzzet Paşa, hemen bir ka­ğıt kalem alıp, hükümetten çekileceklerini, bir söz verme belgesi olarak yazmış, imzalamış ve yanılmıyorsam, Salih Paşa’ya da imza ettirmişti.

Ben, bu kısa söz verme belgesini yeter görmedim. Sözle söylediklerini kapsar nitelikte değildi. Hemen, bunun bir düzen olduğuna arkadaşların dikkatini çekerek: “İsmet Paşa’ya sözle söylediklerini yazarak imza etsinler.” dedim İzzet Paşa’nın, sözle de bunca şeyler söyleyip gü­vence verdikten sonra, başka amaç güderek bir söz verme belgesi yazmış olacağı umulmadı ve bu kısa belgenin yeter görülmesi dileğinde bulunuldu. İşte İzzet ve Salih Paşalar böyle yalanlı dolanlı bir belge ile İstanbul’a gitme yolunu bulmuşlardır.

İZZET VE SALİH PAŞALAR SÖZLERİNDE DURMADILAR

Gerçekten, İzzet ve Salih Paşalar İstanbul’a varınca hükümetten çekildiler. Ama, pek kısa bir süre sonra, yine o hükümette, başka nazırlıkları üzerlerine aldılar ve bunu bize telle bildirdiler. İstanbul Hükümetinin Hariciye Nazırlığı görevini yüklenmiş olan İzzet Paşa, ulusa ve ülkeye yönelmiş olan büyük bir kötülüğün önüne geçmek için hükümete geldiğini söyleyerek, bize de birtakım öğütler veriyordu. İzzet Paşa’ya şu yanıtı verdim:

29 Haziran l92l

İstanbul’da Ahmet İzzet Paşa Hazretlerine

Telinizi Zonguldak Haber alma Müdürü aracılığıyla aldım. Durumunuzu, Salih Paşa Hazretleriyle birlikte vermiş olduğunuz söze aykırı gördüm.

Yalnız bir nokta beni duraksattı ve sizden yana düşündürdü. O da üzerinize görev almakta gerçekten ulusa ve ülkeye yönelmiş büyük bir kötülüğün önü­ne geçmiş olmanız umududur. Çünkü, Ankara’ya buyurmadan önce iyi dileklerle ve ülkeye yararlı olabileceğiniz umuduyla görev alışınıza gerekçe olarak gösterdiğiniz nedenlerin pek yetersiz olduğunu ilk görüşmemizde anlamış ve açığa vurmuştunuz. Telinizde bildirdikleriniz, sizi bu yeni duruma sürükleyen nedenleri yeterince aydınlatmıyor. Öğütlediğiniz şeylerden, ulusun ve ülkenin çıkarlarına, yaptığımız antlaşmalara, kısacası, Ulusal Andımıza uygun olan­lar aslında dikkate alınmakta ve gereği yapılmaktadır. Bunun için, genel duruma ve sizlere aşılanmış olan düşüncelere bakarak, daha önce olduğu gibi bu kez de aldatılmış olmanızdan korkuyorum. Bu düşünüş ve görüşümü­zü değiştirecek açıklamalarınızı öğrenir ve olayların ona göre olumlu geli­şimine tanık olursak mutlu olacağımızı bilginize sunarım efendim.

Mustafa Kemal

        .

İzzet Paşa bu telimize 6 Temmuz günlü bir kapalı telle şu karşılığı verdi:

                              Ankara’da Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

Salih Paşa ile birlikte verdiğimiz söz, İstanbul’a dönünce görevimizden çekilmekti. Onu da yerine getirdik. Ömür boyunca devlet hizmeti kabul etmemek; özellikle İtilaf devletlerinin Yunanistan’a yardım etmeleri ve İs­tanbul’un hareket üssü olarak Yunanlılara bırakılması olasılığının belirdiği bir kara günde istenilen özveriden kaçınmak bizim elimizden gelmeli mi ve sizce de uygun görülmeli midir bilmem? Bilecik ve Ankara’da tanımadığım kişilerin yanında yapılan tartışmayı uzatmakta sakınca gördüğümden tartışmayı bırakarak sizlere hak verir gibi görünmüştüm. Dahası, dönüşümüzde verdiğimiz demeçte olayların bütün sorumluluğunu üstümüze almak gibi gerçekten uygarca bir yüreklilik de göstermiştim. İlk görüşmelerde yanımızda bulunan kişilerden birinin sonradan belli olan durumu, çekingen davran­makta haklı olduğumu da ortaya koymuştur. Ama hiçbir zaman, hiçbir kimsenin beni aldattığını söylemedim. Beni yanınıza dek götüren uzlaşma düşüncesinden şaşmadım. Bakanlar Kurulu ile yaptığım görüşmeler ve kendilerine verdiğim andırı bunu tanıtlar. Buyurduğunuz gibi aymazlığımı söylemek şöyle dursun, şimdiki gibi siyasal olayları kılı kırk yararcasına değerlendirmiş olduğumu görmekle kendime ve görüşlerime güvenim art­mıştır. Bu günlerde görev almaklığımızın yararlı olup olmadığını söylemek bana düşmez. Yalnız, görev almaklığımızda oraca, ne gibi sakınca görüldüğü açıklanırsa, çok sevinirim. Bura hükümeti, türesel durumu ve ilgili devletler elçilerinin burada bulunması dolayısıyla, hiçe sayılmaz ve sayılmamalıdır. Şu da bilinmelidir ki, şimdiki hükümet üyelerinin büyük bir çoğunluğu, bugünle ve gelecekle ilgili hiçbir kişisel amaç gütmüyorlar: düşünceleri ve dilekleri ancak yurdun esenliğidir. Bundan dolayı, akla yatkın ve uygun bir yolda Ankara’daki devlet adamlarıyla iş ve görüş birliği yapmayı yürekten dilemektedirler. İçten gelen bu dilek sizlerce de iyi karşılanırsa yararlı işler ve yardımlar yapabilirler. Bu dilekleri kabul olunmazsa anlaşmazlıktan doğabilecek yanılgıların ruhsal sorumluluğundan kendilerini kurtulmuş sayacaklarını bilginize sunarım efendim.

Ahmet İzzet

          Bu telyazısının altına kurşun kalemiyle şu satırları yazmıştım:

            Uygun bir zamanda gereği yapılmak üzere ilgili belgeler arasında saklanması, Bakanlar Kurulu kararı gereğidir.

                                                                                                          Mustafa Kemal

 AHMET İZZET PAŞA TÜRK ULUSUNA HİZMET ETMEYİ VAHDETTİN’E KUL OLMAKTAN ÜSTÜN GÖREMEDİ

          Baylar, Ahmet İzzet Paşa, ekmeğiyle yetiştiği Türk ulusunun içinde kalarak ona en acı ve kara günlerinde hizmet etmeyi, Vahdettin’in kulu olmaktan üstün göreme­mişti. Dürrîzade Esseyyit Abdullah’ın fetvasına bağlı kalıp, padişahın buyruğu dışına çıkmakla suçlanmaktan ve dinsel cezalara çarpılmaktan çekindi. Ahmet İzzet Paşa’nın daha başka ustalıkları da olmuştur. Onlardan da bilgi vereyim.

Türk ulusunun büyük kuvvetleri eline verilmiş kişilere de, bütün savaşlar süresince ve ulusun maddesel ve ruhsal kuvvetlerini düşman karşısına toplamaya çalıştığımız gün­lerde, kaygı ve gevşeklik verecek karamsarlıklarını özel mektuplarıyla ulaştırıp duruyordu. Benim: “Düşman ordusunu yüzde yüz yeneceğiz; yurdu, nasıl olsa kurtaracağız” sözlerimi alaya alarak ve İkinci İnönü’den sonra, yine doğuya, Sakarya’ya dek yürümekte olan Yunan ordusunun ilerlemesini gözdağı için öne sürerek, bize akıl ve anlayış dersi vermekten geri kalmıyordu.

Baylar, ne tuhaftır ki, kendisini dev aynasında gören bu adamın, tutumumdan yıkım doğacağını bildiren bir mektubu, Sakarya’da düşmanı karşı saldın ile kaçmak zorunda bıraktığımız gün, görev gereği bana gösterilmişti. Bu mektuba pek şaşmıştık.

Ahmet İzzet Paşa,Yunan ordusunun Sakarya’dan ve en sonunda İzmir körfezinden çekildiğini gördükten ve Lozan Barış Antlaşmasını okuduktan sonra daha önce bana yazmış olduğu 6 Temmuz l92l günlü telindeki şu tümceyi bir daha mırıldandı mı ola:

“Buyurduğunuz gibi aymazlığımı söylemek şöyle dursun, şimdiki gibi siyasal olayları kılı kırk yararcasına değerlendirmiş olduğumu görmekle kendime ve görüş­lerime güvenim artmıştır.”

Ben bunun da olabileceğini sanırım!

Baylar, İzzet ve Salih Paşalar aylarca Ankara’da otur­dular. Ulusal ilkelerimizi benimsemeleri koşuluyla kendi­lerine ulusal görev vermeye hazırdık. Yanaşmadılar. Bir kez olsun Millet Meclisinin kapısından içeri ayak atma­dılar. Ama, Türkiye Büyük Millet Meclisinin koyduğu yasalardan kuşkusuz bilgileri vardı. Bu yasaların buyrukla­rın ve Millet Meclisinin ve Hükümetinin İstanbul’a karşı belirlenmiş olan tutumunu çok iyi biliyorlardı. Bu yasalara ve bilinen duruma karşın, İstanbul’da yeniden iş başına geçip ulusal varlığın ve girişimlerin değerini ve erkini yok etmek; düşmanların elinde oyuncak olan Vahdettin’in egemenliğini sürdürmek için bütün varlıklarıyla çalışma­larına verilecek gerçek anlamın ne olduğunu ben söylemeyeceğim! Onu, Türk ulusuna ve Türk ulusunun yeni ve gelecek kuşaklarına bırakırım.

 SAYGIDEĞER ULUSUMA ÖĞÜT

Baylar, sırası gelmişken, saygıdeğer ulusuma şunu öğütlerim ki; bağrında yetiştirerek başının üstüne dek çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz mayayı çok iyi incelemeye dikkat etmekten, hiçbir zaman geri kalmasın!

SAKARYA MEYDAN SAVAŞI

Sayın baylar, olayları Sakarya Meydan Savaşma değindirmek istiyorum. Ama bunun için, izin verirseniz., ufak bir başlangıç yapacağım. İkinci İnönü Savaşından sonra, üç ay kadar bir zaman geçti. Ondan sonra, l0 Temmuz l92l gününde, Yunan ordusu yeniden cephemize karşı, genel saldırıya geçti. Bu saldırıdan önceki günlerde iki yanın durumu şöyle idi:

Bizim ordumuzun çoğunluğu başlıca, Eskişehir’de ve Eskişehir kuzeybatısındaki İnönü dayangalarında ve Kü­tahya-Altıntaş dolaylarında toplanmıştı. Afyonkarahisar yöresinde iki tümenimiz vardı. Geyve’de ve Menderes böl­gesinde İse birer tümenimiz bulunuyordu.

Yunan ordusu da, Bursa’da bir ve Uşak doğusunda iki kolordusunu toplu bulunduruyordu. Menderes’te de bir tümeni vardı.

Yunanlıların bu saldırısı üzerine yapılan ve Kütahya-Eskişehir Savaşları adıyla anılan bir sıra savaşlar vardır. On beş gün sürmüştür. Ordumuz, 25 Temmuz l92l akşamı bü­yük bölümüyle, Sakarya doğusuna çekilmişti. Ordumuzun çe­kilmesini zorunlu kılan nedenlerin dayanaklarını belirteyim:

İkinci İnönü Savaşından sonra genel seferberlik yapmış olan Yunan ordusu, asker, tüfek, makineli tüfek ve top sayısı bakımından bizim ordumuzdan önemli dere­cede üstündü. Temmuzda Yunan ordusu saldırıya başla­dığı zaman ulusal hükümetin ve ulusal savaşın geli­şimi, bizim daha genel seferberlik yapmamıza ve böylece ulusun bütün kaynaklarını ve araçlarını, başka hiçbir şey düşünmeksizin, düşman karşısında toplamamıza uy­gun ve elverişli görülmemişti. İki ordu arasındaki kuvvet, araç ve koşul oransızlığının başlıca belirgin nedeni budur. Bunun sonucu olarak özellikle tümenlerimizin taşıtlarını daha sağlayıp tamamlayamadığımızdan, bunların hareket güçleri yoktu. Yunan ulusunun bütün gücüyle yaptığı bu saldırıl karşısında bizim askerlik yönünden te­mel ödevimiz, ulusal savaşımın başından beri izlediğimiz ödevdi ki; o da: “Her Yunan saldırısı karşısında kal­dıkça bu saldırıyı, direnerek ve uygun hareketler yaparak durdurmak ve boşa çıkartmak ve yeni orduyu kurmak için zaman kazanmak” diye özetlenebilir. Son düşman saldırısı karşısında da bu temel ödevi gözden uzak tutma­mak gerekliydi. Bu düşünce ile l8 Temmuz l92l günü İsmet Paşa’nın Eskişehir güneybatısında, Karacahisar’da bulunan karargahına giderek durumu yakından incele­dikten sonra, İsmet Paşa’ya genel olarak şu yönergeyi vermiştim: “Orduyu, Eskişehir kuzey ve güneyinde top­ladıktan sonra düşman ordusuyla aramızda büyük aralık bırakarak çekilmek gerekir ki, orduyu derleyip toparlayıp güçlendirebilelim. Bunun için Sakarya doğusuna değin çekilebilirsiniz. Düşman hiç durmadan ilerlerse hareket üssünden uzaklaşacak ve yeniden destek örgütleri kurmak zorunda kalacak; her durumda ummadığı birçok zorluk­larla karşılaşacaktır. Buna karşılık, bizim ordumuz toplu bulunacak ve daha elverişli koşullar içinde olacaktır. Bu çekilişimizin en büyük sakıncası, Eskişehir gibi önemli yerlerimizi ve birçok topraklarımızı düşmana bırakmaktan dolayı kamuoyunda doğabilecek iç sarsıntısıdır. Ama az          zamanda elde edebileceğimiz başarılı sonuçlarla bu sakıncalar kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Askerliğin gereğini duraksamadan uygulayalım. Başka türden sakın­calara karşı koyarız.”

ORDUNUN BAŞINA GEÇMEMİ İSTEYENLER

Baylar,  gerçekten düşündüğüm men görüldü. İlk duyarlıklar Mecliste belirdi. Özellikle karşıcıllar karamsarlık dolu söylevlerle yaygaraya başladılar: “Ordu nereye gidiyor, ulus nereye götürülüyor? Bu gidişin kuşkusuz bir sorumlusu vardır, o nerededir? Onu göremiyoruz! Bugünkü acıklı ve korkunç durumun gerçek yaratıcısını ordunun başında görmek isterdik...” diyorlardı.

       Bu anlamda söz söyleyen kişilerin anlatmak ve söz do­kundurmak istediklerinin ben olduğum kuşku götürmezdi.

En sonu, Mersin Milletvekili Salâhattin Bey, kürsüden benim adımı söyleyerek: “Ordunun başına geçsin dedi.!” dedi. Bu öneriye katılanlar çoğaldı. Buna karşı olanlar da vardı.

Baylar, bu görüş ayrılıklarının nedenleri üzerinde biraz açıklamada bulunmak uygun olur. Bir kez, benim edimli olarak ordunun başına geçmemi önerenlerin dü­şünce ve amaçlarını ikiye ayırabiliriz. Benim ve benimle birlikte birçoklarının o zaman anladığımıza göre, birtakım kişiler, artık ordunun büsbütün yenildiği, durumun düzel­tilemeyeceği, kısaca amacın, güttüğümüz ulusal amacın gerçekleşemeyeceği yargısına varmışlardı. Bu nedenlerle duydukları kızgınlığı ve öfkeyi benim üzerimde yatıştırmak istiyorlardı. İtiyorlardı ki, kendi sanılarına göre bozulmuş ve bozgunu sürecek olan ordunun başında benim de kişiliğim bozguna uğrasın! Başka birtakım kişiler de, diyebilirim   çoğunluk, bana olan güven ve inanlarından ötürü, edimli olarak ordunun başına geçmemesini yürekten diliyorlardı.

       Şimdilik, edimli olarak komutanlığı üstüme almamı sakıncalı       görenlerin de düşüncesi şuydu:

       Ordunun, bundan sonraki herhangi bir savaşta başarı kazanamayıp yeniden geri çekilmesi olasılık dışı değildir. Bu durumlarda ben edimli olarak ordunun başın­da bulunursam, genel inanışa göre, son umudun da yitiril­miş olduğu gibi bir anlayış doğabilir. Oysa, daha genel durum, son önleme ve son çareye vaş vurulmasını ve son kuvvetlerin gözden çıkarılmasını gerektirecek nitelikte de­ğildir. Bundan dolayı, kamuoyunda son umudun kalabil­mesi için benim doğrudan doğruya savaşı yönetmem zama­nı gelmemiştir.

BAŞKOMUTANLIĞI KABUL EDİYORUM

Ben, konuşmalar ve tartışmalarla beliren bu görüşleri, gereği gibi inceleyip irdeliyordum. Son görüşü savunan­lar, mantığa dayanan sağlam nedenler ileri sürüyorlardı. Yapmacık isteklerde bulunanların yaygaraları, komutayı ele almamı yürekten önerenlerde derin ve kaygı verici etkiler yapmaya başladı. Benim edimli olarak komutayı ele almam, bütün Mecliste son çare ve son önlem olarak görüldü. Meclisin bu görüşü, çarçabuk Meclis dışında da yayıldı. Benim ses çıkarmayışım, komutayı edimli olarak ele almaya can atmayışım, sanki yıkımın kesin ve yakın olduğu düşünce ve görüşünü genelleştirdi. Bunu anlar anlamaz hemen kürsüye çıktım.

Baylar bu anlattığım durum 4 Ağustos l92l günü bir gizli oturumda belirmişti. Üyelerin bana karşı gösterdik­leri yakınlık ve güvene teşekkür ettikten sonra başkanlık katına şöyle bir önerge verdim:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Yüksek Başkanlığına,

        Meclis sayın üyelerinin genel olarak beliren istek ve dilekleri üzerine Başkomutanlığı kabul ediyorum. Bu görevi; kendi üzerime almaktan doğacak yararların çarçabuk elde edilebilmesi, ordunun maddesel ve ruhsal gücünün en kısa zamanda artırılıp pekiştirilmesi ve yönetiminin bir kat daha sağlamlaştırılması için Türkiye Büyük Millet Meclisinin yetkilerini edimli olarak kullanmak koşuluyla üzerime alıyorum. Yaşadığım sürece, ulusal egemenliğin en gerçek bir kulu olduğumu, ulusa bir kez daha göstermek için, bu yetkinin üç ay gibi kısa bir süre ile sınırlandırılmasını ayrıca dilerim.

4 Ağustos l92l

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı

                                             Mustafa Kemal

BAŞKOMUTA OLMAMI İSTEMEYENLERİN KARŞI DAVRANIŞLARI

Baylar, bu önergem, doğruluktan yanayım gibi görünerek öneride bulunanların gizli düşüncelerini açığa vurmalarına yol açtı. Hemen karşı çıkışlar başladı, “Bir kez, Başkomutanlık sanını veremeyiz. O, Büyük Millet Meclisinin özündedir. Başkomutan vekili, denilmelidir.” dediler.

İkinci olarak da: “Meclisin yetkisini kullanmak gibi bir ayrıcalığın verilmesi, hiçbir zaman düşüncesini ileri sürdüler.

Ben, padişah ve halifelerce verilegelmiş yıpranmış bir sanı takınamayacağımı; yapacağım görev edimli başkomutanlık iken bu sanı olduğu gibi vermekten kaçınmanın yersizliğini ileri sürerek görüşümde direndim. Durum, Meclisin anladığı ve belirttiği gibi, olağanüstü olduğuna göre, benim yürütümlerimin ve alacağım kararların da ola­ğanüstü olması gerekeceği kuşku götürmezdi. Düşünce ve kararlarımı çabuk ve sert olarak yürütmek ve uygulamak zorunluğu vardı. Bakanlar Kurulundan, Meclisten izin is­temekle doğacak gecikmelere durum elverişli olmayabilirdi. Bütün ülkeyi ve ülkenin bütün kaynaklarını ilgilendir­mesi gereken buyruklarım ve bildirimlerim için, her işin bakanından ya da Bakanlar Kurulundan onay ve izin al­mak benim yapacağım Başkomutanlıktan umulan yarar­ları sağlayamadı. Onun için, sınırsız ve koşulsuz olarak buyruk verebilmeliydim. Bunun için de, Büyük Millet Meclisinin yetkisi benim kişiliğimde belirmeliydi, Bunu, başarı için, zorunlu görüyordum. Onun için bu noktada direndim.

Selâhattin Bey ve Hulûsi Bey gibi birtakım milletvekil­leri, Meclisi yetkisini bir kişiye vermekle işlemez hale ge­leceğini, ulustan aldığı vekilliği başkasına verme yetkisi bulunmadığını, aslına bakılırsa orduya komutanlık edecek kişiye Meclis yetkisinin verilmesinin söz konusu olamaya­cağını ve bunun gerekli olmadığını söylediler. Meclisin yetkisini kullanabilecek bir kişiye milletvekillerinin kişisel olarak belki güvenemeyeceklerini söyleyenler de oldu.

Ben, bu düşüncelerin hiçbirine karşı olmadım; hepsini doğru bulduğumu söyledim. Meclisin bu noktayı çok dik­katle ve önemle inceleyip irdelemesini söyledim. Yalnız, kendi başından korkanların kaygılarına yer olmadığını belirttim. 4 Ağustosta bu sorun çözümlenemedi. Görüş­me, 5 Ağustos l92l günü de sürdü. O gün, kimi mil­letvekillerinin duraksamalarının iki noktada toplandığı anlaşıldı. Birincisi, Meclisin herhangi bir biçim ve yolla iş göremez duruma getirilmesi; ikincisi de üyelerden her­hangi biri için keyfe göre, yasa dışı işlem yapılması idi.

Bu kuşku ve duraksamaları giderecek açıklamada bulunduktan sonra yapılacak yasaya da bunlarla ilgili bağ­layıcı hükümler konulmasının uygun olduğunu söyledim ve vermiş olduğum önergeyi buna uygun maddelere dö­nüştürerek, bir tasarı olmak üzere Meclise sundum. İşte bu tasarının maddeleri üzerinde yapılan görüşmeler sonunda, bana Başkomutanlık verilmesiyle ilgili olan 5 Ağus­tos l92l günlü yasa çıktı. Bu yasanın ikinci maddesine göre bana verilmiş olan yetki şuydu:

Başkomutan, ordunun maddesel ve ruhsal gücünü büyük ölçüde artırmak ve yönetimini bir kat daha sağlamlaştırmak için Türkiye Büyük Millet Meclisinin bununla ilgili yet­kisini Meclis adına edimdi olarak kullanabilir.

Bu maddeye göre benim vereceğim buyruklar yasa olacaktı.

        Baylar, bu onurlamadan dolayı: “Meclisin bana gösterdiği inan ve güvene yaraşır olduğumu az zamanda gös­termeyi başaracağım.” dedikten sonra Meclisten bazı dileklerde bulundum. Örneğin: Milli Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı görevlerini yapmakta olan Fevzi Paşa Hazretlerinin yalnız Genelkurmayın işleriyle uğraşabilmesi için, İçişleri Bakanlığında bulunan Refet Paşa’nın Milli Savunma Bakanlığına getirilmesi ve yerine bir başkasının seçilmesi gibi...

Özellikle Meclisin ve Bakanlar Kurulunun, içeriye ve dışarıya karşı durulgun ve çok güçlü bir durum ve görünüşte kalmasının önemli olduğunu ve ufak tefek nedenlerle Bakanlar Kurulunu sarsmanın uygun olmadı­ğını belirttim. Yasa önerisi, o gün açık oturumda okundu. İvedilikle görüşüldü ve ad okunarak oya sunuldu. Oybir­liğiyle kabul edildi.

Bunun üzerine verdiğim kısa bir söylevin bir iki tüm­cesini yinelememe izin vermenizi rica ederim. O tümceler şunlardı:

Baylar, boynu bükük ulusumuzu tutsak etmek isteyen düşmanları yüzde yüz yeneceğimize olan inan ve güvenim,bir dakika olsun sarsılmamıştır. Bu dakikada, bu tam inancımı yüksek kurulunuza karşı, bütün ulusa karşı ve bütün dünyaya karşı ilan ederim.

BAŞKOMUTANLIĞI EDİMLİOLARAK ÜSTÜME ALDIM

Sayın baylar, Başkomutanlığı edimli olarak üzerime aldıktan sonra birkaç gün Ankara’da çalıştım.

Genelkurmay Başkanlığı ve Milli Savunma Bakanlığının tümü ile Başkomutanlık Karargahını kurdum. Genelkurmay Başkanlığı ile Milli Savunma Bakanlığının çalışmalarını Başkomutanlıkta birleştirip dengelemek için ve bundan başka, orduyu ilgilendiren işlerle öbür bakanlıkların Başkomutanlıktan buyruk alarak yürütmek zorunda oldukları işlerin yürütülmesi için de yanımda küçük bir yazı işleri örgütü kurdum.

Ankara’da bulunduğum sürece, yalnız, ordunun insan ve taşıt bakımından gücünün artırılması, yiyeceğinin ve giyeceğinin sağlanıp yoluna konulması ile ilgili önlemleri almak ve düzenlemeleri yapmakla uğraştım

ULUSAL VERGİ BUYRUKLARI

.

Bu sözünü ettiğim şeyleri sağlamak için iki gün içinde, 7 ve 8 Ağustos l92l günlerinde, “Ulusal Vergi Buyruğu” adı altında yaptığım genel bildirimlerin her birinden kısaca bilgi vereyim. Bir savaşın kazanılması için ne denli küçük şeylerin bile dikkate alınması gerektiğini anlatabilmek için bunları bilginize sunulmaya değer görürüm:

l sayılı buyruğumla, her ilçede birer “Ulusal Vergi Kurulu” kurdum. Bu kurullarca toplanan şeylerin ordunun çeşitli bölümlerine dağıtımını düzenledim.

2 sayılı buyruğuma göre yurtta her ev , birer kat çama­şır, birer çift çorap ve çarık hazırlayıp Ulusal Vergi Kuru­luna verecekti.

3 sayılı buyruğumla tüccar ve halk elinde bulunan çamaşırlık bez, kaput bezi, patiska, pamuk, yıkanmış ve yıkanmamış yün ve tiftik, erkek elbisesi dikmeye elverişli her türlü kışlık ve yazlık kumaş, kalın bez, kösele, vaketa, taban astarlığı, san ve siyah meşin, sahtiyan, dikilmiş ve dikilmemiş çarık, potin, demir kundura çivisi, tel çivi, kundura ve saraç ipliği, nallık demir ve yapılmış nal, mıh, yem torbası, yular , belleme, kolan, kaşağı, gebre, semer ve urganlardan yüzde kırkına parası sonra ödemek üzere el koydum.

4 sayılı buyruğumla eldeki buğday saman, un, arpa, fasulye, bulgur,  nohut, mercimek, kasaplık hayvanlar, şeker, gaz, pirinç, sabun, yağ, tuz, zeytinyağı, çay ve mumların da yine yüzde kırkına, parası sonra ödenmek üzere el koydum.

5 sayılı buyruğumla ordu için alınan taşıtlardan başka halkın elinde kalanlarının da ayda bir kez ve parasız olarak yüz kilometrelik bir uzaklığa dek askeri ulaştırma işlerinde çalıştırılmasını zorunlu kıldım.

          6 sayılı buyruğumla ordunun yedirilip giydirilmesine yarayan bütün iyesiz mallara el koydum.

7 sayılı buyruğumla halkın elinde bulunan savaşa elverişli bütün silah ve cephanenin üç gün içinde hükümete verilmesini istedim.

8 sayılı buyruğumla benzin. vakum.. gres yağı, makine yağı, donyağı, saatçı ve taban yağları, vazelin, otomobil ve kamyon lastiği, lastik yapıştırıcı, buji, soğuk tutkal, Fransız tutkalı, telefon makinesi, kablo, pil, çıplak tel, yalıtkan ve bunlara benzer gereçlerin ve zaçyağının yüzde kırkına el koydum.

9 sayılı buyruğumla demirci, marangoz, dökümcü, tesviyeci, saraç ve arabacılarla bunların işliklerinin iş çıkar­ma güçlerinin; kasatura, kılıç, mızrak, eyer yapabilecek ustaların adlarıyla sayılarının ve durumlarının saptanmasını sağladım.

l0 sayılı buyruğumla halkın elinde bulunan dört te­kerlekli yaylı araba, dört tekerlekli at ve öküz arabaları ile kağnı arabalarının bütün donatımı ve hayvanları ile birlikte; binek hayvanları, top çeker hayvanlar, katırlar, yük hay­vanlarının, deve ve eşeklerin yüzde yirmisine el koydum.

Baylar “buyruklarımın ve bildirimlerimin yerine geti­rilmesi için kurduğum istiklal Mahkemelerini Kastamonu, Samsun, Konya, Eskişehir bölgelerine gönderdim. Anka­ra’da da bir mahkeme bulundurdum.

CEPHE KARARGÂHINA GİDİŞ

Ondan sonra baylar “l2 Ağustos l92l günü” Genel­kurmay Başkanı Fevzi Paşa Hazretleriyle birlikte Polat­lı’da cephe karargahına gittim.

Düşman ordusunun cephemize doğru ilerleyerek kanadımızdan kuşatacağı yargısına varmıştık. Bu görüşe dayanarak         çekinmeden gerekli önlemleri aldırdım ve düzenlemeleri yaptırdım. Olaylar görüşümüzün yerinde olduğunu gösterdi. Düşman ordusu, 23 Ağustos 192l günü var gücüyle cephemize doğru ilerlemeye ve saldırıya başladı.Birçok kanlı ve bunalımlı evreler ve dalgalar oldu. Düşman ordusunun üstün grupları, savunma çizgimizin parçalarını kırdılar. Böylece ilerleyen düşman birliklerinin karşısına kuvvetlerimizi yetiştirdik.

Meydan savaşı 100 kilometrelik bir cephe üzerinde oluyordu. Sol kanadımız Ankara’nın elli kilometre güneyine değin çekilmişti. Ordumuzun yönü batıya iken güneye döndü, arkası, Ankara’ya iken kuzeye verildi. Yön değiştirilmiş oldu. Bunda hiç sakınca görmedik. Savunma çiz­gilerimiz yer yer kırılıyordu. Ama, kınlan yerin hemen arkasında çarçabuk yeni bir savunma çizgisi kuruluyordu. Savunma çizgisine çok umut bağlamak ve onun kırılmasıyla ordunun  büyüklüğü oranında çok gerilere çekilmek kura­mını çürütmek için yurt savunmasını başka türlü anlatmayı ve bu anlatımda direnmeyi ve üstelemeyi yararlı ve etkin buldum.

Dedim ki:SAVUNMA ÇİZGİSİ YOKTUR SAVUNMA ALANI VARDIR

Savunma çizgisi yoktur. Savunma alanı vardır. O alan

bütün yurttur. Yurdun her karış toprağı, yurttaşın kanıyla ıslanmadıkça düşmana bırakılamaz. Onun için, küçük büyük her birlik bulunduğu dayangadan atılabilir; ama küçük büyük her birlik ilk durabildiği noktada yeniden düşmana karşı cephe kurup savaşı sürdürür. Yanındaki birliğin çekilmek zorunda kaldığını gören birlikler ona uyamaz. Bulunduğu dayangada sonuna dek dayanmak ve direnmekle yükümlüdür.

İşte ordumuzun her bireyi, bu kurala göre her adım­da en büyük özveriyi gösterip düşmanın üstün kuvvetlerini yıpratarak ve yok ederek sonunda onu, saldırıyı sürdürme gücünden ve yeteneğinden yoksun bir duruma getirdi.

           Savaş durumunun bu evresini sezinler sezinlemez hemen özellikle sağ kanadımızla, Sakarya ırmağı doğultusunda düşman ordusunun sol kanadına ve daha sonra cephenin önemli yerlerinde karşı saldırıya geçtik. Yunan ordusu yenildi ve geri çekilmek zorunda kaldı. l3 Eylül l92l günü Sakarya ırmağının doğusunda düşman ordusundan hiçbir iz kalmadı. Böylece 23 Ağustos gününden l3 Eylül gününe değin, bugünler de içinde olmak üzere, yirmi iki gün yirmi iki gece aralıksız süren Büyük ve kanlı Sakarya Savaşı, yeni Türk Devletinin tarihine, dünya tarihinde pek az olan, büyük bir meydan savaşı örneği yazdı.

Sayın baylar, Başkomutanlık görevini üzerime al­dığım zaman Meclise ve ulusa yüzde yüz başarıya ulaşa­cağımız yolundaki kesin inancımı bildirmekle ve bu inan­cımı, bütün onurumu ve varlığımı ortaya atarak pekiştir­mekle ilk ruhsal görevimi yapmış olduğumu sanırım. Ondan sonra, önemli maddesel görevlerim de vardı. Onlardan biri, savaş ve çarpışmalar karşısında ulusa aldırmak zo­runda olduğum durumdu.

BÜTÜN TÜRK ULUSUNU, DÜŞÜNCESİ VE DUYGUSUYLA EDİLİ OLARAK CEPHEDEKİ ORDU KADAR SAVAŞLA İLGİLENDİRMELİYDİM

Bilirsiniz ki, savaş ve çarpışma demek, iki ulusun; yalnız iki ordunun değil, iki ulusun bütün varlıklarıyla bütün mallarıyla, bütün maddesel ve ruhsal güçleriyle kar­şılaşması ve birbiriyle vuruşması demektir. Bunun için, bütün Türk ulusunu, cephedeki ordu kadar, düşüncesi ve duygusuyla ve edimli olarak savaşla ilgilendirme­liydim. Ulus bireyleri, yalnız düşman karşısında olanlar değil, köyde, evinde, tarlasında bulunan herkes, silahla vuruşan savaşçı gibi kendini görevli bilerek, bütün varlığını savaşa verecekti. Bütün maddesel ve ruhsal varlığını yurt savunmasına vermekte ağır davranan ve titizlik göstermeyen uluslar, savaşı ve çarpışmayı gerçekten göze almış ve başarabileceklerine inanmış sayılamazlar.

Gelecekteki savaşların biricik başarı koşulu da en çok bu söylediklerimin kapsamı içindedir. Avrupa’nın as­kerlikçe ileri büyük ulusları daha şimdiden bu tutumu yasa­laştırmaya başlamışlardır. Biz, Başkomutan olduğumuz zaman, Meclisten bir yurt savunma yasası istemedik. Ama Meclisten aldığımız yetkiye dayanarak verdiğimiz yasa niteliğinde olan belirli buyruklarla bu amacı gerçekleştir­meye çalıştık. Ulus, bundan sonra, bugüne dek edinilmiş olan görgü ve bilgileri de gözden geçirerek sevgili yurdu­muzu saldırılamaz duruma getirecek nedenleri ve koşulları daha geniş, daha açık ve daha kesin olarak saptayacaktır.

BÜYÜK MİLLET MECLİSİNDE BANA MAREŞAL AŞAMASI İLE GAZİ SANI VERİLMESİ

 Baylar, bir başka görevim de, ordu içinde savaşan birliklerin arasında savaşa girmek ve savaşı kendim yönetmekti. Bu işi de, gücümün ettiği ölçüde, dahası, bir kaza sonucu olarak sol kaburga kemiklerimden birinin kırılmış olmasına bakmadan elim deldiğince yapmaya bütün varlığımla çalıştığımı sanırım. Sakarya Savaşının sonuna değin askeri bir aşamam yoktu. Ondan sonra, Büyük Millet Meclisince bana “Mareşal” aşamasıyla “Gazi” sanı verildi. Osmanlı devletince verilen aşamayı yine o devletin almış olduğunu biliyorsunuz.

 FRANSA HÜKÜMETİYLE YAPILAN GÖRÜŞMELER VE ANKARA ANLAŞMASI

 Baylar, Sakarya’da utku kazandıktan sonra, Batı ile yaptığımız olumlu ve verimli buluşma ve görüşmeler Ankara Anlaşması ile sonuçlanmıştır. Bu Anlaşma, Ankara’da, 20 Ekim 1921’de imza edilmiştir. Bu konuda özel olarak bir bilgi vermek için kısa bir açıklama yapayım.

Bekir Sami Bey başkanlığındaki delegeler kurulunun gittiği Londra Konferansından sonra Yunanlıların yaptıkları saldırı, bildiğiniz gibi kırılmış ve İkinci İnönü utkusu kazanılmıştı. Bir zaman için, savaşlarda duraklama oldu. Rusya ile Moskova Antlaşması imzalanmış ve doğudaki durumumuz belirlenmişti. İtilaf devletlerinden de ulusal ilkelerimizi kabul edebileceklerle anlaşmanın yararlı olacağı düşünülmekte idi. Özellikle Adana, Antep ve dolaylarını yabancılar elinden kurtarmak bizce önemli görülmekte idi.

Çeşitli nedenlerden ötürü, Suriye’den başka, bu söylediğim illerimizi almış olan Fransızların da bizimle anlaşmaya eğilimli oldukları anlaşılmaktaydı. Gerçi, Bekir Sami Bey’in Bay Briyan’la yaptığı ve ulusal hükümetimizce uygun görülmeyen anlaşma kabul olunmamış idiyse de, ne Fransızlar ve ne biz savaşı sürdürmeye istekli idik. Bu yüzden onlar da, biz de birbirimizle ilişki kurmanın yollarını aramaya başladık. Fransa Hükümeti, eski bakanlardan Bay Franklen Buyon’u (Franklin Bouillon) ilkin, özel olarak, Ankara’ya göndermişti. 9 Haziran 1921 günü Ankara’ya gelen Bay Franklen Buyon ile iki hafta kadar görüşmeler yaptım; bu görüşmelerde Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey’le Fevzi Paşa Hazretleri de bulundular.

Birbirimizi tanımakla geçen özel bir buluşmadan sonra 13 Haziran 1921 pazartesi günü Ankara istasyonundaki özel konutumda yaptığımız ilk toplantıda temel olacak noktayı belirlemek gereğinden söz açarak konuşmaya başladık. Ben, bizim için temel noktanın Ulusal Antın kapsamı olduğu ilkesini ortaya koydum.

Bay Franklen Buyon, ilkeler üzerinde tartışmanın güçlüğünü ileri sürüp, Sevr Antlaşmasının bir oldubitti olarak ortada bulunduğunu söyledikten sonra, Londra’da Bekir Sami Bey’le Bay Briyan’ın yaptıkları anlaşmayı temel saymanın ve bu anlaşmadaki Ulusal Anta aykırı noktalar üzerinde tartışmanın uygun olacağını söyledi. Bu önerinin de uygunluğunu pekiştirmek için Londra’ya giden delegelerimizin Ulusal Anttan söz etmediklerini, Ulusal Antın ve ulusal eylemin, değil Avrupa’da, daha  İstanbul’da bile değerlendirilmemiş olduğunu söyledi.

Ben, verdiğim yanıtlarda dedim ki: “Eski Osmanlı İmparatorluğundan yeni bir Türkiye devleti doğmuştur. Bunu tanımak gerekir. Bu yeni Türkiye, her bağımsız ulus gibi haklarını tanıtacaktır. Sevr Antlaşması, Türk ulusu için öylesine uğursuz bir ölüm kararıdır ki onun bir dost ağzından çıkmamasını isteriz. Bu görüşmelerimiz sırasında da Sevr Antlaşmasının adını anmak istemem. Sevr Antlaşmasını kafasından çıkarmayan uluslarla güvene dayanan işlemlere girişemeyiz. Bizim bakımımızdan böyle bir antlaşma yoktur. Londra’ya giden delegeler kurulu­muzun başkanı böyle konuşmamış ise, verdiğimiz yönerge­ler ve yetkilere göre iş görmemiş demektir. Yanlış iş görmüş­tür. Bu yanlışlık yüzünden Avrupa ve özellikle Fransa kamuoyunda ters etkiler belirdiği görülüyor. Bekir Sami Bey’in gittiği yoldan gidersek biz de onun gibi yanlış iş yap­mış oluruz. Avrupa’nın Ulusal Antı bilmemesi düşünüle­mez. Avrupa,’Ulusal Ant’ terimini öğrenmemiş olabilir; ama yıllardan beri kan döktüğümüzü gören Avrupa ve bü­tün dünya, şu kanlı çarpışmaların neden ileri geldiğini kuş­kusuz düşünmektedir. Ulusal Antı ve ulusal eylemi İstan­bul’un bilmediği yolundaki sözler ise doğru değildir. İstan­bul halkı, bütün Türk ulusu gibi, ulusal eylemi bilmektedir ve ondan yanadır. Ona karşı olan ve bilmiyor görünen kişi ve uyrukları azdır ve ulusça bilinmektedir.”

Franklen Buyon, Bekir Sami Bey’in yönerge ve yetki dışında iş görmüş olduğu yolundaki sözlerim üzerine dediler ki: “Bunu açığa vurabilir miyim?” Söylediklerimi istediği yerlere bildirebileceğini ve anlatabileceğini söyle­dim. Bay Franklen Buyon, Bekir Sami Bey’le yapılan an­laşmadan ayrılmamak için özürler ileri sürerken, Bekir Sami Bey’in bir Ulusal Ant olduğundan ve onun sınırı dışına çıkamayacağından söz etmediğini, eğer söz etse idi o zaman ona göre görüşülüp gereğince iş yapılabile­ceğini ; ama şimdi işin güç olduğunu söyledi ve: “Kamu­oyu, bu Türkler, delegeleri aracılığıyla bundan niçin söz etmemişler de şimdi yeni yeni işler çıkarıyorlar? diyeceklerdir.” dedi.

Uzun görüşme ve tartışmalar sonunda Bay Franklen Buyon, ilkin Ulusal Antı okuyup anladıktan sonra görüş­mek üzere, görüşmelerin geriye bırakılmasını önerdi. Ondan sonra, Ulusal Antın maddeleri baştan sona değin birer birer okunarak görüşüldü ve tartışıldı. Üzerinde en çok durulan madde, yabancılara verilmiş ayrıcalık haklarının kaldırılması, bağımsızlığımızın tam olarak tanın­ması ile ilgili madde oldu. Bay Franklen Buyon, bu sorunların incelemeye ve düşünülmeye değer olduğunu söyledi. Ben buna yanıt verdim. Söylediklerimin özeti şuydu: “Tam bağımsızlık, bizim bugün üzerimize aldığımız göre­vin özüdür. Bu görev, bütün ulusa ve tarihe karşı yüklenil­miştir. Bu görevi yüklenirken ne ölçüde yapılabileceği üzerinde hiç kuşkusuz, çok düşündük. Ama, sonunda edin­diğimiz kanı ve inanç, bunda başarı sağlayabileceğimiz yo­lundadır. Biz, işe böyle başlamış kişileriz. Bizden öncekile­rin yaptıkları yanlış işler yüzünden ulusumuz, sözde ba­ğımsızdı, ama gerçekte bağımlı bulunuyordu. Şimdiye değin Türkiye’yi uygarlık dünyasında kötü gösteren neler düşünülebilirse hep bu yanlışlıktan ve hep bu yanlışlığı sürdürmekten doğuyor. Bu yanlışlığı sürdürmek, yüzde yüz, ülkenin ve ulusun bütün onurundan ve bütün yaşama yete­neğinden uzaklaşması ve yoksun kalması sonucunu doğu­rabilir. Biz, yaşamak isteyen, onuruyla ve şerefiyle yaşamak isteyen bir ulusuz. Bir yanlışlığı sürdürmek yüzünden bu niteliklerden yoksun kalmaya katlanamayız. Bilgin, bilisiz, bütün ulus bireyleri, hepsi, belki işin içindeki güçlükleri iyice kavramaksızın, bugün yalnız bir nokta çevresinde top­lanmış ve sonuna dek kanını akıtmaya karar vermiştir. O nokta, tam bağımsızlığımızın sağlanması ve sürdürülme­sidir.

Tam bağımsızlık demek, kuşkusuz siyasa, maliye, ikti­sat, adalet, askerlik, kültür gibi her alanda tam bağım­sızlık ve tam özgürlük demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, ulusun ve ülkenin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından yoksunluğu demektir.

Biz, bunu sağlamadan ve elde etmeden barışa ve esenliğe erişeceğimiz kanısında değiliz. Görünüş ve yön­tem bakımından barış yapabiliriz, anlaşma yapabiliriz; ama tam bağımsızlığımızı sağlamayacak olan bu gibi ba­rışlar ve anlaşmalarla ulusumuz, hiçbir zaman canlılığa ve esenliğe erişemeyecektir. Belki, silahlı çarpışmasını bırakarak yıkıma sürüklenmeye yol açmış olacaktır. Eğer ulusumuz bunu kabul etseydi, bunu kabul edecek nitelikte bulunsa idi, iki yıldan beri savaşmak hiç de gerekli değildi. Daha Ateşkes Anlaşmasının ertesinde durulgun bir duruma geçilebilirdi.”

Bay Franklen Buyon, bu sözlerin karşısında, içtenlikle      önemli birtakım şeyler söyledi. En sonu, bunun zamanla çözümlenebileceği kanısında bulunduğunu açıkladı.

Baylar, Bay Franklen Buyon ile önemli ve ikinci derecedeki sorunlar üzerinde günlerce ve günlerce görüş­tük. Sonuç olarak, düşüncelerimizle, duygularımızla ve tutumlarımızla birbirimizi anlayabildiğimizi sanırım. Ama, Fransa Hükümetiyle Türk Ulusal Hükümeti arasında kesin anlaşma noktalarının saptanabilmesi için biraz daha za­manın geçmesi zorunlu oldu. Ne bekleniyordu? Belki Türk ulusal varlığının Birinci ve İkinci İnönü’den sonra daha büyüyecek bir başarı ile pekiştirilmiş olması!... Gerçek­ten, Bay Franklen Buyon’un kesin karar alarak imza ettiği Ankara Anlaşması, daha önce söylediğim gibi, büyük ve kanlı Sakarya Savaşından 37 gün sonra, 20 Ekim l92l’de oluşmuş bir belgedir.

Bu anlaşma ile siyasa, iktisat, askerlik alanlarında ve öbür alanlarda, tek bir konuda bağımsızlığımızdan hiçbir şey yitirmeksizin, yurdumuzun değerli parçalarını düşman elinden kurtarmış olduk. Bu anlaşma ile ulusal isteklerimizi, ilk kez olarak, Batı devletlerinden biri, kabul etmiş ve onaylamış oldu.

Bay Franklen Buyon, bundan sonra da, bir kaç kez Türkiye’ye gelmiş, Ankara’da ilk günlerde aramızda kuru­lan dostluk duygularını belirtme yollarını aramıştır. 

PONTUS SORUNU

       Sayın Baylar, konuşmamın başlangıcında bir Pontus sorununa değinmiştim. Bu sorun, belgeleriyle, herkesçe öğrenilmiştir. Ancak bizi de çok uğraştırdığından bura­da ilgisi bulunan kimi noktalarına değineceğim.

l840 yılından beri, yani üç çeyrek yüzyıldan beri, Rize’den İstanbul Boğazı’na değin Anadolu’nun Karadeniz bölgesinde eski Yunanlılığın diriltilmesi için çalışan bir Rum topluluğu vardı. Amerika’daki Rum göçmenlerinden Rahip Klematyos (Klematios) adında biri, ilk Pontus toplantı ocağını İnebolu’da, bugün de halkın “Manastır” dediği bir tepede kurmuştu. Bu örgüt üyeleri, zaman zaman, ayrı ayrı haydut çeteleri kurarak çalışıyorlardı. Genel Savaş sırasında dışardan gönderilip dağıtılan silah, cephane, bom­ba ve makineli tüfeklerle Samsun, Çarşamba, Bafra ve Erbaa Rum köyleri sanki bir silah deposu durumuna gel­mişti.

Ateşkes Anlaşmasından sonra bütün Rumlar, Yunan­lılık ulusal amacı ile her yerde şımardığı gibi, Etniki Eterya Derneği propagandacıları ile Merzifon Amerikan kurum­larınca eğitilip yetiştirilen ve yabancı hükümetlerin silah­larıyla kuvvetlendirilen ve yüreklendirilen bu bölgedeki Rum topluluğu da, bağımsız bir Pontus Hükümeti kur­mak isteğine kapıldı. Bu amaçla genel bir ayaklanma hazırladılar. Dağlara çekildiler ve Amasya, Samsun ve dolayları Rum metropolidi Yermanos’un yönetiminde, düzenli bir izlence ile çalışmaya başladılar. Bir yandan da, Samsun’daki Rum komitecilerinin Başkanı Reli Fab­rikası Müdürü Tokomanidis, Orta Anadolu ile haberleş­meyi sağlamaya çalışıyordu. Kimi yabancı hükümetler, Pontus’un kurulmasına yardım edeceklerine söz verdiler ve Samsun ve dolaylarındaki Rumların sayısını artırmak için de Rusya’daki Rum ve Ermenileri Batum’da topladılar. Onları, Türk Kafkas ordularından alınıp Batum’da depo edilen silahlarla donatarak, kıyılarımıza çıkarmaya baş­ladılar. Çetecilik etmek üzere, kıyılarımıza çıkarılabilecek birkaç bin Rumu Sohum’da topladılar; başlarına da Hara­lambos adında bir adam verdiler. Batum’da toplananların da Haralambos’un yanındakilere katılmaları sağlanıyordu. Bunları, yurdumuz içinde, Samsun’da kimi yabancı tem­silciler koruyor ve silahlandırıyorlardı. Kıyılarımıza çıkan bu çeteler “göçmenleri besleme” süsü verilerek yabancı hükümetlerce yedirilip giydiriliyordu. Yabancı Kızılhaç kurulları arasında gelen subayların da örgüt kurmak, çetecileri askerlik yönünden eğitmek ve gelecekteki hükümetinin temelini atmakla görevlendirildikleri anla­şılıyordu.

4 Mart 1919 günü İstanbul’da Pontus adıyla yayım­lanmaya başlayan bir gazetenin başyazısında: “Trabzon ilinde Rum cumhuriyetinin kurulmasına çalışmak amacıyla yayımlandığı” açıklanmıştı.

Yunanistan’ın kurtuluş gününe rastlayan 7 Nisan l919 günü, her yerde ve özellikle Samsun’da gösteriler yapıldı. Yermanos’un saygısızca davranışları, Rumların düşün­celerini ve isteklerini açığa çıkardı. Bafra ve Çarşamba dolaylarındaki yerli Rumlar, sık sık kiliselerde toplanıyor, örgütlerini ve donatımlarını güçlendiriyorlardı. 23 Ekim l9l9 günü, Doğu Trakya ve Pontus için merkez olarak İstanbul kabul edilmişti. Venizelos, İstanbul’un merkez olması işinin daha sonraki bir zamana bırakılarak bunun yerine Pontus Hükümetinin kurulmasının uygun olacağı kanısında bulunduğunu belirtmiş ve buna göre İstanbul Patrikliğine yönerge vermişti. Bir yandan da İstanbul’da Yunan gizli kolluğu kurmakla görevlendirilen Albay Alek­sandros Zimbragaki, Pontus jandarmasını düzene sokmak üzere “Eyfel” Yunan torpidosu ile bir subaylar kurulunu göndermişti. Türkiye’de bu işler olurken Batum’da da l8 Aralık l9l9’da “Pontus Rum Hükümeti” adıyla bir hükümet kurulmuş ve örgütlenmeye başlamıştı. l9 Temmuz l920’de de Batum’da, Karadeniz, Kafkas, Güney Rusya Rumları Pontus sorunu üzerine bir kurultay topladılar. Bu kurulta­yın andırısı, üyelerden birinin aracılığıyla İstanbul’daki Rum Patrikliğine gönderildi. Pontusçular, l920 yılı sonlarına doğ­ru çalışmalarını büsbütün artırarak iyice ortaya çıktılar. Bizi, sıkı önlemler almak zorunda bıraktılar.

Dağlarda kurulan Pontus örgütleri şöyleydi:

a- Birtakım elebaşılar yönetiminde silahlı ve savaşçı kuvvetler;

         b- Bunların beslenmesini sağlayan üretimci Pontus halkı;

         c-Yönetim ve kolluk kurulları ile kentlerden ve köylerden yiyecek sağlamakla görevli ulaştırma kolları:

Çetelerin çalışma bölgeleri ayrılmıştı. Pontus haydutlarının kuvveti, başlangıçta 6.000-7.000 silahlı idi.

 Daha sonra her yerden katılanlarla 25.000’i buldu. Bu kuvvet, ufak birliklere ayrılarak çeşitli yerlerde barını­yorlardı. Pontus çetecilerinin işi gücü, Müslüman köylerini yakmak, Müslüman halka karşı usa, imgeye sığmaz ağır suçlar işlemek gibi, kan dökücü bir sürünün yaptıklarından başka bir şey değildi.

Biz, Anadolu’ya çıkar çıkmaz, Türk halkı uyardık. Akla gelen tehlikelere karşı önlemler almaya başladık.

Merkezi Sivas’ta bulunan Üçüncü Kolordu, bütün ça­basını çeşitli bölgelerde gözüken çeteleri izleyip tepelemeğe yöneltti. Trabzon bölgesinde dolaşan “Köroğlu” adındaki Rum çetesiyle “Eftalidi” çetesini ve öbür çeteleri, merkezi Erzurum’da bulunan on Beşinci Kolordu izleyip tepeli­yordu. Bir yandan da Pontus haydutlarının dönüp dolaş­tıkları yerlerde, halk silahlandırılarak ulusal örgütler kuruldu.

  ANADOLU ORTASINDA YENİDEN ÇIKAN BİRTAKIM İÇ AYAKLANMALAR

 Baylar, Sivas’ın kuzeyinde ve Yozgat’ta çıkan ve sizlerce de bilinen iç ayaklanma olaylarından başka, l920 yılı son­larında yeniden Anadolu ortasında, Zile yöresinde, Kü­çük Ağa, Deli Hacı, Aynacı Oğulları; Erbaa yöresinde, Kara Nazım, Çopur Yusuf ve başka yerlerde Deli Hasan, Küçük Hasan gibi birtakım delibaşlar ile Yozgat, Çayözü Çerkezlerinden oluşmuş çeteler; l92l yılı başlarında da, Koçkiri Aşireti başkanlarından Haydar Bey, İstanbul’da Abdülkadir’den aldığı yönerge üzerine Alişan ve hısım­larından Naki, Alişer ve başkalarıyla birlikte ayaklanmaya başlamışlardı. Birçok kuvvetlerimiz, bir yandan Pontusçu­ bir yandan da bu ayaklananları izleyip tepelemekle uğraşıyorlardı.

MERKEZ ORDUSUNUN KURULMASI VE NURETTİN PAŞA’NIN KOMUTANLIĞA ATANMASI

          Baylar, anımsarsınız ki Nurettin Paşa, Yunan ordusu­ ilk saldırıcı görünüşü karşısında birtakım boş ve akla sığmaz düşünceler ileri sürdüğü için kendisine göre verilmemiş olduğundan, bizimle işbirliği yapamayacağını pir mektupla bildirip izin alarak Taşköprü’ye gitmişti. Bundan beş ay sonra, Nurettin Paşa’yı tutan kimi kişiler, gerek Fevzi Paşa Hazretlerine, gerek bana, Nurettin Paşa’ya bir görev verilirse kendisinin bunu güvençle ve içtenlikle yapacağını söyleyerek aracılık ettiler. Biz de, Anadolu ortasındaki güvenliği sağlamakla görevli kuvvetlerimizi büyücek bir komuta altında birleştirmenin yararlı olacağını düşündüğümüzden, 9 Aralık l920’de Sivas’taki Kolorduyu kaldırıp onun görevini yeni kurduğumuz Mer­kez Ordusuna verdik. Bu orduya da Nurettin Paşa’yı komu­tan yaptık.

Nurettin Paşa merkez bölgesinde bir yıla yakın bu görevi yaptı; ama, “yetkisi dışında kimi yurttaşların hak­larına el uzatıyor” diye milletvekillerinin yakınmaları ve İçişleri Bakanlığına soru yöneltmeleri, Bakanlığın da sızlan­tıları yerinde görmesi üzerine, Meclisin isteğiyle Kasım l92l başlarında görevden çıkarıldı. Meclis, Nurettin Paşa’nın yargılanmasına da karar verdi. Bu iş, benimle Bakanlar Kurulu arasında bir anlaşmazlık çıkmasına da yol açtı. Ben, Nurettin Paşa’ya uygulanmak istenen işlemi kabul etmedim. Fevzi Paşa Hazretleri de benim görüşüme katıldı. İkimizle, Bakanlar Kurulu arasında çıkan anlaşmazlık Meclisçe bir çözüme bağlandı. Mecliste, Nurettin Paşa’yı savundum, kendisi için ağır bir işlem yapılmasını önledim.

        Nurettin Paşa’yı aşağı yukarı bundan sekiz ay sonra Birinci Ordu Komutanlığında göreceğiz.

Sayın baylar, Sakarya Savaşından sonra, Başkomutan­lık ve Genelkurmay Başkanlığı Ankara’da grev yapıyordu. Ben, öteki görevlerimle de uğraşıyordum, üç dört ay geçmemişti ki Mecliste, Sakarya utkusunu unutanlar, karşıcıl­lıkta ileri gitmek isteyenler, kendilerini göstermeye başla­dılar. Sakarya Savaşından önce başlayıp birer ikişer An­kara’ya gelmiş olan Malta tutuklularından kimilerinin bu karşıcıl akımlarda kışkırtıcılık yaptıkları anlaşılmıştı. Bu noktayı, izin verirseniz biraz açıklayayım.

MALTA’DAN YENİ DÖNEN BAYINDIRLIK BAKANI RAUF BEY İLE KARA VÂSIF BEY, ASKERLİK BAKININDAN GÜDÜLEN SİYASAYI ÖĞRENMEK İSTİYORLARDI

Rauf Bey l5 Kasım l92l’de Ankara’ya gelmişti.

Rauf Bey’i l7 Kasım l92l’de açılan Bayındırlık Ba­kanlığına seçtirdik.

Rauf Bey’den sonra, Ankara’ya gelen Kara vasıf Bey’i de Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Grubu Yönetim Kurulu üyeliğine seçtirdim. Bu iki kişinin birinden hükü­mette, ötekisinden de grupta yararlanmanın yerinde olacağı­nı düşünmüştüm. Çok geçmedi, bir gün Rauf Bey’in Bakan­lar Kurulunda bir işin açıklanmasını istediği bana bildirildi. Kara vasıf Bey’in de Grup Yönetim Kurulunda yine o işin açıklanmasını istediği bildirildi. Bu iki kişinin, önceden aralarında kararlaştırdıkları anlaşılan iş şuydu; “Askerlik bakımından güdülen siyasa nedir?”

Bu sorudan çıkarılabilecek anlam ne olabilirdi? Neyi anlamak istiyorlardı? Siyasa ve askerlik bakımından bizim tutumumuz belli olmuştu. Tam bağımsızlığımız sağlanın­caya değin düşmanlarla vuruşmak ve onları yeneceğimize olan kesin inançla savaşı sürdürmek... İşte, ortaya atılan soru ile demek istiyorlardı ki: “Ne olursa olsun savaşı sürdürmekle sonuç alınabilir mi? Alınmayacağı da dü­şünülerek daha şimdiden başka önlemler ve yollar (anlatmak istedikleri yollar, siyasa yollarıdır) bulup, içinde bulun­duğumuz tehlikeli duruma son vermek uygun olmaz mı?”

Doğallıkla ne Bakanlar Kurulunda, ne de Grup Yöne­tim Kurulunda böyle bir işin görüşme ve tartışma konusu olmasına izin vermedim. Bunun üzerine Rauf Bey Bakan­lıktan, Kara Vasıf Bey de Grup Yönetim Kurulundan çekildiler. Rauf Bey’in bakanlıktan çekilmesi ile ilgili yazı l3 Ocak l922 günü Mecliste okunurken yine 13 Ocak günlü bir çekilme yazısı daha okunmuştu. Bu çekilme yazısı, Milli Savunma Bakanı Refet Paşa’nındı.

Baylar, Refet Paşa’nın çekilme nedeni üzerine de bir­ kaç sözcükle bilgi vereyim: 4 Ocak l922 günü, Meclisin gizli bir oturumunda şöyle bir konu tartışılmıştı. Başkomutanlık ve Genelkurmay Başkanlığı Ankara’da imiş, cepheden uzak bulunuyormuş. Bundan şu anlaşılmış ki, benim hem Baş­komutan, hem de Meclis Başkanı olmamda güçlük var­mış. Ordu işleri iyi gitmiyormuş. Meclis bir savaş yarku­rulu kurarak ordu durumunu incelemeli imiş. Genelkur­may Başkanı, Bakanlar Kurulunun da Başkanı olduğundan, Genelkurmay işleri de iyi gitmiyormuş. Fevzi Paşa Hazret­leri yalnız Bakanlar Kurulu Başkanlığında kalmalıymış. Genelkurmay Başkanlığıyla Milli Savunma Bakanlığı da birleştirilmeli imiş.

Milli Savunma Bakanı olan Refet Paşa kürsüden bu görüşü savunuyordu. Bu görüşlere şu yolda yanıt verdim:

BENİM ANKARA’DAN UZAKLAŞMAM İSTENİYORDU

“Başkomutanlık ve Genelkurmay Başkanlığı pek yerinde olarak Ankara’yı kendine karargah edinmiştir.

Görevini en iyi buradan yapmaktadır. Gerektiğinde ne zaman, nereye gideceğini kendisi değerlendirir. Cephede doğrudan doğruya çalışan cephe komutanı vardır. Boş yere benim Ankara’dan uzaklaşmamı istemenin bir anlamı yok­tur. Genelkurmay Başkanlığı ile Milli Savunma Bakanlığı, Başkomutanın buyruğu altında, Başkomutanlık Karar­gahını meydana getirmektedir, bunlar ayrı ayrı değildir. Genelkurmay Başkanı olan Fevzi Paşa Hazretlerinin, An­kara’da bulundukça, Bakanlar Kurulu Başkanlığını da yapması bugün için zorunludur. Çünkü, onun yokluğunda Refet Paşa ona vekil olarak, Bakanlar Kurulu Başkanlığı görevini yapmıştı, başaramamıştı. Bakanlar Kurulunda düzensizlik baş gösterdi. Bakanlar toplantıya gelmez oldu. Fevzi Paşa Hazretlerinin Ankara’ya dönüşü bakanların sızlantısı üzerine oldu. Orduyla ilgili olarak yaptığımız işleri denetlemek için Meclisin bir yarkurul kurmasında sakınca görmem. Ama bu yarkurul benim başkanlığım altında kurulur.”

Gerçekten bu yarkurul, dediğim biçimde kuruldu. Eski Harbiye Nazırı Cemal Paşa da bu yarkurula üye ola­rak seçildi. Refet Paşa ve benzerlerinin öbür önerileri kabul olunmamıştı. İşte bu nedenle çekilmeye hazırlanan Refet Paşa, çekilme yazısını, Rauf Bey’in çekilme yazısını verdiği gün vermiş oluyor.

*

Yunan Hükümeti şimdiden üstlenecektir.

                                                           Büyük Millet Meclisi Başkanı

                                                                       Başkomutan

                                                                       Mustafa Kemal

ORDULARIMIZ İZMİR RIHTIMINDA İLK VERDİĞİM HEDEFE, AKDENİZ’E ULAŞTILAR

Telsizle doğrudan doğruya bana gönderilen bir tel yazısında da, İzmir’deki İtilâf devletleri konsoloslarına benimle görüşmelerde bulunmak yetkisinin verildiği bildiriliyor; hangi gün ve nerede buluşabileceğim soruluyordu. Buna verdiğim yanıtta da, 9 Eylül 1922’de Nif’te görüşebileceğimizi bildirmiştim. Gerçekten dediğim günde ben Nif’te bulundum. Ama, görüşmeyi isteyenler orada değildi. Çünkü ordularımız İzmir rıhtımında ilk verdiğim hedefe, Akdeniz’e ulaşmış bulunuyorlardı.

Sayın baylar, Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Savaşı ile ondan sonra düşman ordusunu büsbütün yok eden ya da tutsak eden ve kılıç artıklarını Akdeniz’e, Marmara’ya döken savaşlarımızı açıklamak ve bunların niteliklerini anlatmak için söz söylemeyi gerekli görmem.

Her evresi ile düşünülmüş, hazırlanmış, yönetilmiş ve utkuyla sonuçlandırılmış olan bu savaşlar, Türk ordusunun, Türk subaylarının ve komutanlarının yüksek güçlerini ve yiğitliklerini tarihte bir daha saptayan ulu bir yapıttır.

Bu yapıt, Türk ulusunun özgürlük ve bağımsızlık düşüncesinin ölümsüz anıtıdır. Bu yapıtı yaratan  bir ulusun çocuğu, bir ordunun Başkomutanı olduğum için sevincim ve mutluluğum sonsuzdur.

 Baylar, işte şimdi siyasal alana geçebiliriz. Gerçi, ordumuzun utkusundan umudu kesip daha önce siyasa yoluyla sorunların çözümlenmesi kanısında ve savında bulunanları, dediklerini yapmak konusunda, biraz çokça bekletmiş oldum. Bununla birlikte sonunda, benim de siyasa alanında çalışmayı gerçekten desteklediğimi görerek kıvanmaları gerekirdi. Böyle olup olmadığını göreceğiz.

Ordularımız, İzmir ve Bursa’yı kurtardıktan sonra Trakya’yı da Yunan ordusundan kurtarmak için İstanbul ve Çanakkale’ye doğru yürürken, o zaman İngiltere İngiltere Baş­bakanı bulunan Loyd Corc (Lloyd George), bizimle savaş­maya karar vermiş gibi bir davranışla dominyonlara, yar­dımcı birlikler istemek üzere başvurmuş, ondan sonraki olaylara bakılırsa Loyd Corc’un isteğinin yerine getirilmediğini kabul etmek gerekir.

İTİLÂF DEVLETLERİNİN 23 EYLÜL 1922 GÜNLÜ ATEŞKES ÖNERİSİ

Bu sıralarda, İstanbul’daki Fransız Olağanüstü Komiseri General Pele (Pelle) benimle görüşmek üzere İzmir’e geldi. “Yansız Bölge” adıyla andığı bir bölgeye orduları­mızın girmemesinin uygun olacağını öğütledi. Ulusal Hükümetimizin böyle bir bölge tanımadığını, Trakya’yı da kurtarmadıkça ordularımızın durdurulamayacağını söy­ledim. General Pele, Bay Franklen Buyon’un benimle görüşmek üzere gelmek istediği yolunda almış olduğu özel bir teli bana gösterdi. Kendisini İzmi’de kabul edeceğimi söyledim. Bay Franklen Buyofi bir Fransız savaş gemisiyle İzmir’e geldi. Fransa Hükümetinin kendisini, İngiltere ve İtalya Hükümetlerinin de uygun görmesi üzerine benimle görüşmeye gönderdiğini söyledi. Biz Franklen Buyon’la görüşürken, İtilaf devletleri Dışişleri Bakanları imzasıyla, 23 Eylül l922 günlü bir nota geldi. Bu nota, önemli olarak, iki sorunu kapsıyordu. Biri, savaşın durdurulması; öbürü konferans ve barış ile ilgiliydi.

Biz, Rumeli’de ulusal sınırlarımıza dek Doğu Trakya’yı baştan başa almadıkça savaştan vazgeçemezdik. Ancak, yurdumuzun bu parçasından düşman birlikleri çıkarılırsa bir savaşa kendiliğinden gerek kalmayacaktı, Bu notada, Venedik, ya da başka bir kentte toplanacak olan ve İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Romanya, Sırp-Hırvat-Sloven devletleriyle Yunanistan’ın çağrılacağı bir konferansa delegelerimizi göndermek isteyip istemeyeceğimiz soruluyor; ayrıca, görüşmeler sırasında Boğazlar’daki yansız bölgelere asker göndermezsek, Edirne ile birlikte Meriç’e dek Trakya’nın, bize geri verilmesine, ilişkin isteğimizin iyi karşılanacağı bildiriliyordu.

          Notada Boğazlar’dan, azınlıklardan, Milletler Cemiye­tine girmemizden de söz edilmekteydi.

Konferansın toplanmasından önce Yunan birliklerinin, İtilâf devletleri komutanlarının çizecekleri bir çizginin gerisine çekilmeleri için İtilâf devletlerinin erkini kullanacağına söz veriliyor ve bu konuda görüşülmek üzere Mudanya’da ya da İzmit’te bir toplantı yapılması öneriliyordu.

MUDANYA KONFERANSI

29 Eylül 1922 günü bu notaya verdiğim, kısa bir yanıtta, Mudanya Konferansını kabul ettiğimi bildirdim. Ama Meriç ırmağına dek Trakya’nın hemen bize geri veril­mesini istedim. 3 Ekimde toplanması uygun olacağını söylediğim Mudanya Konferansına Başkomutanlık adına olağanüstü yetki ile, Batı Cephesi Orduları Komutanı İsmet Paşa’yı delege atadığımı bildirdim. Bu notaya Hü­kümetçe de, 4 Ekim l922 günlü ayrıntılı bir yanıt verildi. Bu yanıtta, Konferans yeri için İzmir önerildi. Boğazlar sorunu dolayısıyla Rusya, Ukrayna ve Gürcistan Cum­huriyetlerinin de çağrılması istendi ve başka sorunlar üzerindeki görüşlerimiz de kısaca bildirildi.

Mudanya’da, İsmet Paşa’nın başkanlığı altında, İngil­tere delegesi General Harington (Harrington), Fransa delegesi General Şarpi (Charpy), İtalya delegesi General Monbelli’nin katıldıkları konferans toplandı. Bir hafta kadar süren tartışmalı görüşmelerden sonra, 11 Ekimde “Mudanya Ateşkes Anlaşması” imzalandı. Böylece, Trak­ya anayurda katıldı.

Baylar, utku kazanıldıktan sonra, İzmir’de bizim yaptığımız siyasal görüşmeler üzerine, Ankara’da Bakanlar Kurulunun, daha doğrusu kimi bakanların kaygıdan do­ğan bir ivediye kapıldıkları anlaşıldı.

Askerlik görevimin sona ermiş bulunduğunu, bundan sonraki siyasa işlerini Bakanlar Kurulunun yürütmesi gerektiğini anlatacak biçimde, beni Ankara’ya çağırdılar. Oysa, ne askerlik görevim son bulmuştu, ne de siyasa so­runlarıyla ilgilenip uğraşmaktan kendimi alabilirdim. Bunun için, İzmir’den, ordunun başından ve başladığım siyasal görüşmelerden ayrılamazdım. Bundan ötürü, benimle görüşmek isteğinde bulunduklarına ve bunda direndiklerine göre, Bakanlar Kurulu üyelerinin ya da ilgili Bakanların İzmir’e, benim yanıma gelmelerini önerdim. Bakanlar Ku­rulu Başkanı Rauf Bey’le Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey geldiler.

  Rauf Bey, bana İzmir’ de birtakım özel dileklerini de bildirdi. Örneğin, Ali Fuat Paşa ile Refet Paşa’nın utku dolayısıyla aşamalarının yükseltilmesini ve kendilerine uygun birer görev verilerek gönüllerinin hoş edilmesini diledi. Biliyorsunuz ki, savaştan önce Ali Fuat ve Refet Paşaların savaşa katılmaları için türlü yollarla girişimde bulunmuş, sonuç alamamıştım. Savaşlarda emeği geçip hak kazanan komutanların ve subayların utku dolayısıyla övülerek ve aşamaları yükseltilerek doğallıkla gönülleri alın­mıştı. Savaşlara katılmaktan kaçman kişilerin de, savaşa katılanlarla birlikte aşamalarının yükseltilmesi kuşkusuz kötü etkiler yaratabilirdi. Kısaca, Rauf Bey’e, dileğini yerine getiremeyeceğimi söyledim. Ama Ali Fuat Paşa, Meclis İkinci Başkanı bulunduğuna göre, katı ve görevi kendisini kıvandırabilecek ölçüde yüksekti. Yalnız açıkta bulunan Refet Paşa’ya uygun bir görev bulmaya çalışaca­ğıma söz verdim. Kendisini İzmir’e çağırmasını söyledim. Refet Paşa İzmir’e gelmişti. Ama bu geliş tam benim Anka­ra’ya döndüğüm geceye rastladığından, kendisiyle orada buluşamadık.

 BARIŞ KONFERASINA GÖNDERECEĞİMİZ DELEGELER

 Refet Paşa’nın görevlendirilmesi, daha sonra Ankara’dan Bursa’ya gidişim sırasında oldu.

Baylar, İzmir’den Ankara’ya dönüşümde başlıca, Mudanya Konferansı görüşmeleri üzerinde uğraştım. Bir yandan da Bakanlar Kurulunda, Mecliste, yarkurullarda barış konferansına gönderilebilecek delegeler kurulu söz konusu oluyordu. Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf Bey, Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey, Sağlık Bakanı Rıza Nur Bey, barış konferansına gidecek delegeler kurulunun doğal üyeleri gibi görülüyordu. Ben daha bu konuda kesin görüşümü ve kararımı saptamamıştım. Ancak Rauf Bey’in başkanlığı altında bulunacak kurulun, bizim için ölüm dirim sorunu olan bu konuda başarı kazanacağına güvenemiyordum. Rauf Bey’in de kendini yetersiz görmekte olduğunu sezinliyordum. Kendisine danışman olarak İs­met Paşa’nın verilmesini önerdi. Bu öneriye verdiğim karşılıkta: “İsmet Paşa’dan danışman olarak pek az yararlanı­labilir. İsmet Paşa başkan olursa, kendisinden en çok yararlanılabileceğine ben de inanıyorum.’ dedim. Bu nokta üzerinde uzun boylu görüşülmedi. Ondan sonra, Rauf Bey, delegeler kurulu konusunda başladığı türlü düzenlemeleri sürdürüp gitti. Ben önem verir görünme­dim. Mudanya Konferansı sona ermişti. İsmet Paşa ile Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa Bursa’da bulunuyorlardı. Kendileriyle görüşmek üzere Bursa’ya gittim.

 İSMET PAŞA’NIN DIŞİŞLERİ BAKANLIĞINA VE DELEGELER KURULU BAŞKANLIĞINA SEÇİLMESİ

 Yanımda Milli Savunma Bakanı Kazım Paşa vardı. Doğuda, kendisini yerici düşünceler ve gösteriler yüzün­den görev yapamayacağını anlayıp Ankara’ya gelmek zorunda kalan Kâzım Karabekir Paşa’yı ve İstanbul’da kendisine görev vermek üzere de Refet Paşa’yı birlikte götürdüm. Bursa’da kaldığım günlerde Refet Paşa’yı, bilindiği üzere, İstanbul’a gönderdim. İsmet Paşa’nın da delegeler kurulu başkanlığı yapıp yapamayacağını, bütün bildiklerime karşın, bir daha inceledim. Mudanya Konfe­ransını nasıl yönettiğini ayrıntılarıyla anlamaya çalıştım. İsmet Paşa’nın kendisine, düşüncelerimi sezinletecek hiç­bir söz söylemiyordum. En sonu, olumlu olarak kararımı verdim. İsmet Paşa’nın Delegeler Kurulu Başkanı olması için, daha önce Dışişleri Bakanı olmasını uygun gördüm. Bunu sağlamak için, doğrudan doğruya Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey’e özel ve gizli olarak çektiğim bir kapalı telde, kendisinin Dışişleri Bakanlığından çekilmesini ve yerine İsmet Paşa’nın seçilmesine aracı olmasını rica ettim.

Ankara’dan ayrılışımdan önce Yusuf Kemal Bey bana, Delegeler Kurulu Başkanlığı görevini en iyi İsmet Paşa’nın yapabileceğini söylemişti. Yusuf Kemal Bey’den, kendisine çektiğim teli iyi karşılayarak gereğini yaptığını bildiren bir yanıt aldım.

  LOZAN BARIŞ KONFERANSINA ÇAĞRILMAMIZ

 İşte, ondan sonra idi ki İsmet Paşa’ya, bir oldubitti biçiminde, Dışişleri Bakanı olacağını, ondan sonra da barış konferansına Delegeler Kurulu Başkanı olarak gi­deceğini söyledim. Paşa, birdenbire şaşırdı. Asker olduğunu ileri sürerek özür diledi. En sonunda, önerimi bir buyruk sayarak kabul etti. Yine Ankara’ya döndüm. Bu sırada, 28 Ekim l922’de, İtilaf devletleri Bizi Lozan’da toplanacak barış konferansına çağırdı. İtilaf devletleri, o gün bile İstanbul’da bir hükümet tanımak istiyor ve onu da bizimle birlikte konferansa çağırıyordu.

PADİŞALIĞIN KALDIRILMASI

 Böylece İstanbul Hükümetinin de çağrılması padişahlığın kaldırılması işinin kesinleşmesine yol açtı. Gerçekten, l Kasım l922 günlü yasa gereğince, halifelik ile padi­şahlık birbirinden ayırt edildi. İki buçuk yılı aşan bir za­mandan beri edimli olarak erkini yürüten ulusal egemenlik berkitildi. Halifelik belli yasal temellere dayanmaksızın bir süre daha bırakıldı.

Baylar, bu konuda gereği kadar sağlam bilgiler var­dır. Konunun özelliklerine ilişkin yönler belki Yüksek Kurulunuzu ilgilendirir düşüncesiyle, kimi bilgiler sunacağım:

Bilindiği üzere, padişahlık ve halifelik katları ayrı ayrı ve birleşik olarak önemli sorunlardan sayılmaktaydı. Bunu doğrulayan bir anımı bilginize sunayım: l Kasım l922 gününden önce, Meclis çevrelerinde karşıcıllar, benim padişahlığı kaldıracağım yolunda korku ile karışık ive­dili ve coşkulu bir propagandaya girişmişlerdi.

Rauf Bey, bir gün Meclisteki odama gelerek benimle önemli birtakım işleri görüşmek istediğini; akşamleyin Refet Paşa’nın Keçiören’ deki evine gidersem daha güzel konuşabileceğimizi söyledi. Rauf Bey’in önerisini kabul ettim. Fuat Paşa’nın orada bulunmasına izin vermemi is­tedi; onu da uygun gördüm. Refet Paşa’nın evinde dört kişi toplandık. Rauf Bey’den dinlediklerimin özeti şu idi: Meclis, padişahlığın, belki de halifeliğin ortadan kaldırıl­ması düşüncesinde bulunulduğu kaygısıyla üzgündür.

Sizden ve sizin gelecekte alacağınız durumdan kuşkulan­maktadır. Bunun için, Meclise ve dolayısıyla ulus kamu­oyuna güvence vermeniz gereğine inanıyorum.

RAUF BEY’İN PADİŞAHLIK VE HALİFELİK KONUSUNDAKİ DÜŞÜNCESİ

            Rauf Bey’den, padişahlık ve halifelik konusundaki düşüncesinin ve kanısının ne olduğunu sordum. Verdiği yanıttı şu açıklamalarda bulundu: “Ben dedi, padişahlık ve halifelik katına gönül ve duygu bakımından bağlıyım. Çünkü benim babam, padişahın ekmeğiyle yetişmiş, Osmanlı devletinin ileri gelen adamları arasına geçmiştir. Benim de kanımda o ekmekten vardır. Ben iyilik bilmez değilim ve olamam. Padişaha bağlı kalmak borcumdur. Halifeye bağlılığım ise görgümün gereğidir. Bunlardan başka, genel görüşlerim de vardır. Bizde kamunun birliğini korumak güçtür. Bunu ancak, herkesin erişemeyeceği ölçüde yüksek görülmeye alışılmış bir kat sağlayabilir. O da padişahlık ve halifelik katıdır. Bu katı kaldırmak, onun yerine başka nitelikte bir kat koymaya çalışmak, yıkıma yol açar ve büyük acı doğurur; bu hiç uygun bir iş olamaz.”

          Rauf Bey’den sonra, karşımda oturan Refet Paşa’dan düşüncesini sordum. Refet Paşa’nın yanıtı şu idi: “Rauf Bey’in bütün düşünce ve görüşlerine katılırım. Ger­çekten bizde padişahlıktan, halifelikten başka bir yöne­tim biçimi sözkonusu olamaz,”

Ondan sonra Fuat Paşa’nın düşüncesini öğrenmek istedim, Paşa, Moskova’dan yeni geldiğinden durumu, kamunun düşünce ve duyguları gereğince incelemeye daha zaman bulamadığından söz ederek görüşülen konu üzerinde kesin bir düşünce ve görüş ileri süremeyeceğini bildirdi.

Ben kendilerine, kısaca şu yanıtı verdim: “Söz konusu ettiğiniz sorun, bugünün işi değildir, Mecliste kimilerinin çırpınmasına ve coşkuya kapılmasına da yer yoktur,”

Rauf Bey bu yanıtımdan kıvanmış göründü. Ama söz konusu iş üzerinde, şu ya da bu biçimde, konuşmalar sürdürüldü. Akşamüzeri başlayan konuşmamız,, bütün gece, sabaha değin uzadı. Rauf Bey’in bir şeyi sağlamak istediğini sezinledim. Benim halifelik, padişahlık ve ilerde alabileceğim durum üzerinde kendilerine söylediğini ve kendilerinin de inandırıcı buldukları sözleri bana kürsüden kendi ağzımla Meclise söyletmek...

Kendilerine söylediğim sözleri, olduğu gibi Meclise de söylemekte sakınca görmediğimi bildirdim. Dahası, bu sözleri     kurşun kalemiyle bir kağıt parçasına yazdım ve ertesi gün bir sırasına getirip, bunları Mecliste söyleyece­ğime söz verdim; bu sözümü de yerine getirdim. Benim bunları Mecliste söylememi karşıcıllar Rauf Bey’in bir başarısı saymışlar ve kendisini kutlamışlar.

PADİŞAHLIĞIN KALDIRILMASI MECLİSTE GÖRÜŞÜLÜRKEN RAUF BEY’E VERDİĞİM GÖREV

Baylar, belki birtakım kişilere göre Rauf Bey üzerine aldığı görevi yapmıştı. Ben de, genel ve tarihsel görevimin o güne ilişkin evresini, açıkladığım gibi yapmıştım. Ama genel görevimin gerektirdiği temel işi yapma ve uygulama zamanı gelince de hiç duraksamadım. Tevffik Paşa’nın telyazıları dolayısıyla padişahlığı halifelikten ayırmaya ve önce padişahlığı kaldırmaya karar verdiğim zaman, ilk yaptığım işlerden biri de, hemen Rauf Bey’i Meclisteki odama çağırmak oldu. Rauf Bey’in, Refet Paşa’nın evinde sabahlara dek dinlediğim düşüncelerini ve görüş1erini hiç bil­miyormuşum gibi, ayakta, kendisinden şunu istedim: “Halifeliği ve padişahlığı birbirinden ayırarak padişahlığı kaldıracağız! Bunun uygun olduğunu kürsüden söyleyeceksiniz!” Rauf Bey’le bundan başka hiç bir şey konuşmadık. Rauf Bey odamdan çıkmadan önce, yine bu iş için çağırmış olduğum Kazım Karabekir Paşa geldi. Ondan da, bu yolda konuşmasını rica ettim.

Baylar, Meclisin o günlerle ilgili tutanaklarında gö­rüldüğü üzere, Rauf Bey kürsüden bir iki kez konuştu ve dahası, padişahlığın kaldırıldığı günün bayram kabul edilmesini de önerdi.

Burada bir nokta kafalarda düğümlenip kalabilir. Bana, Padişaha bağlı kalmayı borç bildiğini, padişahlık katının yerine başka nitelikte bir kat koymaya çalış­manın yıkıma yol açacağını ve büyük acı doğuracağını söylemiş olan Rauf Bey, benim yeni kararımı öğrendik­ten sonra; özellikle kararımı desteklemesi ve padişahlığın kaldırılması için Mecliste bir konuşma yapması yolundaki isteğim karşısında hiçbir şey söylemeksizin uysallık gös­termiştir. Bu tutum ve davranış nasıl yorumlanabilir? Rauf Bey, eski inançlarını değiştirmiş miydi? Yoksa bu inançlarında eskiden de içtenlik yok muydu? Bu iki noktayı birbirinden ayırmak ve biri üzerinde tam bir kanı ile yar­gıda bulunmak güçtür.

Baylar, böyle ikircikli bir yargıda bulunmaya giriş­mektense, durumun incelenmesini kolaylaştırmaya yara­yacak kimi evreleri, işlemleri ve tartışmaları yüce kurulu­nuza anımsatmayı yeğ tutarım.

 LOZAN BARIŞ KONFERANSINA TEVFİK PAŞA VE ARKADAŞLARI DA KATILMAK İSTİYORLARDI

Bilginize sunmuştum ki, Padişahlığın kaldırılması Lozan Konferansına İstanbul’dan da bir delegeler kurulu çağrılması ve İstanbul’un yani Vahdettin ile Tevfik Paşa ve arkadaşlarının da böyle bir çağrıyı, Türk ulusunun büyük emekler ve özverilerle elde ettiği yararları küçültmek, belki de anlamsız bir niteliğe düşürmek pahasına da olsa; kabul eylemesi yüzündendi.

Tevfik Paşa, ilkin doğrudan doğruya bana bir te1 çek­ti. 17 Ekim 1922 günlü olan bu telde Tevfik Paşa, kazanı­lan utkunun, bundan böyle, İstanbul ile Ankara arasındaki anlaşmazlığı ve ikiliği kaldırılmış ve ulusal birliğimizi sağlamış olduğunu yazıyordu. Yani Tevfik Paşa demek istiyordu ki: “Yurtta düşman kalmadı. Padişah yerindedir. Hükümet onun yanındadır. Ulusa düşen, bu katları vereceği buyruklara uymaktır. Böyle olunca kuşkusuz birliğe engel bir şey kalmamış olur.” Ancak Tevfik Paşa, Ankara’dan biraz daha yardım istemek akıllılığını gösteriyordu. O da, Barış Konferansına İstanbul ile Ankara’nın birlikte çağrıl­ması dolayısıyla, daha önce, benden çok gizli yönerge almış bir kişinin elden geldiğince çabuk İstanbul’a gön­derilmesini sağlamaktı. (belge:260)

Tevfik Paşa’ya bildirilmek üzere İstanbul’da Hamit Bey’e çektiğim telde: “Tevfik Paşa ile arkadaşlarının devlet siyasasını bulandırmaktan vazgeçmemelerinin ne denli bü­yük sorumluluk doğuracağının apaçık belli olduğunu” bildirdim. (belge:261)

Ne yazık ki Hamit Bey, bu telyazısının, olduğu gibi, Tevfik Paşa’ya bildirilmesi gerektiği konusunda duraksa­ma göstermiş; bunu kendisine verilmiş bir yönerge sanmış. Bununla birlikte, bu telyazımda bildirdiklerime uygun ola­rak, Tevfik Paşa’ya üç günde beş kez bildirim yapmış. Daha­sı, Tevfik Paşa ile arkadaşlarının konferansa delege gönder­meyeceklerini bildiren bir demeç taslağı hazırlayıp, gazete­lere ve ajanslara verilmek üzere kendilerine göndermiş. _(belge:_262)

 ÇIKARLARINI KİRLİ BİR TAHTIN ÇÜRÜMÜŞ ÇÖKMÜŞ, AYAKLARINA SARILMAKTA BULANLAR

Bütün çıkarlarını kirli bir tahtın çürümüş, çökmüş ayaklarına sarılmakta, yalnız bunda gören ve Tevfık Paşa ile benzeri paşalardan kurulmuş bulunan Vahdettin hükümetinin, gizli isteklerini ne olursa olsun kabul ettirmekten başka hiçbir şeyle uğraşmadıkları anlaşılıyordu. Tevfik Paşa’nın bana çektiği tele yanıt vermiştim. Bunu alma­dığını bildirdikten sonra, 29 Ekim 1922 günlü teliyle ve sad­razam sanını kullanarak doğrudan doğruya Meclis Baş­kanlığına başvurdu. ( belge: 263)

Bu telyazısının kapsamı Osmanlı çağının Tevfik Paşalarına yaraşır bir biçimde idi.

Tevfik Paşa ve arkadaşları bu telyazılarında, kazanılan başarının elde edilmesine yardım ettiklerinden söz edecek ölçüde ileri gidebilmişlerdir.

Baylar, türeye aykırı olarak, Osmanlı Devletinin Hükü­meti adını taşımak aymazlığında bulunan ve Tevfik Paşa ile Ahmet İzzet Paşa ve benzerlerinden kurulan son Osmanlı Hükümeti üzerinde daha çok durmak yararsızdır. Sözümü Meclis görüşmelerine getireceğim.

Söz konusu iş dolayısıyla 30 Ekim 1922 günü Mecliste görüşmeler başladı. Çok konuşmacılar çok sözler söylediler. İstanbul’daki Osmanlı hükümetleri üzerinde durdular; Ferit Paşa evresinden sonra Tevfik Paşa perdesinin açıldığını ve bu perdeyi açanların anlayıştan ve vicdandan yoksun birtakım kişiler olduğunu belirterek bu adamların yasalar gereğince cezalandırılmalarını istediler.

“Böyle bir anlayışta olan, yani bize bu denli akılsızca önerilerde bulunan kişiler... gerçekten İstanbul Hükümetinin tarihsel kimliğine imzasını koyan ve her şeyden çok oraya bağlı olan kişilerdir...” dediler.

İstanbul’da, hükümet adını ve kimliğini takınan adamların, Yurt Hayınlığı Yasasına göre cezalandırılmaları ile ilgili önergeler okundu.

Baylar, Osmanlı İmparatorluğunun yıkıldığını, yeni bir Türkiye Devletinin doğduğunu, Anayasa gereğince egemenlik haklarının ulusta olduğunu belirten bir önerge düzenlendi. Seksenden çok arkadaşa imza ettirildi. Bu önergede benim de imzam vardır.

Bu önerge okunduktan sonra, sert bir biçimde karşıcıl durum alanların başında iki kişi göründü. Bunlardan biri Mersin Milletvekili Albay Salâhattin Bey’dir. İkincisi; İzmir’de asılan Ziya Hurşit’tir. Bunlar, padişahlığın kaldırılmaması kanısında bulunduklarını açıkça belirttiler.

OSMANLI PADİŞAHLIĞININ KALDIRILMASI KARARI VERİLDİĞİ GÜN, ANAYASA, DİNİŞLERİ VE ADALET YARKURULLARININ ORTAK TOPLANTISI

Baylar, 31 Ekim 1922 günü Meclis toplanmadı. O gün Müdafaai Hukuk Grubu toplantısı oldu. Bu toplantıda, Osmanlı padişahlığının kaldırılmasının zorunlu olduğu üzerine konuştum. 1 Kasım 1922 günü, Meclis toplantısında yine bu konu üzerinde uzun tartışmalar yapıldı. Mecliste de ayrıntılı bir konuşma yapmak gereğini duydum. (belge: 264). İslam ve Türk tarihinden söz açarak halifelikle padişahlığın ayrılabileceğini, ulusal egemenlik katının Türkiye Büyük Millet Meclisi olabileceğini tarihsel olaylara dayanarak anlattım. Hulâgû’nun, Halife Mutasım’ı asıp dünya yüzünde halifeliğe edimli olarak son verdiğini, eğer 1517’de Mısır’ı ele geçiren Yavuz, orada halife sanını taşıyan bir sığıntıya önem vermeseydi, halifelik sanının zamanımıza dek sürüp gelemeyeceğini anlattım. Bundan sonra, bu konu ile ilgili önergeler üç yarkurula (Anayasa, Dinişleri, Adalat Yarkurullarına) verildi. Bu üç yarkurul üyelerinin bir araya gelip, bizim güttüğümüz amaca göre, sorunu çözümleyip sonuçlandırmaları kuşkusuz güçtü. Durumu yakından ve kendim izlemem gerekti.

KARMA YARKURULA ANLATTIĞIM GERÇEK

         Üç yarkurul bir odada toplandı. Başkanlığa Hoca Müfit Efendi seçildi. Sorunu görüşmeye başladılar. Dinişleri Yarkurul üyesi olan hoca efendiler, herkesçe bilinen uydurma sözlere dayanarak halifeliğin padişahlık­tan ayrılamayacağını savladılar. Değersizliğini belirterek bu savları çürütmek için kendiliğinden söz alan kimseler de ortaya çıkar görünmedi. Biz, çok kalabalık olan bu odanın bir köşesinde tartışmaları dinliyorduk. Bu biçim görüşmelerin, istenilen sonuca varmasını beklemek boşunaydı. Bunu anladık. En sonu, Karma Yarkurul Başkanından söz aldım. Önümdeki sıranın üstüne çıktım. Yüksek sesle şunları söyledim: “Efendiler, dedim, egemenliği hiç kimse, hiç kimseye. bilim gereğidir diye, görüşmeyle, tartışmayla veremez. Egemenlik, güçle, erkle ve zorla alı­nır. Osmanoğulları, zorla Türk Ulusunun egemenliğine el koymuşlardı. Bu yolsuzluklarını altı yüzyıldan beri sürdürmüşlerdi. Şimdi de Türk Ulusu bu saldırganlara, artık yeter diyerek ve bunlara karşı ayaklanarak egemenliğini kendi eline almış bulunuyor. Bu bir oldubittidir. Söz konusu olan, ulusa egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız sorunu değildir. Sorun, olmuş bitmiş bir gerçeği yasa ile saptamaktan başka bir şey değildir. Bu, kesinlikle yapılacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes sorunu doğal bulursa, sanırım ki uygun olur. Yok­sa, yine gerçek, yöntemine göre saptanacaktır; ama, bel­ki birtakım kafalar kesilecektir.

İşin bilimsel yönüne gelince, hoca efendilerin üzül­melerine ve kaygılanmalarına hiç yer yoktur. Bu konuda bilimsel açıklamalarda bulunayım.” dedim ve uzun uza­dıya birtakım açıklamalar yaptım. Bunun üzerine, Ankara milletvekillerinden Hoca Mustafa Efendi: “Bağışlayınız efendim; biz sorunu başka bakımdan ele almıştık; açıklamalarınızdan aydınlandık.” dedi. Sorun, Karma Yar­kurulca bir çözüme bağlanmıştı.

 OSMANLI PADİŞAHLIĞININ ÇÖKME VE DAĞILMA TÖRENİNİN SON EVRESİ

Yasa tasarısı ivedilikle saptandı. O gün, Meclisin ikinci oturumunda okundu. Ad okunarak oya konulması öneri­sine karşı kürsüye çıktım. Dedim ki: “Buna gerek yoktur. Ülkenin ve ulusun bağımsızlığını sonsuza değin koruya­cak ilkeleri yüce Meclisin oybirliği ile kabul edeceğini sa­nırım.”, “Oylansın!” sesleri yükseldi. En sonu, başkan oya koydu ve: “Oybirliği ile kabul edilmiştir” dedi. Yal­nız aykırı bir ses işitildi: “Ben karşıyım!” Bu ses: “Söz yok!” sesleri ile boğuldu. İşte baylar, Osmanlı egemenli­ğinin çökme ve ortadan kalkma töreninin son evresi böyle geçmiştir.

*

HAYIN VAHDETTİN BİR İNGİLİZ SAVAŞ GEMİSİYLE İSTANBUL’DAN KAÇIYOR

17 Kasım 1922 günlü resmi bir telyazısının ilk tümcesi şu idi: “Vahdettin Efendi, bu gece saraydan kaçmıştır.” Bu telyazısının daha bir iki tümcesini, 18 Kasım 1922 günlü Meclis tutanak dergisinde okumuşsunuzdur. Ama telyazısında, bu kaçışa kimlerin yardım etmiş olabilece­ğinden söz edildiği gibi Peygamberden kalan kutsal eşya­ların nasıl korunduğunu bildiren başka tümceler de vardı.

Yine o gün, Mecliste okunmuş bir mektubun örneği ile, ona ilişik bulunan ve ajanslarla yayımlanmış olan bir bildiri örneğini de tutanaktan okuyalım:

Mektup Örneği

                                                                                                          17 Kasım 1922

Bir tanesini ilişik olarak sunduğum resmi bildiride yazıldığı gibi, Padişah Hazretleri İngiltere’nin koruyuculuğuna sığınarak bir İngiliz savaş gemisiyle İstanbul’dan ayrılmıştır...

İmza Harington

                                               Ekli Bildirinin Örneği

Resmi olarak bildirilir ki, Padişah Hazretleri bugünkü durum kar­şısında özgürlüğünü ve canını tehlikede gördüğünden, bütün Müslümanların halifesi kimligi ile hem lngiliz koruyuculuğunu, hem de İstanbul’dan başka bir yere götürülmesini istemiştir. Padişah Hazretlerinin isteği bu sabah yerine getirilmiştir. Türkiye’deki İngiliz Kuvvetlerinin Başkomutanı General Sör Çarls Harington, Padişah Hazretlerini almaya giderek, bir İngiliz savaş gemisine dek kendisine eşlik etmiştir. Padişah Hazretlerini gemide Akdeniz Filosu Genel Komutanı Amiral Sör Dö Bruk (Sir De Brook) karşılamıştır. İngiltere Olağanüstü Komiser Vekili Sör Nevil Henderson, Padişah Hazretlerini gemide görmeye gitmiş ve Kral Beşinci Corc’a bildirilmek üzere istek­lerini sormuştur.

 General Harington’un Ulviye Sultan adında bir kadına gönderdiği Fransızca bir mektup da vardır. Bu mektup, “hiçbir yanıt verilmemiş olduğu’” ek yazısıyla Refet Paşa’ya gönderilmiş. O da bize, 25 kasım 1922’de bir ör­neğini göndermişti. Fransızca mektubun bize gönderilen Türkçe örneği şudur:

 Sultan Hanımefendi Hazretleri

Şimdi Malta’ya yaklaşmakta bulunan Padişah Hazretlerinden, ailesinin durumu üzerine bilgi rica eden bir telsiz aldım. Bu konuda, geçen cumartesi, Yıldız’dan bilgi almış ve Kadınefendi Hazretlerinin sağlık, esenlik ve kıvanç içinde olduklarını öğrenerek hemen Padişah Hazretlerine duyurmuştum. Eğer Padişah Hazretlerinin aileleriyle ilgili yeni bilgiler vermek iyiliğinde bulunabilirseniz, onu da hemen Padişah Hazretlerine ulaştırmakla mutlu olurum. Padişah Hazretlerinin içinde bulundukları güçlükler dolayısıyla en içten dileklerimi yüksek kişiliğinize ve Padişah ailesine sunmama izin vermenizi ve en derin saygılarımla yücelik dileklerimin kabulünü rica ederim.

İmza Harington

Baylar, bu son mektup, üzerinde durulmaya değer nitelikte değildir.

Bundan başka, General Harington’un, İstanbul’daki askeri görevlimize yazdığı mektup ile ekini de irdelemeği gereksiz bulurum.

Kamuoyunu gerçek durumla karşı karşıya bırak­mayı yeğlerim.

O zaman, egemenliği atadan oğula geçirmek gibi yanlış bir yöntem sonucu olarak büyük bir kat, gösterişli bir san kazanabilmiş bir alçağın, onuru çok yüksek olan soylu bir ulusu nasıl utanacak bir duruma düşürebileceği kendili­ğinden anlaşılır.

Gerçekten, neden ve nasıl olursa olsun, Vahdettin gibi özgürlüğünü ve canını kendi ulusu içinde tehlikede görebilecek kertede aşağılık bir yaratığın bir dakika bile olsa, bir ulusun başında bulunduğunu düşünmek ne acıklıdır! Şuna kıvanabiliriz ki bu alçak, alçaklığını, atalarından kalma padişahlık katından Türk ulusunca atıldıktan sonra tamamlamış bulunuyor. Türk ulusunun bu öncelikli dav­ranışı elbette övülmeye değer.

Beceriksiz, aşağılık, duygu ve anlayıştan yoksun bir yaratık, kendisini kabul eden herhangi bir yabancının kanadı altına altına sığınabilir; ama, böyle bir yaratığın, bütün Müslü­manların Halifesi kimliğini taşıdığını söylemek kuşkusuz uygun düşmez. Böyle bir görüşün doğru olabilmesi, her şeyden önce, bütün Müslüman toplumların tutsak olmaları ko­şuluna bağlıdır. Oysa, dünyada gerçek böyle midir? Biz Türkler, bütün tarihimiz boyunca özgürlüğe ve bağım­sızlığa bayrak olmuş bir ulusuz. Değersiz yaşamlarını iki buçuk gün daha alçakçasına sürükleyebilmek için her türlü düşkünlüğü sakıncasız bulan halifeler oyununu da sahneden kaldırabildiğimizi gösterdik. Böylece devletle­rin, ulusların, birbirleriyle olan ilişkilerinde, kişilerin, özel­likle kendi devletinin ve ulusunun dokuncasına da olsa kişisel durumlarından ve canlarından başka bir şey düşünemeyecek aşağılık kişilerin önemi olamayacağı yolundaki herkesçe bilinen gerçeği bir kez daha doğruladık.

        Uluslararası ilişkilerde korkuluklardan yararlanma yönteminin beğenildiği bir döneme son vermek, uygar dün­yanın içten gelen bir dileği olmalıdır!

ABDÜLMECİT EFENDİ’NİN BÜYÜK MİLLET MECLİSİNCE HALİFE SEÇİLMESİ

Sayın baylar, kaçan Vahdettin Türkiye Büyük Millet Meclisince halifelikten çıkarıldı; yerine, sonuncu halife olan Abdülmecit Efendi seçildi.

Meclisçe yeni halife seçilmeden önce, seçilecek kişi­nin de padişahlık savına ve isteğine kapılarak herhangi bir yabancı devlete sığınması olasılığını önlemek gerekiyordu. Bunun için İstanbul’da bulunan görevlimiz Refet Paşa’ya, Abdülmecit Efendi ile görüşmesini; dahası, elinden, Türkiye Büyük Millet Meclisinin halifelik ve padişahlık üzerine aldığı kararı, koşulsuz kabul ettiğini bil­dirir bir de belge alarak göndermesini yazdım. Bu yazdık­larım yapılmıştır.

18 Kasım 1922 günü İstanbul’da Refet Paşa’ya bir kapalı tel ile verdiğim yönergede de, başlıca şu noktalar üzerinde durmuştum: “Abdülmecit Efendi, Müslümanların Halifesi

sanını kullanacaktır. Bu sana, başka san ve söz eklen­meyecektir. Müslümanlık dünyasına duyurulmak üzere düzenleyeceği bir bildiriyi sizin aracılığınızla önce bize, şifre ile bildirecektir. Onaylandıktan sonra yine şifre ile ve sizin aracılığınızla kendisine bildirilecek, ondan sonra yayımlanacaktır. Bu bildiri başlıca şunları kapsayacaktır:

a- Türkiye Büyük Millet Meclisinin kendisini ha­lifeliğe seçmesinden ötürü sevindiği açıkça belirtilecektir.

b- Vahdettin Efendi’nin yaptıkları bir bir sayılarak kınanacaktır.

c- Anayasanın ilk on maddesinin kapsamı uygun bir yolla açıklanarak ve önemli yerleri olduğu gibi alınarak, Türkiye Devletinin, Büyük Millet Meclisinin ve Hükü­metinin kendine özgü nitelikleri ile yönetim biçiminin Türkiye halkı ve bütün Müslümanlık dünyası için en ya­rarlı ve en uygun olduğu belirtilip saptanacaktır.

ç- Türkiye Ulusal Halk Hükümetinin geçmişte gördü­ğü işler ve değerli çalışmaları övücü bir dille anılacaktır.

d- İşbu bildiride, yukarıda sözü edilenlerden başka, siyasayla ilgili sayılabilecek bir görüş ve düşünceye yer verilmeyecektir.

19 Kasım 1922 günlü açık bir telyazısı ile de Abdül­mecit Efendi’ye:

“Türkiye Devleti egemenliğinin sınırsız ve koşulsuz olarak ulusta bulunduğunu saptayan Anayasa gereğince yürütme erki ve yasama yetkisi kendisinde belirmiş ve toplanmış bulunan, ulusun biricik ve gerçek temsilcilerinden kurulmuş Türkiye Büyük Meclisinin 1 Kasım 1922’de oybirliği ile kabul ettiği gerekçe ve ilkelere göre, Yüksek Meclisçe 18 Kasım 1922 günü yapılan oturumunda halifeliğe seçilmiş olduğunu” bildirdim. (belge: 265)

19 Kasım 1922 günlü bir kapalı telle Refet Paşa, çektiğimiz tellere yanıt veriyordu. Abdülmecit Efendi: “İmzasının üstünde, Müslümanların Halifesi ve Mekke ile Medine’nin Kulu sanını koyabileceği; cuma selamlığında halifelere özgü kaftan giyebileceği ve Fatih’inkine benzer bir sarık sarınabileceği ve bunun uygun olacağı” düşüncesini ileri sürmüş. Müslümanlık dünyasına yayımlayacağı bildiride ise, Vahdettin Efendi için bir şey söylemek iste­memiş; ayrıca bildiri İstanbul gazetelerinde yayımlanırken Türkçesi ile birlikte Arapça çevirisinin de yayımlatılmasını istemiş. (belge: 266)

Refet Paşa’ya makine başında 20 Kasım 1922 günü verdiğim yanıtta, “Müslümanların Halifesi” sanı        ile birlikte “Kutsal Mekke ile Medine’nin Kulu” deyiminin de kullanılmasını onayladım; ama cuma töreninde Fatih’in kılığına girmesini uygun bulmadım. Redingot, ya di İstanbul’un giyebileceğini, askeri elbise giymesinin doğallıkla söz konusu olamayacağını bildirdim. Yayımlanacak bildiride Vahdettin’in adı anılmaksızın eski halifenin kişi­liğinin ve zamanında düşülen kötü durumun söz konusu edilmesi gerektiğini bildirdim.

 ABDÜLMECİT EFENDİ BABASININ ADI DOLAYISIYLA DA OLSA, “HAN” SANINDAN VAZGEÇEMİYOR

Refet Paşa’dan 20 Kasım 1922’de aldığım kapalı bir telin ilk maddesinde şöyle deniliyordu: Abdülmecit Efendi’nin 20 Kasım 1922 günlü yazısının altında Peygam­berin Halifesi ve Kutsal Mekke ile Medine’nin Kulu sanı­nın altında Abdülaziz Han Oğlu Abdülmecit imzası kul­lanılmıştır.”

Baylar, yaptığımız uyarmayı iyi karşıladığını söylemiş olan Abdülmecit Efendi, “Müslümanların Halifesi” yerine “Peygamber Halifesi” ve babasının adı dolayısıyla da “Han” sanlarını kullanmaktan kendini alamamıştır. Bir takım düşünceler ileri sürdükten sonra da, bildirisinde Vahdettin’e değinmekten vazgeçtiğini; çünkü, “başkasının kötü işlerini anmak biçiminde bile olsa, böyle bir bildirinin kendi tutumuna ve ırasına ağır geleceğini” bildirmiş. Bu, telin ikinci maddesinde yazılı idi. Telin üçüncü maddesi, benim Meclis Başkanı olarak kendisine halifeliğe seçil­diğini bildirmek üzere yazdığım tele yanıt idi. Bu ya­nıtta: Ankara’da Türkiye Büyük Mil1et Meclisi Baş­kanı Mareşal Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine diye doğrudan doğruya beni ilgilendiren özel bir başlık kullanılmıştı. Dördüncü maddede, Müslümanlık dünyasına yayımlayacağı bildirinin örneği vardı. Bu bildiriye İstanbul’un “Yüce Halifelik Merkezi” olduğu da özenle yazıl­mış bulunuyordu.

21 Kasım 1922 günlü bir telde: “Peygamberin Hali­fesi yerine, daha önce bildirdiğimiz gibi, Müslümanların Halifesi denilecektir.” dedik. Halifeliğe seçildiğini bildir­mek üzere yazdığımız tele vereceği yanıtın bana değil, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına gönderilmesi konusunda kendisini uyardık. Yazılarında siyasal ve genel konuları kapsayan sözcükler bulunduğunu, bunlardan çekinmesi gerektiğini bildirdik.

Baylar, önemsiz ayrıntılar gibi görülebilecek olan bu açıklamalarımla belirtmek  istediğim temel nokta şudur: Ben, kişisel egemenliğin kaldırılmasından sonra, başka sanla yine bu nitelikte bir kat sayılması gereken halife­liğin de kaldırılmış bulunduğunu kabul ediyordum. Bunu söylemek için uygun zaman ve fırsat bekliyordum. Halifeliğe seçilen Abdülmecit Efendi’nin, bu gerçeği hiç anlamadığı düşünülemez. Özellikle, onun, halife sanı ile padişahlık yapması için gerekli nedenleri ve koşulları hazırlayıp sağlayabileceklerini tasarlayan kimseler bulunduğu düşünü­lürse, Abdülmecit Efendi’nin ve doğal yardımcılarının bön ve aymaz kişiler olduklarını sanmak hiç de doğru ola­mazdı.

 HALİFE OLACAK KİŞİNİN NİTELİĞİ VE YETKİSİ NE OLACAKTI

Şimdi isterseniz halife seçimi dolayısıyla Meclisin 18 Kasım 1922 günü yaptığı gizli oturumlardaki görüşmeler üzerine kısaca bilgi vereyim.

Mecliste işi çok ağır ve önemli sayanlar vardı. Özellikle hoca efendiler, kendi uzmanlıkları ile ilgili bir konu bulduk­larından çok dikkatli ve uyanık idiler. “Bir halife kaçmış... Onu halifelikten çıkarmak, yenisini seçmek... Sonra yenisini İstanbul’da bırakmayıp Ankara’ya getirmek... Ulusun ve devletin yakında başına geçirmek... Kısacası, halifenin kaçması yüzünden Türkiye’de, bütün Müslümanlık dünya­sında kargaşa çıkmış, ya da çıkacakmış... onun için ön­lemler alınmalı imiş...” yollu düşünceler, kaygılar ileri sürülüyordu.

Konuşmacıların kimisi de, halife olacak kişinin niteliği­nin ve yetkisinin ne olacağını saptamak gereğinden söz ediyordu. Ben de görüşmelere ve tartışmalara katıldım. Söylediklerimin çoğu, ileri sürülen düşüncelere yanıt niteliğinde idi. Söylediklerim ana çizgileriyle şunlardı:

“Söz konusu sorun çok tartışılıp irdelenebilir. Ama tartışma ve irdelemelerde ne denli ileri gidersek, sorunu çözümlemekte o denli güçlüğe uğrar ve gecikiriz. Yalnız şu noktaya dikkati çekerim: Bu Meclis Türk halkının Meclisidir. Bu Meclisin niteliği ve yetkisi yalnız ve ancak Türk halkının ve Türk yurdunun varlığı ve yazgısını kapsar ve ancak ona etki yapabilir. Meclisimiz, kendi kendine bütün Müslümanlık dünyasını kapsayıcı bir güç edinemez baylar! Ne Türk ulusu, ne de onun temsilcilerin­den kurulmuş olan Meclisimiz kendi varlığını, halife sanını taşıyan, ya da taşıyacak olan bir kişinin eline veremez ve vermeyecektir baylar! Bundan dolayı Müslümanlık dün­yasında kargaşa varmış, ya da olacakmış; bunların hepsi anlamsız ve yalan sözlerdir. Kim söylemişse yalan söyle­miştir, yalan söylüyor.”

Bu sözüme karşı çıkan bir kişiye yanıt verdim, açıktan açığa dedim ki:

- Sen yalan söyleyebilirsin, bu yaratılıştasın!

         Baylar, gürültüye yer olmadığını açıkladıktan sonra dedim ki: “Bizim, dünya gözündeki en büyük gücümüz ve erkimiz, yeni yönetim biçimimiz ve niteliğimizdir. Halife tutsak olabilir. Halife adını taşıyanlar yabancılara sığına­bilirler. Düşmanlar ve halifeler elele verip her şeyi yapmaya girişebilirler. Ama, yeni Türkiye’nin yönetim biçimini, siya­sasını, gücünü, hiç mi hiç, sarsamazlar.

 TÜRK HALKI SINIRSIZ VE KOŞULSUZ OLARAK EGEMENLİĞİNİ ELİNDE TUTAR

Türk halkının sınırsız ve koşulsuz olarak egemenliğini elinde tuttuğunu bir kez daha ve kesinlikle söylüyorum. Egemenlik, hiçbir anlamda, hiçbir biçimde, hiçbir renk ve belirtide ortaklık kabul etmez. Sanı ister halife olsun, ister başka bir şey olsun, hiç kime bu ulusun yazgısında ona ortak çıkamaz. Ulus, buna, hiç mi hiç, göz yu­mamaz. Bunu önerecek hiçbir milletvekili bulunamaz. Bunun için, kaçak Vahdettin’i halifelikten çıkarmakta, yenisini seçmekte ve bu konu ile ilgili bütün işlemlerde, söylediğim ilkelere uymak zorunludur. Başka türlü hiçbir şey yapılamaz.”

Sayın baylar, biraz tartışmalı ve gürültülü olmakla birlikte, Meclisin çoğunluğu, yapılacak işlem üzerinde görüş birliğine vardı. Alınan sonucun ne olduğunu biliyorsunuz.

Padişahlığın kaldırılması üzerine İstanbul’da hükümet adını taşıyan Tevfik ve İzzet Paşalarla arkadaşlarının çekilme yazılarını Saray’a nasıl verdiklerinden, İstanbul’un yönetimini düzenlemek için verdiğimiz buyruklardan ve yönergelerden de söz ederek yüksek kurulunuzu yormayı yararlı bulmuyorum.

LOZAN BARIŞ KONFERANSI

Lozan Konferansı genel toplantısı, 21 Kasım 1922 günü yapılmıştır. Bu konferansta Türkiye Devletini İsmet Paşa Hazretleri temsil etti. Trabzon Milletvekili Hasan Bey ile Sinop Milletvekili Rıza Nur Bey, İsmet Paşa’nın başkan­lığındaki Delegeler Kurulunu meydana getiriyorlardı.

         Delegeler Kurulumuz, Kasım 1922 başlarında, Lozan’a gitmek üzere Ankara’dan ayrıldı.

         Baylar, iki dönemli olup, sekiz ay süren Lozan Kon­feransı ve sonucu dünyaca bilinmektedir.

Bir süre, Ankara’da, Lozan Konferansı görüşmelerini izledim. Görüşmeler ateşli, tartışmalı geçiyordu. Türk haklarını tanıyan olumlu sonuç görülmüyordu. Ben, bunu pek doğal buluyordum. Çünkü, Lozan Barış masasında söz konusu edilen sorunlar, yalnız üç dört yıllık yeni evreye bağlı kalmıyordu. Yüzyıllık hesaplar görülüyordu. Bu denli eski, bu denli karışık, bu denli bulaşık hesapların içinden çıkmak kuşkusuz pek yalınç ve kolay olmayacaktı.

Baylar, bilirsiniz ki yeni Türk Devletinden önceki Osmanlı Devleti “Eski Antlaşmalar” adı altında birtakım ayrıcalık haklarının tutsağı idi. Hıristiyan halkın birçok ayrıcalıkları ve yeğlenme hakları vardı. Osmanlı Devletinin, Osmanlı ülkesinde bulunan yabancıları yargılama hakkı yoktu; kendi uyruklarından aldığı vergiyi yabancılardan alması yasaktı; devletin varlığını kemiren ve kendi sınır­ları içinde bulunan topluluklara karşı önlemler alması yasak ediliyordu.

Osmanlı Devletinin, kendisini kuran temel öğenin, Türk ulusunun insanca yaşamasını sağlayacak yollara baş­vurması da yasak edilmişti. Ülkeyi bayındırlaştıramaz, demiryolu yaptıramaz; dahası, okul bile yaptıramazdı. Gösterişler içinde yaşayabilmek için ülkenin ve ulusun bütün kaynaklarını kuruttuktan başka, ulusun her türlü gelirini karşılık göstererek ve devletin onurunu, şerefini ayaklar altına alarak birçok borçlara girmişlerdi. O denli çok borçlanmışlardı ki, devlet bu borçların üremlerini bile ödeyemeyecek duruma gelmiş, dünya gözünde batmış sayılmıştı.

OSMANLI DEVLETİNİN DÜNYA GÖZÜNDE HİÇBİR DEĞERİ KALMAMIŞTI

Baylar, kalıtçısı olduğumuz Osmanlı Devletinin dünya gözünde hiçbir değeri, erdemi ve onuru kalmamıştı. Ulus­lararası hakların dışında bırakılmıştı. Sanki koruyuculuk ve güdüm altına alınmış gibi görülüyordu.

Geçmişteki yanlışlıklarla, savsaklamalarla hiçbir ilgimiz yokken, yüzyılların birikmiş hesapları bizden sorul­mamak gerekirken, bu konuda da dünya ile karşı karşıya gelmek bize düşmüştü. Ulusu ve yurdu gerçek bağımsız­lığına ve egemenliğine kavuşturmak için bu güçlüklere katlanmak ve özveride bulunmak da bizim üzerimize yük­letilmişti. Ben, yüzde yüz olumlu sonuç alınacağına gü­veniyordum. Türk ulusunun varlığı için, bağımsızlığı için, egemenliği için yüzde yüz elde etmek ve sağlamak zorunda olduğu temel hakların dünyaca tanınacağına hiç kuşkum yoktu. Çünkü, gerçekte bu temel haklar güçle, değimle ve edimli olarak alınmıştı. Konferans masasında istediğimiz, gerçekte elde edilmiş olan hakların yöntemine göre yazılıp onanmasından başka bir şey değildi. İsteklerimiz açıktı ve doğal haklarımızdı. Bundan başka, haklarımızı korumak ve sağlamak için gücümüz de vardı; gücümüz de yeterdi. En büyük gücümüz, en güvenilir dayanağımız ulusal egemenliğimizi elde etmiş, onu edimli olarak halkın eline vermiş ve halkın elinde tutabileceğimizi yine edimli olarak tanıtlamış olmamız idi.

İşte bu düşüncelerle, Konferansın gidişini soğukkan­lılıkla izliyor ve beliren tersliklere gereğinden çok önem vermiyordum.

HALK İLE YAKINDAN GÖRÜŞTÜM, RUHSAL DURUMUNU VE DÜŞÜNCE EĞİLİMİNİ BİR DAHA İNCELEDİM

Baylar, padişahlığın kaldırılışı, halifelik katının yet­kisiz kalışı üzerine, halk ile yakından görüşmek, ruhsal du­rumunu ve düşünce eğilimini bir daha incelemek önemliydi.

Bundan başka, Meclis, son yılına girmiş bulunuyordu. Yeni seçim dolayısıyla Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyetini bir siyasal parti durumuna getirmeye karar vermiştim. Barış sağlanacak olursa, derneğimiz örgüt­lerinin siyasal partiye dönüştürülmesini gerekli görüyordum. Bu konuda da halkla karşı karşıya gelip görüşmeyi uygun ve yararlı buluyordum. Utkudan sonra, eğitimle uğraşmaya başlamış olan ordumuzu da yakından görmek istiyordum. İşte bu amaçlarla, Batı Anadolu’da bir gezi yapmak üzere 14 Aralık 1923 günü Ankara ‘dan ayrıldım.

Eskişehir’den başlayarak İzmit, Bursa, İzmir, Balı­kesir’de halkı uygun yerlerde toplayarak uzun söyleşiler yaptım. Bana diledikleri gibi serbest sorular sormalarını halktan istedim. Sorulan sorulara, yanıt olmak üzere, altı saat, yedi saat süren konuşmalar yaptım.

Sayın baylar, hemen her yerde halkın anlamak istediği şeylerden dikkati çekenler şunlardı:

Lozan Konferansı ve sonucu, ulusal egemenlik ve halifelik katı, bunların durumları ve ilişkileri; bir de kurmak istediğimi öğrendikleri siyasal parti...

Lozan Konferansı görüşmelerini, olduğu gibi, her yerde özetliyordum. Olumlu sonuç alınacağına olan inancı­mı da söyleyerek ulusu kaygıdan kurtarmaya çalışıyordum.

 ULUSAL EGEMENLİK İLE HALİFELİK KATININ DURUMLARI VE İLİŞKİLERİ

Halkın, ulusal egemenlik ile halifelik katının durum­larını ve bunların birbiriyle olan ilişkilerini öğrenmek is_­_temekte ve bunun için kaygılanmakta hakkı vardı. Çünkü, Meclis 1 Kasım 1922 günlü kararıyla, kişisel egemenliğe dayanan hükümet biçiminin 16 Mart 1920’den başlamak üzere ve sonsuza değin, tarihe katıştığını bildirdikten sonra birtakım Şükrü Hocalar, “Müslümanlık kamuoyu kuşkulara ve üzüntülere düşmüştür.” diyerek çalışmaya koyul­dular. “Halifelik demek, hükümet demektir. Halifeliğin haklarını ve görevlerini ortadan kaldırmak hiç kimsenin, hiçbir meclisin elinde değildir.” savını ortaya atmış1ardı. Meclisin, ulusun kaldırdığı kişisel egemenliği halifelik katında sürdürmek ve padişah yerine halifeyi koymak düşüne kapılmışlardı.

Gerçekten, gerici bir grup, Afyonkarahisar Milletvekili Hoca Şükrü’nün imzasıyla, İslam Halifeliği ve Büyük Millet Meclisi adıyla bir kitapçık yayımladı. Bu kitap­çığın Ankara’da 15 Ocak 1923’de yayımlandığı ve bütün Meclis üyelerine dağıtıldığı bana  İzmit’te bildirildi. Kitap­çığın üzerinde yalnızca 1339 (1923) yılı yazılmıştı. Ama kitapçığın, daha ben Ankara’da iken hazırlanıp basıldığı ve benim Ankara’dan ayrıldığım 14 Ocak 1923 gününün ertesinde ortaya çıkarıldığı anlaşılmıştır.

Şükrü Efendi Hoca ve arkadaşları: “Halife Meclisin, Meclis Halifenindir.” gibi bir uydurma sözle Millet Mec­lisini, Halifenin danışma kurulu ve Halifeyi, Meclisin ve dolayısıyla devletin başkanı gibi göstermek ve kabul ettir­mek istemişlerdir.

HALİFE OLAN KİŞİYİ UMUDA DÜŞÜRECEK İÇTEN BAĞLILIK GÖSTERİLERİ

 Baylar, halife bulunan kişiyi umuda düşürecek kimi içten bağlılık gösterileri de dikkati çekiyordu. Gizli olarak yapılan bağlılık gösterileri ise bizim görünüşe göre anladıklarımızdan daha çok imiş. Bu konuda bir bilgi vermiş olmak için, o sıralarda İstanbul ve Trakya”da görevimiz ve temsilcimiz olan Refet Paşa’nın yine o günlerde “Konya” adlı bir atı Halifeye sunması dolayısıyla kendi kardeşi, hem de emir subayı Rifat Bey’e yazdığı bir kapalı tel ile, Halifenin başyaver aracılığı ile bu tele verdiği karşılığı, olduğu gibi bilginize sunacağım:

 Kapalı Tel.

                                                                                                                                             5.1.1923

                                                           Rifat Bey’e

“Konya’yı Halife Hazretlerine sunmak için getirtmiştim. Yalnız, şimdi ne durumda olduğunu görmediğim için sunmaktan çekiniyorum. İstanbul’da iyi bir hayvan bulunmayacağını anladığımdan ötürü Halife Hazretlerinin başyaverlerinden de hayvan satın almak için ivedilik göstermemelerini rica etmiştim. Hayvanın Halife Hazretlerince beğenilmesini Tanrı’nın bir iyiliği olarak kabul ediyorum. Büyük bir ataklık olacağını biliyor isem de, Kurtuluş Savaşının tarihsel bir anısı olduğu için, kendilerine bağlı bir eski askerin savaş armağanı olarak sunduğu “Konya”nın Halife Hazretlerince kabul olunarak sevindirilmemi rica ederim. Ayrıca, en içten kulluk duygularıyla ellerini öptüğümün Halife Hazretlerine duyurulmasında aracı olmasını Başyaver Şekip Bey’den dilerim. “Konya”yı ve bu kapalı teli Başyaver Şekip Bey’e hemen veriniz.

Refet

7 Ocak 1923

Trakya Olağanüstü Temsilcisi Refet Paşa Hazretlerine

Saygıyla sunulur:

            Değerli kardeşiniz Rifat Bey’in verdiği yüce telinizi Halife Hazretleri Efendimize sundum ve gösterdim. Peygamber Hazretlerinin Yüksek Vekili, gerek yeniden bildirilen özbağlılık duygularından gerekse sunulan “Konya” adlı hayvandan dolayı özellikle kıvanıp sevindiler. Sevgili yurdumuzun bağımsızlığını korumak gibi pek kutsal ve yüce bir amacın elde edilmesine çalışan büyükler arasında seçkinleşen yüce kişiliğinizin de yiğitlik ve özveri gösterdiği er meydanlarından birinin adıyla adlandırılan bu sevimli ve güzel atı armağan olarak almakla da övünç duydular. Yüce Cebrail, evrenin övüncü Peygamberimiz Efendimize (Ona selam olsun) Tanrı’nın elçisi olduğunu bildirdiği gibi, yüksek kişiliğiniz de Halife Hazretlerine Peygamber’in vekili olduğunu bildirdiğinden dolayı yüce varlığınız kendilerine bütün yaşadığı günlerin en mutlu ve en kutlu bir olayını her zaman için anımsatacaktır. Yüce kişiliğinizin bu değerli anıya karışmış olması dolayısıyla sık sık ve büyük sevgiyle anılacağınız besbelli iken, bir de her gün, alışkanlık gereği, sabah rüzgarı gibi yürüyen bu ata binildikçe yüksek ve değerli anılarınız bir daha yenilecektir. Şu satırlar Halife Efendimizin değerbilir, öz ve gerçek duygularını ne ölçüde anlatabildiğini kestiremem. Bunu başaramadıysam eksiğini, yüksek kişiliğinize kendilerinin doğrudan doğruya göstermiş oldukları sevgi belirtileri ve babaca okşayışlar daha önce kapamış ve tamamlamıştır, diye avunmaktayım. Bundan yararlanarak ve sonuç olarak, size Tanrı Gölgesinin özel selamlarını ve Peygamber Vekilinin iyilik dileklerini bildirip muştulamakla onur kazanır, üstün saygılarımı kabul etmek iyiliğinde bulunmanızı rica ederim efendim hazretleri.

Başyaver: Şekip Hakkı

 (Bu yazışmaları ve karşılıklı sevgi gösterilerini biz, ancak halifeliğin kaldırılmasından ve padişah soyundan olan kişilerin yurttan çıkarılmasından sonra bir rastlantıyla öğrenebildik.)

 DİN, OYUNCULARI, HALİFEYİ BÜTÜN MÜSLÜMANLARA EGEMEN BİR DEVLET BAŞKANI YAPMAK İSTİYORLARDI

 Şunu bilginize sunmalıyım ki, hem Şükrü Efendi Hoca, hem de onu ve imzasını ileri süren siyasacılar sultan, ya da padişah sanını taşıyan bir devlet başkanı yerine, sanı halife olan bir devlet başkanı koyarak konuşmuşlar ve savlarda bulunmuşlardı. Şu ayrımla ki, herhangi bir ülkenin ve ulusun devlet başkanı yerine dünyanın dört bucağında düzensiz yığınlar olarak yaşayan, çeşitli soydan üç yüz milyonluk bir topluluğa sözü geçecek bir devlet başkanından ve onun görevlerinden, yetkilerinden söz etmişlerdi. Bütün Müslümanlara egemen olacak bu ulu devlet başkanının eline kuvvet olarak, üç yüz milyon Müslümandan yalnız on, on beş milyon Türk halkını vermişlerdi. Halife adındaki devlet başkanı, “bütün Müslümanların işlerini yönetecek ve dünya işleri ile ilgili kurallardan, çıkarlarına en elverişli olanlarını uygulayacak” idi. Bütün Müslümanların, “halklarını savunacak, onların bütün işlerine etkin bir dayanç ve buyrumla” el atacaktı.

Halife adını taşıyan hükümet başkanı, dünya yüzündeki üç yüz milyon Müslüman arasında adaleti sürdürecek, kamu halklarını gözetecek, dirlik düzenliği ve güveni bozacak olayları önleyecek, Müslümanlara başka dinden olanların yapabilecekleri saldırılara engel olacaktı. Müslüman topluluğunun esenliğini sağlamaya yarayacak uygarlık ve bayındırlık koşullarını hazırlamakla yükümlü bulunacaktı.

Sayın baylar, bu denli bilisiz, dünya durumu ve dünya gerçekleriyle bu denli ilgisiz olan Şükrü Hoca ve benzerlerinin ulusumuzu aldatmak için “Müslümanlık Kuralları” diye yayımladıkları uydurmaların, gerçekte yinelemeye değer bir yanı yoktur. Ama, bunca yüzyıllarda olduğu gibi, bugün de ulusların bilisizliğinden ve kişisel bağnazlığından yararlanarak bin bir türlü siyasal ve kişisel amaç ve çıkar sağlamak için dini, araç olarak kullanmaya kalkışanların yurt içinde ve dışında bulunuşu bizi bu konuda söz söylemekten, ne yazık ki, şimdilik alıkoyamıyor. İnsanlıkta din duygu ve bilgisi, her türlü boş inanlardan sıyrılarak gerçek bilim ve teknik ışığıyla arınıp olgunlaşıncaya değin, din oyunu oyuncularına her yerde rastlanacaktır.

Şükrü Hocaların ne denli anlamsız, mantıksız ve uygulanma niteliğinden yoksun düşünce ve kuramlar savurduklarını anlamamak için gerçekten Hoca Efendi gibi “Allahlık” denilen yaratıklardan olmak gerekir.

Onların dediği gibi halife ve halifelik yetkisinin bütün dünya Müslümanları üzerinde geçerli olması gerekince, bütün varlığını ve güç kaynaklarını halifenin buyruklarına bırakmakla Türkiye halkının omuzlarına yüklenecek yükün ne kertede ağır olacağını biraz olsun acıyarak düşünmek gerekmez miydi?

Onların ileri sürdükleri gerekçelere ve kurumlara göre halife denilen devlet başkanı Çin, Hint, Afgan, İran, Irak, Suriye, Filistin, Hicaz, Yemen, Asir, Mısır, Trablus, Tunus, Cezayir, Fas, Sudan, kısacası dünyanın her yerindeki Müslümanların ve Müslüman memleketlerinin işlerinde etkili olacaktı.

Bu düşün hiçbir zaman gerçekleşmemiş olduğunu bilirsiniz. Müslüman topluluklarının birbirinden büsbütün ayrı amaçlarla bölündükleri, Emevilerin Endülüs’te, Alevilerin Mağrip’te, Fatimilerin Mısır’da, Abbasilerin Bağdat’ta birer halifelik yani kişisel egemenlik kurdukları; dahası, Endülüs’te her bin kişilik bir topluluğun “bir halifesi ile bir minberi” bulunduğu Hoca Şükrü imzasını taşıyan kitapçıkta da yazılıdır.

Bu tarihsel gerçeği bilmezlikten gelerek, hemen hepsi yabancı devletlerin uyruğu olan, ya da bağımsız olan Müslüman uluslara ve devletlere halife adıyla bir devlet başkanı atamak akıl ve gerçekle bağdaşabilir miydi? Özellikle, böyle bir devlet başkanının katını korumak için bir avuç Türkiye halkını bu işe bağlamak, onu yok etme yolunda uygulana gelen önlemlerin en etkilisi olmaz mıydı? “Halifenin görevi dinsel değildir. Halifeliğin devlet, halifenin devlet başkanı olduğunu söyleyip tanıtladıkları; Amaçlarının da halife sanını taşıyan bir kişiyi Türkiye Devletinin başına geçirmek olduğu kolaylıkla anlaşılabilirdi.

Sayın baylar, Şükrü Hoca Efendi’nin ve siyasacı arkadaşlarının, kendi siyasal amaçlarını açıktan açığa söylemeyip bunu, bütün Müslümanlık dünyasının amacı imiş gibi göstermek istemeleri, dinsel bir sorunmuş gibi söz konusu etmeleri, halifelik oyuncağının ortadan kaldırılmasını çabuklaştırmaktan başka bir sonuç vermemiştir.

 HALİFELİK KONUSUNDA HALKIN KUŞKU VE KAYGILARINI GİDERMEK İÇİN YAPTIĞIM AÇIKLAMA

 Halifelik konusunda halkın kuşku ve kaygısını gidermek için her yerde gereği kadar konuştum ve açıklamalarda bulundum. Kesin olarak dedim ki: “Ulusumuzun kurduğu yeni devletin yazgısına, işlerine, bağımsızlığına, sanı ne olursa olsun hiç kimseyi karıştırmayız! Ulusun kendisi, kurduğu devleti ve onun bağımsızlığını koruyor ve sonsuza değin koruyacaktır.”

Ulusa anlattım ki, bütün Müslümanları içine alan bir devlet kurmak göreviyle yükümlü imiş gibi görülen bir halifenin, görevini yapabilmesi için, Türkiye Devleti ve onun bir avuç insanı halifenin buyruğuna verilemez. Ulus, bunu kabul edemez! Türkiye halkı bu denli büyük bir sorumluluğu, bu denli akıl almaz bir görevi üstüne alamaz.

Ulusumuz, yüzyıllarca bu boş görüşlere dayanılarak, sağa sola koşturuldu. Ama ne oldu? Her gittiği yerde milyonlarca insan bıraktı. Yemen çöllerinde kavrulup yok olan Anadolu çocuklarının sayısını biliyor musunuz? Dedim. Suriye’yi, Irak’ı korumak için, Mısır’da barınabilmek için, Afrika’da tutunabilmek için kaç insan şehit oldu, bunu biliyor musunuz? Sonuç ne oldu görüyor musunuz?! Dedim.

Halifeye, dünyaya meydan okutmak ve onu bütün Müslümanların işlerine etkili kılmak düşüncesinde olanlar, bu görevi yalnız Anadolu halkından değil, onun sekiz on katı insandan meydana gelen büyük Müslüman topluluklarından istemelidirler! Yeni Türkiye’nin ve yeni Türkiye halkının artık kendi yaşam ve mutluluğundan başka düşünecek bir şeyi yoktur; başkalarına verilecek en küçük bir şeyi kalmamıştır! dedim.

Başka bir noktayı da halkın gözünde iyice canlan­dırmak için şunları söyledim: Tutalım ki, Türkiye bir zaman için söz konusu görevi kabul etsin. Bütün Müs­lümanları bir noktada birleştirerek yönetmek ülküsüne ulaşmaya çalışsın, başarı da sağlasın! Pek güzel ama, uy­ruğumuz ve yönetimimiz altına almak istediğimiz uluslar: “Bize büyük hizmetler ve yardımlar yaptınız, sağ olunuz ama biz bağımsız kalmak istiyoruz, bağımsızlığımıza ve egemenliğimize kimsenin karışmasını uygun görmeyiz, biz kendi kendimizi yönetebiliriz.” derlerse ne olacak? Öyleyse, Türkiye halkının bütün çalışmaları ve özverileri yalnız “sağ olunuz!” denilmesi için mi göze alınacaktır?

Görülüyordu ki, boş bir istek için, bir kuruntu ve bir düş için Türkiye halkı yok etmek istiyorlardı. Halifeliğe ve halifeye görev ve yetki vermek düşüncesinin niteliği

bundan başka bir şey değildi.

Baylar, halka sordum: Bir Müslüman devleti olan İran, ya da Afganistan, halifenin herhangi bir yetkisini tanırmı, tanıyabilir mi? Haklı olarak tanıyamaz, çünkü böyle bir şey, devletinin bağımsızlığını, ulusunun egemenliğini ortadan kaldırır.

Ulusa şunu da anımsattım, kendimizi dünyanın ege­meni sanmak aymazlığı artık sürüp gitmemelidir. Dünyanın durumunu, dünyadaki gerçek yerimizi tanımamak aymazlığı ile ve bilisizlere uymakla ulusumuzu sürüklediğimiz yı­kımlar yetişir! Bile bile bu acıklı durumu sürdüremeyiz!

Baylar, İngiliz tarihçilerinden Vels (WelIs) iki yıl önce bir tarih kitabı yayımladı. Bu kitabın son sayfalarında, “Dünya Tarihinin Gelecek Evresi” başlığı altında birtakım düşünceler vardır. Bunlar birleşik bir dünya devleti (Un gouvernement federal mondial) kurmak konusu ile ilgilidir.

Vels, bu bölümde, birleşik bir dünya devletinin nasıl kurulabileceği ve böyle bir devletin önemli ayırıcı nitelik­lerinin neler olacağı üzerindeki düşüncelerini ortaya atı­yor; adaletin ve tek bir yasanın buyruğu altında dünya­mızın alacağı durumu canlandırmaya çalışıyor.

Vels: “Bütün egemenlikler tek bir egemenlik içinde eritilmezse, ulusların üstünde bir erk yaratılmazsa dünya yok olacaktır.” diyor ve şu düşünceleri ileri sürüyor: “Gerçek devlet çağımız ileri yaşama koşullarının zorunlu kıldığı birleşik dünya devletinden başka bir şey olamaz. Kuşku yoktur ki, insanlar kendi yarattıkları şeylerin altında ezilmek istemezlerse ergeç birleşmek zorunda kalacaklar­dır.” diyor. Ayrıca: “İnsanlığın dayanışması ile ilgili büyük düşün gerçekleşebilmesi için ne yapmak ve neyin önüne geçmek gerekeceğinin doğru olarak bilinmediğini; sal­dırgan bir dış siyasa geleneği olan devletleri, bir dünya birleşik devletinin güçlüklerle temsil edilebileceğini” ileri sürüyor. Vels’in şu düşüncelerini de burada anmak isterim: “Avrupa ve Asya’nın ortak gereksemeleri ve uğradıkları yıkımlar, belki dünyanın bu iki parçasındaki ulusların bir ölçüde birleşmesine yarayacaktır. Olabilir ki, dünya öl­çüsünde bir birleşmeye gidilmeden önce, bir sıra bölgesel birleşmeler yapılır.”

Baylar, bütün insanlığın görgü, bilgi ve düşünüşte yükselip olgunlaşması, Hıristiyanlıktan, Müslümanlıktan, Budizmden vazgeçerek yalınlaştırılmış ve herkes için an­laşılacak bir duruma getirilmiş katkısız ve lekesiz bir dünya dinin kurulması ve insanların, şimdiye değin, kavgalar, pislikler, kaba istek ve eğilimler arasında bir bataklıkta yaşadıklarını kabul ederek, bütün gövdeleri ve usları ağı­layan kötülük etmenlerini ortadan kaldırmaya karar vermesi gibi koşulların gerçekleşmesini gerektiren “Birleşik Dünya Devleti” kurma düşünün tatlı bir düş olduğunu yadsıya­cak değiliz. Türkiye’ye tebelleş olmamaları koşuluyla halifecilerin ve Müslüman birliği kurmak isteyenlerin gönüllerini hoş etmek için bizde de az çok buna yakın bir kuram ortaya atılmıştı.

Ortaya atılan kuram şu idi: Avrupa’da, Asya’da, Af­rika’da ve dünyanın başka yerlerinde yaşayan Müslüman toplulukları, gelecekte herhangi bir gün, kendi başlarına buyruk bir duruma gelebilirlerse ve o zaman gerekli ve yararlı görürlerse, çağın koşullarına uygun nitelikte bir­takım uzlaşma ve birleşme ilkeleri bulabilirler. Elbette her devletin, her topluluğun birbirinden alacağı ve sağ­layacağı şeyler bulunacaktır. Karşılıklı çıkarları olacaktır. Tasarlanan bu bağımsız Müslüman devletlerin yetkili delegeleri bir araya gelip bir kongre yapacaklar; böylece falan, falan, falan Müslüman devletler arasında şu, ya da bu ilişkiler kurulacaktır. Bu ortak ilişkileri korumak ve bu ilişkilerin gerektirdiği koşullar içinde birlikte iş görmeyi sağlamak için, ilgili Müslüman devlet1erin delegelerinden bir meclis kurulacaktır. “Bu Meclisin başkanı, birleşmiş Müslüman devletleri temsil edecektir.” diye bir karar alı­nırsa, işte o zaman istenirse, o Birleşik Müslüman Devle­tine “Halifelik”, başkanlığına seçilecek kişiye de Halife adı verilir. Yoksa, herhangi bir Müslüman devletin bir kişiye bütün Müslümanlık dünyası işlerini yönetip yürütme yetki­sini vermesi, us ve mantığın hiçbir zaman kabul edemeye­ceği bir şeydir.

ANAYASADA DÜĞÜMLÜ KALAN NOKTALAR

Baylar, halifelik ve din sorunlarıyla uğraşıldığı sı­ralarda Anayasadaki bir noktanın, halkın ve özellikle ay­dınların kafasında düğümlenip kaldığını öğrendik. Cum­huriyet kurulduktan sonra da, Anayasada, bu düğüm kaldıktan başka, düğüm olacak ikinci bir noktanın daha konulduğunu görenler, şaşkınlıklarını gizlememişlerdi, bu­ gün de gizlememektedirler.

Bu noktaları açıklayayım: 20 Ocak 192l günlü Ana­yasanın yedinci maddesiyle 21 Nisan 1924 günlü Anayasanın yirmi altıncı maddesi Büyük Millet Meclisinin görevlerini saptar.

Maddenin başında, Meclisin ilk görevi olarak, “din buyruklarının uygulanması” saptanmıştır. İşte, bunun nasıl bir görev olduğunu ve “din buyrukları”ndan ne amaçlandığı anlamakta duraksayanlar vardır. Çünkü sözü geçen maddede Büyük Millet Meclisinin: “Yasaları yapmak, de­ğiştirmek, yorumlamak, kaldırmak vb. gibi” sayılan görevleri o denli geniş ve açıktır ki, ayrıca “din buyruklarının uy­gulanması” diye bir terimin bulunması gereksiz görülmekte­dir. Çünkü “din” demek, yasa demektir, “din buyrukları” demek de, yasa buyrukları demektir; başka bir şey değildir ve olamaz. Başka türlüsü, çağdaş hukuk anlayışıyla bağdaşamaz. Bu böyle olunca “din buyrukları” terimiyle anlatılmak istenen kavramın büsbütün başka bir şey olması gerekir.

Baylar, ilk Anayasayı hazırlayanlara ben başkanlık ediyordum. Yapmakta olduğumuz yasa ile “din buyruk­ları” teriminin bir ilişkisi olmadığını anlatmaya çok çalıştık; ama bu terimden, kendi sanılarınca bambaşka bir anlam çıkaranları kandıramadık.

İkinci nokta baylar, yeni Anayasanın ikinci maddesinin başındaki: “Türkiye devletinin dini, İslam dinidir.” tümcesidir.

Bu tümce daha Anayasaya geçmeden çok önce, İz­mit’te, İstanbul ve İzmit gazeteleriyle yaptığımız uzun bir konuşma ve söyleşi sırasında bir gazetecinin şu sorusu ile karşılaştım: “Yeni hükümetin dini olacak mı?”

Açıkça söyleyeyim ki, bu soruyla karşılaşmayı hiç de istemiyordum. Çünkü, pek kısa olması gereken yanı­tın o günkü koşullara göre ağzımdan çıkmasını daha istemiyordum. Çünkü, uyrukları arasında çeşitli dinlerden topluluklar bulunan ve her dinden olanlar için adaletli ve eşit işlemler yapmak ve mahkemelerinde adaleti, kendi uyruğuna ve yabancılara eşit olarak uygulamakla yükümlü olan bir hükümet, din ve düşünce özgürlüğüne saygı gös­termek zorundadır. Hükümetin bu doğal niteliğini, ikircikli anlam çıkmasına yol açacak niteliklerle sınırlamak kuşkusuz doğru değildir.

“Türkiye devletinin resmi dili Türkçedir.” dediğimiz zaman bunu herkes anlar. Hükümetle yapılacak resmi yazış­malarda, Türk dilinin kullanılması gereğini herkes doğal sayar. Ama, “Türkiye devletinin dini, İslam dinidir.” tüm­cesi, böyle mi anlaşılıp kabul edilecektir? Bunun, doğallıkla açıklanması ve yorumlanması gerekir.

Baylar, gazetecinin sorusuna karşı: “Hükümetin dini olamaz!” diyemedim; tersini söyledim: “Vardır efendim, İslam dinidir.” dedim. Ama hemen: “İslam dininde düşünce özgürlüğü vardır.” diye sözlerimi açıklamak ve yorumlamak gereğini duydum.

         Demek istedim ki hükümet, düşünce ve inançlara saygı göstermekle bağımlı ve yükümlüdür.

Gazeteci, verdiğim karşılığı kuşkusuz akla yatkın bul­madı, sofusunu şöylece yineledi: “Yani hükümet bir dine bağlı olacak mı?”

“Olacak mı, olmayacak mı bilmem!” dedim. İşi ka­patmak istedim; ama kapatamadım. “Öyleyse, dediler, herhangi bir sorun üzerinde inançlarıma ve düşüncelerime uygun bir görüş ortaya atmaktan hükümet beni engel­leyecek, ya da bunun için beni cezalandıracaktır. Oysa, herkes kendi içinden gelen sesi susturabilecek midir?” O zaman iki şey düşündüm. Biri: “Yeni Türkiye Devletinde her ergin kişi dinini seçmekte özgür olmayacak mıdır?” sorusu. Öbürü, Hoca Şükrü Efendi’nin: “Kimi yüksek bil­gin arkadaşlarımızla birlikte düşündüklerimizi, din ki­taplarında yer alan belirli ve değişmez Müslümanlık kurallarını yayımlayarak... ne yazık ki yanılgıya sürüklendiği görülen Müslümanlık kamuoyunu aydınlatmayı kaçınılmaz bir ödev saydık.” diye başlayan İslam Halifesinin görevi, din buyruğunu savunup korumakta Peygamberin yerini tutmaktır; dinsel hükümler koymakta da yüce Peygamber Efendimizin vekilliğini yapmaktır.” sözleri.

Oysa, Hoca’nın dediklerini uygulamaya kalkışmak, ulusal egemenliği ve dinsel özgürlüğü kaldırmaya çalışmaktı. Bundan başka, Hoca’nın bilgi dağarcığı “Yezitler” zamanında yazdırılmış zorbalık yönetimiyle ilgili kuralları kapsamıyor mu idi?

Öyleyse, anlamı ve kavramı artık herkesçe iyiden iyiye anlaşılmış olan devlet ve hükümet terimlerini ve millet meclislerinin görevlerini din ve din kuralları kılığına sokarak, kimler ve niçin aldatılacaktır?

Gerçek bu olmakla birlikte, o gün İzmit’te, bu konuda gazetecilerle daha çok konuşmayı uygun bulmadım.

Cumhuriyetin kuruluşundan sonra da, yeni Anayasa yapılırken, “layik hükümet” teriminden dinsizlik anlamı çıkarmaya eğilimli olanlara ve bundan yararlanmak isteyen­lere fırsat vermemek amacıyla, yasanın ikinci maddesini anlamsız kılan bir terimin konulmasına göz yumulmuştur.

Anayasanın ikinci ve yirmi altıncı maddelerinde ge­reksiz görünen ve yeni Türkiye Devleti ile cumhuriyet yönetiminin ilerici niteliği ile bağdaşmayan terimler, devrim ve cumhuriyet yönetimi bakımından, o zaman için sakın­ca görülmeyen ödünlerdir.

        Ulus, Anayasamızdan bu gereksiz terimleri ilk elve­rişli zamanda kaldırmalıdır!

HALK PARTİSİNİ KURMA GİRİŞİMİ

        Sayın baylar, her yerde siyasal parti kurma konusunda da halkla uzun uzun söyleşilerde bulundum.

7 Aralık 1922’de, Ankara basını aracılığı ile, “Halk Partisi” adında halkçılık ilkesine dayanan bir siyasal parti kurmak isteğinde olduğumu bildirerek bu parti izlence­sinin yapılmasına bütün yurtseverlerle bilim adamlarının yardım etmelerini ve katılmalarını dilenmiştim.

DOKUZ İLKE, PARTİMİZİN İLK İZLENCESİ

Kimi kişilerin yazılı olarak bildirdikleri görüşlerden ve halkla yaptığım düşünce alışverişinden çok yararlandım. En sonu 8 Nisan 1923’de, görüşlerimi dokuz ilkede saptadım. İkinci Büyük Millet Meclisinin seçimi sırasında bastırıp yayımladığım bu izlence, partimizin kuruluşuna temel ol­muştur.

Bu izlence bu güne değin yaptığımız ve sonuçlandığımız bütün önemli işleri içine alıyordu. Bununla bir­likte, izlenceye alınmamış kimi önemli sorunlar da vardı. Örneğin: Cumhuriyetin ilanı, halifeliğin kaldırılması, Din­işleri Bakanlığının kaldırılması, medrese ve tekkelerin kal­dırılması, şapka giyilmesi... gibi.

Bu sorunları izlenceye alarak, önceden, bilisiz ve geri­cilerin bütün ulusu yanıltmaya fırsat bulmaların uygun görmedim. Çünkü bu sorunların zamanı gelince çözümlenebileceğine ve sonunda ulusun kıvanç duyacağına kesinlikle inanıyordum.

Yayımladığım izlenceyi bir siyasal parti için yetersiz ve kısa bulanlar oldu. “Halk Partisinin izlencesi yoktur.” dediler. Gerçekten, ilkeler adı ile anılan izlencemiz, karşı çıkanların gördüklerine ve bildiklerine benzer bir kitap değildi; ama temel ilkeleri kapsıyordu ve uygulanabilir nitelikte idi. Biz de, uygulanamayacak düşünceleri kuram­sal birtakım ayrıntıları yaldızlayarak bir kitap yazabi­lirdik. Öyle yapmadık. Ulusun maddesel ve ruhsal yönler­den yenilenip gelişmesi için çalışırken, iş yapmayı söze ve kurama yeğ tuttuk. Bununla birlikte; “egemenlik ulu­sundur. Türkiye Büyük Millet Meclisinden başka hiçbir kat ulus yazgısına egemen olamaz. Bütün yasaların dü­zenlenmesinde, her türlü örgütlenmede, yönetimin bütün ayrıntılarında, genel eğitimde, tutumsal işlerde ulusal ege­menlik ilkelerine uyulacaktır. Padişahlığın kaldırılması ile ilgili karar değişmez bir ilkedir.” gibi bilinmesi gereken önemli noktalar ile, mahkemelerin yenileştirileceği, bütün yasalarımızın hukuk bilimi verilerine göre yeni baştan düzeltilip tamamlanacağı, toprak ürünleri vergisinin değiş­tirileceği, ulusal bankalar anaparalarının artırılacağı, gerek­li demiryollarının yaptırılacağı, öğretimi birleştirmeye he­men girişileceği, askerlik ödevi süresinin kısaltılacağı, ül­kenin bayındırlaştırılmasına çalışılacağı ve benzeri gibe ive­di ve önemli gereksemeler ilkeler dışında bırakılmamıştır. Barışla ilgili görüşümüzün de: “Maliyede, tutumsal işlerde ve yönetimde bağımsızlığımızı yüzde yüz sağlamak koşuluyla barışın yeniden kurulmasına çalışmak” olduğunu bil­dirdik. Halifelik katının, bütün Müslümanlara özgü bir kat olabileceğini de belirttik.

İlkeler, ‘Halk Partisi’nin kurulmasına ve çalışmaya başlamasına yetti. ‘Partinin adına -bilindiği üzere- daha son­ra Cumhuriyet” sözcüğü de eklenerek, Cumhuriyet Halk Partisi” denildi.

LOZAN KONFERANSI GÖRÜŞMELERİ KESİLDİ

 Baylar, gene Lozan Konferansına değineceğim.

Konferansta görüşmeler, 4 Şubat 1923 günü kesildi. İki aya yakın süren görüşmelerin özeti şudur: İtilaf dev­letlerinin delege kurulları, Delegeler Kurulumuza bir barış tasarısı verdiler. Bu tasarıda, anlam ve öz bakımından bağımsızlığımızı zedeleyen koşullar vardı. Özellikle adalet, maliye ve tutumsal işlerle ilgili maddeler çok ağırdı. Bunun için, kesin olarak bu tasarıyı geri çevirmek zorundaydık. Delegeler Kurulumuz, bu tasarıya, bir mektupla karşılık verdi. Bu mektup şu anlamda idi: “Anlaştığımız noktaları imza ederek barış yapalım.” Gerçekten, Konferansta görü­şülen birçok sorunların çözümlerinden bizce kabul edile­bilecek olanları vardı. Mektupta: “İkinci, üçüncü sırada olan sorunları ayrıca inceleriz. İtilaf devletleri bu öneri­mizi kabul etmeyecek olurlarsa, önerilerimiz hiç yapıl­mamış sayılacaktır.” da denilmişti. Delegeler Kurulumuzun önerisi dikkate alınmadı. Yalnız, görüşmelerin kesilmesinin “erteleme” sayılması kabul edildi. Her devletin delegeler kurulu, kendi ülkesine gittiği gibi, bizim Delegeler Kurulu­muz da geldi. Ben de, Batı Anadolu’da yapmakta oldu­ğum geziden dönüyordum.

LOZAN KONFERANSI GÖRÜŞMELERİ ÜZERİNDE MECLİSTE ATEŞLİ TARTIŞMALAR

18 Şubat 1923 günü, İsmet Paşa ile Eskişehir’de birle­şerek Ankara’ya birlikte geldik.

Baylar, İsmet Paşa Ankara’ya dönerken benim de geziden dönmekte olduğum anlaşılınca Ankara’da, tuhaf ve anlaşılmaz bir düşünce uyanmış. İsmet Paşa’nın Ankara’ya gelip hükümete ve Meclise bilgi vermeden önce benimle buluşup görüşmesi sakıncalı görülmüş. Böyle bir görüşmeyi kötüye yoranlar olmuş. Bunu bana yazan Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf Bey’di. Doğallıkla, bu yazıya önem vermedim. Tersine, bir an önce İsmet Paşa ile görüşebilmek için, yol­culuğumuzu Eskişehir’de buluşabilecek biçimde düzen­lettirdim. Ankara’ya gelişimizden sonra, İsmet Paşa Ba­kanlar Kurulunda durumu anlattı ve yeni yönerge istedi.

Meclisin görüşünü öğrenmek gerekli görüldü. Konu, Meclise getirildi. Bu konuda Mecliste günlerce ve günlerce görüşmeler ve tartışmalar yapıldı.

Anlaşıldığına göre, karşıcıllar Delegeler Kurulumuza ve İsmet Paşa’ya amansız düşman kesilmişlerdi. Sözde barış olmuşken, İsmet Paşa yapmamış, geri dönmüş. Delegeler Kurulu, Bakanlar Kurulunun yönergesine aykırı iş görmüş...

27 Şubat 1923 günlü gizli oturumda başlayan saldırılar, 6 Mart 1923 gününe değin ateşli, coşkulu bir biçimde sürdü. Ben de başından sonuna değin tartışmalara katılmak zorunda kaldım. Karşıcıllar, sanki ne istediklerini bilmez bir durumdaydılar. Meclis, olumlu, ya da olumsuz bir karar veremeyecek duruma geldi. Bizim açıkça anladığımız şu idi ki; karşıcıllar, barış konusunu Mecliste kendi tutkularına araç etmek istiyorlardı. Baylar, bir bölüm basın da bu tutkuları şaşılacak bir biçimde ateşli olarak candan körüklüyordu. Bu ruh durumu içinde bulunan Meclis ile barış sorununu sonuçlandırmanın güç olacağını görmek doğal, ama üzüntü vericiydi.

Mecliste yaptığım genel konuşma ile durumun her yönünü açıkladım. Bütün olasılıkları anlattım. İtilaf devletleri delege kurullarından kimisinin kendi ülkelerine dönüşlerinde verdikleri demeçleri gerçek ve temel saya­rak Delegeler Kurulumuza saldırmanın beğenilecek yanı olmadığını söyledim. Delegeler Kurulumuzu dinlemek, bu kurulun yapacağı açıklamalara inanmak ve ona göre du­rumu değerlendirmek gerektiğini bildirdim.

Delegeler Kurulumuzun, Bakanlar Kurulunca verilmiş yönergeye aykırı iş görüp görmediğini söylemeye, o sırada Mecliste bulunan Bakanlar Kurulunun yetkili olduğunu söyledim.

En sonu dedim ki: “Delegeler Kurulu, Bakanlar Ku­ruluna karşı sorumludur. Meclise karşı sorumlu olan Ba­kanlar Kuruludur. Meclis, Bakanlar Kuruluna yeni bir genel yönerge vermek zorundadır. Bakanlar Kurulu da bu yönergeye uygun olarak Delegeler Kuruluna özel yönerge verir. Meclisin ayrıntılarla uğraşmasına yer ve olanak yoktur.”

Genel yönerge üzerindeki görüşümü de şöyle belirttim: “Musul işinin şimdilik ertelenmesinden söz etmemek üze­re, yönetimsel, siyasal, akçasal, tutumsal işlerle ilgili konular­da ve öbür işlerde ulusun ve ülkenin haklarım, bağımsızlığını tam ve sağlam olarak elde etmek ve kurtardığımız yer­lerin kesin olarak boşaltılmasını istemek temel koşuldur.”

Sözlerime şunları da ekledim: “Delegeler Kurulumuz, kendine verilen görevi tam ve çok iyi olarak yapmıştır. Ulusumuzun ve Meclisimizin onurunu korumuştur. Barış işini iyi bir sonuca bağlamak istiyorsak Meclisçe de Delegeler Kurulunun içgücü artırılmalı ve çalışmaların sürdürülmesi sağlanmalıdır. Böyle davranırsanız, bir barış evresine gireceğimizi umabiliriz.”

Meclisin, söz konusu iş üzerindeki tartışmaları durdu. Ama, karşıcıllar saldırmak için nedenler bulup yaratmaktan kendilerini bir türlü alıkoyamıyorlardı.

 MECLİSTEKİ KARŞICILLARIN ÇEŞİTLİ SALDIRILARI

Meclisteki karşıcılların, türlü, biçimlerde ve başka başka konular üzerinde saldırı hazırlamaları yeni bir şey değildi. Geziye çıkışımın ertesi günü, İslam Halifeliği ve Büyük Millet Meclisi adlı kitapçığın ortaya atıldığım; bütün Meclisin ve ulusun bize karşı kışkırtılmak istenildi­ğini söylemiştim. Bundan daha önce çevrilmek istenen bir dolap vardır ki, daha ondan söz açmadım. Çünkü 1922 yılının aralık ayı başlangıcında oynanmak istenen oyun, bütün sonuçlarıyla gezim boyunca sürüp gitmişti. İzin verirseniz, şimdi bu işle ilgili anılarınızı canlandırmaya yarayacak birkaç söz söyleyeyim:

Sayın baylar, üç milletvekili, milletvekili seçimi yasa­sında değişiklik yapılması ile ilgili bir önerge hazırlamışlar. Bu önergede yazılı olanları öğrenmiştim.

2 Aralık 1922 günü, İkinci Başkan Doktor Adnan Bey’in başkanlık ettiği oturumda, Başkan şunları söyledi: “Efendim, Milletvekili Seçimi Yasasının değiştirilmesi ile ilgili önergenin görüşülebileceği yolunda Tasarı Yarku­rulunun bir yazısı var.” Bu sözler, “Okunsun!” sesleriyle karşılandı. İki milletvekili: “Önemlidir, okunmasını öne­riyoruz.” diyerek, gürültülerin anlamını açığa vurdular.

Başkan: “Efendim, bu yasa tasarısının okunmadan yarkurula gönderilmesi, geleneğimiz gereğidir.” dedi.

 “BENİ YURTTAŞLIK HAKLARINDAN YOKSUN ETMEK” İSTEYEN ÖNERGE ÜZERİNE YAPTIĞIM KONUŞMA

Baylar, işin içyüzü ve bu konuda yapılan Meclis gö­rüşmeleri o günkü tutanaklar okunarak öğrenilebilir. Ama yüce kurulunuzu bu yorgunluktan kurtarmak için, izin verirseniz, benim o oturumda yaptığım konuşmanın bir parçasını, olduğu gibi bilginize sunayım:

Yasa tasarısını okutmadan yarkurula göndermek isteyen başkandan söz alarak şunları söyledim: “Efendim, bu yasa tasarısı özel bir amaç güdülerek hazırlanmış. Bu özel amaç, doğrudan doğruya beni ilgilendirdiğinden, izin verirseniz kısaca düşüncemi bildirmek istiyorum. Erzurum Milletvekili Süleyman Necati, Mersin Milletvekili Salâhattin ve Samsun Milletvekili Emin Beyefendilerin önerdikleri yasa tasarısı doğrudan doğruya beni yurttaş­lık haklarından yoksun etmek amacını güdüyor. On dördün­cü maddede yazılı olan satırları gözden geçirecek olursanız, orada şöyle denildiğini görürsünüz: ‘Büyük Millet Meclisine üye seçilebilmek için, Türkiye’nin bugünkü sınırları içindeki yerler halkından olmak, ya da kendi seçim böl­gesinde yerleşmiş olmak gerekir. Göçmen olarak gelenlerden Türk ve Kürtler, bir yere yerleştirildikleri günden bu yana beş yıl geçmiş ise seçilebilirler.’

Ne yazık ki, benim doğum yerim, bugünkü sınırlar dışında kalmış bulunuyor. İkincisi, herhangi bir seçim bölgesinde beş yıl oturmuş da değilim. Doğum yerim, bugünkü ulusal sınırımızın dışında kalmıştır. Ama, bu böyle ise, bunu ben istemiş değilim ve bunda hiçbir suçum yoktur. Bu, bütün yurdumuzu, ulusumuzu dağıtıp yok etmek isteyen düşmanların bu işteki başarılarının biraz olsun önlenemeyişinden ileri gelmiştir. Eğer düşmanlar amaç­larına tam olarak ulaşmış olsalardı, Tanrı korusun, bu tasarıya imza atan bayların doğum yerleri de sınır dışında kalabilirdi.

ÖNERGEDEKİ KOŞULLARIN BENDE BULUNMAYIŞININ NEDENLERİ

Bundan başka, bu maddenin istediği koşul bende yoksa, yani beş yıl sürekli olarak bir seçim bölgesinde otur­mamış isem, o da, bu yurt uğrunda yaptığım ödevler yüzündendir. Eğer bu maddenin istediği niteliği kazan­maya çalışsaydım, İstanbul’u kazandırmakla sonuçlanan Arıburnu ve Anafartalar’daki savunmalarımı yapmamaklığım gerekirdi. Eğer bir yerde beş yıl oturmak zorunda bulunsaydım, benim Bitlis’i ve Muş’u aldıktan sonra Diyarbakır’a doğru yayılan düşmanın karşısına çıkmamaklığım, Bitlis’i ve Muş’u kurtarmak olan yurt ödevimi yapmamaklığım gerekirdi. Bu bayların istediği nitelikleri kazanmak isteseydim, Suriye’yi boşaltan orduların artıklarından Halep’te bir ordu kurarak düşmana karşı savunmaya girişmemekliğim ve bugün ‘ulusal sınır’ dediğimiz sınıfı edimli olarak çizmemekliğim gerekirdi.

Sanırım, ondan sonraki çalışmalarımı herkes bilir. Hiçbir yerde, beş yıl oturamayacak ölçüde çalışmış bulunu­yorum. Ben sanıyordum ki, bu çalışmalarımdan dolayı ulusumun sevgisini ve yakınlığını kazandım. Belki bütün Müslümanlık dünyasının sevgisini ve yakınlığını da ka­zandım. Bu sevgi ve yakınlıklara karşılık, yurttaşlık hak­larından yoksun bırakılacağımı hiç aklıma getirmez­dim. Sanıyorum ve sanıyordum ki dış düşmanlar canıma kıyarak da beni yurdumdaki işimden ayırmaya çalışa­caklardır. Ama hiçbir zaman düşünüp düşleyemezdim ki, yüce Mecliste, iki üç kişi bile olsa, düşmanlar gibi düşünen üyeler bulunabilsin. Bunun içindir ki, ben anlamak istiyo­rum; bu baylar gerçekten seçim bölgeleri halkının düşünce ve duygularını mı yansıtıyorlar?

Yine bu baylara soruyorum: Milletvekili olmaları bakımından, bütün ulusun vekili olmak gibi bir nitelik taşıdıklarına göre, ulusun da kendileri gibi düşündüğünü söyleyebilirler mi?

Baylar, beni yurttaşlık haklarından yoksun etmek yetkisi bu baylara nereden verilmiştir? Bu kürsüden açıkça yüce kurulunuza ve bu bayların seçim bölgeleri halkına ve bütün ulusa soruyorum ve yanıt istiyorum!”

  ULUSUN, BENİM İÇİN BESLEDİĞİ İÇTEN SEVGİ VE GÜVENİ GÖSTERMESİ

Bu sözlerim ajanslarda ve basında yer aldı. Ulus, konuşmamı ve yanıt istediğim soruyu öğrendi. Yurdun bütün seçim bölgelerindeki gerçek seçmenler ve halk, hemen, Meclis başkanlığına protesto yazıları yağdırdılar. Yasa tasarısına imza atan milletvekili bayların seçim böl­geleri halkı da, onları ve onlarla görüş birliğinde olanları kınamakta gecikmediler. Ulusun, benim için gösterdiği sevgi ve güveni içtenlikle belirtmesi bakımından değerli birer anı olarak saklamakta olduğum bu telyazıları büyük bir dosya tutmaktadır. Bu dosyadaki telyazıları, zamanın­da gazetelerde de yayımlanmıştı. Ben, burada yalnız bir seçim bölgesinin, Rize’nin, bana çektiği bir telyazısını, olduğu gibi sunmakla yetineceğim:

Üç milletvekili bayın, Seçim Yasası ile ilgili, bilinen önergesine san­cağımız milletvekillerinin katılmayacağı kanısıyla bir şey yazmayı gerekli görmemiştik. Şimdi Milletvekili Osman Efendi’den aldığımız mektupta, kendisinin o önerge ile ilgili bulunduğunu ve karşıcıl gruptan olduğunu övünürcesine bildirmesi üzerine, şunları bilgilerinize sunmak zorunda kaldık:

1- (İçten gelen övücü sözlerden sonra) Size ve sizinle birlikte çalışan değerli arkadaşlarınıza karşı sancağımız adına söz söyleyen ve aykırı görüş besleyen ve bizce hiçbir değeri ve önemi olmayan milletvekilini kargırız. Onun sancağımızı temsil etmek hakkı da kalmamıştır.

2- Şu zamanda, yurt hayınlarının bile katılmayacağı karşıcıllığı ve karıştırıcılığı bize öğütleyen milletvekili bayın, görüşünü benimseyecek bir tek kişinin bile sancağımızda bulunmadığını kıvanarak ve üstün saygı­larımızla bilgilerinize sunarız efendim.

İmzalar

YENİDEN SEÇİM YAPILMASI KARARI

Sayın baylar, Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisinin, olaylarını anlattığımız günlerdeki, karışık ruh durumu, gerçekten düşünülmeye değer bir nitelikte idi. Bütün ulus­ta, Meclisin görev yapamayacak bir duruma geldiği kaygısı sezilmeye başlandı. Mecliste, durumu soğukkanlılık ve sağ­görü ile usa vurup inceleyenler bile üzüntülerini açığa vurmaktan kendilerini alamıyorlardı. Artık Meclis yeni­lenmedikçe, ulusun ve yurdun ağır ve sorumluluğu gerek­tiren işlerinin yürütülemeyeceğine kuşku kalmamıştı. Bunun zorunlu olduğuna ben de inandım. Bir gece Başbakan Rauf Bey’e, istasyondaki konutunda, Bakanlar Kurulunu toplantıya çağırmasını, benim de geleceğimi telefonla bildirdim.

Rauf Bey’in konutunda toplanan Bakanlar Kuruluna, Meclisin yenilenmesini, Meclise önermek gerektiğini söy­ledim. Kısa bir tartışmadan sonra, Bakanlar Kurulu ile görüş birliğine vardık. Gene o gece, Meclisteki Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Grubu Yönetim Kurulunu da Bakanlar Kurulu toplantısına çağırdım. Bu yönetim kurulu içinde, önerimi yersiz bulup şaşanlar oldu. Görüşmeler ve tartışmalar ertesi güne değin sürdü. Böyle olmakla birlikte bu kurulla da anlaştık. Ondan sonra hemen Grup Genel kurulunu topladım. Bu toplantıda yurdun genel durumunu, ivedilikle görülmesi gereken ulus işlerini an­lattım; Meclisin artık bu görevleri yapmaya yeteneği kalmadığını söyleyip tanıtlayarak, Meclisten, seçimlerin yenilenmesine karar vermesini istemek gerektiğini bildir­dim. Grup Genel Kurulu, sözlerimi ve açıklamalarımı iyi karşıladı. Bunun üzerine konu, gene o gün 1 Nisan 1923’te Meclise götürüldü. Yüz yirmiye yakın üye, bir önerge ile, Meclise, seçimlerin yenilenmesi için bir yasa tasarısı sundu. Meclis, “yeniden seçim yapılması kararlaştırıldı.” biçimindeki yasayı oybirliği ile kabul etti.

Meclisin bu yasayı çıkarması devrim tarihimizde önemli bir noktadır. Çünkü bu yasayı çıkarmakla Meclis, kendinde beliren hastalığı kabul ettiğini ve bundan dolayı ulusun duyduğu üzüntüyü anlamış olduğunu gösterdi.

 LOZAN KONFERANSININ İKİNCİ EVRESİ VE YENİ SEÇİMLERDE ULUSUN GÖSTERDİĞİ UYANIKLIK

Baylar Lozan Konferansı 23 Nisan 1923’te yeniden toplandı. Delegeler Kurulumuz, Lozan’da barışı sağlamaya çalışırken, ben de yeni seçimlerle uğraşıyordum.

Yeni seçimlere, bildiğiniz ilkelerimizi ilan ederek gir­dik. Görüşlerimizi benimseyip milletvekili olmak isteyen kişiler, önce ilkeleri benimsediğini ve görüşlerimize katıl­dığını bana bildiriyorlardı. Adayları ben saptayacaktım ve zamanında partimiz adına ben ilan edecektim.

Böyle bir yöntem izlemeyi gerekli görmüştüm; çünkü, yapılacak seçimlerde ulusu aldatarak çeşitli ereklerle milletvekili olmaya çalışacakların çok olduğunu biliyordum. Yurdun her yerinde, konuşmalarım ve uyarmalarım büyük bir içtenlikle ve güvenle karşılandı.

Bütün ulus, ortaya attığım ilkeleri bütünüyle benimsedi. İlkelere ve dahası, benim kişiliğime karşıcıl durum alacak­ların ulusça milletvekilliğine seçilemeyecekleri anlaşıldı.

NURETTİN PAŞA’NIN BAĞIMSIZ OLARAK MİLLETVEKİLİ SEÇİLMEYE GİRİŞMESİ VE YAYIMLADIĞI YAŞAM ÖYKÜSÜ KİTAPÇIĞI

Gerçekten, kimi seçim bölgelerinde bağımsız olarak seçilmek isteyenler başarı sağlayamadılar. Bu arada, o za­man daha Birinci Ordumuzun Komutanı bulunan Nuret­tin Paşa da milletvekili olma girişiminde bulunmuştu, ama seçilemedi. Nurettin Paşa, bu isteğini daha sonra, bir ara seçiminde, Bursa’da gerçekleştirdi.

Paşa’nın, kendi başına ve bağımsız olarak milletvekili seçilmek için, her zaman olduğu gibi, kendi yöntemine göre, gerekli propagandayı yaptırmaktan da geri kalmadığı anlaşılmıştı. Bu yoldaki girişim ve yayınlardan herkesin dikkatini çeken, özellikle Nurettin Paşa’nın yaşam öyküsü kitapçığı idi.

Nurettin Paşa, yeni seçim yılı olan 1923’te “Abit Sü­reyya Bey” adında bir kişiye A. S. simgesiyle, bir yaşam­ öyküsü yayımlattı.

Abit Süreyya Bey, Abdülhamit’in başyazmanlarından rahmet1i Süreyya Paşa’nın oğludur. Meşrutiyetten önce Nurettin Paşa gibi ve onunla birlikte padişahın onursal yaveri idi. Birinci Dünya Savaşında İzmir’de, Kurtuluş Savaşının sonunda da Nurettin Paşa karargahının bulunduğu İzmit’te ordu üstenciliği yaptı. Nurettin Paşa’nın yaşam öyküsü kitapçığını yazan, Abit Süreyya Bey değildir. Kitapçık, yazılı olarak kendisine verilmiş ve Nurettin Paşa adının ilk harflerini kitapçığa koyarak ortağı bulunduğu “Osmanlı Basımevi”nde bastırmasını ondan rica etmiştir.

Bu kitapçığın kabında şu yazılar okunur:

“İzmir’i Kurtaran, Karahisar ve Dumlupınar Savaşlarında Düşmanı Yenen Gazi Nurettin Paşa Hazretlerinin Yaşamöyküsü”.

Baylar, on dokuz sayfa tutan bu yaşamöyküsü kitapçığını kaç kişinin okuduğunu bilmiyorum. Ben bu kitapçığı yurttaki bütün aydınların okumasını çok yararlı ve eğitici buluyorum. Yalnız bu kitapçığı okuyanların, ya da okuyacak olanların kitapçıkta değinilen olaylar ve işler üzerinde, başka ve güvenilir kaynaklardan da bilgi edinerek, kitapçıkta yazılanlarla gerçekleri karşılaştırmaları ve böylece yargıya varmaları gereklidir.

Bu kitapçığın niteliği ve ortaya koyduğu anlayış üze­rinde bir yargıya varmak için, kimi noktalarını birlikte inceleyelim:

         Kitapçığın kabındaki yazılardan sonra, içindekilerin başlığında da şu sözler vardır:

“Kûtülamareyi Kuşatan, Bağdat’ı Savunan; Yemen, Selmanpâk, Batı Anadolu, Afyonkarahisar, Dumlupınar, İzmir Savaşlarında düşmanı yenen ve İzmir’i Kurtaran.”

Nurettin Paşa’nın kendi kendine takındığı “kuşatan”, “yenen”, “kurtaran” sanları üzerinde eleştiri yapmayı sonraya bırakarak, kitapçığın içindekilere geçelim:

Paşa, “Konyar” adındaki Türk boyundan olan rahmetli Mareşal İbrahim Paşa’nın oğlu, Peygamber Hazretlerinin soyundan Senato üyesi ve eski nazırlar nazırı Bursa’lı rahmetli Rıza Efendi’nin torunlarından imiş. Bu bilgiye ve anlatış biçimine göre, Mehmet Nurettin Paşa hem Türk, hem de Arap’tır. Babasıyla ve büyük­ babalarıyla da övünmektedir. Burada, babasının büyük adam olmasıyla övünen Bizans İmparatoru Teodosius’a, babası ve anası Türk olan Attila’nın: “Ben de, büyük ve soylu bir ulusun çocuğuyum.” dediğini anımsatmadan geçe­meyeceğim.

“Okul öğreniminden başka, özel öğrenimler de görmüş olan Nurettin Paşa 1893’de Harp Okulunu bitirerek Bi­rinci Ordu Karargahına kurmay görevlisi olarak atan­mış...

Nurettin Paşa kurmaylık öğrenimi görmemiş ve kur­maylık sanını kazanmamıştır. Bundan dolayı, ordu ka­rargahında kurmaylık görevine atanamaz. Olsa olsa, bir birliğe gönderilmeyip ordu karargahında yardımcılık gö­revi ile, ya da buna benzer bir görevle alıkonulmuş olabilir. Doğallıkla genç bir teğmen için, askerlik görevine buradan başlamak övünülecek bir başlangıç sayılmaz. Birliklerden birine atanmak, orada askerliğin sıkıdüzenine ve güçlük­lerine alışmak gerektir.

Nurettin Paşa: “1896’da Yunan savaşına gönüllü olarak katılmış ve Başkomutan olan Gazi Osman Paşa’nın emir subaylığına, İstanbul’a dönüşünde de padişahın yaverliğine ve konukçuluk görevlerine...” atanmış.

Bilindiği üzere Gazi Osman Paşa, İstanbul’dan Sela­nik’e dek gitmiş ve savaş alanına gitmeden Selanik’ten geri dönmüştür. Savaşa girmemiş bir komutanın emir subay­lığına, ondan sonra da Sultan Hamit’in yaverliğine ve bir­takım konukçuluk görevlerine atanmış olmak, bilmem ki ne denli anmaya ve övünmeye değer görülebilir?

Nurettin Paşa: “Sırasıyla yarbaylığa ve albaylığa yük­seltilmiş ve 1908 yılı başlarında Selanik’te Üçüncü Ordu Karargahı Özel Şube Müdürlüğüne atanmış...” Nurettin Paşa’nın hangi sıra ile albaylığa dek yükselmiş olduğu, Meşrutiyetten sonra yeniden binbaşılığa indirilmiş olma­sıyla anlaşılıyorsa da, Selanik’te Üçüncü Ordu Karargahı Özel Şube Müdürlüğüne atanmasını anlamak güçtür. Çünkü, kurmaylar arasında benim de görevli bulundu­ğum o orduda, denildiği gibi özel bir şube yoktu. Anlaşılan, ordu komutanı olan babası, oğlu için, özel ve gizli işlerle ilgili bir şube kurmuş olacak...

Nurettin Paşa, Üçüncü Ordu Komutanı bulunan: “Babası Mareşal İbrahim Paşa ile Meşrutiyet devriminin yapılmasına ve ayaklanmanın ılımlı ve engelsiz olarak yürütülmesine çalışmışlar ve önderlik etmişler...”

Yaşamöyküsü kitapçığında, Nurettin Paşa’yı Sultan Hamit’in iki kez tutuklatıp sorguya çektirdiği; birincisinde sürgüne gönderilmesine, ikincisinde askerlikten kovularak altı yıl hapsine karar verildiği; ama babasının araya girip yalvarması üzerine kurtulduğu anlatıldıktan sonra: “İs­tanbul’dan bir yolunu bulup yine Rumeli’ye geçerek, 1908 Meşrutiyet devriminin hazırlanması ve yapılması için başka arkadaşlarıyla birlikte çalışmıştır.” sözleri yazılı bulun­maktadır.

Nurettin Paşa’nın uğradığı kıyımı kısaca anlatmak gerekirse, diyebiliriz ki, Sultan Hamit, özgür düşüncelerin­den ötürü Nurettin Bey’e kızdıkça, onu yarbaylığa, albaylığa yükselterek sırmasını artırır ve sevip okşasın diye babasına bırakırmış...

 NURETTİN PAŞA İLE BABASININ, MEŞRUTİYET DEVRİMİNE KATILIŞLARI İLE İLGİLİ ANILARIM

Mareşal İbrahim Paşa’nın Üçüncü Ordu Komutan­lığı, oğlu Nurettin Bey’in de babasının emir subaylığı ve bunların Meşrutiyet devrimine ne denli ve ne ölçüde katıldıkları üzerinde birazcık bilgi vermek isterim. Bunun için, geçmiş günlerle ilgili kısa bir anımı anlatmama iz­ninizi rica edeceğim.

Baylar, çeşitli ilişkilerle kuşkusuz şunları duymuşsunuz­dur. Ben kurmay yüzbaşı olur olmaz, Sultan Hamit’in buyruğu ile Suriye’ye sürüldüm. Orada üç yıl kaldıktan sonra, o zaman Üçüncü Ordu bölgesi olan Makedonya’ya gönderildim. Ordu merkezi Manastır idi. Ordu karargahı orada bulunuyordu. Selanik’te başkaca “Üçüncü Ordu Mareşallığı” adında bir komuta katı vardı. Üçüncü Ordu Komutanı Selanik’te otururdu.

Orada “Mareşal Kurmaylığı” diye bir kurmaylık da vardı. Ben 1908 yılında, kolağası olarak bu kurmaylıkta görevli idim. Ulusu özgürlüğe kavuşturmak için çalışan gizli dernekle pek yakından ilişkim vardı. Yanyalı Esat Paşa, Üçüncü Ordu Komutanı idi.

Süleyman Paşa oğlu Ali Rıza Paşa, kurmay başkanımızdı. O zaman binbaşı olan rahmetli Cemal Paşa ve Bin­başı Fethi Bey (şimdi Paris Elçisi) ve ben Mareşal kurmaylığının kurmayları idik.

Her üçümüz, derneğin üyesi bulunuyorduk. Derneğin başarıya ulaşması için çalışıyorduk.

O günlerde, Üçüncü Ordu bölgesinde bulunan Serez’deki tümenin ve Serez Bölgesinin komutanı, mareşal aşama­sında bir kişi idi. Bu kişiye, Sultan Hamit pek çok güveni­yor ve inanıyordu. Bu kişi, mareşal olmasına ve Ordu Komutanı Esat Paşa’dan daha üstün bir aşamada bulun­masına karşın, İstanbul ile Makedonya arasında bir güvenlik bölgesi kurmak amacıyla, Serez’den uzaklaştırıl­mazdı. İşte bu önemli komutan, Mareşal İbrahim Paşa idi. Oğlu Nurettin Bey (Nurettin Paşa) da, babasının yanın­da bulunurdu. Meşrutiyetin kuruluşundan önceki günlerde, Mareşal İbrahim Paşa’nın bölgesinde bir binbaşı, zor­balık yönetimini yerici bir konuşma yapmış. Bir çaşıt bunu curnal etmiş. Yerinde soruşturma yapmak için, o zaman Selanik’te Merkez Komutanı bulunan Yarbay Nazım Bey İstanbul’ca görevlendirildi.

Demek, Nazım Bey’in bu görevi yapmasını önlemek için, onu vurdurdu. Yaralanan Nazım Bey İstanbul’a gö­türüldü. Olayı soruşturmaya, İstanbul’ca görevlendirilen kişinin değil, ancak orduca görevlendirilecek bir kişinin gi­debileceği, ilgililere anlatıldı. Ben görevlendirildim. Doğallıkla görevim zorbalık yönetimini yermiş olan binbaşıyı kurtarmaktı.

Önce Serez’e gittim. Mareşal İbrahim Paşa’yı ziyaret ettim. Görüşme sırasında anladım ki, Paşa’nın büyük bir kaygısı vardır. İbrahim Paşa, kendi bölgesi içinde Sul­tan Hamit’e ve zorbalık yönetimine karşıcıl hiçbir kişi bulunmadığı ve bulunamayacağı yolunda, Padişaha güvence vermişti. Buna karşın, söz konusu binbaşı için verilen cur­nal, Sultan Hamit’in Mareşal İbrahim Paşa’ya olan güve­nini sarsacak nitelikteydi. Bu curnalda yazılanların doğru çıkması, İbrahim Paşa’nın durumunu kötüleştirecekti. Bu­nu istemiyordu. Ben hemen, Paşa’nın kaygısını anladım ve dedim ki: “Paşa Hazretleri, sizin bölgenizde Padişah Hazretleri için kötü duygu besleyen bir kişinin buluna­bileceğini sanmıyorum. Verilmiş olan curnalda yazılanların, yerinde soruşturulması, yüksek kişiliğinizce kurulmuş olan düzenbağını ve aşılanmış olan bağlılık duygularını kolaylıkla ortaya çıkaracaktır. İsterseniz, yapacağım so­ruşturma ile ilgili raporun bir örneğini yüksek kişiliğinize de göndereyim.”

Bu sözlerim İbrahim Paşa’nın sıkıntısını dağıttı. Beni beğendi. Oğlu Nurettin Bey’i çağırtıp beni ağırlamalarını ve olayın geçtiği yere gidebilmem için kolaylık gösteril­mesini buyurdu.

Soruşturmamın sonucu, binbaşıyı kurtardı; curnal vereni, “karacılık” cezasına çarptırdı. Mareşal İbrahim Paşa da, bölgesinde karşıcıl bir kişinin bulunamayacağını tanıtlayarak, padişahın kendisine olan inan ve güvenini pekiştirdi.

Mareşal İbrahim Paşa’nın böylece kendisine karşı bes­lenen güveni pekiştirmesi, çok geçmeden, bütün Make­donya’yı zorbalık yönetimine karşıcıl olanlardan temiz­lemekle görevlendirilmesine yol açtı.

Bu noktayı biraz açıklayayım. Dernek, bütün Make­donya’da örgütünü genişletti ve çalışmalarını artırdı. Artık hemen açıktan açığa ve korkusuzca çalışmalara başlandı.

Selanik’te, Ordu Mareşalliğinde bulunan Esat Paşa’ya güven kalmadı. Kurmay Başkanımız olan Ali Rıza Paşa’ya karşı kuşkuya düşüldü. Sultan Hamit bunları sorguya çekmek üzere birer birer İstanbul’a çağırttı. Ordu Mare­şalliğine, her bakımdan inanılan ve güvenilen Mareşal İbrahim Paşa atandı ve gönderildi.

İbrahim Paşa’nın Selanik’e gelmekte olduğu duyulunca, Cemal Bey (rahmetli Cemal Paşa), ne olur ne olmaz diye, sudan bir nedenle Selanik’ten uzaklaştı. Arkadaşım Fethi Bey de, daha önce Jandarma Okulu Komutanlığına geç­mişti. Selanik’te Ordu Komutanı ve Kurmay Başkanı yerinde yalnız ben bulunuyordum. Yeni gelen komutana, Üçüncü Ordu Komutanlığını ben teslim edecektim. Ger­çekten de öyle oldu.

İbrahim Paşa, oğlu Nurettin Bey ile birlikte, trenle geç vakit Selanik’e geldi. Doğru Komutanlık binasına geldi. Orada kendisine durum üzerine bilgi verdim. Gece olmasına karşın, Ordu Karargahında görevli bütün baş­kanları birer birer görmek istedi. Herkes gelip kendini tanıtıyordu. Mareşal Paşa, her yeni tanıdığı kişiye, kendi­sinin ne denli sert olduğunu, insanı yok edebilecek güçte bulunduğunu anlatmaya çalışır birtakım davranışlarda bulunarak; hiç de yeri olmayan sözler söyleyerek; ara sıra çizmeli ayaklarını yere vurarak, daha başlangıçta korkut­ma siyasası uygulamaya başladı.

Gece evime gittim. Ertesi gün erkenden, bir süvari, bir binek atı getirdi ve Mareşal Paşa’nın beni istediğini söyledi. Komutanlığa geldiğim zaman anladım ki, yeni komutan benim görevimde kalabileceğimi buyurmuş...

Şimdi baylar, gelelim ayaklanma ve devrim evresine...

İbrahim Paşa’nın korkutma siyasası, gizli derneğin gözdağı verici tepkisiyle karşılandı. Paşa kızgınlıktan ve sertlikten vazgeçmek zorunluğunu duydu. Kimi arkadaş­lar ve bu arada en çok Cemal Bey (Cemal Paşa) aracı­lığıyla devrim derneğinin gücü ve girişimindeki sıkı tutum İbrahim Paşa’nın oğluna anlatıldı. Babasının derneğe karşı aykırı bir davranışta bulunmaması söylendi ve Paşa’dan bu konuda güvence istendi. Örneğin: “Komutan Paşa, gizli derneğe karşı aykırı bir davranışta bulunmayacağını anlatmak üzere, cuma namazını filan camide kılacak ve ikinci sırada namaza duracaktır...” gibi birtakım istek­lerde bulunuldu. İşte Nurettin Bey, bu gibi bildirimleri babasına duyurmak için aracı olarak kullanılıyordu. Ama önemli işlerde görevlendirilen ve çalıştırılan, babasının emir subayı Nurettin Bey değil, daha çok, derneğin üyesi ve güvenilir adamı, Komutanlık Katı Emir Subayı Yüzbaşı Kazım Nami Bey (şimdi yazar ve öğretmen) idi.

İbrahim Paşa, derneğin isteklerine uymak zorunda bırakıldı. Ama derneğin örgütlerinden, girişimlerinden, kararlarından ve yaptığı işlerden kendisine hiçbir zaman bilgi verilmemiştir.

Özgürlük ve Meşrutiyet yönetiminin ne zaman yapı­lacağını da, ne İbrahim Paşa ne de oğlu Nurettin Bey, daha önceden hiç duymamışlar ve öğrenememişlerdir. Meşrutiyetin kuruluşu ile ilgili işlerin başından sonuna dek içinde bulunduğum, bütün ayrıntıları ve evreleriyle yakından ilgilendiğim için, bu konudaki anılarım, olduğu gibi aklımdadır.

Özgürlük ve Meşrutiyet devrimi ile ilgili ayaklanmanın Üsküp’te zamanından önce patlak vereceğini sandığımız için oradaki düzenlemeyi, Selanik’te ve başka yerlerde yapılacak düzenlemelerle uygun bir biçime koymak için Üsküp’e gitmiştim. Oradan dönüşümde ve ar­tık her yerde ayaklanmalar başladıktan sonra Mareşal İbrahim Paşa beni çağırdı ve şunları söyledi: “Beni ordu komutanlığında bırakacak mısınız, bırakmayacak mısınız? Bırakılmayacaksam, bir saldırıya uğramadan ve onurum kırılmadan hemen İstanbul’a gideyim.” Dahası Paşa, masası üstünde duran yazı hokkasını eline alarak, olduğu gibi aklımda kalan şu sözü de ekledi: “Burada benim, yalnız bir hokkam var; onu alır, giderim.”

Gerekenlerle görüştükten sonra, yanıt verebileceğimi, söyledim. Dernek adına yetkili olan öteki arkadaşlarla, İbrahim Paşa’nın komutanlığı işini görüştük. Bir zaman için kalmasında sakınca görmedik. Komutanlıkta kalması ile ilgili dernek kararını ben kendisine bildirdim.

Ama bir iki gün sonra, dağa çıkmış olan subaylardan bir teğmen, bulunduğu yerden, İbrahim Paşa’ya çok onur kırıcı bir tel çekmiş. İbrahim Paşa hemen beni çağırttı ve teli uzatarak dedi ki: “Beni komutan olarak burada bırakacağımızı bildirmiştiniz. Bu onur kırıcı tel nedir?”

Komutan Paşa’ya, dernekçe kendisi için aldığımız kararı bütün örgütümüze duyuracak zaman geçmediğini, özellikle dağ başında bulunan subaylarımızın herhangi bir telgraf merkezinden bu gibi teller çektirmelerini önlemenin bugünlerde güç olacağını kabul etmesi gerektiğini söyle­yerek, kendisini yatıştırmaya çalıştım.

Ama, aradan çok geçmeden, o zaman Yunan Sınırı Komutanı bulunan Muhlis Paşa, derneğin Manastır’daki Merkez Kurulunca Manastır’a çağrılmış. Muhlis Paşa, Ordu Komutanı İbrahim Paşa’dan izin almaksızın Manas­tır’a gitmiş. Bundan üzüntü duyan İbrahim Paşa, Muhlis Paşa’ya paylarcasına bir yazı yazmış.

Bunun üzerine, Muhlis Paşa’yı çağıran Merkez Kurulu, İbrahim Paşa’ya uzun bir tel çekmiş. Bu kez de, Mareşal Paşa beni çağırarak teli gösterdi ve: “Ya bu ne?” dedi.

Teli, başından sonuna dek okudum. Bu telde Konyar boyundan gelen Mareşal İbrahim Paşa’nın bütün yaşayışı, geçmişi, niteliği anlatıldıktan sonra, ağır ve çok onur kırıcı sözcüklerle zorbalık çağının, Sultan Hamit kulluğunun pek az rastlanılır bir örneği olan İbrahim Paşa’nın özgürlük için çalışan bir çevrede, özgürlük için çalışanlara komutanlık etmeye yeltenmesine şaşıldığı belirtilerek, hemen komutanlıktan çekilmesi bildiriliyor ve isteniyordu.

Baylar, bundan soma gerçekten İbrahim Paşa Sela­nik’te duramadı. Dediği gibi, hokkasını alıp gitti.

Bunları öğrendikten sonra, Nurettin Paşa’nın Üçüncü Ordu Komutanı bulunan babası Mareşal İbrahim Paşa ile Meşrutiyet devriminin yapılmasına ve ayaklanmanın ılımlı ve engelsiz olarak yürütülmesine ne yolda çalışıp önderlik eylemiş olduklarını anlamak kolaylaşmıştır, sa­nırım. Denildiği gibi, “ayaklanmanın ılımlı olarak yürütülmesinde” bile etkin olamamışlardır. En büyük ılımsızlık, kendilerine karşı yapılmış olan işlemlerle kesinlik kazan­mıştır.

YAŞAMÖYKÜSÜ KİTAPÇIĞINA GÖRE, NURETTİN PAŞA’NIN MEŞRUTİYETİN KURULUŞUNDAN SONRA YAPTIĞI İŞLER

Yaşamöyküsü kitapçığının dördüncü sayfasında Nuret­tin Paşa’nın, Rumeli’den İstanbul’a yürüyen Hareket Ordusuna katılarak yurt görevini yaptığından söz edilmektedir. 31 Mart olayı üzerine Rumeli’den İstanbul’a gönderilen kuv­vetlerin komutanı rahmetli Hüsnü Paşa idi. Ben, bu kuv­vetlerin kurmay başkanı idim. Bu kuvvetlere Hareket Ordusu adını veren, Hareket Ordusunun İstanbul’a dek gidişini düzen1eyen ve yöneten ben idim. Nurettin Bey’in bu kuvvetlere katılarak görev aldığını bilmiyorum. Nurettin Paşa, birçokları gibi, Hareket Ordusu İstanbul’a yaklaş­tığı zaman, Yeşilköy’e ya da Bakırköy’e gelmiş olabilir.

Nurettin Paşa: “Yemen ilinin kurtarılması ve ayaklananların cezalandırılması için yapılan savaşlarda bir ta­kım tümen birliklerine komuta etmiş...”

Her tümen komutanı, her savaşta bu durumda bulunur. Sonra: “San’a’nın kurtarılmasından sonra orada yığınak yapmış olan kuvvetlere komuta etmiş...”

Baylar, asker olanlar çok iyi bilirler ki, bir yerde çe­şitli ordu birlikleri toplandığı zaman, orada bir merkez komutanlığı ya da mevki komutanlığı, bir ordugah komu­tanlığı kurulur... Nurettin Paşa’nın San’a’daki komutanlığı bundan başka bir şey miydi?

        Nurettin Paşa: “İmam Yahya ile uzlaşma yapılmasında Ahmet İzzet Paşa’ya yardım etmiş...”

Ahmet İzzet Paşa’ya sormadım; ama, İzzet Paşa ile birlikte bulunup çalışmalarına yakından katılan yetkili kişilerin söylediklerine göre, İmam Yahya ile uzlaşma görüşmelerinde, Nurettin Paşa hiçbir bakımdan ilgilendirilmemiştir.

Nurettin Paşa: “Balkan savaşlarına katılmak isteği ile Yemen’i kuzeyden güneye dek geçip Aden, Mısır, Suriye, Konya, İstanbul yoluyla Çatalca yakınlarında bulunan Başkomutanlık Karargahına varmış ve açık tümen komu­tanlığı bulunmamasından ötürü kendi dileğiyle, gönüllü olarak Dokuzuncu Alayın Komutasını üzerine almış...”

Nurettin Paşa’nın Yemen’den İstanbul’a gelmek için izlediği yol, Yemen’den İstanbul’a gelen bütün askerlerin ve sivillerin, kısacası herkesin izlediği yoldu. Yol, o idi. Nitekim, o günlerde biz de Afrika’da bulunuyorduk. İstan­bul’a gelmek için Afrika çöllerini batıdan doğuya, Mısır’a dek deve ile geçtikten sonra, İskenderiye ile Triyeste ara­sındaki bütün Akdeniz ile Adriyatik denizini güneyden kuzeye ve Triyeste’den Bükreş’e dek Avrupa’yı ve ondan sonra da Karadeniz’i geçerek aynı karargaha ulaşmıştık. Yol, bu idi.

Nurettin Paşa, bu noktada asıl söylenmesi gereken konudan söz açmıyor. Nurettin Paşa, albaylıktan bin­başılığa indirildikten sonra, Yemen birliklerinde görevlendirilmek üzere yarbaylığa yükseltilmişti. Bu yüksel­tilmenin gereği olarak yarbaylıkla Yemen’de iki yıl kalması zorunlu iken, zamanından önce İstanbul’a gelerek, sözügeçen görevden kurtulma yolunu bulmuştur.

Yaşamöyküsü kitapçığının altıncı ve yedinci sayfala­rında Nurettin Paşa’nın Irak Komutanlığından söz ediliyor; yerli araçları kullanarak yeniden ordu kurup dost ve düş­manın umduğunun ve beklediğinin tam tersine, yenilgi­den yengi çıkarmak gibi bir tansık yarattığı belirtiliyor.

 IRAK SAVAŞLARINDA NURETTİN PAŞA

Baylar, Irak savaşlarının Nurettin Paşa zamanındaki gerçek durumu şudur:

İlk Irak Komutanı olan Süleyman Askeri Bey’in yenilgiye uğramasından ve kendini öldürmesinden sonra, Kafkasya’dan yeni birlikler gelinceye dek lrak’taki savaşlar, İngilizlerin dileğine ve yürüyüş hızına bağlı kalmıştır. Nurettin Paşa, Kûtülamare’de İngilizlere yenildikten sonra, gece gündüz ve hiç direnmeksizin yürüyerek Selmanpâk’a dek dağınık olarak geri çekildi.

İngilizler, Nurettin Paşa’yı kovalayarak Selmanpâk’a dek ilerlediler. Orada Kafkasya’dan gönderilmiş olan birlikler, İngiliz birliklerini karşıladı. Üç gün savaştıktan sonra Nurettin Paşa yenilgiyi kabul ederek geri çekilme buyruğu verdi. Birlikler, Diyale ırmağına dek kuzeye çe­kildi. Süvari artçısı çıkarılarak İngilizlerle bağlantı kurma yolu bile aranmadı. Oysa, o sırada İngilizler de geri çekilmişlerdi. Bu bilgiyi çöl Arapları verdi. Ondan sonra Nu­rettin Paşa, kendini toplayıp yeniden Selmanpâk-Kûtülamare doğrultusunda ilerledi.

Kûtülamare kuzeyinde İngiliz birlikleriyle geceleyin karşılaşıldı. Önlem almamak ve düzensizlik ve komuta bo­zukluğu yüzünden, tan yeri ağarırken birliklerimiz, düş­manın ateş baskınına uğradı. Erlerden, subaylardan ve komutanlardan birçok şehit verildi. Birlikler bozuldu, ken­diliğinden geri çekilmeye başlandı. İngilizlerin de geri çekilmesi üzerine yeniden düzen sağlanabildi.

Irak’ta, yeni birlikler ve yeni araçlarla büyük ve kanlı savaşlar bundan sonra başlar ki, Nurettin Paşa’nın bunlarla ilişkisi yoktur.

        Kitapçığın yine o sayfalarında: “Nurettin   Paşa, İngilizlerle savaşırken ele geçirdiği uçaklarla da bir uçak filosu meydana getirmek gibi çok büyük başarılar göstermiştir.” deniliyor.

Bu savın, pek bilisizce olduğunu söylemek zorunda­yım. Uçağın ve uçak filosunun ne olduğunu bilenler, böyle bir savın ne denli gülünç olduğunu kuşkusuz anlarlar.

 BÜYÜK SALDIRI SIRASINDA NURETTİN PAŞA SAVAŞ ALANINA DÜRBÜN İLE BAKMAYI YEĞ TUTUYORDU

Kitapçığın sekizinci sayfasında, Nurettin Paşa’nın dürbünle bakarken alınmış bir resmi vardır. Bu resmin altında şunlar yazılıdır:

“26 Ağustos 1922 saldırı günü, Kocatepe gözetleme yerinde Karahisar Meydan Savaşını yönetirken alınan fotoğraflarıdır.”

O gün, hepimiz o tepede idik. Dürbünle bakanlar çoktu. Dürbünle en çok bakanlar da gözetleme görevi yapan subaylardı. Gerçekten, Nurettin Paşa’nın da savaş alanına dürbünle bakmayı yeğlediği benim de dikkatimi çekmişti.

Karahisar-Dumlupınar Meydan Savaşı yapılırken, “Başkomutan Savaşı” günü, Nurettin Paşa’yı, bir aralık, Kolordu Komutanı Kemalettin Paşa’nın (Şimdi Berlin Elçi­si) gözetleme yerinde, savaş alanına dürbünle bakarken buldum. Birliklerimiz düşmanı yakından sıkıştırmış çok dikkat isteyen önemli bir durum meydana gelmişti. “Dür­bünle bakmayı bırakınız! Savaşı yakından ve kendimiz yönetmek için ileri ateş dayangalarına gideceğiz!” dedim.

Nurettin Paşa, bu denli yaklaşmanın doğru olmadığını söyleyerek gitmek istemedi. Canım sıkıldı. “Siz burada kalabilirsiniz!” dedim. Kemalettin Sami Paşa’ya da: “Siz benimle geliniz!” dedim ve otomobilime yürüdüm. Kema­lettin Paşa “Baş üstüne!” dedi ve benimle birlikte yürüdü. Bu davranış üzerine, dürbünün başında yalnız bırakılan Nurettin Paşa’nın da arkamızdan geldiğini gördük. Dedi­ğim yere gittik. Yunan ordusunun tutsak olmasıyla sonuçlanan o savaşı en küçük ayrıntılarına dek kendim yöneti­yor ve gereken buyrukları, doğrudan doğruya kolordu komutanlarına ve başka komutanlara kendim veriyordum.

Buyruklarıma göre önlemler alınıp gereği yapılırken, ordu komutanı Nurettin Paşa yanımda duruyor ve olup bitenlere bakıyordu. Bir aralık, Kolordu Komutanını benim yanımdan uzaklaştırarak kimi buyruklar vermeye kalkışmış. Kolordu Komutanı, bu buyrukları yerine geti­rilemez nitelikte görmüş; Ordu Komutanı ile Kolordu Komutanı arasında, saygı dışı çekişmelere benzer bir şey­ler olmuş. Kemalettin Sami Paşa Nurettin Paşa’nın yanın­dan biraz sert davranışla ayrılmış. Bu durumu anladım. Kemalettin Sami Paşa’yı yanıma çağırıp coşkuya kapıl­maması ve düzenbağını koruması gerektiğini söyledim. Sonra da, yalnız olarak Nurettin Paşa’yı çağırttım. Genel nitelikte kimi        sorular sorarak, Kolordu Komutanına verdiği buyruğun gerçekten yerine getirilemeyecek bir buy­ruk olduğunu anlatmak istedim. Komutanlar, buyruk vermiş olmak için buyruk vermezler. Gerekli ve yapılabi­lecek olan işleri buyururlar. Buyruk verirken kendini, o buyruğu yürütecek olanın yerine koymak ve buyruğun nasıl uygulanıp yürütüleceğini düşünmek ve bilmek gerek­tir.

Yaşamöyküsü kitapçığının dokuzuncu sayfasında, Irak’tan sonra, “Kafkas Cephesine gitmiş olan Nurettin Paşa’nın, üçüncü Ordu Bölge Komutanlığında ve ordu komutanlığı vekilliğinde bir süre bulunduğu” yazılıdır. Bu görevlerin ne olduğunu ve bu sürenin kaç gün olduğunu sormak gerekir.

Nurettin Paşa, Kafkas Cephesinden İstanbul’a dönü­şünde “Aydın, Muğla ve Antalya Bölge Komutanı sa­nıyla İzmir’e gitmiş ve bulduğu dağınık birkaç müstahfaz birliğini çarçabuk düzene sokup, yeni tümenler kurarak Yirmi Birinci Kolorduyu meydana getirmiş...”

Baylar, kolordu kurmak, son zamanda, Birinci Dünya Savaşının boş gösterileri sırasına geçmişti. Özellikle, karşısında düşman bulunmayan bölgelerde, askerlik şube­leri ve askerlik daireleri kuruyormuşçasına kolaylıkla kolor­du komutanlıkları kurulur ve gerekli yetkiler verilirdi. Gerçekten, bütün savaş cepheleri “yardım!” diye inler­ken, Yirmi Birinci Kolordu, önemsenecek bir varlık olsay­dı, Aydın bölgesinde bırakılmazdı.

 YAŞAMÖYKÜSÜ KİTAPÇIĞINA GÖRE NURETTİN PAŞA’NIN İSTANBUL’DA VE ANADOLU’DA GÖRDÜĞÜ ÖNEMLİ İŞLER

Kitapçığın on altıncı sayfasında Nurettin Paşa’nın, “Anadolu’da Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının gi­rişimleri üzerine başlayan ulusal eylemlerin ileri ge­lenleriyle de ilişki kurarak...” İstanbul’da birtakım önemli işler yaptığından ve sonunda “İngilizlerin kendisini iz­lemeye başladıklarından”; “Mustafa Kemal Paşa’dan al­dığı çağrı yazılarında artık İstanbul’dan çok Anadolu’da görev yapabileceğinin bildirilmesi...” üzerine ve daha başka nedenler dolayısıyla Anadolu’ya geçmiş olduğundan söz ediliyor.

Baylar, Nurettin Paşa’nın İstanbul’da İngilizlerle ve Damat Ferit Paşa Hükümetiyle anlaştığını; Ankara’da kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisini ve onun Hükü­metini bilmiyormuş gibi davranarak bizi İstanbul’la uzlaş­tırmaya çalıştığını ve bununla ilgili olarak aramızda geçen tel yazışmalarını ve zorunlu olarak Ankara’ya geldikten sonra da buradaki davranışlarını daha önce, yeri geldiğinde anlatmıştım. Bunları bir daha anlatmayacağım.

On sekizinci sayfada: “Yukarıda sözü edilen yurt görevlerini başarı ile yapmış olan Nurettin Paşa ile Büyük Millet Meclisi arasında, birtakım resmi işlerden dolayı, anlaşmazlık çıkması üzerine kendisi hemen Ankara’ya gelmiş ve bu anlaşmazlık iyi bir biçimde çözümlenip gi­derilmiştir.” tümcesine rastlanmaktadır.

Nurettin Paşa’nın, hükümetçe Merkez Ordusu Komutanlığından nasıl çıkarılıp askeri mahkemeye verilmek üzere Ankara’ya getirtildiğini ve Meclisin kendisine karşı olan kızgınlığı, asılmasını isteyecek denli ileri gitmişken, Baş­komutan olarak, Meclis kürsüsünden Nurettin Paşa’yı savunarak nasıl kurtardığımı da anlatmıştım. Burada, sırası gelmişken, yalnız bir noktaya dikkati çekmek isterim. Yukarıda okuduğumuz tümceye göre, bir Türkiye Büyük Millet Meclisi vardır, bir de Nurettin Paşa... Bunlar karşı karşıya gelmişler... Anlaşmazlık giderilmiş... Bilindiği üzere, Meclisle karşı karşıya gelebilen yalnız hükümettir. Mec­lisin karşısına hükümet çıkar. Bir ordu komutanı, bir vali, herhangi bir görevli Meclisin karşısına çıkamaz.

Kitapçığın on sekizinci sayfasının son satırları, Nu­rettin Paşa’nın, “Tanrı’nın yardımıyla, yurdu tehlikeden kurtaran büyük utkunun başarıcısı ve etmeni olduğu ve ulusal tarihe bu kez de pek çok önemli ve benzeri bulun­mayan bir onur ve övünç sayfası eklemeyi sağladığını” anlatmaya ayrılmıştır.

 NURETTİN PAŞA, BÜYÜK UTKUDA EN AZ ONUR PAYI OLAN KİŞİDİR

Baylar, bu denli atakçasına bir sava şaşmamak ve bunu yadırgamamak elden gelmez. Gerçekten, Nurettin Paşa Genel Saldırıda Birinci Ordu Komutanlığında bulundu. Bütün öteki komutanlarla birlikte kendisine verdiğimiz gö­revleri yapmaya çalıştı. Bu sav kadar, yani bütün Türk ordusuna, ordumuzun büyük, küçük bütün komutanlarına, subaylarına ve bütün erlerine mal edilmesi gereken başarıyı ve onuru yalnız Nurettin Paşa’ya mal etmek kadar saçma, temelsiz ve ayıp bir şey olamaz! Nurettin Paşa’yı utkunun etmeni gibi göstermek, olsa olsa, kendisiyle alay etmek için olabilir. Yoksa Nurettin Paşa, Büyük Utkunun şerefine katılmaya en az hakkı olanlardan biridir.

Baylar, Büyük Saldırıda Nurettin Paşa’yı ancak sal­dırının ikinci günü Kocatepe’de yalnız bırakmıştım. Çünkü düşmanın yenildiğini ve geri çekileceğini anlamıştır. Ye­nilgisini bozguna çevirmek ve geri çekilme yollarını keserek düşman ordusunu tutsak etmek için artık Kocatepe’de değil, durumu daha genel alarak gözden geçirecek ve ona göre genel nitelikte önlemler alacak yerde bulunmamız gerekli idi. O gün bile, Cephe Komutanı İsmet Paşa’nın uygun görüp benim imzamla yazdığı yüreklendirici kısa bir telefon buyruğu ile Nurettin Paşa’nın içgücünü ko­rumak için önlem almak gerekli görünmüştü.

NURETTİN PAŞA’YI VE ORDUSUNU İZLEMEK VE YÖNETMEK ZORUNDA KALDIM

Ondan sonra, Nurettin Paşa’nın işine karışmak ve ordusunu kendim yönetmek zorunda kaldım. Böyle yap­masaydım, Nurettin Paşa’nın yanılgılarından doğacak do­

kuncaları gidermek güç olurdu. Dumlupınar’da Kurmay Başkanı Emin Paşa’nın düzenlediği ileri yürüyüş buyruğu­nun kapsamlı anlayamayan ama, anlamamış değil de daha iyisini düşünmek ve yapmak istiyormuş gibi davranan Nurettin Paşa’nın duraksaması üzerine, duraksamayla geçi­rilecek zaman olmadığı uyarısında bulunarak kendisini, gerekli görüşü kabule zorladığım zaman, Nurettin Paşa bana demişti ki: “Paşam, siz bizi yalnız ve serbest bırakmıyor­sunuz!” Buna, orada bulunan Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa Hazretleri, şu yolda ve sert bir dille yanıt verdi:

“Paşa, Paşa! dedi. Bu ordu bizim, bütün yurdun gözbebe­ğidir. Onun yönetimini rastlantılara bırakamayız!”

Dumlupınar’dan Uşak’a giderken yolda, Nurettin Pa­şa’nın aldığı önlemlerdeki eksikliği anlayıp tümenlerine ken­dim buyruk vererek önlem aldırmasaydım Trikupis tutsak edilmeyebilirdi. Uşak’ta kötü bir durumla karşılaşabilirdik. İzmir’e vardıktan ve hükümet konağına girdikten sonra, güneyden gelen top ve tüfek seslerini kendi kulağımla işitip ve Nurettin Paşa’nın öngörüşsüzlüğünü ve aymazlığını anlayıp hemen buyruk vererek önlem aldırmasaydım, İzmir’e girmiş ve İzmir sokaklarında, halkın içine karışmış olan birliklerimizin, biz de içinde olmak üzere korkuya düşüp darmadağın olması işten bile değildi.

İşbilirlik ve akıllılık taslayan Nurettin Paşa’nın, İzmir’de yabancı resmi görevlilerle yaptığı, tutanağa geçmiş konuş­masını kendim düzeltmeseydim, İzmir’e girmekten doğan yaygın sevinci yarıda bıraktıracak durumlardan belki de kaçınılamayacaktı.

Baylar, bu söylediklerim, bütün ordu ileri gelenlerinin bildiği gerçeklerdir. Bu gerçekleri yalnız bir kişinin bilmediği anlaşılıyor; o da Nurettin Paşa’dır. “Kuşatan, yenen, kur­taran, gazi” sanlarıyla kendini andırmak gibi çocukça bir tutkuya kapılan Nurettin Paşa’nın, “Kûtülamare Kuşa­tıcısı Nurettin Paşa” diye bir kartını görmüştüm. Nurettin Paşa bu kartı, Taşköprü’de otururken, Kastamonu Bölgesi Vali ve Komutanı bulunan Muhittin Paşa’ya (şimdi Kahire Elçisi) göndermiş. Kartın boş yerlerine yazdığı yazılar arasında, karttaki sanla ilgili olarak: “Bunu da benden kimse alamaz ya!” diye bir tümce de vardı. Muhittin Paşa bu kartı ve karttaki yazıyı usla, sezgiyle bağdaşır göreme­diği ve dikkate değer bulduğu için, olduğu gibi bana ilet­mişti. Evet onu ondan kimse alamaz; ama onu ona veren de yoktur. Her başarılı savaşa katılan kişinin, hakkı yokken, kendisini, savaşı kazanan ve bu işte tek etmen olan kişi diye göstermesi, örnek tutulacak bir ahlak kuralı sayılmaz. Yurdumuzun çocuklarına, böyle gerçeğe uymayan yol tutmak ve davranışlarda bulunmak alışkanlığını veremeyiz. Gelecek kuşaklara, böyle havadan, “yenen, kurtaran” sanları kazanılabileceği gibi yanlış bir düşünceyi kalıt olarak bırakamayız!

 ULUS VE TARİH SAN VERMEKTE O DENLİ AÇIK ELLİ DEĞİLDİR

Yaşmöyküsü kitapçığının kabındaki “Gazi” sanının kullanılmasına gelince, bu sanı Nurettin Paşa’ya kitapçığı yayımlayan “A.S.” verebilir. Ama gerçek ve yasa bununla yalnız ve ancak alay eder. Gerçi, savaşa “ya şehit, ya da gazi olmak için” gidilir. Genel olarak, savaş alanında ölenlerin hepsine “şehit” derlerse de, sağ kalanların hepsine “gazi” sanı verilmez. Bu san, ancak yasa ile verilir. Uygar bir ulusun, yüksek çıkarları gereği, yapmak zorunda kal­dığı savaşlar, Arap boylarının savaşçıkları değildir. Öyle bile olsa, bu savaşlardan sağ ve esen çıkanları koçaklamak için belki, yalnız anaları babaları: “Benim gazi oğlum!” der ve övünür. Ama ulus ve tarih, san vermekte o denli açık elli değildir.

Yaşamöyküsü kitapçığının son sayfasından da bir tümce alarak bu öyküyü bitirelim:

Nurettin Paşa, “Irak cephesinde iken yerli halkın kendisine vermiş olduğu, Peygamber Hazretlerinin Ker­bela’da yatan torunu İmam Hüseyin Hazretlerinin kutlu kılıcını taşımakla onur duyar.”

Baylar, bu nasıl söz!

        Kerbela, Peygamber’in torunu, İmam, kutlu kılıç, onur duymak... Bilisizlerin hoşuna gidecek bu gibi sözlerle ulusu aldatmak yolunu tutanlar, artık biraz acısınlar!.. Ulus da, uyanıklığını ve sağgörüsünü artırsın!

Baylar, bağımsız olarak başarı sağlayamayacağını anla­yan birtakım kişiler de, iki yüzlü davranışlarla içimize gir­mek yolunu bulabilmişlerdi. Bunların içyüzleri ikinci Meclis toplanıp da göreve başladıktan sonra anlaşılacaktır.

LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI

Türkiye Büyük Millet Meclisinin ikinci seçim döne­mi, yeni Türkiye Devletinin tarihinde mutlu bir geçiş evresine rastladı. Gerçekten, dört yıllık Kurtuluş Savaşı­mız, ulusumuzun ününe, sanına yaraşır bir barışla sonuçlanmış bulunuyordu.

24 Temmuz 1923’te Lozan’da imza edilen antlaşma, 24 Ağustos 1923’te Mecliste onaylandı.

MONDOROS ATEŞKES ANLAŞMASINDAN SONRA TÜRKİYE’YE YAPILAN DÖRT BARIŞ ÖNERİSİNİN KARŞILAŞTIRILMASI

Baylar, Mondros Ateşkes Anlaşmasından sonra, düş­man devletler Türkiye’ye dört kez barış koşullan önermiş­lerdir. Bunların birincisi, Sevr tasarısıdır. Bu tasarı İtilaf devletlerince, Yunan Başbakanı Bay Venizelos’un da ka­tılmasıyla düzenlenmiş ve üzerinde bir görüşme yapılmak­sızın Vahdettin Hükümetince 10 Ağustos 1920’de imza edilmiştir.

Türkiye Büyük Millet Meclisince bu tasarı tartışıl­maya değer bile görülmemiştir.

İkinci barış önerisi, Birinci İnönü Savaşından sonra toplanan Londra Konferansının bitiminde, 12 Mart 1921’de yapılmıştır. Bu öneri, Sevr Antlaşmasında kimi değişik­likler yapılmasını kapsıyor idiyse de, değinilmemiş olan

sorunlarda Sevr tasarısındaki maddelerin tümünün, olduğu gibi bırakıldığını kabul etmek gerekir.

         Bu öneri, bizce tartışma konusu olmadan, İkinci İnönü Savaşının başlamasıyla sonuçsuz kalmıştır.

Üçüncü barış önerisi 22 Mart 1922’de, yani Sakarya Utkusundan ve Fransızlarla yapılan Ankara Anlaşmasın­dan sonra, yakın bir saldırımızın beklendiği sıralarda, Paris’te toplanan İtilaf devletleri dışişleri bakanlarınca yapılmıştır. Bu öneride, Sevr tasarısını temel edinerek işe başlama ilkesinden vazgeçilmişti; ama bu da ana çizgi­leriyle ulusal amacımızı gerçekleştirecek nitelikten uzaktı. Dördüncü öneri, Lozan Antlaşmasının imzalanmasıyla sonuçlanan görüşmelere konu olmuştur.

İtilaf devletlerinin Türkiye’ye kabul ettirmeyi düşün­dükleri tasarılarla Kurtuluş Savaşı sonunda elde ettiğimiz sonucu açıkça gözden geçirmek için, bu dört türlü öneri arasında, yalnız en önemli konuları ele alarak kısa bir karşılaştırma yapmayı yararlı sayarım.

I. Sınırlar

a- Trakya sınırı:

Sevr’de: Çatalca hattından biraz ilerde bulunan Podi­ma-Kalikratya çizgisi.

Mart 1921 önerisinde: Söz konusu edilmemiştir.

Mart 1922 önerisinde: Tekirdağ bizde Babaeski, Kırklareli ve Edirne Yunanlılarda kalmak üzere bir çizgi.

Lozan’da: Karaağaç da bizde olmak üzere Meriç çizgisi.

b- İzmir bölgesi.

Sevr tasarısında: Bu bölgenin sınırları Kuşadası, Ödemiş, Salihli, Akhisar ve Kemer iskelesine az çok yakın yerlerden geçmektedir.

Bu bölge Türk egemenliğinde kalacak; ama Türkiye bu egemenliği kullanma hakkını Yunanistan’a verecek; Türk egemenliğinin belirtisi olarak İzmir kentinin dış di­reneklerinden birinde Türk bayrağı bulunacaktı. Bir bölge meclisi toplanacak ve beş yıl sonra bu meclis, bölgeyi temelli Yunanistan’a katmaya karar verebilecekti.

Mart 1921 önerisinde: İzmir bölgesi Türk egemen­liğinde kalacak, İzmir kentinde bir Yunan kuvveti bulu­nacak ve İzmir bölgesinin geri kalan yerlerinde, çeşitli soydan halkın sayısal oranına göre kurulan bir jandarma birliği bulunacak, bu birliğe İtilaf devletleri subayları ko­muta edecek.

Yönetim işlerinde de yine çeşitli soydan halkın sayısı oranı göz önünde tutulacak ve bölgenin Milletler Cemiye­tince atanacak Hıristiyan bir valisi olacak, bu valinin ya­nında, seçim yoluyla kurulmuş bir meclisle bir danışma kurulu bulunacak, Valilikçe, Türkiye’ye, gelire göre artan bir vergi verilecek; bu anlaşma beş yıl sürecek ve iki yan­dan birinin isteği üzerine Milletler Cemiyetince değiş­tirilebilecek.

Mart 1922’ önerisinde: Bütün Anadolu ve dolayısıyla İzmir de bize geri verilecek yollu aldatıcı bir söz verme var. İzmir Rumlarının yönetime adaletli olarak katılması için, benzeri bir hak, Yunanistan’da kalacak Edirne Türklerine de tanınmak koşuluyla, bir yöntem saptanması konusunda İtilaf devletleri, Türkiye ve Yunanistan’la anlaşacaklardır.

         Lozan’da: Doğallıkla bu gibi sorunlar söz konusu bile olmamıştır.

c- Suriye sınırı:

         Sevr’de: Akdeniz kıyısında, aşağı yukarı, Kara taş burnundan başlayarak Osmaniye, Bahçe, Gaziantep, Bi­recik, Urfa, Mardin ve Nusaybin’i epey güneyde ve Suriye topraklarında bırakan bir sınır.

Mart 1921’de: Aşağı yukarı şimdiki sınır olmak üzere Fransızlarla ayrıca bir anlaşma imzalanmıştır.

Lozan’da: 20 Ekim 1021 günlü Ankara Anlaşması sınırları olduğu gibi bırakılmıştır.

 ç- Irak sınırı:

Sevr’de: İmadiye bizde kalmak koşuluyla, Musul ilinin kuzey sınırı.

Mart 1921 önerisinde: Söz konusu edilmemiştir.

Mart 1922 önerisinde: Söz konusu edilmemiştir.

Lozan’da: Sınırın saptanması sonraya bırakılmıştır.

d- Kafkas sınırı:

Sevr’de : Türk-Ermeni sınırının saptanması Amerika Cumhurbaşkanı Vilson’a (Wilson) bırakılmıştır. O da, sınır olarak, Karadeniz kıyısında Giresun’un doğusundan başlayıp Erzincan’ın batı ve güneyinden, Elmalı, Bitlis ve Van gölü güneyinden geçen ve birçok yerlerde Birinci Dünya Savaşındaki Türk-Rus cephesini izleyen bir çizgiyi göstermiştir.

Mart 1921 önerisinde: Milletler Cemiyeti, bir Ermeni yurdu kurulması için doğu illerinden Ermenistan’a bıra­kılacak toprakları saptamak üzere bir yarkurul görevlendirerek ve Türkiye bu yarkurulun kararını kabul edecek.

Mart 1922 önerisinde: Bir Ermeni yurdu kurulması için Milletler Cemiyetine başvurulacağından söz edilmek­tedir.

Lozan’da: Bu sorun ortadan kaldırılmıştır.

e- Boğazlar bölgesi:

Sevr’de: Rumeli’nin Türkiye’de kalan parçasının tümü.

Anadolu’da Ege Denizi kıyısında, aşağı yukarı İzmir bölgesi sınırından başlayarak Manyas gölünün güneyine, Bursa ile İznik’in biraz kuzeyinden ve Sapanca gölünün batı ucundan Ahabadr deresinin kavşağına değin uzanan bir çizgi ile sınırlandırılmış bir bölge. Bu bölgede asker bulundurma ve askerlikle ilgili işler yapma hakkı yalnız İtilaf devletlerinin olacaktı, Adı geçen bölgedeki Tür jandarması da İti1af devletleri komutanlığına bağlanacaktır.

İtilaf devletleri, bu bölgedeki askerlikle ilgili işlerde kullanılabilecek tren ve karayolları yapımını yasaklaya­bileceği gibi, yapılmış olan yollardan bu işlerde kullanı­labilecek olanları da bozdurtabilecektir.

Mart 1921 önerisinde: Çanakkale güneyinde Bozca­ada karşısından Karabiga’ya çekilen çizginin kuzeyi ile Boğaziçi’nin iki yakasında 20-25 kilometrelik bir bölge.

Çanakkale Boğazı’nın yükseklerden bakan her iki yanındaki adalar.

İtilaf devletleri yalnız, Yunanistan’a kalacak olan Gelibolu ile bize kalacak olan Çanakkale’de asker bulun­duracak; bu koşulla İstanbul’u ve İzmit yarımadasını boşaltacak ve Türkiye’nin İstanbul’da asker bulundurmasına ve Anadolu’dan Rumeli’ye, ya da Rumeli’den Anadolu’ya asker geçirmesine izin verecektir.

Mart l922 önerisinde: Erdek yarımadası dışta kalmak üzere Çanakkale sancağı. Boğaziçi’nin güneyinde o zaman yansız sayılan bölge, yani aşağı yukarı İzmit yarımadası askerden arınmış bölge olacaktır.

Yurdumuzda, İtilaf devletlerinin kuvvetleri kalmaya­caktır.

Lozan’da: Gelibolu yarımadasıyla Kumbağı, Bakla Burnu çizgisinin güneydoğusu; Çanakkale bölgesinde kıyı­dan yirmi kilometrelik bir yer ve Boğaziçi’nin iki yakasında kıyıdan on beş kilometrelik birer bölge ve Marmara’da da İmralı adasından başka adalar ile Bozcaada ve Gökçeada askerden arındırılacaktır.

Hiçbir yerde İtilaf dev1etlerinin kuvvetleri kalmaya­caktır.

II. Kürdistan

Sevr’de : İtilaf devletleri delegelerinden kurulacak bir yarkurul, Fırat’ın doğusunda ve Ermenistan, Irak ve Suriye arasında kalan bölge için özerk bir yönetim biçimi hazırlayacaktır.

Antlaşmanın imzasından bir yıl sonra, bu bölgenin Kürt halkı, Millet1er Cemiyetine baş vurarak, Kürtlerin çoğunluğunun Türkiye’den ayrı, bağımsız bir devlet kurmak istediğini tanıtlarsa ve Milletler Cemiyeti bunu kabul ederse, Türkiye bu bölgedeki her türlü haklarından vazgeçecektir.

Mart 1921 önerisinde: İtilaf devletleri yeni durumu göz önünde tutarak bu konuda Sevr tasarısında değişiklik yapmayı göz önüne almak eğilimindedirler. Ancak bu de­ğişikliğin yapılması, özerk olarak yönetilen bölgeler ile Kürt ve Asurlu-Geldanlı çıkarlarının yeterince korunması için hükümetimizin kolaylık göstermesi koşuluna bağlanmıştır.

Mart 1922 önerisinde: Söz konusu edilmemiştir. Lozan’da: Doğallıkla söz konusu ettirilmemiştir.

 III. Sömürü Bölgeleri

Sevr Antlaşmasından sonra İtilaf devletlerinin arala­rında imzaladıkları üçlü anlaşmaya göre:

a- Fransız sömürü bölgesi:

        Suriye sınırıyla aşağı yukarı Adana ilinin batı ve ku­zey sınırı ve Kayseri ile Sıvas’ın kuzeyinden geçen ve Muş’a yaklaştıktan sonra bu kenti dışarda bırakarak Cizre’ye uzanan bir çizginin içinde kalan bölge.

b- İtalyan sömürü bölgesi:

        İzmit yarımadasından çıktıktan sonra Afyonkarahisar’a dek Anadolu tren yolu ve oradan Kayseri yakı­nında Erciyes dağı yöresine dek uzanan çizgiyle İzmİr böl­gesi, Ege Denizi, Akdeniz ve Fransız bölgesi arasında kalan bölge.

Mart 1921’de: Bekir Sami Bey’le Fransız ve İtalyan dışişleri bakanları arasında imzalanıp hükümetçe kabul edilmeyen anlaşmalara göre:

a- Fransız sömürü bölgesi:

O sırada Fransızların elinde bulunan yerlerle Sıvas, Elazığ ve Diyarbakır illeri.

b- İtalyan sömürü bölgesi:

        Antalya, Burdur, Muğla, Isparta sancakları ile Afyon­karahisar, Kütahya, Aydın ve Konya sancaklarının son­radan saptanacak yerleri.

Mart 1922 önerisinde: Söz konusu edilmemiştir. Lozan’da: Söz konusu edilmemiştir.

IV. İstanbul

Sevr’de: Antlaşma tastamam uygulanmazsa, İstanbul’da bizden alınacaktır.

Mart l921 önerisinde: Bu gözdağının kalkacağı, Tür­kiye’nin İstanbul’da asker bulundurabileceği ve Boğaziçi’nin çevresindeki askerden arınmış bölgeden asker geçirmemize izin verilebileceği yazılıdır.

Mart l922 önerisinde: İstanbul’dan çıkarılacağımız yolundaki gözdağının kaldırılacağına ve İstanbul’da bulundurulabilecek Türk kuvvetinin de artırılacağına söz verilmektedir.

Lozan’da: Söz konusu olmamıştır.

V. Uyrukluk

Sevr’de : Gerek İtilaf devletlerinden (Yunanistan da içinde olmak üzere), gerek yeni kurulan devletlerden (Ermenistan vb.) birinin uyrukluğuna girmek isteyen Türk uyruklarından hiç kimseye, Türk Hükümetince engel olun­mayacak ve bunların yeni uyrukluğu kabul edilecektir.

Mart 1921 önerisinde: Söz konusu edilmemiştir.

Mart 1922 önerisinde: Söz konusu edilmemiştir.

        Lozan Antlaşmasında: Söz konusu edilmemiştir.

Ancak, görüşmeler sırasında İtilaf devletleri bir ada­mın uyrukluğunu saptamak işinde Türkiye’deki yabancı elçiliklerle konsoloslukların verecekleri belgelerin yeter sayılmasını istemişlerdi. Bu öneri, Sevr tasarısının yukarda söz konusu edilen 128’inci maddesinin yeni bir biçimiydi. Doğallıkla bunu kabul etmedik.

VI. Adalette Ayrıcalık Hakları

Sevr’de: İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya temsil­cilerinden kurulan dört üyeli bir yarkurul, ayrıcalık haklarından yararlanan öteki devletlerin uzmanlarıyla birlikte yeni bir yöntem düzenleyecek ve Osmanlı Hükü­metiyle görüştükten sonra bu yöntemi öğütleyebilecek.

Osmanlı Hükümeti bu yöntemi kabul edeceğine şim­diden kesin söz verecek.

 Mart 1921 önerisinde: Sözü geçen yarkurulda, Türkiye’nin de temsilci bulundurmasını İtilaf devletleri kabul etmektedir.

Mart 1922 önerisinde: 1921 önerisi gibi.

Lozan’da: Ayrıcalık haklarıyla ilgili hiçbir şey yoktur.

Danışma niteliğinde olmak üzere, birkaç yabancı uzmanı, beş yıl için, çalıştırmayı kabul ettik.

VII. Azınlıkların Korunması

Sevr’de: 1918 Ateşkes Anlaşmalarından sonra yapılan bütün antlaşmalarda bulunan hükümlerden başka, Tür­kiye’nin, özellikle şunları da kabul etmesi istenilmiştir:

a- Yerlerinden ayrılmış olan ve Türk olmayan bütün halkın eski yerlerine gönderilmesi,

Başkanları Milletler Cemiyetince atanacak olan yar­gıcı yarkurulları aracılığıyla bunların haklarının geri veril­mesi; bu yarkurullar isterlerse, Türk olmayan halkın yı­kımına uğrayan mallarının onarılması için de, para1arı hükümetçe ödenmek üzere işçiler sağlanması, göç ettirme ve buna benzer işlerde parmağı bulunduğu, adı geçen kurul­larca öne sürülen herkesin sürgün edilmesi vb.

b- Türk Hükümeti, azınlıkların, Millet Meclisinde kendi sayıları oranında temsilci bulundurmalarını sağla­yan bir seçim yasası tasarısını iki yıl içinde İtilaf devletleri­ne sunacaktır.

c- Patrikhanelerle bunlara benzer kurumlara tanın­mış olan bütün ayrıcalıklar artırılıp pekiştirilmekte, bun­ların yönettikleri okul, öksüzler yurdu ve benzerleri üzerinde o güne değin hükümetin kullanmış olduğu az etkili bir denetleme hakkı da kaldırılmaktadır.

ç- İtilaf devletleri, Milletler Cemiyeti Kuruluna danışarak bu kararların yürütülmesini sağlamak için alın­ması gereken önlemleri saptayacaklardır. Türkiye bu ko­nuda, sonradan alınacak her önlemi kabul edeceğine şim­diden kesin söz verecektir.

Mart 1921 önerisinde: Azınlıklardan söz edilmemiştir. Bu öneri Sevr’de yapılacak değişiklikleri kapsadığı için, bundan, adı geçen antlaşmanın azınlıklarla ilgili bölü­münün değiştirilmeyeceği anlamı çıkarılabilir.

Mart 1922 önerisinde: Türkiye ve Yunanistan’daki azınlıklarla ilgili bir önlemler dizisi önerileceği ve bunların iyi uygulanmasını denetlemek için Milletler Cemiyetince komiserler atanacağı yazılıdır.

Önlemlerin ne olacağı belirtilmemiştir.

Lozan’da: Ulusal Andımızda kabul etmiş olduğumuz üzere ve yalnız Müslüman olmayanlara uygulanmak için, Birinci Dünya Savaşından sonra yapılan bütün uluslar­arası anlaşmalarda bulunan hükümler.

VIII. Askerlikle ilgili Hükümler

Sevr’de:

Türkiye’nin silahlı kuvvetleri şu sayıları aşmayacaktır:

Padişahı Koruma Birliği 700 kişi

Jandarma 35 .000 kişi

Jandarmayı desteklemek için özel birlikler 15 .000 kişi

50 .700 kişi

Harp Akademisi ve askeri okul1ar öğrencileri, depo birliklerinde ve çeşitli işlerde görevli erlerle subaylar da bu sayının içindedir.

Özel birliklerin, 15 batarya dağ topu bulunabilecek; sahra topu, ya da ağır topu olmayacaktır.

Ülke, çeşitli bölgelere ayrılacak ve her bölgede bir jandarma birliği bulunacaktır.

Jandarmanın topu ve teknik araçları bulunmayacaktır.

Özel birlikler kendi bölgelerinin dışında kullanılamayacaklardır.

Jandarma subayları arasında, bin beş yüzü geçme­mek üzere, yabancı subay bulunacaktır. Her bölgedeki yabancı subaylar bir ulustan olacaktır.

Sonradan saptanacak olan bu bölgelerin sayısı belir­tilmemekle birlikte; sayının, İtilaf devletlerinin düşün­cesine göre, en az dört olacağı, Antlaşmanın kimi hüküm­lerinden, özellikle bir birliğin kuvvetinin bütün birlikler kuvvetinin dörtte birini aşmayacağı yolundaki hükümden çıkarılabilir. Böylelikle İngiltere, Fransa ve İtalya subay­larının birer bölgesi bulunacağı gibi, belki Yunanistan’a ve belki de ilerde Ermenistan’a birer bölge verilmesi düşü­nülmüştür.

Özel birliklerin erleriyle jandarmaların hepsi aylıklı olup bunlar, en az on iki yıl askerlik edecek ve zorunlu askerlik ödevi kalkacaktır.

Her bölgedeki birliğe alınacak erler ve subaylar o bölge halkından olacak ve askerler arasında her soydan adam bulundurulmasına elden geldiğince dikkat edilecek­tir.

Deniz kuvvetlerimiz yedi gambot ile altı torpidoyu geçmeyecek; hiçbir uçağımız ve güdümlü balonumuz olmayacaktır.

İtilaf devletlerinin kara, deniz ve hava denetleme kurullarının, ülkemiz içinde her türlü denetleme hakları olacaktır. Özellikle Kara Denetleme Kurulu:

Türkiye’nin kullanabileceği polis, gümrükçü, orman koruyucusu vb. gibi görevlilerin sayısını saptamak; ar­tacak silah ve cephanelerimizi alarak; ülkemizi bölgelere ayırmak, her bölgede bulunacak jandarma ve özel birlik sayısını saptamak, bunların hangi işlerde, nasıl çalıştırıl­dıklarını denetlemek, yabancı subayların sayısını ve ora­nını saptamak ve hükümetle işbirliği yaparak yeni silahlı kuvvetlerimizi düzenlemekle vb. görevli olacaktır.

Mart 1921 önerisinde: Jandarma sayısı: 45.000’e, özel birliklerin asker sayısı 30.000’e çıkarılmıştır.

Hükümet, Jandarmanın yurt içinde dağıtımını, İtilaf devletlerinin yukarda sözü geçen Kara Denetleme Kurulu­ ile anlaşarak yapacaktır.

Jandarma subay ve astsubay oranı yükseltilecektir. Yabancı subay sayısı azaltılacak ve bunların birliklere dağıtımı, Kara Denetleme Kurulu ile hükümet arasında uzlaşılarak kararlaştırılacaktır. (Bununla belki de her bölgede bulunacak yabancı subayların bir ulustan ol­mayacağı anlatılmak istenmiştir.)

Mart 1922 önerisinde: Aylıklı er kullanılması ile ilgili yöntem, olduğu gibi bırakılmış; jandarma 45.000’e, özel birliklerdeki asker sayısı 40.000’e çıkarılmıştır.

        Jandarmada yabancı subayların kullanılması Tür­kiye’ye öğütlenmekle birlikte bu, koşul olarak ileri sürül­memektedir.

Lozan’da: Trakya ve Boğazlar’da askerden arınmış du­ruma getirilen bölgelerle ilgili sınırlamalardan başka hiçbir şey yoktur. Dahası, Boğaziçi’nin iki yakasındaki askerden arınmış bölgede 12.000 asker bulundurabilmek hakkını ka­zanmışızdır. Bu bölgeler için bile hiçbir denetleme kabul edilmemiştir.

 IX. Ceza

Sevr tasarısında: İtilaf devletleri (bu arada Yuna­nistan) ve Türkiye’den toprak almış olan devletler (Erme­nistan ve başkaları) isterlerse, Türkiye, savaş sırasında savaş kurallarına aykırı davranışlarda bulunmuş, ya da Türkiye içinde kıyımlar yapmış ve zorla göç ettirme gibi işlere karışmış olan kimseleri, teslim edecektir. Bu kimse­ler, kendilerini isteyen devletin askeri mahkemesince yargılanacak ve cezalandırılacaklardır.

Mart 1921 önerisinde: İtilaf devletlerinin önerilerinde bundan söz edilmemiştir. Ancak Bekir Sami Bey’in, İngilizlerle imza etmiş olduğu değiştokuş sözleşmesinde, elimiz­deki bütün İngilizlerin verilmesine karşın bir kısım Türkleri suçlu sayarak İngilizler elinde bırakmayı kabul etmiş olması, Sevr tasarısında bulunan eski hükümlerin daha yumuşa­tılmışından başka bir şey değildir.

Mart 1922’de: Bundan söz edilmemiştir.

Lozan’da: Söz edilmemiştir.

 X. Akçalı İşler

Sevr’de: İtilaf devletleri, Türkiye’ye yardım konusunda, İngiliz, Fransız ve İtalyan delegelerinden bir Maliye kurulu kuracaklar ve bu kurulda danışman niteliğinde bir Türk komiseri bulunacaktır.

İşbu kurulun görevleri ve yetkisi aşağıdaki gibi ola­caktır:

        a- Türkiye’nin gelirlerini korumak ve artırmak için her türlü önlemleri alabilecektir.

b- Türk Millet Meclisine sunulacak olan bütçe, önce Maliye Kuruluna sunulacak ve onun kabul ettiği biçimde, Meclise gönderilecektir. Meclisin yapacağı deği­şiklikler, ancak Kurulca uygun görünürse yürürlüğe konula­bilecektir.

c- Kurul, doğrudan doğruya kendisine bağlı olacak ve üyeleri kendisinin uygun bulacağı kişilerden seçilip ata­nacak Türk Maliye Teftiş Kurulu aracılığı ile, bütçenin ve akçalı yasa ve tüzüklerin uygulanmasını denetleyecektir.

ç- Genel Borçlar Kurulu ve Osmanlı Bankasıyla anlaşarak Türkiye’nin para işlerini düzenleyecek ve düzel­tecektir.

d- Türkiye’nin, Genel Borçlara karşılık tutulan ge­lirler dışında kalan bütün gelirleri işbu Maliye Kuru­lunun buyruğuna verilecektir. Kurul bunlarla:

İlkin, kendisinin ve Türkiye’de kalacak olan İtilaf devletleri kuvvetlerinin giderilerini karşıladıktan sonra, 30 Ekim 1918’den beri İtilaf devletleri ordularının gerek bugünkü Türkiye’de gerek Osmanlı İmparatorluğunun başka yerlerindeki giderlerini ödeyecektir.

İkinci olarak, Türkiye yüzünden dokuncaya uğrayan bütün İtilaf devletleri uyruklarının gördükleri dokuncaları ödeyecektir.

         Türkiye’nin gereksemeleri bundan sonra düşünüle­cektir.

         e- Hükümetçe verilecek her bir ayrıcalık, Maliye Kurulunun onamasına bağlıdır.

f- Şimdi yürürlükte olan kimi vergilerin Genel Borçlar Kurulunca doğrudan doğruya toplanması yön­temi, Kurulun onayıyla, elden geldiğince genelleştirilecek ve bütün Türkiye’de uygulanacaktır. Gümrükleri, Maliye Kurulunca atanıp işten çıkarılabilecek ve bu kurula karşı sorumlu olacak bir genel müdür yönetecektir vb.

Mart 1921 önerisinde: Yukarıda adı geçen Maliye Kurulu, Türk Maliye Bakanının onursal başkanlığı altında bulunacaktır. Kurulda Bir Türk delegesi bulunacak ve bu, Türk maliyesi ile ilgili işlerde oy kullanacaktır. İtilaf devletlerinin akçalı çıkarları ile ilgili işlerde ise, Türk dele­gesinin yetkisi, ancak danışma niteliğinde olacaktır.

Türk Millet Meclisinde, Türk Maliye Bakanı ile Ma­liye Kurulunca birlikte hazırlanacak bütçede değişiklik yapma yetkisi bulunacaktır. Ama, yapılacak değişiklik­ler, bütçenin denkliğini bozacak nitelikte ise, bütçe onanmak üzere yeniden Maliye Kuruluna gönderilecektir.

Türk Hükümeti, ayrıcalıklar verme hakkını yine elde edecektir. Ancak, Türk Maliye Bakanı bu konudaki söz­leşmelerin Türk Hazinesi çıkarına uygun olup olmadığını Maliye Kurulu ile birlikte inceleyecek ve bu konuda bir­likte karar alınacaktır.

Mart 1922 önerisinde: Maliye Kurulu oluşturmaktan vazgeçilecektir. Ama, İtilaf devletlerine olan savaştan önceki borçların ödenmesi ve pek aşırı olmayan bir do­kunca ödentisinin verilmesi için gereken denetlemenin Türk egemenliği ilkesiyle bağdaştırılmasına çalışılacaktır.

Savaştan önceki Genel Borçlar Kurulu, olduğu gibi bırakılacak ve yukarıda sözü edilen iş için İtilaf devlet­lerince bir Arıtma Kurulu kurulacaktır.

Lozan’da: Bu gibi bağlayıcı hükümlerin hepsi kal­dırılmıştır.

XI. Tutumsal İşler

Sevr’de: Ayrıcalık hakları, savaştan önce bunlardan yararlanan İtilaf devletleri uyruklarına yine verileceği gibi, bu haklardan daha önce yararlanmamış olan devletler (Yunanistan, Ermenistan vb.) uyruklarına da yeniden verilecektir.

(Bu haklar arasında birçok vergi bağışıklıkları bulun­duğu; ayrıca, uyrukluk bölümünde görüldüğü üzere, her Türk uyruğunun İtilaf devletlerinden birinin uyrukluğuna girmesine engel olma hakkının bizden alındığı düşünülürse, bu hükmün kapsamı daha iyi belirir.)

Gümrük vergisi bildirgeleri için 1907 bildirgesi (%8) yeniden yürürlüğe konulmaktadır.

        Türkiye, İtilaf devletlerinin gemilerine en azından Türk gemilerine verdiği hakları tanıyacaktır.

Yabancı postalar yeniden kurulacaktır.

        Mart 1921 önerisinde: Yalnız yabancı postaların birtakım koşullar altında kaldırılmasının düşünüleceği söylenilmekte olduğuna göre, öbür hükümler olduğu gibi bırakılmaktadır.

Mart 1922 önerisinde: İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya ve Türkiye delegelerinden ve ayrıcalık hakların­dan yararlanan öteki devletlerin uzmanlarından kurulacak bir kurul, barışın yürürlüğe girişinden sonraki üç ay içinde, İstanbul’da toplanıp ayrıcalık haklarıyla ilgili yöntemin değiştirilmesi için öneriler hazırlayacaktır.

Bu öneriler, yabancı uyrukluların Türklerle eşit vergi vermesini sağlayacaktır. Bu öneriler hazırlanırken gümrük vergisinde gerekli görülecek değişikliklerin yapılması da düşünülecektir.

Lozan’da: Ayrıcalık haklarının her türlüsü tümden ve süresiz olarak kaldırılmıştır.

X. Boğazlar Kurulu

Sevr’de: Kendine özgü bayrağı, bütçesi ve kolluğu bulunacak olan bu kurul, gemilerin boğazlardan geçmesi, fenerler, kılavuzluk... vb. gibi işlerle uğraşacak ve daha önce Yüksek Sağlık Kurulunun yaptığı görevlerle kurtarma işleri bundan böyle bu kurulun gözetimi altında ve onun yönergesi uyarınca yürütülecektir. Kurul, boğaz­ların özgürlüğünü tehlikede görürse, İtilaf devletlerine başvurabilecektir.

         Kurulda Amerika, İngiltere, Fransa, İtalya, Japon­ya ve Rusya delegelerinin ikişer oyu olacaktır.

         Amerika istediği zaman, Rusya da Milletler Cemi­yetine girdiği zaman, Kurula katılabileceklerdir.

Kurul üyeleri, siyasal bağışıklıklardan yararlanacak­lardır. Kurula, sıra ile ve ikişer yıl süre ile, iki oyu olan devletlerin delegeleri başkanlık edeceklerdir.

         Mart 1921 önerisinde: Türk delegesinin de iki oyu olacak ve Boğazlar Kuruluna başkanlık edecektir.

         Mart 1922 önerisinde: Yine Türk delegesi Kurula baş­kanlık edecektir. Boğazlarla ilgili bütün devletlerin Kurulda delegeleri bulunacaktır.

Lozan’da: Kurulun başkanlığı bize verilmiştir.

Kurulun görevi, gemilerin boğazlardan geçişinin Boğazlar Sözleşmesi hükümlerine uygunluğunu sağlamak­tır. Kurul her yıl Milletler Cemiyetine rapor verecektir.

Lozan Antlaşması ile İstanbul’daki Uluslararası Sağlık Kurulu da kaldırılarak sağlık işleri Türkiye Hükümetine bırakılmıştır.

Sayın Baylar, Lozan Barış Antlaşmasındaki hükümleri, öbür barış önerileriyle daha çok karşılaştırmanın yersiz olduğu düşüncesindeyim. Bu antlaşma, Türk ulusuna karşı yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması ile ta­mamlandığı sanılmış, büyük bir öldürünün yıkılışını bildirir bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasal utku yapıtıdır!

DELEGELER KURULU BAŞKANI İSMET PAŞA İLE BAKANLAR KURULU BAŞKANI RAUF BEY ARASINDA ÇIKAN ANLAŞMAZLIK

Baylar, Lozan Barış görüşmeleri sırasında oluşan ve barış yapıldıktan sonra açığa vurulan ve yayılan bir sorunu burada söz konusu ederek, kamuoyunu aydınlatmak isterim. Açığa vurulan ve yayılan sorun, Delegeler Kurulu Başkanı İsmet Paşa ile Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf Bey arasında çıkan anlaşmazlıktır.

Bu anlaşmazlığı, ilgili belgeleri inceleyerek köklü ve sağlam nedenlere dayamak güçtür. Bu bakımdan, anlaşmazlığı daha çok ruhsal ve duygusal yönlerden incele­mek gerektiği düşüncesindeyim.

Çeşitli ilişkilerle bildirmiştim ki, Lozan Konferansı söz konusu olduğu zaman, Delegeler Kurulu Başkanlı­ğını Rauf Bey’in yapmasını isteyen1er vardı. Gerçekte, Rauf Bey Delegeler Kurulu Başkanı olmak istiyordu. İsmet Paşa’nın, askeri danışman olarak kendisiyle birlikte gönderilmesini de benden dilemişti. Ben, Rauf Bey’e, İsmet Paşa’dan, ancak onun başkan olarak gönderilmesiyle ya­rarlanılabileceği yanıtını verdim. Sonra, bilindiği üzere, Rauf Bey’i göndermedik. İsmet Paşa ordunun başından alındı. Dışişleri Bakanlığına seçildi ve Delegeler Kurulu Başkanlığına atandı.

Lozan Konferansının birinci döneminden sonra, İs­met Paşa’nın uğradığı yergileri, eleştirileri an1atmıştım. Böyle olmakla birlikte ikinci kez Lozan’a gönderilen yine İsmet Paşa oldu. İsmet Paşa, Lozan görüşmelerini büyük bir uyanıklıkla yürütüyordu. Görüşme evrelerini düzen1i olarak Bakanlar Kuruluna bildiriyordu. Kimi önemli sorun1arda Bakanlar Kurulunun görüşünü, düşüncesini soruyor, ya da yönerge istiyordu. Çözümlenmesi gereken sorunlar önemli; verilen savaşımlar da ağır ve üzücü idi. Rauf Bey, de İsmet Paşa’nın görüşmeleri yürütüş biçimini be­ğenmezlik duygusu uyanmıştı. Bu duygusunu Bakanlar Ku­rulundaki arkadaşlarına da aşılamak isteğine kapılmıştı. Bakanlar Kurulunda, İsmet Paşa’nın raporlan okunduk­ça, zaman zaman: “İsmet Paşa bu işi başaramayacak.” denmeye başlanmış. Dahası, bir ara1ık, İsmet Paşa’yı geri çağırmak önerisi ortaya atılmış. Rauf Bey, hemen bu öneriyi oylamaya kalkışmış. Milli Savunma Bakanı olarak Bakanlar Kurulunda bulunan Kazım Paşa’nın karşı gelmesi üzerine vazgeçilmiş.

İSMET PAŞA’DA BAKANLAR KURULU BAŞKANI RAUF BAŞKANI RAUF BEY’E KARŞI GÜVENSİZLİK DUYGUSU UYANMIŞTI

Öte yandan, İsmet Paşa’da da Bakanlar Kurulu Baş­kanı Rauf Bey’e karşı güvensizlik duygusu başlamış. Rauf Bey’in imzasıyla bildirilen görüşlerden, bana duyurulmak­sızın kendisine yönerge verilmekte olduğu kaygısına düş­müş.

En sonu, İsmet Paşa, görüşmelerin ağır ve önemli evrelere girdiğinden söz ederek, 4urumu benim izlememi yazdı.

Gerçi, İsmet Paşa’nın raporlarından ve Bakanlar Ku­rulu kararlarından bana bilgi veriliyordu; ama, Rauf Bey’in kararları nasıl yazıp bildirdiğini denetlemiyordum. İsmet Paşa’nın dikkatimi çekmesi üzerine, Lozan görüş­melerini Bakanlar Kurulunda kendim izlemeyi ve kimi zaman Bakanlar Kurulu kararlarını kendim yazmayı ge­rekli gördüm.

Söz konusu ettiğimiz sorun üzerine açık ve kesin bir bilgi verebilmek için, İsmet Paşa ile Rauf Bey arasında türlü konularda yapılan yazışmalardan yalnız bir iki konu ile ilgili olanlarını önünüzde inceleyeceğim.

YUNAN ONARIMLARI İŞİNDEN DOLAYI İSMET PAŞA İLE BAKANLAR KURULU ARASINDA DOĞAN GÖRÜŞ AYRILIĞI VE GERGİNLİK

Savaş onarımlarından dolayı, Yunanistan gergin bir durum aldı. İsmet Paşa ile Venizelos arasında bu konu ile ilgili görüşme ve tartışma kesildi. İtilaf devletleri dele­geleri, Karaağaç’ın bize bırakılmasını, buna karşılık, bizim de onarım isteğinden vazgeçmemizi; böylece Yunan ona­rımı sorununun çözümlenmesini İsmet Paşa’ya önerirler.

İsmet Paşa, Karaağaç’ın, istediğimiz haklı alarmlara bir karşı1ık olamayacağını ; bir yandan da İtilaf devletleriyle aramızda bulunan ve daha önce çözümlenmiş olan onarım sorununun bu konferansta yeniden görüşülüp saptanmadığını; her iki sorunu hükümete bildirmek zorunda olduğunu ileri sürer. İsmet Paşa, bu durumu, 19 Mayıs 1923 günlü kapalı teliyle Bakanlar Kurulu Başkanlığına bildiriyor ve: “Hükümetin kararının tez elden bildirilmesini saygı ile dilerim.” diyor.

İsmet Paşa, bu teline, üç gün geçtiği halde yanıt alamaz. Bunun üzerine 22 Mayıs 1923’te, Bakanlar Kurulu Başkanlığına, ivedi olarak şu kapalı teli de çeker:

“Yunan onarımına karşılık, Türkiye’ye Karaağaç ve yöresinin bırakılması ile ilgili olarak İtilaf devletlerince yapılan öneri üzerine hükümet görüşünün bildirilmesini 19 Mayıs 1923 gün ve 117 sayılı telyazısı ile dilemiştim. Yük­sek buyruklarımızın çabuklaştırılmasını saygı ile dilerim.”

Rauf Bey, İsmet Paşa’nın iki teline, 23 Mayıs 1923 günü yanıt veriyor. Yanıtın birinci maddesi şudur: “Karaağaç’a karşılık, onarım parasından vazgeçemeyiz.”

Yanıtın üçüncü maddesinde, birtakım düşünceler ileri sürüldükten sonra: “Yunanlıların bunu veremeyecek­lerini İtilaf devletlerinin söylemesi, şaşılacak şeydir ve kabul edilemez.” deniliyor.

Yanıtın beşinci maddesinde, yine birtakım düşün­celerden sonra şu görüş ileri sürülüyor: “Bu işin, İtilaf devletleriyle barış yapmamıza engel olmaması için, bir çözüm yolu bulmakta Yunanlılarla serbest bırakılmamız ve İtilaf devletleriyle barışın yapılması yeğ görülmüştür.”

İsmet Paşa, 24 Mayıs 1923’te Rauf Bey’e yazdığı bun­dan sonraki dört raporunda, şunları bildiriyor:

“Madde l- Bugün General Pele geldi. Yunan Dele­geler Kurulunun iki gün sonra, yani cumartesi günü onarım işinin konferansta görüşülmesini önerdiklerini; bize daha önce yapılan öneriye o zamana dek yanıt vermezsek, cumartesi günü konferanstan çekileceklerini bildirdiklerini söyledi. Ben, onarımla ilgili yönergenizi daha almamış idim. Hükümetimden yanıt gelmedikçe yapılacak bir şey olmadığını ve bu bildirimlerden etkilenmediğimi söylemekle yetindim.

Durumun son evreye geldiği kanısındayım. Sızan genel söylentiler ve gazete haberleri genel olarak kötümser­dir.

Madde 2- Yüksek başkanlığınızın çeşitli sorunlara ilişkin yanıtlarını aldım. Dikkate değer ki, onarımla ilgili öneriyi Ankara’nın kabul etmediği, daha önce burada duyulmuştur. Bizim çevrelerden sızma olasılığı yoktur. Çünkü, öneriyi ve yanıtı daha kimse bilmiyor...”

İsmet Paşa, Yunan onarım konusu ile ilgili görüşünü şöyle bildiriyor: “Karaağaç ve yöresi ile ilgili öneriyi kabul ederek Yunan onarım işini aradan çıkarmak zorunluğu var­dır. Yunanlılara para ödetmenin olanaksız olduğunu İtilaf devletleri delegeleri söylemektedirler. Bu devletler aradan çe­kilse bile, bu yüzden çıkabilecek savaşı kazandıktan sonra da, para almak, için, başkaca zorlama aracı olmadığından, ödetme ilkesinde direnmek çıkmaz bir yoldur. Bu, her ülkede saptanmış ve denenmiştir... vb.”

İsmet Paşa, bu görüşünü pek akla yatkın olarak ve uzak görüşlülükle açıkladıktan sonra: “Konferansın şimdiki durumuna göre, tutumsal işler, ticaret işleri, yerleşme ile ilgili işler ve bütün öteki maddeler büyük çoğunluğuyla iyi bir bir biçimde çözümlenmiştir ve çözümlenmektedir...

Düşman elinde kalan topraklarımızın boşaltılması işi saha saptanmadı. Ama, isteğimiz üzere saptanması bekle­nir ve öyle olması da gerekir.” diyor. Ve başka sorunların ulaştığı ve ulaşabileceği sonuçları da bildiriyor. Ondan sonra şunları yazıyor: “Düşüncelerimin özeti şudur ki, hükümet, bize verilen yönergedeki temel mad­delerin içinde kalır ve Yunan onarımı, önerdiğim gibi so­nuçlandırılırsa barış yapmak umudu çok kuvvetlenir. Eğer hükümet, Yunan onarımı yüzünden görüşmelerin kesilmesini göze alırsa ve eğer bize verilen yönergede bulunmayan maddelerin, beklenmedik biçimlerine göre, değişmez görüşler ileri sürmekte direnirse, barışın yapıl­ması kuşkuludur.

Kabotajın sınırsız ve koşulsuz olarak kaldırılmasını, ya da bu işin barıştan sonraya bırakılmasını uygun görüp istedik; ama, belirli koşullar içinde iki yıllık özel bir söz­leşme ile bu sorunu çözümleme olanağı bulabildik. Oysa, bu konuda bile yeniden değişmez yönergeler veriyorsu­nuz.”

Bundan sonra İsmet Paşa şunu yazıyor:

        “Kararımın özeti şudur: Çıkarlarımıza uygun ve elde edebileceğimiz en iyi koşulları kapsayan bir barış antlaş­ması hazırlanmaktadır. Hükümet, gerek Yunan onarımı işinde, gerekse başka konularda daha çok çıkar elde edi­lebileceğine inanmakta ve görüşmelerin kesilmesini göze almakta direniyorsa, ben bu görüşe katılmıyorum. Bu­ noktayı açıkça ve hemen bana bildirmesini Hükümet Başkanından istiyorum. Bu konuda görüş birliğine vara­mazsak görevim, Delegeler Kurulunu burada bırakarak yurduma dönmek ve Bakanlar Kuruluna sözlü olarak da durumu bir kez daha açıkladıktan sonra, savaş ve barış yolundaki sorumluluğumu sona erdirmektir.”

İsmet Paşa’nın telyazısının son maddesi şudur: “Gö­rüşlerimin, olduğu gibi, Büyük Millet Meclisi Başkanına (yani bana) ulaştırılmasını dilerim.”

Baylar, bu verdiğim bilgilerden sonra beliren nokta şudur: İsmet Paşa, Karaağaç’a karşılık Yunan onarım işini sonuçlandırmayı uygun görüyor ve hazırlanmakta olan antlaşmanın elde edebileceğimiz en iyi koşulları kapsadığı kanısında bulunuyor. Rauf Bey de: “Karaağaç’a karşılık, onarım parasından vazgeçemeyiz.” diyor.

 BEN, İSMET PAŞA’NIN GÖRÜŞÜNÜ UYGUN BULDUM

       Ben, Rauf Bey’le İsmet Paşa arasında yapılmış olan bütün yazışmaları inceledikten sonra, temelde, İsmet Paşa’nın görüşünü uygun buldum; ama, gerek Rauf Bey gerekse İsmet Paşa, görüşlerinde çok direnir görünüyor­lar ve görüşlerini belirtirken her ikisi de pek keskin söz­cükler kullanmış bulunuyorlardı. Rauf Bey, Mecliste ve kamuoyunda iyi karşılanabilecek parlak bir propaganda yolunda idi. “Yurdumuzu yakıp yıkmış olan Yunanlılar­dan, büyük utkumuza karşın, onarım parası istemekten vazgeçemeyiz! İtilaf devletleri, Yunanlıları bizimle karşı karşıya serbest bıraksınlar! Biz onlarla hesabımızı görürüz!” görüşünün savunucusu oluyor.

Bütün barış sorununu ve büyük bir barışın ilkelerini göz önünde tutan İsmet Paşa ise, Bakanlar Kurulu Başkanı ile bu anlaşmazlığı sırasında, Yunanlılar yararına özveride bulunmayı önermek durumunda bulunuyordu. Bu görü­şün yerinde ve kabulünün zorunlu olduğunu kamuoyuna açıklamak, doğallıkla pek kolay değildi.

Sorunu o yolda çözümlemek gerekti ki, hem İsmet Paşa’nın önerisi kabul edilerek barış yapılsın, hem de Rauf Bey ve başkanlık ettiği Bakanlar Kurulu yerinde kalıp ba­rış yapılıncaya dek çalışmalarını sürdürsün.

 SORUNU ÇÖZÜMLEMEK İÇİN BİR YANA HAK BİR YANA HAK  VEREREK ÖBÜR YANI SUSTURMAK YOLUNA GİTMEDİM

Genel olarak iki yana karşı aldığım durum yumuşak olmadı. Bir yana hak vererek öbür yanı susturmak yoluna gitmedim. Durumu nasıl ele aldığımı ve görüşümü nasıl ortaya koyduğumu açıklamak için, Bakanlar Kurulunun 25 Mayıs 1923 günündeki toplantısından sonra, İsmet Pa­şa’ya yapılan bildirileri olduğu gibi bilginize sunacağım.

İsmet Paşa’ya iki kapalı tel yazıldı. Biri, Bakanlar Ku­rulu karan olarak, Rauf Bey’in imzası ile çekildi. Bu teli ben, Kazım Paşa’ya söyleyip yazdırdım. Öbürünü ben yaz­dım ve kendi imzamla gönderdim. Rauf Bey’in imzasıyla çekilen tel şudur:

25.5.1923

                                               İsmet Pasa Hazretlerine

            24 Mayıs, 141-144 sayılı telyazılarınız üzerine Gazi Paşa Hazretleri başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulunun kararı aşağıda sunulur:

            Barışa engel olan önemli ve askıda kalmış sorunlar bizce bir bütün sayılmaktadır. Bu sorunlardan herhangi biri belirli bir biçim aldığı zaman, ödün vermemiz önerilir ve ödün vermeyi zorunlu görecek olursak, geri kalan sorunların da gene böylece bize dokuncalı olarak çözümlenmesine yol açılabileceğini kuvvetle kestiriyoruz.

Yunan onarımı konusunda ödün verilecek olursa, bu ödün, hiç olmazsa daha askıda bulunan ve bizim isteğimize uygun bir biçimde çözümlenmesi çok gerekli olan sorunları sonuçlandırarak barışın yapılmasına yardımcı olmalıdır.

Bundan dolayı, genel borçların üremleri, düşman elindeki yerlerimizin kısa zamanda boşaltılması, adalet işlerinin çözüm yöntemi ve ortaklıklar dokunca ödentisi sorunlarının, Yunan onarım sorunu ile birlikte ele alınma­sına ve yararımıza çözümlenmesine söz ve güvence verilirse, ancak bunların karşılığında ödün verme yoluna gidilmesi uygun olabilir.

Bu biçimde, en çok çıkar sağlayacak olan bir barış elde edilebileceği, bunun dışında uzun görüşmelerin iyi bir barış getirmeyeceği kanısında olan Bakanlar Kurulu, Konferansa son ve kesin öneride bulunarak yanıtını bek­lemenizi rica etmektedir.

Hüseyin Rauf

         Benim yazdığım tel de şudur:

İsmet Paşa Hazretlerine

            24 mayıs ve 141-144 sayılı telyazılarınız Bakanlar Kurulunda birlikte incelendi ve üzerinde görüşüldü. Bakanlar Kurulunca alınan karar, size, Bakanlar Kurulu Başkanlığından bildirildi. Benim düşündüklerim:

           1- Üzerinde durup direnmeyi gerektiren sorun, Yunan onarımı İşinde, Türkiye’nin vereceği ödün değildir. Belki, ödün vermeye yanaşmak iste­nilmemesi, barışın yapılmasına engel olan temeldeki ve önemli sorunların daha çözümlenmemiş ve umulduğu gibi çözümlenebileceği inancını verecek kanıtların bulunmamış olmasındandır.

Gerçekte çözümlendiği ya da çözümlenebileceği sanılan tutumsal sorunlar, Ankara’da toplanmakta olan ortaklıklarla yapacağımız görüşme­lerin sonucuna bağlıdır. Bu ortaklıkların ise, aşırı isteklerde bulundukları şimdiden anlaşılmıştır.

2- Tutumsal ve akçalı sorunlar, İtilaf devletlerinin isteklerine uygun olarak, yani bizim dokuncamıza, çözümleninceye dek İstanbul’un boşaltıl­masını geciktirmede direnmelerinden kaygımız büyüktür ve önemlidir. Dahası, bu gecikmenin, Musul işinin İngiltere yararına çözümlenmesine değin sürüp gitmesi de büyük bir olasılıktır.

3- Borçlarımızın hangi çeşit para ile ödeneceği sorununun da, Muharrem Kararnamesinin yürürlükte olduğunu belirten bir bildiri yayımlan­ması isteğinde direnildikçe, bizim yararımıza çözümlenemeyeceği görülüyor.

4- Adalet işlerinin çözüm yöntemi, İtilaf devletinin önerisi üzerine kabul edilmiş olmasına karşın, sonradan vazgeçmeleri ve bunda direnmeleri dikkate değer.

5- Bundan dolayı, Yunan onarımı konusunda, bizi ödün vermeye zorlamaya kalkışmalarının nedenini şöyle düşünüyorum: Yunanlılar, uzun süre ordularını silah altında tutmak ve yıpratmak istemiyorlar. Türkiye ile aralarında çözümlenmesi gereken onarım sorununu, kendi istedikleri gibi çözümleterek güvenli ve kaygısız bir duruma geçmek istiyorlar. İtilaf devletleri ise, bizim ölüm-dirim işi saydığımız sorunları bize yararlı olarak çözümlemeyi düşünmüyorlar; elden geldiğince görüşmeleri uzatarak ve her sorun üzerinde biri yıpratarak en sonunda bizi, kendi yararlarına ödünde bulunmaya zorlamak istiyorlar. Yunanlıların savaşla ereğe ulaşma1arını da onaylamadıklarından, sorunu bize baskı yaparak çözümle­mek ve Yunanlıları kuşkudan kurtarmak ve kıvandırmak istiyorlar. Bu üste­leme karşısında ödünde bulunmakla, barışı sağlamaya yardım etmiş olacağı­mızı sanmıyorum. Tersine, yine zaman geçecek ve barışın sağlanması için sonuna dek ödünde bulunmak zorunda bırakılacağız. İzmir’in geri alını­şından bugüne değin dokuz ay geçti. Böylelikle dokuz ay daha geçebilir.

Önemle göz önünde tutmak gerektir ki, belirsiz bir süre beklemeyi kabul edemeyiz.

6- Dokuncamıza olan sorunlarda ödün vermek ve yararımıza çö­zümlenmesi zorunlu olan sorunları öbürleriyle bir1ikte çözümlememek, bizi dayanaksız bırakır ve güç duruma sokar. Bunun için, barışla ilgili ana sorunların hepsini bir bütün olarak dikkate almak ve bunu açık ve kesin olarak Konferansın gözü önüne serip kabulünü üsteleyerek istemek; bu konuda inanca almadıkça ödünde bulunmayı gerektiren sorunların kesin çözümünü kabul etmekten büsbütün kaçınmak zamanı gelmiştir.

7- 24 Mayıs, 144 sayılı telyazınızla bildirilen kararınızı uygulamakta ivedi göstermemenizi rica ederim. Meclisin görüşüne dayanılarak verilen yönergedeki akçalı, tutumsal, tüzel ve yönetimsel alanlarda bağımsızlığı­mız ve yaşama hakkımız gibi önemli noktalar daha tam ve güvenli olarak elde edilemediğine göre ödünde bulunmak konusunda direnmeyiniz.

8- İtilaf devletleri, yaşama ve bağımsız1ığımızla ilgili sorunlarda, ne yapıp yapıp, bize karşı ağır koşullar kabul ettirmeye karar vermedikçe, onarım konusunda takınacağımız sert tutum yüzünden Yunan ordusunun savaşa başlamasına izin veremezler; dolayısıyla, kendilerinin de edimli ola­rak savaşa katılmalarını uygun göremezler. Eğer olumsuz görüşü tutmaktaki kararları kesin ise, Yunan onarımı sorununda olmasa bile, İstanbul’un bo­şaltılması, borçları ödemede kullanılacak para çeşidi, ya da adalet işlerinin çözüm yöntemi gibi bütün dünyayı ilgilendiren sorunlarda daha elverişli bir ortam içinde, bize karşı çıkabilirler. Ama böyle olursa, biz daha güçsüz bir duruma düşeriz.

9- Yunanlıların, cumartesi günü Konferanstan çekilmelerini önleye­bilmek için, isteklerini kabul etmek yararımıza değildir. Böyle bir çekilişin, İtilaf devletleri de katılmadıkça hiçbir anlamı ve etkisi olamaz. Eğer Konfe­ranstan çekileceklerini bildirmenin anlamı, edimli olarak savaşa başlayacak­larını duyurmak ise, bu konuda İtilaf devletlerinden haklı olarak sorulacak noktalar vardır.

10- Kısacası, böyle çabuk ve ansızdan verilen gözdağı karşısında başlı başına bir konuda ödünde bulunacağımızı söylemek, barışı uzaklaş­tırmak niteliğinde sayılabilir. Bir kez daha bildiriyorum:

İtilaf devletlerini, ana sorunları çözümlemeye çağırınız efendim.

                                                                                                          Mustafa Kemal

         Bunlardan başka, İsmet Paşa’ya, kişiye özel olarak          ayrıca şu kısa kapalı teli de çektim:

Kapalı tel

Kişiye özeldir.

                                                                                                           25 Mayıs 1923

                                           İsmet Paşa Hazretlerine

Bakanlar Kurulu Başkanlığı ile Delegeler Kurulunun bütün yazışmalarını bir kez daha karşılaştırarak incelemeyi gerekli gördüm. Kimi telyazı­larında kullanılan sözlerden, arada yanlış anlaşılma var gibi bir anlam çıkardım. Onarımı kabul etmek ya da etmemekte direnme yoktur. Bunu açıkla­mak için durumla ilgili düşüncelerimi ve görüşlerimi ayrıca bildirdim. Öz­lemle gözlerinden öperim kardeşim.

Mustafa Kemal

Bu telyazılarından, Karaağaç’a karşılık Yunan onarı­mından vazgeçmeyi genel olarak kabul ettiğimiz açıkça anlaşılır .Ancak, ana sorunlarda çok gerekli ve ölüm-kalım işi saydığımız koşulların sağlanmasına da İsmet Paşa’nın dikkati çekilmiştir.

İsmet Paşa’nın da, bu bildirdiklerimizden çıkardığı anlam ve güttüğü amaç böyle olmuştur.

İsmet Paşa, görüşlerinin, olduğu gibi bana bildiril­mesi isteğiyle Rauf Bey’e tel çektiği 24 Mayıs 1923 günü, doğrudan doğruya bana da bir tel çekmiş. 24 Mayısta çekilmiş olan bu teli ben, 26 Mayısta aldım. Tel, Dışişleri Bakanlığı şifresiyle gelmiş ve Rauf Bey gördükten sonra bana gönderilmişti. Oysa, bu telyazısında, bir bakıma Rauf Bey’den yakınılıyordu. İsmet Paşa’nın telyazısı şudur:

Sayı: 145

Lozan

Çekiliş: 24 Mayıs 1923

Gelişi: 26 Mayıs 1923

Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

Bakanlar Kurulu Başkanlığına durumla ilgili ayrıntılı rapor sundum. Hükümetle aramızda köklü anlaşmazlık vardır. Uzlaşma olmazsa geri dön­mek zorunda ve kararındayım. Raporumun yüksek Başkanlığınıza ulaştırıl­masını açık olarak istedim. Konferans, son günlerindedir ve durum, gecik­memize hiç elverişli değildir. Barışın, ileri sürdüğüm görüşler çerçevesi içinde sağlanabileceği kanısındayım. Yüksek Başkanlığınızın bu olağanüstü za­manda genel durumu yakından izlemesini saygı ile dilerim.

                                                                                                                      İsmet

        Öbürlerinden bir gün gecikme İle gelen bu tel, olduğu gibi Gazi Pa­şa Hazretlerine sunulacaktır.

26.5.1923

Hüseyin Rauf

O gün İsmet Paşa’ya şu yanıtı verdim:

Kapalı tel

Makine başında

                                                                                                                      Ankara, 26 .5 .1923

İsmet Paşa Hazretlerine

24 Mayıs, 145 sayılı kapalı teli 26’da aldım. Bundan önce kısa ve uzun iki kapalı tel yazdım. Durumu izliyorum. Geri dönme kararınızın nedeni onarım konusunda ödünde bulunmak olduğuna göre, doğru değildir. Bildir­diklerime göre girişimleri sürdürürseniz, daha uygun evreye geçeceğinizi uma­rım. Bakanlar Kurulu ile aranızda sezilen görüş ayrılığı ortadan kaldırılır. Gözlerinizden öperim efendim.

Gazi Mustafa Kemal

İsmet Paşa, 26 Mayıs 1923 günü Bakanlar Kurulu Başkanlığına yazdığı raporlarda, Bakanlar Kurulu Başkan­lığının bildirimleri ile benim telyazılarım kapsamını ve Delegeler Kuruluna verilmiş olan ana yönergeyi göz önünde tutarak iş gördüğünü açıkladıktan sonra 26 Mayıs günü öğleden sonra İtilaf devletleri delgelerinin Yunan onarı­mına karşılık Karaağaç’ın kabul edilmesi yolundaki öneri­lerine uygun karşılık verdiğini; öbür işleri de birkaç gün içinde sonuçlandırabileceğini bildirmiş.

Rauf Bey bu raporları bana 27 Mayıs 1923’te, şu yazısına ilişik olarak gönderdi:

154-155

27 mayıs 1923

Türkiye Büyük Millet Meclisi Yüksek Başkanlığına

              İsmet Paşa Hazretlerinden gelen 26 Mayıs 1923 günlü telyazısı örneği ilişik olarak yüksek katınıza saygı ile sunuldu efendim.

Dışişleri Bakanı VekiliHüseyin Rauf

Rauf Bey o gün İsmet Paşa’ya da şu bildirimi yapmış:

27.5.1923

                                               İsmet Paşa Hazretlerine

26 mayıs, 151 sayıya:

Delegeler Kurulunun Yunan onarımı ile ilgili tutumu Bakanlar Kurulunun yönergesine açıkça aykırı görülmüştür. Güç durumda kalan Bakanlar Kurulu, ulusun çıkarlarını göz önünde tutarak, bildirdiğimiz üzere, önemli sorunların üç dört gün içinde sonuçlandırılacağı yolundaki görüşün ger­çekleşmesine değin, görüşünü ve düşüncesini değiştirmeyecektir. Önceki tel­de sözü edilen öbür ana sorunlarda ödün vermenin kesinlikle söz konusu olamayacağı bilinmelidir efendim.

Hüseyin Rauf

İsmet Paşa’nın, Karaağaç’a karşılık, onarımdan vaz­geçtiğini bildiren raporlarını gördükten sonra, 25 Mayıs 1923 günlü ve Rauf Bey imzalı telyazısını açıklamak üzere kendisine şu teli yazdım:

27.5.1923

İsmet Paşa Hazretlerine

Bakanlar Kurulu kararında üç ana nokta vardı. Birincisi, onarım ko­nusunda ödün verilmesi, askıda bulunan önemli sorunların bize yararlı bir biçimde sonuçlandırılmasına karşılık olmalıdır. İkincisi, Genel Borçların üremleri, düşman elindeki yerlerimizin kısa zamanda boşaltılması, adalet işlerinin çözüm yöntemi ve ortaklıkların zarar ödentisi (yani on iki milyon liranın, kişileri ve uyrukları ne olursa olsun, bütün ortaklıkların olduğu kabul edilerek başkaca zarar ödentisinin söz konusu edilmemesi) sorunları­nın onarım işi ile birlikte ele alınması ve bu dört sorunun bizim yararımıza çözümlenmesi sağlanırsa, ancak o zaman onarım işinde ödün verilmesi uy­gun olabilir. Üçüncüsü, konferansa son ve kesin olarak öneride bulunup karşılığını beklemek.

          Delegeler Kurulunun anlayış ve tutumunda Bakanlar Kurulunun düşünce ve  bildirimlerine uygun olmayan noktalar şunlardır:

          1- Delegeler Kurulu, yalnız askıda bulunan ana sorunları bir bütün saymış ve onarımı bunların dışında tutmuştur.

2- Görüşmelerin Yunanlıların Konferanstan çekilişi üzerine kesil­mesi, Mudanya sözleşmesinin de Yunan ordusunun saldırısıyla bozulması sakıncalı görülerek, öbür sorunlarda anlaşmaya varılamazsa görüşmelerin kesilmesine bizim yol açmamız öngörülmüştür. Bu nokta düşünülmeye değer.

3- Yunan onarımı sorununda ödünde bulunmayı kabul ettikten sonra öbür sorunları birkaç gün içinde sonuçlandırma yolunun tutulması da önemlidir. Bakanlar Kurulu daha böyle bir kanıya varmış değildir. Gerçek­ten, önemli sorunlar yararımıza olarak üç dört gün içinde sonuçlandırılabi­lirse, onarım sorununun öne alınmasında düşünülen sakıncalar giderilmiş olur. Ancak, çözümleneceğini umduğumuz sorunlardan sonra Muharrem Kararnamesinin yürürlükte olduğunun belirtilmesi işinin büyük bir önem taşıdığı bildirilmektedir.

4- Kuponların ödenmesi işi yüzünden Konferansın kesilmesinin bizi içeriye ve dışarıya karşı daha güçlü bulunduracağı düşüncesi de irdelen­meğe değer.

Bu konuda bütün yabancılar bize karşıdır. Ulusumuza işin içyüzünü anlatmak, onarım konusu kadar kolay değildir. Onarım konusunda yaban­cıların da bizi haklı görmesi için nedenler vardır.

5- Önemli sorunlarda Konferansın kesilmesine bizim yol açmamız, karşı davranışlarla koşut olmadıkça, İtilaf devletlerinin isteğine uygun düşer. Bundan ötürü, kesilme olacaksa, bunun Yunan saldırısı ile olması bizi haklı durumda gösterir idi, görüşü vardır.

6- Kısacası, Bakanlar Kurulu ile Delegeler Kurulu arasındaki an­laşmazlık noktaları önemlidir. Bakanlar Kurulunda, oldubittiler karşısında bırakılmak kaygısı doğmuştur. Bunun için, bildirdiğiniz üzere, önemli sorunları birkaç gün içinde ne yapıp yapıp sonuçlandırmaya önem vererek, onarım sorununu öne almaktan doğabileceği sanılan sakıncaların ortadan kaldırıldığını göstermek gereklidir. Daha şimdiden bu ödünün, öbür sorun­ların ivedilikle ve yararımıza çözümleneceği üzerine verilen sözlere kar­şılık olduğunu, kesin olarak gerekenlere söylemek ve en sonu, görüşmeler, kesilecekse, onların neden olacakları ve saldırgan görünecekleri bir yolda kesilmesini sağlamak da gerekir.

7- Bugünlerde en ince değişiklikleri ve özellikle ödün verdikten sonra İtilaf devletleri delegelerinde beliren düşünceyi bildiriniz. Çünkü, bize gözdağı vererek başarı sağlamaktan doğacak umutlarından haklı ola­rak kaygı duyuluyor efendim.

Gazi MustafaKemal

İsmet Paşa, 28 Mayıs 1923’de Rauf Bey’e yazdığı telde diyor ki: “Yöntemde, yani bir sorunu önce, ya da sonra söz konusu etmek gibi ana yönerge üzerinde değil de uy­gulama biçimi üzerinde, aramızda ayrılık belirmiştir. Yunan onarımı sorunu daha kesin olarak onaylanmadığı gibi öbür ana sorunlar da bundan sonra görüşüleceğinden, cuma ve cumartesiye değin bütün sorunlarda konferansın kesin tutumunun anlaşılacağı sanılmaktadır. Yunan onarımı konusundaki ödünü bizi ilgilendiren akçalı ve tutum­sal sorunlarda bu görüşün göz önüne alınması koşuluyla verdiğimizi bildirmiştim. Bu duruma göre, eğer öbür sorunlarda anlaşamazsak Yunan onarımı da, alacağımız genel karara bağlı olur.

Eğer ana yönergelere uymakla birlikte; beklenmedik yönergelere, çeşitli sorunların görüşülüp çözümlenmesinde verilecek kesin buyruklara, önemli yönergelere bütünüyle ve tam olarak uyamadığımız kabul buyuruluyorsa, bu, istemediğimizden değil, ama gerçekten uyma yolunu bu­lamadığımızdandır.

Ben, aramızdaki bu görüş ayrılığını daha önce gör­müş ve açıkça ortaya konmasını rica etmiştim. Daha hiçbir şey imza edilmemiş; hiçbir yüklenmeye girişilme­miştir. Eğer bu tutumumuz yanlış görülüyorsa, görüşünüze göre düzeltilebilir.

         Kısacası, barış sorununun yüzde doksan beşi çö­zümlenmiştir. Benden sonra görevi üzerine alacak kişi için iş kolaylaşmış ve güçlükler azalmıştır. Öte yandan, eğer barış yapılamaz da görüşmeler kesilirse, bizim tutu­mumuz bu kesilmeyi daha elverişsiz bir duruma sokma­yacaktır. Her durumda, buyruk ve karar Bakanlar Kurulunun ve Yüksek Başkanlığımızındır.”

         İsmet Paşa, o gün bana da yanıt verdi. Olduğu gibi bilginize sunayım:

1 - 1016

                                                                                                          Lozan

                                                                                                                      Çekilişi: 28.5.1923

Gelişi: 29.5.1923

                                               Bakanlar Kurulu Başkanlığına

Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

Durum, Bakanlar Kuruluna gönderdiğim raporumda bildirilmiştir.

Her gün birer sorun olmak üzere, ana sorunları önümüzdeki günlerde görüşeceğiz. Doğallıkla Yunan onarımını, askıdaki bütün sorunların çözümünde sürekli bir silah olarak kullanacağız. Bu olanağı elde tuttuk. Yunan onarımı sorununu çözümledikten sonra, öbürlerinde bize gözdağı vererek bir sonuç elde etme umuduna kapılan olmadı. Tersine, bir gözdağı verme nedeni ortadan kalktı. Durumda yatışma oldu. Eğer önünde sonunda görüşmeler kesilirse, ya Yunan ordusu kendisi için özel bir neden bulunmadığı için saldırıya geçmeyecek, ya da öbürleriyle birlikte ve onların istekleri uğruna saldırıya geçtiğini belirtip tanıtlayacağız. Her iki durum da, maddesel ve ruh­sal bakımlardan, Yunan ordusu ile onarım işi yüzünden çarpışmaya başla­maktan üstün ve yeğ görülmüştür. Bakanlar Kurulunu oldubittiler karşı­sında bırakmak gibi bir kaygıya yer yoktur, çünkü tutumumuz genel duruma göre incelenirse anlaşmazlığın uygulama yönteminde olduğu kanısına varı­labilir. Bu anlaşmazlığı da daha önce bilginize sunmuştum. Ama sorunların hepsinin birkaç güne dek görüşülebileceğini saygı ile bildiririm.

İsmet

İsmet Paşa’ya şu yanıtı verdim:

Kapalı tel, ivedidir.                                                                                            29.5.1923

İsmet Paşa Hazretlerine

Barış sorunlarının büyük ölçüde çözümlenmiş olduğu yolundaki yüksek bildiriminiz kıvanç vericidir. Tasarladığımız gibi, birkaç gün içinde durumu aydınlığa çıkarmayı başarırsanız içimiz çok rahatlayacak. Başarı kazanmanızı dilerim. Fevzi Paşa Hazretleri de Ankara’dadır. Durumun aydınlanmasına değin burada bulunacaktır. Gözlerinizden öperim.

Mustafa Kemal

İsmet Paşa, bu telyazımdan sonra görevini bırakmadı. Rauf Bey’in ve Bakanlar Kurulunun da bu işte daha çok üstelemesini önledim.

Bir aya yakın bir süre, her iki yan yatışmış gibi gö­ründü. Bu süre içinde İsmet Paşa türlü sorunlar üzerine Bakanlar Kurulu Başkanlığının görüşlerini soruyordu.

 KUPONLAR VE AYRICALIKLARLA İLGİLİ YAZIŞMALAR İKİ YANI YENİDEN SİNİRLENDİRDİ

         Kuponlar ve ayrıcalık hakları üzerine aralarında ge­çen bir yazışma yeniden ikisini de sinirlendirmiş.

         İsmet Paşa’nın 26 Haziran 1923’te, Rauf Bey’in bir bildirimine verdiği yanıtta şu sözler vardı:

Kuponlar sorunu çözümlenmeden ayrıcalık hakları sorunlarını ele alamayacağız. Gerçekte sorduğumuz soru, kuponlar sorunu çözümlendikten sonra tutumumuzun ne olacağı konusunda yönerge almak içindi. Hükümet bu konuda susuyor. Konferans görüşmelerinde ana yönergelerle yetinil­meyerek Delegeler Kurulunun bütün davranışlarını en ince ayrıntılarıyla Ankara’dan yönetmek istek ve eğilimi, görüşmeleri yurt için en yararlı bir yolda yürütme ve mutlu bir barışa ulaşma gücünden Delegeler Kurulunu yoksun etmektedir. Hükümetçe yeğ görülen bu tutumun, 93 Seferinin sa­raydan yönetilmesinden bir ayrılığı yoktur.

Bize karşı güvensizlik ve yetersizliğimiz üzerine olan inanç olan inanç tekdüzeli sürüp gittikçe bizim aracılığımızla barış yapılması düşünülemez.

Hükümetin görüşlerini, olduğu gibi İtilaf devletlerine kabu1 ettirebile­ceği kanısında olan yeni bir kurulun ve doğal olarak yüksek kişiliğiniz ile, ilgisinden ötürü Maliye Bakanı Beyefendinin doğrudan doğruya sorum­luluk yüklenerek Konferansa buyurmasını rica ediyoruz.

Maliye Bakanı, Hasan Fehmi Bey idi. Bu telyazısını okudum ve Rauf Bey’in imzasıyla yanıt verdirdim. İs­met Paşa’ya da şunu yazdım:

Kişiye özeldir.

26.6.1923

                                                           İsmet Paşa Hazretlerine

26.6.1923 günlü telyazınızı okudum. Çok sinirli olarak yazılmıştır. Duygu, düşünce ve işlem bakımından bunu gerektirecek hiçbir şey yoktur. Sizi haksız buldum. İçinde bulunduğunuz güç ve sıkıntılı durumu anlıyoruz: bundan sonra belki daha da artacaktır. Ankara da değil, orada, her gün bir aldatmaca düzen kuranlar bu gücenikliği yaratmaktadırlar. Yılmadan ve çok soğukkanlılıkla işinizi mutluca sonuçlandırma büyüklüğünü gösteriniz. Arada yanlış anlamayı gerektiren hiçbir şey görmüyorum. Çalışma alanımız sınırlı değildir. Ama, çalışma alanı sınırlı olduğundan ve yalnız en önemli sorunları içine aldığından, doğal olarak durum sıkıntılı olmuştur. Gözlerinizden öperim.

Gazi Mustafa Kemal

RAUF BEY’İN BU GÖRÜŞ AYRILIĞINI KENDİSİ İLE İSMET PAŞA ARASINDA BAŞLIBAŞINA BİR SORUN SAYMASI DOĞRU DEĞİLDİR

Sayın baylar, görülüyor ki, İsmet Paşa ile olan ya­zışmalarımda onu incitebilecek sözler de vardır. Sonuna değin de, buna benzer sert bildirimlerim olmuştur. İsmet Paşa’nın da bana, böyle yazılar yazdığı olmuştur.

Bakanlar Kurulu kararlarının benim görüşlerimi de kapsadığını, gerektikçe, İsmet Paşa’ya bildiriyordum. Buna göre, İsmet Paşa’nın Bakanlar Kurulu Başkanlığına gön­dermiş olduğu kimi yakınma yazıları, yalnız Rauf Bey’in kendisi ile ilgili sayılamazdı. Bütün bakanlarla ilgili idi; dahası, bana da dokunuyordu.

Rauf Bey’in, bu görüş ayrılığını kendisi ile İsmet Paşa arasında başlıbaşına bir sorun sayması ve saydırmaya kalkışması doğru değildir. Her durumda ve her sorunda yönerge veren ile, o yönergeyi uzakta, -özellikle yönerge verenin yakından bilmediği koşullar içinde- uygulayan kişi arasında görüş ayrılığı olabilir. Temel amaç degiş­memek üzere iş, gereğine ve duruma göre yürütülür.

İsmet Paşa’nın, durumu izlemem için dikkatimi çek­mesi de haklı görülmelidir. Çünkü sorun, gerçekten ölüm-kalım işi sayılacak ölçüde önemliydi.

BARIŞ ANTLAŞMASINI İMZADAN ÖNCE İSMET PAŞA’NIN, HÜKÜMET GÖRÜŞÜNÜ ÖĞRENMEK ÜZERE ÇEKTİĞİ TELE RAUF BEY YANIT VERMEMİŞTİ

 Sonunda, baylar, temmuz ortalarında konferans sona erdi. İsmet Paşa, barış antlaşmasını imzalamadan önce, Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf Bey’e konferansın sona erdiğini ve sorunların nasıl çözümlendiğini bildirmiş. Rauf Bey, olumlu ya da olumsuz hiçbir yanıt vermemiş. İs­met Paşa, beklemekle geçirdiği bu günlerde çok üzülmüş. Hükümetin hiçbir karşılık vermeyişini, Ankara’nın karar­sız1ık içinde olduğuna yormuş. Rauf Bey’e yazdığından üç gün sonra, 18 Temmuz 1923 günü bana da durumu bil­dirdi. Telyazısında, hükümeti kararsızlığa düşürebilece­ğini kestirdiği noktaları birer birer sayıp açıkladıktan son­ra, telyazısını şu sözlerle bitiriyordu:

Eğer Hükümet, kabul ettiğmiz şeylerden dönmemizde kesin olarak direniyorsa, bunu biz yapamayız. Düşüne düşüne benim bulduğum yol, imza yetkisinin bizden alındığını İstanbul’daki komiserlere bildirmektir. Bu durum, bizim için yeryüzünde görülmemiş bir utanç olursa da, yurdun yüksek çıkarları kişisel düşüncelerin üstünde olduğundan Ulusal Hükümet, işi kendi görüşüne göre yürütür. Hükümetten teşekkür beklemiyoruz. Yaptığımız işlerin değerlendirilmesi ulusa ve tarihe bırakılmıştır.

Baylar, İsmet Paşa’nın yürüttüğü ve sonuçlandırdığı işin ne denli önemli olduğunu açıklamak gereksizdir. Bu işin bitirildiği; son günün, imza gününün geldiğini bildi­ren telyazısına sevinçle hemen bir yanıt verileceğini beklemek doğaldır. Ankara ile Lozan arasında bir günde, iki günde haberleşme olanağı vardı. İsmet Paşa’nın teline, aradan üç gün geçtiği halde hiçbir karşılık verilmemiş olması, en yalınç bir anlayışa göre, Bakanlar Kurulu Başkanının işi savsaklamayla ve ilgisizlikle karşıladığını gösterir, yapılan işin, hükümetçe eksik görülerek, kabul edilmek istenmediği ve bundaki kararsızlık dolayısıyla, çekilen tele karşılık verilmemekte olduğu sanısına düşülebilir. Böyle bir durumda, işi bitirmek için büyük ve tarihsel so­rumluluk yüklenerek imzasını kullanacak olan kişinin, ne denli bir güçlük içinde bulunacağı düşünülürse, İsmet Paşa’nın üzüntü ve acı duymasını haklı görmek gerekir.

İsmet Paşa’nın teline hemen şu karşılığı verdim:

 İSMET PAŞA’YA ANTLAŞMAYI İMZALAMASINI BİLDİRDİM

                                                                                                     Ankara, 19.7.1923

İsmet Paşa Hazretlerine

        18 Temmuz 1923 günlü telyazınızı aldım. Hiç kimsede kararsızlık yok­tur. Kazandığınız başarıyı en sıcak ve içten duygularımızla kutlamak için, yöntem gereği, Antlaşmanın imzalandığını bildirmenizi bekliyoruz, kardeşim.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı

Başkomutan

Gazi Mustafa Kemal

İSMET PAŞA’NIN ÜZÜNTÜSÜ

           İsmet Paşa bu telyazıma yanıt verdi. İsmet Paşa’nın üzüntüsünün ne ölçüde olduğunu gösteren bu yanıtı, onun temiz yürekliliğini, içtenliğini ve özellikle alçak gönüllülüğünü de gösteren değerli bir belge olduğu için, bilginize sunuyorum:

Sayı 338

Lozan, 20 Temmuz 1923

Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

Her dar zamanımda Hızır gibi yetişirsin. Dört beş gündür çektiğim ezici bir düşün. Büyük işler yapmış ve yaptırmış adamsın. Sana bağlılığım bir kat daha artmıştır. Gözlerinden öperim. Pek sevgili kardeşim, sayın önderim.

İsmet

 LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASINI HAZIRLAYAN VE İMZALAYANLARIN KUTLANMASI

Baylar, İsmet Paşa 24 Temmuz 1923 günü Antlaşmayı imzaladı. Kendisini kutlamak zamanı gelmişti. O gün şu teli yazdım:

                                          Lozan’da Delegeler Kurulu Başkanı

Dışişleri Bakanı İsmet Paşa Hazretlerine

Ulusun ve Hükümetin yüksek kişiliğinize vermiş olduğu yeni görevi başarı ilc sonuçlandırdınız. Yurda sıra sıra yararlı işlerle dolu olan ömrü­nüzü bu kez de tarihsel bir başarıyla yücelttiniz. Uzun savaşmalardan sonra yurdumuzun barışa ve bağımsızlığa kavuştuğu bu günde parlak başarılarınız dolayısıyla sizi, sayın arkadaşlarımız Rıza Nur ve Hasan Beyleri ve çalış­malarınızda size yardım eden bütün Delegeler Kurulu üyelerini içten duy­gularla kutlarım.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı

Başkomutan

Gazi Mustafa Kemal

RAUF BEY KUTLAMAK İSTEMİYOR

Baylar, Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf Bey’in bir kutlama teli göndermediğini anladım. Bunun gerekli olduğunu kendisine anlattım. Başka arkadaşlar da kendi­sini bu konuda uyarmışlar.

Sonradan öğrendim ki Rauf Bey, İsmet Paşa’yı kut­ lamayı ve yaptığı önemli tarihsel görevden dolayı ona teşekkür etmeyi gerekli görmüyorum. yapılan uyarmalar üzerine, Kazım Paşa’ya bir mektup yazarak ondan, kendi adına İsmet Paşa’ya bir kutlama teli yazmasını rica etmiş. Bunun anlamı nedir?

Kazım Paşa, bu mektubu İhsan Bey’in (Denizişleri Bakanı) evinde bulunduğu bir sırada almış. Maliye Bakanı Hasan Fehmi Bey de orada imiş.

 RAUF BEY’İN YAZDIĞI YA DA YAZDIRDIĞI TEL

Hep birlikte, Rauf Bey’in ağzından, İsmet Paşa’ya uy­gun bir kutlama ve teşekkür teli taslağı yazmışlar; bunu bir zarfa koyarak Rauf Bey’e göndermişler. Ama Rauf Bey, kendisine gönderilen bu teli beğenmemiş, İsmet Paşa’ya başka bir tel yazmış, ya da yazdırmış. Rauf Bey, Kazım Paşa’yı gördüğü zaman demiş ki: “Sizin yazdığınız taslakta nerdeyse her işi yapan İsmet Paşa imiş gibi gösteriliyor. Biz burada bir şey yapmadık mı?”

Baylar, Rauf Bey’in yazdığı, ya da yazdırdığı telyazısı, kendisinin duygu ve düşüncelerini gizlememektedir. İs­terseniz o telyazısını da, olduğu gibi bilginize sunayım:

Şifre

                                                                                                                      25.7.1923

Lozanda Delegeler Kurulu Başkanlığına

Y: 20 ve 24 Temmuz, 347 ve 348 sayılara:

Dünya Savaşının sonsuz acılarından kurtulmak ve ulusumuzun dün­yayı barışa kavuşturmada ne büyük bir etmen olduğunu eylemle tanıtlamak amacıyla imzaladığımız Mondros Ateşkes Anlaşmasına karşı uğradığımız en acıklı ve yürek parçalayıcı saldırıları yaşama hakkımızı ve bağımsızlı­ğımızı ayaklar altına alan Sevr Antlaşması izlemişti. Yüzyıllarca özgü ve bağımsız yaşamış olan kutsal Türkiye’mizin soylu halkı uğradığı haksız ve acıklı saldırılar karşısında bütün bilinci ve bütün varlığı ile, yaşama hakkını ve bağımsızlığını kurtarmak için ayaklanarak kurduğu yılmaz ve yenilmez ulusal ordusuyla, Büyük Başkanımızın ve Başkomutanımızın ve gözü pek komutanlarımızın yönetiminde utkudan utkuya yürüdü.

Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükümetinin ulustan aldığı erk ve güçle ve ordularının pek yüksek savaş yeteneğiyle elde eylediği bu başarı ve utkuların, Lozan’da aylardan beri süren barış görüşmeleri sonunda uluslar­arası bir belge ile saptanması ulusumuza yeni bir çalışma dönemi ve erinç hazırlamıştır. Bakanlar Kurulu, dayançlı ve özverili ulusumuzun yaşama hakkını ve bağımsızlığını güven altına alan bir antlaşmanın yapılmasındaki çalışmalardan dolayı, başta yüksek kişiliğiniz olmak üzere, delegelerimiz Rıza Nur ve Hasan Beyefendileri ve danışmanlarımızı kutlar efendim.

Bakanlar Kurulu Başkanı

Hüseyin Rauf

RAUF BEY LOZAN ANTLAŞMASINI YAPAN İSMET PAŞA’YI KUTLAMA DOLAYISIYLA MONDOROS ATEŞKES ANLAŞMASINI YAPAN KENDİSİNİ SAVUNMAĞA ÇALIŞIYOR

Baylar, Rauf Bey, Lozan Antlaşmasını yapan ve ona imzasını koyan İsmet Paşa’yı kutlama dolayısıyla, kendi­sinin yaptığı ve imzasını koyduğu Mondros Ateşkes Anlaşmasından söz etmeyi ve onu ne önemli ve yüksek amaç­larla imza ettiğini belirterek kendisini savunmayı gerekli görüyor.

Mondros Ateşkes Anlaşması, Osmanlı Devletinin, bağlaşıklarıyla birlikte uğradığı acı yenilginin yüz kızar­tacak bir sonucudur. O anlaşma hükümleridir ki, Türk topraklarına yabancıların girmesine yol açtı. O anlaşmada kabul edilen maddelerdir ki, Sevr Antlaşması hükümlerinin de kolaylıkla kabul ettirilebileceği düşüncesini yabancı­lara akla yatkın ve olabilir gösterdi.

Rauf Bey o anlaşmayı, “ulusumuzun dünyayı barışa kavuşturmakta ne büyük bir etmen olduğunu eylemle tanıtlamak amacıyla” imzaladığını söylüyorsa da, bu düş ürünü tümce ile kendinden başka kimseyi kandırıp avuta­maz; çünkü, böyle bir amaç yoktu.

Rauf Bey’in, telyazısına Mondros Ateşkes Anlaşması ile başladığına bakılırsa, bu anlaşmanın Lozan Kon­feransının başlangıcı olduğunu; Lozan barışının da, Rauf Bey’in yaptığı Mondros Ateşkes Anlaşmasının sonucu olduğunu söylemek eğiliminde bulunduğu yargısına varı­labilir.

 RAUF BEY UTKU KAZANMIŞ ORDUNUN BAŞINDAN LOZAN’A GİDEN KİŞİYE UTKUDAN UTKUYA YÜRÜYEN ORDUNUN ÖYKÜSÜNÜ ANLATIYOR

         Rauf Bey, telyazısında, Sevr Antlaşmasını, Türk ulusunun uğradığı saldınları ve buna karşı ulusun nasıl ayaklandığını, nasıl yılmaz ve yenilmez ordu kurduğunu ve gözüpek komutanlarımızın yönetiminde utkudan ut­kuya yürüdüğünü anlatıyor.

Rauf Bey, bu öyküyü İsmet Paşa’ya, o utku kazanmış ordunun başından Lozan’a gitmiş olan kişiye anlatıyor. Rauf Bey, bu başarı ve utkuları hükümetin kazandığını anlatabilmek için de parlak bir tümce bulmuştur. Lozan barış görüşmelerinin aylardan beri sürdüğünü de belir­terek işin uzatıldığını anıştırmaktan kendini alamamıştır. Rauf Bey, “antlaşmanın yapılmasındaki çalışmalardan dolayı” Delegeler Kurulunu kutlarken, Mondros Ateşkes Anlaşmasından başlayarak bütün devrimlerimizin bir öze­tini yapmış ve böylelikle Delegeler Kuruluna, yaptıkları antlaşmanın nasıl ve ne olduğunu da anlatmak çabasına düşmüştür. İçinde bir “teşekkür” sözü bulunmayan bu yazıların anlamını kavramak, dikkatli ve incelikleri gören kişiler için kuşkusuz güç değildi.

RAUF BEY, İSMET PAŞA İLE KARŞI KARŞIYA GELEMEYECEĞİNİ VE ONUN KARŞILANMASINDA BULUNAMAYACAĞINI SÖYLÜYOR

 Baylar, Delege Kurulumuz görevini bitirdikten sonra, Ankara’ya dönmek üzere yolda bulunuyordu. Herkes Delegeler Kurulunu yakından alkışlamak için can atıyordu. O günlerde idi, Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf Bey Meclis İkinci Başkanı Ali Fuat Paşa ile birlikte Çankaya’ya yanı­ma geldiler.

Rauf Bey: “Ben,” dedi, “İsmet Paşa ile karşı karşıya gelemem. Onun karşılanmasında bulunamam. İzin verir­seniz, o geldiği zaman Ankara’da bulunmamak için, seçim bölgemde dolaşmak üzere Sıvas’a doğru bir geziye çıkayım.”

Rauf Bey’e, böyle yapmasını gerektiren bir neden ol­madığını; burada bulunarak, İsmet Paşa’yı, bir hükümet başkanına yaraşırcasına kabul etmesinin ve görevini iyi bir biçimde sonuçlandırdığı için onu, sözle de övmesinin ve kutlamasının uygun olacağını söyledim.

Rauf Bey: “Kendimi tutamıyorum, yapamayacağım.” dedi ve geziye çıkma isteğinde direndi. Bakanlar Kurulu Başkanlığından çekilmesi koşulu ile geziye çıkmasını kabul ettim.

RAUF BEY, DEVLET BAŞKANLIĞI KATININ GÜÇLENDİRİLMESİNİ ÖNERİRKEN NE DÜŞÜNÜYORDU

Ondan sonra Rauf Bey’le aramızda şu konuşma oldu:

Rauf Bey: “Bakanlar Kurulu Başkanlığından çeki­lirken, sizden çok rica ederim, Devlet Başkanlığı katını güçlendiriniz.” dedi.

         Ben: “Dediğinizi yapacağıma kesin olarak güve­niniz!” diye yanıt verdim.

Rauf Bey’in ne demek istediğini ben pek güzel anla­mıştım. Rauf Bey, devlet başkanlığı katı olarak halifelik katını düşünüyor ve o kata güç ve yetki sağlanmasını ben­den rica ediyordu.

Rauf Bey’in, benim olumlu olarak verdiğim yanıtla ne demek istediğimi anlayıp anlamadığı belli değildir. Başka bir gün, cumhuriyet kurulduktan sonra, kendisiyle Ankara’da yaptığımız bir konuşmada, niçin karşı çıktığını sorduğum ve yapılmış olan şeyin, Ankara’dan ayrılırken benden yapılmasını rica ettiği ve benim söz verdiğim işten başka bir şey olmadığını söylediğim zaman: “Ben,” demiş­ti, “devlet başkanlığı katını güçlendiriniz derken, hiç de cum­huriyetin kurulmasını düşünmüş ve amaçlamış değildim.”

Oysa baylar, benim verdiğim yanıtın anlamı tasta­mam o idi. Gerçekte, bence devlet başkanlığı katı ile Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı katını birbiri­ne karıştırmak; ulusal hükümetimiz cumhuriyet hü­kümeti niteliğinde olduğu halde, onu kesin olarak söyleyip ilan etmemek, güçsüzlük yaratıyordu. İlk fırsatta resmi olarak cumhuriyeti ilan etmek ve devlet başkanlığını, cum­hurbaşkanlığı katında simgeleyerek, güçlü bir durum yaratmak çok gerekli idi. Rauf Bey’e, bunu yapacağıma kesin olarak söz vermiştim. Eğer, ne demek istediğimi kavrayamamış ise, sanırım, eksiklik bende değildir.

  YURDA VE ULUSA KİMLER HİZMET EDERSE İZLEMCİ ONLARDIR

Ali Fuat Paşa ile de kısa bir görüşme yapıldı. Fuat Paşa, bana şöyle bir soru sordu:

        “Senin şimdi ‘izlemci’lerin kimlerdir, bunu anlayabilir miyiz?”

        Ben, bu sorudan bir şey anlayamadığımı söyledim.

        Paşa, ne demek istediğini anlattı. O zaman ben de şunları söyledim:

        Benim izlemcilerim yoktur. Yurda ve ulusa kimler hizmet eder ve hizmet etme yaraşırlığını ve gücünü gösterirse izlemci onlardır.

RAUF BEY’İN BAKANLAR KURULU BAŞKANLIĞINDAN VE ALİ FUAT PAŞA’NIN BÜYÜK MİLLET MECLİSİ İKİNCİ BAŞKANLIĞINDAN ÇEKİLMELERİ

         Rauf Bey, Bakanlar Kurulu Başkanlığından çekildi. İçişleri Bakanını bulunan Ali Fethi Bey, Bakanlar Kurulu Başkanlığına da seçildi (13 Ağustos 1923).

        Ali Fuat Paşa da bir süre sonra, 24 Ekim 1923’de, Meclis İkinci Başkanlığından çekilerek ordu müfettişliğine atanmasını rica etti. Fuat Paşa’ya, sanı ikinci başkan olmakla birlikte pek önemli olan Meclis Başkanlığı görevini yapmakta olduğunu söyleyerek bu görevden ayrılmamasını öğütledim. Fuat Paşa, siyasadan hoşlanmadığını, yaşaması boyunca askerlik görevinde kalmak istediğini ileri sürüp dileğinin yerine getirilmesini üsteleyerek irca etti. Fuat Paşa’nın aşaması tuğgeneral idi. Komuta edeceği orduda tümgeneral aşamasında kolordu komutanları vardı. Geçmiş hizmetlerini göz önüne alarak kendisini tüm­generalliğe yükselttik ve karargahı Konya’da bulunan İkinci Ordu Müfettişliğine atadık.

Kazım Karabekir Paşa da, daha önce aynı düşün­celerle Meclisten ayrılmış ve ordu müfettişi olarak Birinci Ordunun başına geçmiş bulunuyordu.

 YENİ TÜRKİYE DEVLETİNİN BAŞKENTİ ANKARA OLDU

 Baylar, Lozan Antlaşmasının eklerinden olan boşalt­ma protokolu uygulandıktan sonra, her yeri düşman elinden kurtulan Türkiye’nin bütünlüğü edimli olarak ger­çekleşmişti. Artık yeni Türkiye Devletinin başkentini yasa ile saptamak gerekiyordu. Bütün düşünceler, yeni Türkiye­‘nin başkentinin Anadolu’da ve Ankara şehri olması ge­rektiği noktasında toplanıyordu.

Başkent seçiminde en kesin önemi olan yön ordu güdümü ve coğrafya durumu idi. Devletin başkentini bir gün önce saptayarak iç ve dış duraksamalara son vermek çok gerekli idi. Gerçekten, bilindiği gibi, başkentin İstan­bul olarak kalacağı, ya da Ankara olacağı sorunu üzerinde öteden beri içerde ve dışarda duraksamalar görülüyor, basında demeçlere ve tartışmalara rastlanıyordu. Bu arada, İstanbul’un yeni milletvekillerinden bir bölümü, Refet Paşa başta olmak üzere, İstanbul’un başkent olarak kalması gereğini, birtakım örneklere dayanarak tanıtlamaya çalışıyorlardı. Ankara’nın gerek iklim, ulaştırma araçları, gelişim yeteneği, gerekse elde bulunan yapılar ve kuruluşlar bakı­mından hiç de uygun ve elverişli olmadığını söylüyorlar ve: “İstanbul’un başkent olması gerekli ve kaçınılmazdır.” diyorlardı. Bu sözlere dikkat edilirse, bizim başkent terimin­den çıkardığımız anlam ile, bu sözlerde başkent terimini kullananların görüşleri arasında bir ayrılık görmemek elden gelmez. Bundan dolayı, başkent seçiminde daha önceden verilmiş kararımızı resmi olarak ve yasa ile saptamak ge­rekti. Böylece “payitaht” teriminin de yeni Türkiye Devle­tinde anlamı ve yeri kalmadığı belirtilmiş olacaktı. Dışişleri Bakanı İsmet Paşa, 9 Ekim 1923 günlü bir maddelik yasa tasarısını Meclise önerdi. Altında daha on dört kadar kişinin imzası olan bu yasa önerisi, 13 Ekim 1923 günü uzun görüşme ve tartışmalardan sonra, büyük bir çoğunlukla kabul edildi. Yasa maddesi şudur: Türkiye Devletinin başkenti, Ankara kentidir.

*

MECLİSTE FETHİ BEY’İN BAŞKANLIĞINDAKİ BAKANLAR KURULUNA VE FETHİ BEY’İN KENDİSİNE KARŞI SATAŞMALAR VE ELEŞTİRİLER BAŞLADI

Baylar, çok geçmeden Mecliste Fethi Bey’in Başkan­lığındaki Bakanlar Kuruluna ve özellikle Fethi Bey’in ken­disine karşı sataşmalar ve eleştiriler başladı. Anlaşıldığına göre kimi milletvekillerinde bakan olmak isteği ve dileği artmıştı. İş başındaki bakanları beğenmiyorlardı.

Yeni seçimde partimiz adına milletvekilliğine seçil­meleri sağlanmış olan birtakımları da Bakanlar Kuruluna karşı olan akımları körükleyerek kendi amaçlarına göre yararlanma yollarını hazırlamaya çalışıyorlardı. Karşı­cıl duruma geçecekleri sezilen milletvekillerinin Meclis çoğunluğunu aldatarak, hükümete ve Meclise etkin bir durum almak amacında oldukları anlaşılıyordu.

Fethi Bey, dikkatini ve gücünü Bakanlar Kurulu Başkanlığı görevinde toplayabilmek için İçişleri Bakanlığından çekildi. Yine o gün Meclis İkinci Başkanlığı da Ali Fuat Paşa’nın çekilmesiyle boşaldı (24 Ekim 1923).

Bizimle görüşte ve çalışmada uzlaşıp birleşmeyi ge­rekli görmeksizin bağımsız ve gizli olarak çalışan küçük bir grup belirdi. Bu grup temiz yürekli ve haksever gibi görünerek bütün parti üyelerine kendi görüşlerini benim­setmede başarılı olmaya başladı. Örneğin, bir parti top­lantısında, İçişleri Bakanlığına Erzincan Milletvekili Sabit Bey’in ve Meclis İkinci Başkanlığına da İstanbul’da bulunan Rauf Bey’in, Meclisçe seçilmesini sağladı (25 Ekim 1 923).

Oysa ben, Sabit Bey’in İçişleri Bakanı olmasını uygun görmemiştim. Sabit Bey’in kimi illerde vali olarak çalış­tırılmış bulunmasını, Yeni Türkiye’nin içişlerini yeni koşul­larla yönetebileceğine yeter kanıt sayamıyordum.

Rauf Bey’in de, Meclis İkinci Başkanlığına seçilmesini doğru bulmuyordum. Çünkü Rauf Bey, daha dün Bakanlar Kurulu Başkanı idi. Ne gibi duyguların etkisi altında kalarak o katı bırakmaya zorlandığı biliniyordu. Buna kar­şın, onu Meclisin İkinci Başkanlığına getirmekle, bütün Meclisin onun görüşüne katıldığını; yani, bütün Meclisin Lozan Barış Antlaşmasını yapan ve Bakanlar Kurulunda Dışişleri Bakanı olarak bulunan İsmet Paşa’ya karşı ol­duğunu göstermek amacı güdülüyordu.

Baylar, yeni Meclis, daha ilk döneminde, gizliden gizliye karşıcıllık yapan küçük bir grupça aldatılma du­rumuna düştü. Fethi Bey ve arkadaşları, hükümet işlerini rahatça yapamayacak bir duruma getirildi. Fethi Bey, bu durumdan, bana birçok kez yakındı ve Bakanlar Kurulun­dan çekilmek istedi. Öbür bakanlar da onun gibi yakını­yorlardı.

Kötülük, hükümetin Meclisçe seçilmesinden doğu­yordu. Bu gerçeği çoktan görmüştüm.

UYGULAMAK İÇİN SIRASINI BEKLEDİĞİM TASARININ UYGULANMASI ZAMANI GELMİŞTİ

Ben, Mecliste gizli ve karşıcıl bir grup bulunduğunu sezdikten, Meclis çalışmalarında duyguların etkin olduğunu gördükten ve Bakanlar Kurulu çalışmalarının her gün temelsiz birtakım nedenlerle çığırından çıkarıldığı kanısına vardıktan sonra, uygulamak için sırasını beklediğim bir tasarının uygulanma zamanının geldiği yargısına varmış­tım. Bunu açıkça söylemeliyim. Buna göre, şimdi vereceğim bilgileri ve yapacağım açıklamaları anlamak daha kolay olacaktır.

Baylar, Halk Partisinin Rauf Bey’i, toplantıda bulun­madığı bir sırada, Meclis İkinci Başkanlığına, Sabit Bey’i de İçişleri Bakanlığına aday seçtiği gün, 25 Ekim 1923 perşembe günüdür. O gün ve ertesi cuma günü Bakanlar Kurulu Çankaya’da benim yanımda toplandı.

Gerek Bakanlar Kurulu Başkanı Fethi Bey’in ve gerek öbür bakanların çekilmeleri zamanının geldiğini ve bunun gerekli olduğunu ileri sürdüm. “Yeni Bakanlar Kurulu seçiminde, şimdiki bakanlar yeniden seçilirlerse; bunlar, yine bakanlıktan çekilecekler ve Bakanlar Kuruluna gir­meyeceklerdir.” ilkesini de kabul ettik. Yalnız, o zamanlar, bakanlar gibi seçilen ve Bakanlar Kurulunun bir üyesi olan Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa bu karar dışında bırakıldı. Çünkü, ordu yönetim ve komutasının rasgele bir kimseye verilmesi doğru görülmedi.

Baylar, bu davranışın ve alınan kararın içyüzü in­celenirse şu sonuç çıkar: Tutkularına kapılan grubu hü­kümet kurmakta büsbütün serbest bırakıyoruz. Şimdiki kurulda bulunan bakanlardan hiçbiri katılmaksızın, hepsi de istedikleri kişilerden olmak üzere, bunların diledikleri gibi bir Bakanlar Kurulu kurarak ülkenin alınyazısına el koymalarında bir sakınca görmüyoruz. Ama, hükümet kurmaya ve kursalar bile, ülkeyi yönetmeye güçleri yete­bileceğine inanmıyoruz.

Meclisi aldatmaya çalışan tutkulu grup, şu ya da bu yolda bir hükümet kurmayı başarabilirse, bu hükü­metin yönetim biçimini ve yönetimdeki becerisini bir süre izlemenin ve dahası, ona yardım etmenin uygun ola­cağı kanısına vardık. Ama, böylece kurulacak hükümet ülkeyi yönetmede ve yeni ülkülerimize doğru iIerlemede güçsüzlük ve sapma gösterirse, bunu, Mecliste belirterek, Meclisi aydınlatmayı yeğ gördük. Hükümet kurmayı başaramazlarsa ortaya çıkacak düzensizlik, doğallıkla Mec­lisi uyarmaya yarayacaktı. Bunalımın ve düzensizliğin sürdürülmesi uygun görülemeyeceğinden, işte o zaman, işe el koyarak tasarladığım şeyi ortaya atıp sorunu kö­künden çözümleyebileceğimi düşünmüştüm.

 FETHİ BEY’İN BAŞKANLIĞINDAKİ BAKANLAR KURULU ÇEKİLİYOR

Bakanlar kurulu ile Çankaya’da yaptığımız toplantı sonunda, yazıp birlikte imzalayarak bana verdikleri çekil­me yazısı şu idi:

Yüksek Başkanlığa

Türkiye Devletinin karşısında bulunduğu güç ve önemli iç ve dış işlerini kolaylıkla sonuçlandırabilmesi için çok güçlü ve Meclisin tam güvenini kazanmış bir bakanlar kuruluna kesin gerekseme bulunduğu kanısındayız. Bunun için, yüksek Meclisin her bakımdan güvenine ve yardımına dayanan bir bakanlar kurulunun kurulmasına hizmet etmek amacıyla çekildiğimizi, üstün saygılarla bilginize sunarız efendim.

Baylar, bu çekilme yazısı, 27 Ekim 1923 cumartesi günü öğleden sonra saat birde başkanlığında toplanan Parti Genel Kuruluna bildirilmiş ve saat beşe doğru açılan Mecliste okunmuştur.

BAKANLAR KURULU ADAY LİSTELERİ VE BAKANLAR KURULU BAŞKANLIĞINA SEÇİLECEĞİ UMULAN KİŞİLER

Bakanlar Kurulunun çekildiği belli olur olmaz Meclis üyeleri, Meclis odalarında, evlerinde grup grup toplanarak, yeni bakanlar kurulu listeleri düzenlemeye başladılar. Bu durum, ekim ayının 28’inci günü geç vakte dek sürdü. Hiçbir grup bütün Meclisçe kabul olunabilecek ve ka­muoyunca iyi karşılanacak adları içine alan bir aday listesi saptayamıyordu. Özellikle, bakanlıklara aday düşünülürken, o denli çok istekli çıkıyordu ki herhangi bi­rini öbürlerine yeğleyerek saptanaeak listeyi kabul ettir­mekteki güçlük, liste düzenlemeye uğraşanları umutsuz­luğa ve kaygıya düşürdü. Bu sırada, İstanbul’da çıkan kimi gazeteler, kimi kişilerin resimlerini basarak Bakanlık Kurulu Başkanlığına seçileceği umulan "sayın kişi”ler anımsatmasıyla dikkati çekmekten geri kalmadı. Kimi hızlı gazeteciler de 28 Ekim günü erkenden: “İstan­bul’un yüzünü örten sabah sisinin ördüğü tül yeni yeni sıyrılırken; deniz, gökten, kıyılardan yansıyan renklerle boyanmış, kıpırtısız duruyorken”, Marmara’nın durgun sularını yararak ilerleyen Deniz Yolları vapuruyla Kala­mış iskelesine çıkıyor... Yolda Rauf Bey’e rastlıyor. Ondan sonra: “Büyük bir bahçenin içinde, güzel Kalamış Köş­künün çok güzel döşenmiş süslü salonuna” giriyor ve köşkte oturan kişinin çeşitli sorunlarla ilgili düşüncesini alıyor; özellikle: “Ulusal egemenliğimizi her şeye ve her şeye (!) karşı koruyalım...” öğüdünü yayımlayarak ka­muoyunu aydınlatma görevinde üşengenlik göstermiyordu. Ama, bu uyarma ve aydınlatmalar Ankara’ya etki yapamıyordu.

         ULUSAL EGEMENLİĞİMİZİ HER ŞEYE VE HER ŞEYE KARŞI KORUYALIM, DİYEN KİŞİ

                   Baylar, her şeye ve her şeye (!) karşı ulusal egemenliğin korunmasını öğütleyen kişi, Halifenin okşayıcı sözlerini “Tanrı kayrası” sayan kişidir!

Kimi gazetelerin, Konya’ya, Ordu Müfettişliğine ata­nan Fuat Paşa’nın 28 Ekimde İstanbul’a varışında onun, Rauf Bey, Refet Paşa, Adnan Bey ve daha birçok kişilerce karşılandığını bildiren tel haberleri ile Rauf Bey’le Kazım Karabekir Paşa’nın resimlerini basarak Mondros Ateşkes Anlaşmasını ve Kars’ın kurtarılışını anımsatmak için yaz­dıkları yazılar da yeterince dikkati çekmeye yaramadı.

 PARTİ YÖNETİM KURULU DA, KESİN BİR BAKANLAR KURULU LİSTESİ ÇIKARAMADI

28 Ekim günü akşam üzeri toplantı halinde bulunan Parti Yönetim Kurulu beni çağırdı. Parti Yönetim Kurulu Başkanı Fethi Bey’di. Fethi Bey, Parti adına Yönetim Kurulunca, bir aday listesi düzenlendiğinden ve Parti Genel Başkanı olduğum için bu konuda benim de düşün­cemin öğrenilmesi uygun görüldüğünden, toplantılarına çağırdıklarım bildirdi. Düzenlenen listeye göz gezdirdim. Bence uygun olduğunu, ama bu listede adları bulunan kişilerin de düşüncelerinin ve kabul edip etmeyecekleririn sorulması gerektiğini söyledim. Bu önerim uygun görüldü. Örneğin, Dışişleri Bakanlığına aday gösterilen Yusuf Kemal Bey’i çağırdık. Yusuf Kemal Bey, bu listeye gir­meyeceğini bildirdi. Bundan ve buna benzer başka durum­lardan anladım ki, Parti Yönetim Kurulu da kabul edile­bilecek kesin bir aday listesi düzenleyememektedir. Yö­netim Kurulu üyelerine, gerekenlerle daha çok görüşerek kesin bir liste yapmalarını öğütledikten sonra yanlarından ayrıldım. Gece olmuştu. Çankaya’ya gitmek üzere Meclisten ayrılırken, koridorlarda beni beklemekte olan Ke­malettin Sami ve Halit Paşalara rastladım. Ali Fuat Paşa, Ankara’dan ayrılırken bunların Ankara’ya geldiklerini o günkü gazetede “bir uğurlama ve bir karşılama” başlığı altında okumuştum. Daha kendileriyle görüşmemiştim. Benimle görüşmek için o zamana değin orada beklediklerini anlayınca, akşam yemeğine gelmelerini Milli Savunma Bakanı Kazım Paşa’ya söylettim. İsmet Paşa ile Kazım Paşa’ya ve Fethi Bey’e de Çankaya’ya benimle birlikte gelmelerini söyledim. Çankaya’ya varınca, orada beni görmek üzere gelmiş olan Rize milletvekili Fuat, Afyon­karahisar milletvekili Ruşen Eşref Beylere rastladım. Onları da yemeğe alıkoydum.

CUMHURİYETİN KURULACAĞINI KİMLER BİLİYORDU

Yemek yenirken: “Yarın cumhuriyet ilan edeceğiz!” dedim. Orada bulunan arkadaşlar, hemen düşüncemi benimsediler. Yemeği bıraktık. Hemen o dakikada, yapı­lacak işler için kısa bir izlence düzenledim ve arkadaşları görevlendirdim.

Düzenlediğim izlencenin ve verdiğim yönergenin uygulanışını göreceksiniz.

Baylar, görüyorsunuz ki cumhuriyet ilanına karar vermek için Ankara’da bulunan bütün arkadaşlarımı çağır­mayı ve onlarla görüşüp tartışmayı hiç de gerekli görmedim. Çünkü, onların öteden beri ve doğal olarak bu konuda benim gibi düşündüklerinden kuşkum yoktu. Oysa, o sırada Ankara’da bulunmayan kimi kişiler hiçbir yetkileri yokken, kendilerine bilgi verilmeden, düşünceleri ve uygun görüp görmedikleri sorulmadan cumhuriyetin ilan edilmiş olma­sını, gücenme ve ayrılma nedeni saydılar.

 CUMHURİYETİN KURULUŞUNA İLİŞKİN YASA TASARISINI İSMET PAŞA İLE HAZIRLADIK

O gece birlikte bulunduğumuz arkadaşlar erkenden ayrıldılar. Yalnız İsmet Paşa Çankaya’da konuk idi. Onunla yalnız kaldıktan sonra, bir yasa tasarısı hazırladık. Bu tasarıda 20 Ocak 1921 günlü Anayasanın devlet biçirnini saptayan maddelerini şöylece değiştirmiştim:

        Birinci maddenin sonuna: “Türkiye Devletinin hü­kümet biçimi cumhuriyettir.” tümcesini ekledim.

Üçüncü maddeyi şöyle değiştirdim: “Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisince yönetilir. Meclis, hükümetin yönetim kollarını bakanlar aracılığı ile yönetir.”

Bundan başka, Anayasanın temel maddelerinden olan 8’inci ve 9’uncu maddeleri de değiştirilerek ve açıklığa kavuşturularak şu maddeler yazıldı:

“Madde - Türkiye Cumhurbaşkanı Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunca ve kendi üyeleri arasından bir seçim dönemi için seçilir. Başkanlık görevi, yeni Cum­hurbaşkanının seçilmesine değin sürer. Eski başkan ye­niden seçilebilir.”

“Madde - Türkiye Cumhurbaşkanı, Devletin Başka­nıdır. Bu kimliği ile, gerekli gördükçe Meclise ve Bakanlar Kuruluna başkanlık eder.”

“Madde - Cumhurbaşkanı, başbakanı Meclis üyeleri arasından seçer. Öbür bakanları da başbakan, yine Meclis üyeleri arasından seçer; sonra hepsini Cumhurbaşkanı Meclisin onayına sunar. Meclis toplantı halinde değilse, onaylama Meclisin toplantısına bırakılır.”

        Bu maddelere yarkurulda ve Mecliste, din ve dille ilgili, bildiğiniz bir madde de eklenmiştir.

29 EKİM 1923 GÜNÜ HALK PARTİSİ GRUBUNDA YAPILAN GÖRÜŞMELER

Sayın baylar, şimdi, isterseniz yüksek kurulunuza 29 Ekim 1923 pazartesi günü Ankara’da geçen olayı, kısaca anlatmaya çalışacağım.

Pazartesi günü öğleden önce saat onda, Halk Partisi Grubu, Grup Yönetim Kurulu Başkanı Fethi Bey’in baş­kanlığında toplandı. Bakanlar Kurulu seçimi görüşmelerine başlandı.

Başkan: “Yönetim Kurulu, Genel Kurula sunulmak üzere, hazırlık niteliğinde, bir bakanlar kurulu listesi dü­zenledi. Yönetim Kurulu kesin bir şey saptamış değildir. Karar sayın kurulunuzundur. Kabul ederseniz okunsun.” diyerek Genel Kurula, Fuat Paşa’nın Bakanlar Kurulu Başkanı olarak gösterildiği bir aday listesi sunmuş. Okunan bu listede İktisat Bakanlığına aday gösterilen Celal Bey (İzmir) söz alarak, Bakanlar Kurulunun önemini belirt­miş ve kendisinin seçilmemesini önermiş. Özellikle: “Bu listede adları görülen kişiler, çekilenlerden daha güçlü değildir. Bizden gönenç ve yenilik isteyen ulus vardır. Ne olursa olsun, yerliler eskilerden güçlü olmalıdır. Se­çimde ivedi göstermeyelim. Özellikle Bakanlar Kurulu Başkanı için, düşünelim.” demiş. Bundan sonra şöyle konuşmalar olmuş:

Saip Bey (Kozan) - Meclis Başkanlığına Fethi Bey, Bakanlar Kurulu Başkanlığına İsmet Paşa seçilmelidir.

Ekrem Bey (Rize) - Yeni kurul, eski kurulun boşluğunu doldurabilecek mi? Bu konudaki düşüncelerini Baş­kan Paşa Hazretleri, uygun görülürse, bildirsinler aydınlanalım (Ben, o sırada Mecliste bulunmuyordum).

Zülfü Bey (Diyarbakır) - Yetki, Parti Meclisindir. Bu hak, Grup Yönetim Kurulunun değildir. Parti Meclisi toplansın.

Mehmet Efendi (Bolu) - Seçilecek Bakanlar Kurulu ancak bir ay çalışabilir. Seçimlerin böyle sık sık yenilenmesi ülkeyi ve ulusu kötü ve güç bir duruma sürükler. Bakanlar Kurulu, çekilme nedenini açıkça anlatmazsa her­hangi bir Bakanlar Kurulu seçimine katılmam. Nedeni anlayalım, sonra seçelim.

Faik Bey (Tekirdağ) - Listede gösterilen kişiler öncekilerden güçlü değildir. Parti Meclisi toplanıp bu sorunu çözümlesin.

Vasıf Bey (Manisa) - (İsmet Paşa’nın hizmetlerinden söz ettikten sonra) Ülkeyi, ulusu ne için bırakıyor? Önderlerimiz bizi aydınlatmamıştır. Sayın Başkanımız (beni söylemek istemiş olacak) bizi niçin aydınlatmıyor (demiş ve uzun bir konuşma yapmış).

Necati Bey (İzmir) - Ülkenin güvendiği kişilerin bizi bırakıp ayrılmalarını kabul edemeyiz. Sayın Başkanımız bizi aydınlatsın ve uyarsın. İçeriye ve dışarıya karşı güçlü bir Bakanlar Kuruluna kesin gerekseme vardır.

Başkan Fethi Bey - Yönetim Kurulunun yaptığı bu liste, ne Paşa’nın ve ne de Yönetim Kurulunundur ( diye bir açıklama yapmayı gerekli görmüş).

Doktor Fikret Bcy (Bilecik) - Vasıf ve Necati Beylerin görüşlerine katılıyorum. Ülke, sütliman değildir, gelişigüzel yapılacak bir seçime bırakmak olmaz. Güçlü kişileri içine alan bir kurul seçilmelidir.

Recep Bey (Kütahya) - Arkadaşlar sözlerini bitirsinler. Sonra Gazi Paşa Hazretleri söylesinler (henüz toplantı­da değildim).

İlyas Sami Bey (Muş) - Sayın Başkanımız Gazi Paşa Hazretleri düşüncelerini söylesinler. Bunalımın, ortaya çıktığı gün giderilmesi daha yararlıdır. Savsaklama, bu­nalımın artmasına yol açar. Bir Bakanlar Kurulu Başkanı seçelim. Yirmi dört saatlik bir süre verelim, arkadaşlarım bulsun. Güçlü bir hükümet kurulsun.

Abdurrahman Şeref Bey (Rahmetli İstanbul Millet­vekili) - Kimi arkadaşlar boşuna kaygıya kapılıyorlar. Bu, her ülkede olagelen bir şeydir. Hepimizin amacı yurdun mutluluğudur. Bir makine kurup tıkır tıkır işletmiyoruz. Bu da doğru. Güçlü bir hükümet nasıl bulmalı, hastalığı na­sıl bulmalı? Anayasamızı göz önünde tutalım. Hükümetin görevini belli edelim. Mecliste görüşler belirsin. Ondan sonra Başkan Paşamız da görüşlerini bildirsinler. Bir sonuç çıkaralım. Herkes bir işe yarar. Herkesi yaradığı işte kullanmalı. Kişilerden söz etmeyelim. Yüksek amaçlarda birliğiz. Başkan Paşa Hazretleri görüşlerini bildirsinler.

Eyüp Sabri Efendi (Konya) - Ne olursa olsun bir seçim karşısındayız. Eski Bakanlar Kurulunun, yeniden seçilse bile kabul etmemeye karar verdiklerini işitiyoruz. Bu kararı Yüksek Meclis bozmalıdır.

Recep Bey (Kütahya) - Üç ana noktadan söz ede­ceğim. Birincisi biçim, ikincisi çalışma eksikliği, üçüncüsü duygusal birliğimizde beliren çatlaktır. Biçimlerde eksik­lik olsa iyi sonuç vermez. Elde bulunan listedeki değerli arkadaşlar, hangi zamanda, hangi koşullar altında çalı­şacaklardır? Belli değil. Güçlü bir kimsenin kendi arkadaşlarını bularak güçlü bir hükümet kurması gerekir.

(Recep Bey, özellikle bu son düşünce üzerinde uzun, bir konuşmada bulunmuş).

Talat Bey (Artvin) - Recep ve Abdurrahman Şeref Beyler pek güzel açıkladılar. Bakanlar Kurulu Başkanının görevi nedir? Görev ve sorumluluk yasasını bugüne değin çıkarmadık. Gazi Paşa Hazretleri bizi aydınlatsınlar.

BEN GENEL BAŞKAN OLARAK SORUNUN ÇÖZÜMLENMESİYLE GÖREVLENDİRİLDİM

Başkan, bundan sonra görüşmenin yeterliğini oya koymuş. Görüşme yeter görüldükten sonra birtakım öner­geler okunmuş. Bu önergelerden Kemalettin Sami Paşa’nın önergesi kabul olunmuştur. Bu önergeye göre ben, Genel Başkan olarak sorunu çözümlemek için Genel Kurulca görevlendiriliyordum.

Görüşmeler sırasında Çankaya’da, konutumda bulunuyordum. Kemalettin Sami Paşa’nın önergesinin kabul edilmesi üzerine toplantıya çağrıldım. Toplantı salonuna girer girmez doğru kürsüye çıktım, kısaca şu görüşü ve öneriyi ileri sürdüm:

“Baylar”, dedim, “Bakanlar Kurulu seçiminde görüş ayrılığına düşüldüğü anlaşılmıştır. Bana bir saat kadar izin verin. Bulacağım çözüm yolunu bilginize sunarım.”

Başkan Fethi Bey, öneriyi oya koydu, kabul olundu.

Baylar, bu bir saat içinde gereken kişileri Meclisteki odama çağırarak onlara 28/29 Ekim gecesi hazırladığım yasa tasarısını gösterdim ve kendileriyle görüştüm.

 28-29 EKİM GECESİ HAZIRLADIĞIM YASA TASARISINI ÖNERDİM

Öğleden sonra saat bir buçukta Parti Genel Kurulu yeniden Fethi Bey’in başkanlığında toplandı. İlk söz bende idi. Kürsüye çıktım ve şu konuşmayı yaptım:

“Sayın arkadaşlar, çözümlenmesinde güçlüğe uğra­dığımız sorunun nedeninin ve etmeninin, bütün arkadaşlarca anlaşılmış olduğu kanısındayım. Eksiklik ve kötülük, uygulamakta olduğumuz yöntem ve biçimdedir. Gerçekten, yürürlükteki Anayasamız gereğince bir Bakanlar Kurulu kurmaya giriştiğimiz zaman, bütün arkadaşların her biri bakanları ve bakanlar kurulunu seçmek zorunda bulunuyor. Hepinizin birden bakanlar kurulu seçmek zorunda bu­lunmanızdan doğan güçlüğün giderilmesi zamanı gelmiş­ir. Geçen dönemde de, böyle güçlüklerle karşılaşılıyordu. Görülüyor ki bu yöntem kimi zaman birçok karışıklıklara yol açıyor. Yüce Kurulunuz, bu sorunun çözümlen­mesi için beni görevlendirdi. Ben de bilginize sunduğum bu görüşten esinlenerek düşündüğüm biçimi saptadım. Onu önereceğim. Önerim kabul olunursa güçlü ve tutarlı bir hü­kümet kurulabilecektir. Devletimizin biçimini ve niteliğini saptayan ve hepimiz için kutsal olan Anayasamızın kimi yerlerini açıklığa kavuşturmak gereklidir. Öneri şudur dedikten sonra, bilinen tasarıyı okutmak üzere yazmanlar­dan birine uzatarak kürsüden ayrıldım.

Önerimin niteliği anlaşıldıktan sonra tartışmalar baş­ladı:

Sabit Bey (Erzincan) - Böylece hükümet kurma yön­temini benimsiyorum. Ancak, Anayasanın değiştirilmesi önerisi ile bugünkü bunalım giderilemez. Biz şimdi bir ba­kanlar kurulu başkanı seçelim. Anayasanın değiştirilmesini sonra düşünürüz.

Hazım Bey (Niğde ) - Anayasayı biz yapabilir miyiz? Sanırım yapamayız. Yetkimiz varsa bu, partide olmaz. Par­tide görüşüldükten sonra açık oturumda kimse söz söyleye­miyor. Ulusun varlığı ile ilgili yasalara burada kesin bir biçim verilmesinden yana değilim. Bu gibi yasalar açık o­turumda ve serbestçe görüşülmeli. Her şeyden önce hükü­met bunalımını çözümleyelim.

Yunus Nadi Bey - (Hazım Bey’i yanıtlayarak). Her ülke ilk kez Anayasa yaparken bu iş için bir Kurucu Meclis kur­muştur. Bizde ise bu gibi işlerde ayrıca kurucu meclis kurula­cağı açıkça belirtilmemiştir. Bizde her zaman bu gibi değişiklikler olmuştur. Bizden önceki Türkiye Büyük Millet Meclisi de bu yolda yürümüştür. Buna yetkimiz vardır. Duraksama­yalım. Şimdi biz, hükümet bunalımının giderilmesini Başkan Paşa Hazretlerine bıraktık. O da bize, bu öneriyi getirdi. Bu öneride gösterilen yöntemi, bütün arkadaşlar ayrı ayrı düşünmüştür. Şimdi bunu saptamak gereklidir. Önerilen biçim şimdi de yürürlüktedir. Bunu açıklayıp daha belirli olarak saptayacağız.

Vehbi Bey (Balıkesir) - Şimdiye değin görüşüldüğü­nü duyduğumuz Anayasadan bizim bir bilgimiz yoktur. Gerçekte gazetelerde gördük. Bu yeter mi? Onun için, biz önce bunu, bir bütün olarak görüşmek üzere sonraya bırakıp bunalımı giderelim.

Halil Bey - Anayasayı değiştirmeye ve yeniden yap­maya yetkimiz vardır. Ama, bu değişiklikler gerçekten yurdumuzun ve ulusumuzun mutluluğunu sağlar mı? Bunu söylemek gerekir. Bunu, hukukçu, hukuk bilgini olan arkadaşlarımız gelsinler, açıklasınlar. Açıklama ya­pılmadıkça bunun, hemen çözümlenmesinden yana de­ğilim.

Üyelerden biri - Anayasa öyle bir çırpıda değiştirilemez.

Hamdullah Suphi Bey (İstanbul) - Dört yıl önce, ayrı ayrı seçimlerin kötülüğünü söylemiştim. Bugün de yine o zamanki durum ortaya çıktı. Gazi Paşa’nın önerisine gelince, bu yeni değildir. Dört yıl önce yapılan bir yasaya daha açık bir biçim verilmektedir. Durum da bu olduğuna göre, buna karşı söz söyleyecekler gelsin, düşüncelerini söylesinler. Ama, uzun uzadıya beklemeye zamanımız yoktur.

Ragıp Bey (Kütahya) - Yasaların en iyisi olaylardan ve gereksemeden doğanıdır. Gerekseme ise ortadadır. Anayasa tamamlanmalıdır, açıklığa kavuşturulmalıdır. Önerinin hemen görüşülmesine geçelim.

Adalet Bakanı Rahmetli Seyit Bey - Önerilen tasarı yeni bir şey değildir. Yürürlükteki Anayasanın açıklanıp saptanmasıdır. Yasaları gerekseme yapar, kuramlar yap­maz. Zaman ve olaylar her şeye etkendir. Gelişim kuralı, değişmez, kesin bir kuraldır. Önerilen tasarıda bir yenilik yoktur. Anayasayı daha belirli ve açık bir duruma getirir­sek, kuşkusuz ulusumuzun ve yurdumuzun yararına daha uygun iş görmüş oluruz.

 HÜKÜMETİMİZİN BİÇİMİ KESİNLİKLE CUMHURİYET OLACAKTIR

Abidin Bey (Manisa) - (Rahmetli Sey’it Bey’in görüşüne yanıt olarak) Önce hükümet bunalımını giderelim.

Eyüp Sabri Efendi (Konya) - Biz Gazi Paşa Hazret­lerini yargıcı yaptık. “Bizim, Anayasayı değiştirmeye yetkimiz yok.” demek, türeye aykırı bir Meclis olduğumuzu kabul etmek demektir. Meclisin Anayasayı değiştirme yetkisi apaçaktır. Hükümetimizin biçimi kesinlikle cumhu­riyet olacaktır.

Bundan sonra İsmet Paşa söz alarak şu yolda bir konuşma yaptı:

“Parti Başkanının önerisini kabule kesin gerekseme vardır. Bütün dünya bizim, bir hükümet biçimi görüş­tüğümüzü biliyor. Bu görüşmelerimizi bir sonuca bağlamamak, güçsüzlüğü ve düzensizliği sürdürmekten başka bir şey değildir. Daha önce geçen bir olayı anlatayım. Avrupa siyasa adamları bu konuda beni uyardılar: Dev­letinizin başkanı yoktur. Şimdiki başkanınız, Meclis baş­kanıdır. Demek ki siz, ayrı bir başkan bekliyorsunuz.” dediler. Avrupa düşüncesi işte budur. Oysa biz böyle düşünmüyoruz. Ulus, egemenliğine ve yazgısına kendisi el koymuştur. Öyle ise, bunu yasa ile belirtmekten neye çekiniyoruz? Cumhurbaşkanı olmadan, başbakan seçme önerisi yasa dışı olur. Bunda kuşkuya yer yoktur. Baş­bakanı yasal olarak seçebilmek için Gazi Paşa Hazret­lerinin önerisinin yasalaşması gerekir. Genel güçsüzlüğün sürdürülmesi doğru değildir. Partinin, bütün ulusa karşı yüklendiği sorumluluğun gereklerine göre iş yapması zorunludur.”

İsmet Paşa’dan sonra, rahmetli Abdurrahman Şeref Bey yaptığı konuşma arasında şu sözleri de söyledi

“Hükümet biçimlerini birer birer saymak gereksiz­dir. Egemenlik sınırsız ve koşulsuz ulusundur.” dedikten sonra, “Kime sorarsanız sorunuz, bu, cumhuriyettir. Doğan çocuğun adıdır. Ama, bu ad kimilerine hoş gelmezmiş, varsın gelmesin!”

Bundan sonra Yusuf Kemal Bey, öneriyi kabul et­menin gerekli olduğunu belirten uzun bilgiler verdi, görüş­lerini açıkladı. Sonra: “Bunun hemen yasalaşması için gerekli işlemin yapılmasını öneririm.” dedi.

 ÖNERİM PARTİ GRUBUNDA VE HEMEN ARKASINDAN MECLİSTE GÖRÜŞÜLEREK “YAŞASIN CUMHURİYET” SESLERİ ARASINDA KABUL OLUNDU

Abdullah Azmi Efendi’nin: “Bu iş çok önemlidir. Bu konu yeterince görüşülmedi, daha görüşülsün!” diye bağırmasına karşın, görüşmenin yeterliği kabul olundu. Ondan sonra önerinin tümü ve arkasından maddeleri birer birer okunarak görüşülüp kabul edildi.

Baylar, Parti toplantısına son verildi ve hemen Meclis toplantısı açıldı Saat öğleden sonra altı idi. Tasan Ana­yasa Yarkurulunca, yöntem gereği incelenerek, tutanağı hazırlanırken , Meclis başka işlerle uğraştı. En sonu, baş­kanlık yerinde bulunan Başkan Vekili İsmet Bey, Meclise bu bilgiyi verdi: “Anayasa    Yarkurulu, Anayasanın değiştirilmesi ile ilgili tasarının ivedilikle ve öncelikle görüşülmesini öneriyor.” “Kabul!” sesleri üzerine, tutanak okundu. Önerildiği üzere, ivedilikle görüşüldü. Sonunda yasa, birçok milletvekillerinin “Yaşasın Cumhuriyet!” diye alkışlanan sözleriyle kabul edildi.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ BAŞKANLIĞINA, TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ OYBİRLİĞİYLE BENİ SEÇTİ

Ondan sonra, cumhurbaşkanı seçilmesi için Meclisin oyuna başvuruldu. Toplanan oyların sonucunu, başkanlık yerinde bulunan İsmet Bey, Meclise şöylece bildirdi:

“Türkiye Cumhuriyeti Başkanlığı seçimi için yapılan oylamaya yüz elli sekiz kişi katılmış ve cumhurbaşkanlığına, yüz elli sekiz üye, oybirliği ile Ankara Milletvekili Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerini seçmişlerdir.”

       Baylar, seçimden hemen sonra Mecliste yaptığım konuşmayı Tutanak Dergisi’nde okumuşsunuzdur. Ancak, tarihsel bir anıyı canlandırmak için izin verirseniz, o ko­nuşmamı burada da olduğu gibi bilginize sunayım:

Sayın arkadaşlarım, önemli ve dünya çapındaki olağan­üstü olaylar karşısında saygıdeğer ulusumuzun gerçek uyanık­lığına ve tetikliğine değerli bir belge olan Anayasamızın kimi maddelerini açıklamak için özel yarkurulca yüksek kurulunuza önerilen yasa tasarısının kabulü dolayısıyla, Türkiye Devletinin öteden beri dünyaca bilinen, bilinmesi gereken niteliği, uluslararası belli adıyla adlandırıldı. Bunun doğal gereği olmak üzere, bu güne değin doğrudan doğruya Meclisin Başkanlığında bulundurduğunuz arkadaşı­nıza yaptırdığınız görevi, Cumhurbaşkanı sanıyla yine bu arkadaşınıza, bana verdiniz. Bu seçim dolayısıyla şimdiye dek benim için gösterdiğiniz sevgiyi, yakınlığı ve gü­veni bir kez daha göstermekle yüksek değerbilirliğinizi tanıtlamış oluyorsunuz. Bundan dolayı yüce Kurulunuza gönlümün bütün içtenliğiyle teşekkürlerimi sunarım.

Baylar, yüzyıllardan beri doğuda kıyım ve haksızlığa uğrayan ulusumuz, Türk ulusu, gerçekte yaratılışında bulunan erdemlerden yoksun sayılıyordu.

Son yıllarda ulusumuzun edimli olarak gösterdiği yetenek, anıklık ve anlayış; kendisi için kötü sanıda bulunan­ların ne denli aymaz ve ne denli gerçeği görmekten uzak, dış görünüşe önem veren kimseler olduğunu pek güzel tanıtladı. Ulusumuz, kendisinde bulunan nitelikleri ve değeri, hü­kümetin yeni adıyla, uygarlık dünyasına çok daha kolay gösterebilecektir. Türkiye Cumburiyeti, dünya devletleri arasındaki yerine yaraşır olduğunu, başaracağı işlerle tanıtlayacaktır .

Arkadaşlar, bu yüce kuruluşu yaratan Türk Ulusu­nun son dört yıl içinde kazandığı utku, bundan sonra da birkaç kat olmak üzere görülecektir. Bana gösterdiğiniz bu güven ve inana yaraşır işler görebilmek için pek önemli saydığım bir noktadaki gereksemeyi bildirmek zorunda­dayım. Bu da, Yüce Kurulunuzun bana karşı olan sevgisini, güvenini ve yardımını sürdürmesidir. Ancak böylelikle ve Tanrı’nın yardımıyla bana verdiğiniz ve ve­receğiniz görevleri iyi bir biçimde yapabileceğimi umarım.

Her zaman saym arkadaşlarımın ellerine çok içtenlikle ve sıkıca yapışarak, onların varlıklarının bana ne denli gerekli olduğunu bir an bile unutmayarak çalışacağım. Her zaman, ulusun sevgisine dayanarak hep birlikte ileriye gidece­ğiz. Türkiye Cumhuriyeti mutlu, başanlı ve utkulu olacaktır.

Baylar, Meclisçe Cumhuriyeti kabul karan 29/30 Ekim 1923 gecesi saat 8 .30’da verildi. Onbeş dakika sonra, yani 8.45’te cumhurbaşkanı seçimi yapıldı. Durum o gece bütün ülkeye bildirildi ve her yerde, gece yarısından sonra, yüz bir kez top atılarak halka duyuruldu.

        İlk hükümeti İsmet Paşa’nın kurduğunu ve Meclis Başkanlığına Fethi Bey’in seçildiğini bilirsiniz.

CUMHURİYETİN KURULUŞU ÜZERİNE ULUSUN DUYDUĞU GENEL VE İÇTEN SEVİNCE KATILMAKTAN ÇEKİNENLER

 Baylar, Cumhuriyetin kuruluşu bütün ulusu sevin­dirdi. Her yerde parlak sevinç gösterileri yapıldı. Yalnız İstanbul’da çıkan iki üç gazete ile İstanbul’da toplanan birtakım kişiler ulusun genel ve içten gelen sevincine katıl­maktan çekindi, kaygıya düştü; Cumhuriyetin kurulu­şunda ön ayak olanları eleştirmeye başladı. Söz konusu ga­zetelerin ve kişilerin, Cumhuriyetin kuruluşunu nasıl kar­şıladıklarını anlamak için, yalnız o günlerdeki yayınları gözden geçirmek yeter.

Örneğin, “Yaşasın Cumhuriyet” başlığı altındaki yazılar bile cumhuriyetin yadsınacak bir biçimde kurulup halka duyurulduğunu; bunda, “sıkboğaza getirilmiş gibi bir durum” sezildiğini yayıyordu, Bu yazıları yazan şu düşünceleri ileri sürüyordu: “... Şöyle olacağı, böyle olacağı söylenip dururken, öte yandan birdenbire, birkaç saat içinde, Anayasa değişikliği yapılıvermesi en yumuşak deyimiyle olağandışı bir davranıştır.”

Bizim yaptığımız iş, “uygarlık dünyasını anlamış, okumuş, incelemiş, devlet yönetiminde yeterlik kazanmış kafalardan çıkacak düşünce sonucu” değilmiş...

Cumhuriyetin ilanını Meclisin alkışlarla kabul etmesi, ulusun, toplarla kutlaması eleştiriliyor; deniliyordu ki: “Cumhuriyet alkış ile, dua ile, şenlik ve bayram yapmakla yaşamaz. Cumhuriyet bir büyülü değnek değildir. Millet Meclisinde bir büyü yapıldı. Bundan sonra her iş kendili­ğinden düzelecek, her derdin çaresi kendiliğinden buluna­cak değildir.”

“Ben cumhuriyetçiyim.” diyenlerin, cumhuriyetin ku­rulduğu gün, kalemlerinden çıkacak sözler bunlar mı olmalıydı? En iyi hükümet biçiminin cumhuriyetten başka bir şey olamayacağına inandığı savında bulunanların: “Cumhuriyet sözcüğüne bir put gibi tapmam.” demelerin­deki anlam ve amaç ne idi?

Meclis toplantı halinde bulunmadığı zaman, onun güvenoyu verdiği bir hükümetin düşürüleceği gibi bir kuruntuyu kamuoyunda canlandırıp: “Böyle bir hak padişahlara bile verilmemişti. Şimdi o hak Cumhurbaşka­nına mı veriliyor ?” sorusu kime ve hangi amaçla yönelti­1iyordu ?

Bu yazıları yazanın amacı, cumhuriyeti halka sevdir­mek mi, yoksa bunun put gibi tapılacak bir şey olmadığını anlatmak mı idi? “Cumhuriyet, bize yönetim biçiminin değişmesiyle birlikte kafa değişikliği de getiriyor mu? Bakanlar Kuruluna girecek kişilere birer devlet adamı kafası armağan ediyor mu?” sözleriyle daha ilk ağızda cumhuriyetin değerini, önemini azaltmaya kalkışmak, cumhuriyetçiyim diyenlerden beklenebilir miydi?

En küçük bir esintiden bile korunması gereken yav­ruyu, onu bakıp büyüttüğünü söyleyenlerin böyle hırpala­ması doğru muydu?

Bu düşünceleri kapsayan gazetenin başka bir sayfa­sında “Türkiye Cumhuriyetinin İlanı” başlığı altında yer alan birçok sözler arasında: “... bu yeni evreye ulaşan Türk Ulusu, burada uzunca bir süre dirlik içinde dinlenebilecek; burası onun için bir canlılık ve güç, bir erinç ve mutluluk kaynağı olabilecek mi? Bu evrede, toplumsal yapısını bozmadan onu kucaklayabilecek bir çerçeve ni­teliği var mıdır? Cumhuriyet, olayların zorlaması üze­rine Türk Ulusunun çaresizlikten kaçıp sığındığı bir sa­çak altı mı olacak?..” gibi kaygı ve umutsuzluk veren sözlerin zarnanı mıydı?

Cumhuriyetin umut, erinç ve mutluluk getireceğinde kuşkusu ve kaygısı olan kişi; umut, erinç ve mutluluğu nereden, hangi kaynaktan bekliyordu? Cumhuriyetin, ulusumuzun toplumsal yapısını bozabileceği düşüncesi, cumhuriyeti benimseyen kişilerin kafasında nasıl yer bulabiliyordu?

Başka bir gazetecide: “Baylar, ivedi gösteriyorsunuz!” diye bağırmaya başladı.

Bu gazeteci bay, ulusu şu sözlerle kışkırtıyordu: “...bunalım, basbayağı yeni bir bakanlar kurulu seçmekle giderilecek yerde, tersine son günlerin bütün gürültülerine karşın, yine kimsenin yakında kurulacağını düşünmediği cumhuriyetin, pek olumlu, pek kesin ve pek ivedi olarak ortaya çıkmasına yol açmıştır.

Cumhuriyetin yakın bir zamanda kurulacağını dü­şünmeyen, yalnız kamuoyu değildi; belki Ankara’da en önemli ve en yetkili katlarda bulunan kimi kişiler de böyle bir olasılığı akıllarına bile getirmiyorlardı.”

Bu sözlerle açıkça ortaya konulmaktadır ki, son günlerin bütün gürültüleri, cumhuriyetin ilanına engel olmak içinmiş. Bu amacı güdenlerin, “karar almakta ive­dilik” görmeleri doğaldı. Ama, “Kamuoyunun da bu görüşte kendileriyle birlik olduğunu” sanmaları yanlıştı.

Gazetesini: “Balonu uçurdular; ama görünüşe ba­kılırsa ucunu kaçırıyorlar!” ve: “Sular azınca dolap­lar döndüler, ama... ne yönde?” gibi çirkin, bayağı söz­lerle dolduran gazeteci bay şu yolda sesleniyor ve payla­masını sürdürüyordu: “Baylar, devletin adını taktınız, işleri de düzeltebilecek misiniz?”

Bu seslenişle başlayan yazılar, şu satırlarla son buluyordu: “Biricik dilek... yurda ve ulusa yararlı işlere başlanılmasıdır. Eğer dün ilan edilen cumhuriyetin ileri gelenleri ve cumhuriyetçiler bunu yapabileceklerine gü­veniyorlarsa biz de kendilerine, öyle ise ‘cumhuriyetiniz kutlu olsun baylar!’ deriz.”

Bizi alay edercesine kutlayan bu son tümce ile yazar, cumhuriyeti benimsemediğini, onunla ilgisi olmadığını bildiriyor.

Başka bir gazeteci yazar da, cumhuriyetin ilanı dola­yısıyla yaptığı yorum ve eleştiride: “Bizi üzen nokta, Ulusal Önderimizin kişiliğiyle ilgilidir. En büyük ruhlu adamlar bile, kişisel erk kazanmanın çekiciliğine karşı koyamamışlardır.” diyor ve bu görüşünü benim söylev­lerimden aldığı sözlerle destekledikten sonra, Amerika’nın bağımsızlığını sağlayan Vaşington’un nasıl çiftliğine çe­kildiğini ve meclisin, hiçbir kişiyi düşünmeyip yalnız kamu yararını düşünerek, altı yılda anayasayı düzenlediğini ve ondan sonra nasıl Vaşington’a başkanlık verildiğini anlatıyor ve Anayasamızın bu yolla değiştirilmesinde, be­nim ön ayak oluşumu hoş görmüyor.

Bu yazarın ve benzerlerinin, cumhuriyeti kurmak ka­rarının alınışında ve cumhuriyetin kuruluşu ile ilgili ya­sada gördükleri yanlışlık ve eksiklikleri eleştirmelerini iç­tenlikli saymak için çok bön olmak gerekir. Eğer bu yazarlar, cumhuriyetin ilanı günü yaygaralı saldırılara başlamayıp, önce cumhuriyet ilanını iyi gözle görseler, içtenlikle karşılasalardı; kamuoyunu kuşkuya ve düzen­sizliğe sürükleyecek yerde, cumhuriyetin iyi ve onun ilanının pek yerinde olduğunu kamuoyuna aşılayacak yazılar yazsalardı, ondan sonra yapacakları her türlü eleştirinin içtenliğini ileri sürmekte haklı olabilirlerdi. Ama gördüğümüz davranış biçimi böyle olmamıştır.

 RAUF BEY’İN CUMHURİYETİN İLANI ÜZERİNE GAZETECİLERLE KONUŞMASI

Baylar, Rauf Bey de, Cumhuriyetin ilanı dolayı­sıyla, gazetecilerle bir konuşma yapmıştı, Rauf Bey’in Cum­huriyet üzerine düşüncesini ve ulusal egemenlikten ne anladığını belirten konuşmasını, 1 Kasım 1923 günlü Vatan gazetesinde okumuştum.

Vatan ve Tevhit gazetelerinin iyeleri ve başyazarları ile Rauf Bey’in başbaşa vererek düzenledikleri sorulardan ve yanıtlardan birkaçını yeniden, birlikte gözden geçirelim.

Cumhuriyet konusunda, kamuoyunda, beklenmedik bir olay karşısında kalmış olma duygusu varmış. Şimdiye dek yüksek devlet katlarında bulunmuş bir kişi olarak ve İstanbul milletvekili olarak Rauf Bey’in ne düşündüğünü seçmenlerinin sorup öğrenmek hakları imiş.

Baylar, bu soruyu düzenleyenlere biz de bir soru soralım:

Birincisi, kamuoyunun düşüncesini hangi yolla öğren­mişler? İkincisi, İstanbul seçmenleri yalnızca iki gazeteci mi idi, yoksa bütün seçmenler iki gazeteciyi kendi milletvekil­lerinin düşüncesini sormak için vekil mi etmişlerdi? Yoksa bu, Rauf Bey’in “seçmenlerin bu hakkını büyük bir saygı ile kabul edenlerden olduğunu ve kendisini seçerken gös­terdikleri yüksek güven için teşekkür borcu olduğunu ve bu güvene yaraşır kişi olmaya çalışacağını; kendisine verilen milletvekilliği görevini her zaman ve her yerde en iyi bir biçimde yapmak için güç ve yeteneğinin son kertesine dek çalışacağına inanabileceklerini” söylemesine yol açmak için mi idi? Gerçi bir milletvekilinin, seçmenleri için bu yolda konuşması pek uygundur; ancak, yerinde, zamanında ve içtenlikli olursa! Yoksa, cumhuriyet ilanında kamuoyu­nun beklenmedik bir olay karşısında bırakılmış olduğu gibi düzme bir soruya karşı, “Seçmenlerin verdikleri mil­letvekilliği görevini her zaman ve her yerde en iyi bir biçimde yapacağı” yolunda güvence vermeye kalkışmanın anlamı nedir?

Oysa baylar, 29/30 Ekim gecesi İstanbul’da geçmiş olan bir olayı açıklarsam, bütün ulus gibi İstanbul halkının da gerçek duygularının ne olduğunu kolaylıkla anlarsınız. Cumhuriyetin ilan edildiği gece, İstanbul Komutanı Şükrü Naili Paşa’yı İstanbul halkının temsilcileri, Fatih Belediyesinde düzenlenen bir şölene çağırmışlardı. Paşa, ye­mekte iken, Ankara’dan bir buyruk aldı ve onu uygula­madan önce, saygıdeğer İstanbul halkının sayın temsilcilerine okudu. Buyruk şu idi: “Türkiye Büyük Millet Meclisi Cumhuriyet ilanını kararlaştırdı. Bunu yüz bir kez top atımı ile halka duyurunuz!”

 İSTANBUL HALKININ TEMSİLCİLERİ CUMHURİYETİN İLANINI NASIL KARŞILAMIŞLARDI

İstanbul halkının temsilcileri, bu muştulu buyruğu büyük sevinçlerle ve alkışlarla karşıladılar ve hemen bütün İstanbul halkı adına Komutan Paşa’yı ve birbirlerini kut­ladılar. Bu duruma göre, İstanbul’un saygıdeğer halkı adına, İstanbul’un gerçek duygularını başka türlü göstere­rek demeç vermenin ve gösteri yapmanın ne denli saygı­sızca bir davranış olduğu apaçıktır.

Rauf Bey: “Bence, sorunu cumhuriyet sözcüğü üze­rinde incelemek doğru değildir.” diyerek cumhuriyetten söz etmek bile istemiyor.

Rauf Bey’in görüşü: “...ulusumuzun gönenç ve ba­ğımsızlığının dokunulmazlığını ve sevgili yurdumuzun bütünlüğünü sağlayan hükümet biçiminin en uygun biçim olacağı” yolundadır.

Baylar bu sözler, düzenledikleri sorunun yanıtı mıdır? Rauf Bey’e sorulan: “Hangi hükümet biçimi en uygundur?” sorusu mudur? Soru, dediğim gibi olsaydı, o zaman Rauf Bey’in bu sözü uygun bir yanıt olabilirdi. Ama, ondan sonra da Rauf Bey’e şöyle bir soru yöneltmek gerekirdi: Tasarladığımız hükümet biçiminin adı yok mudur? Cumhuriyet, yönetimi, ulusun gönenç ve bağım­sızlığını, yurdun bütünlüğünü sağlayan en uygun yönetim biçimi değil midir? Eğer öyle ise uzun sözleri bir yana bırakarak: “En uygun yönetim biçiminin cumhuriyet olduğu kanısındayım.” deyiver de yanıltmacadan kurtulalım, çünkü, söz konusu edilen Millet Meclisince kabul ve ilan olunan cumhuriyettir. Amacınız, bu ilan olunandan daha uygun bir hükümet biçimi olduğunu sezdirmek ve göstermek ise, onu da söyleyiniz! O yeğlediğiniz yöne­tim biçimi ne olabilir?

Rauf Bey, görüşünü açıkça söylemekten çekiniyor, bilinen birtakım kuramlardan söz ederek: “Hükümetlerin birbirinden ayrılan yalnız iki ilkeye göre iş gördüklerine inanıyorum. Bu iki ilkeden biri saltçılıktır.” diyor ve şöyle bir uslamlama yapıyor: Sözde, padişah ve krallar hak ve yetkilerini Tanrı’dan alırlar ve bu türelliğe dayanarak egemenliklerini yürütürlermiş. Bu yönetim biçiminin sakıncaları görüldüğünden, uluslar ayaklanarak padişah ve kralların yetkilerini sınırlandırıp koşullara bağlamışlar. Son yıllarda ulusumuz da, meşrutiyet için yaptığı uğraşlarla işe başlayıp, kendi işini, kendi bilerek, kendi görerek, kendi karar vererek başarmak ereğine doğru yürümüş. İttihat ve Terakki, Meclis dağıtma hakkını verdirmiş. Vahdettin bu haktan yararlanarak Meclisi dağıtmış ve bilinen yıkımlar olmuş. Bundan dolayı, saltçılığı ve tek kişi egemenliğini tutmak doğru değilmiş.

Rauf Bey: “Ulus, yazgısını kendinden başka bir kimseye bırakmayı küçüklük saydı.” dedikten sonra: “Ulusun, ulusal egemenliği sınırsız ve koşulsuz olarak yürüten Büyük Millet Meclisini, kurucu meclis gibi seçtiği ve yönetim biçiminin söz konusu edilen biçimlerden ikincisi ve en sağlamı, en doğrusu olduğu” kanısında bulunduğunu söylüyor... Daha sonra Rauf Bey, şu düşünceleri ileri sürüyor:

“Ad değişikliğinin amacı ve ereği değiştireceğini sanmıyorum. Bundan başka, önceki bir hükümet biçiminin yerini alan yeni biçimin beğenilip benimsenebilmesi ancak bir koşula bağlıdır. O koşul da, gideni arattırmayacak biçimde, halkın büyük çoğunluğunun isteklerine uygun davranıldığının ve saygınlığının güven altına alındığını göstermek ve tanıtlamaktır. Yoksa, ad değiştirmekle, ya da üstyapıda biçim değiştirmekle gerçek gereksemelerin karşılanmış olacağını sanmak, özellikle en yakın bir geçmişte gördüğümüz en acı deneylerden sonra, çok büyük bir yanılgı olur.”

Baylar, Rauf Bey’in düşünce ve görüşlerini açıklayıp saptayan bu sözler üzerinde biraz durmak isterim. Rauf Bey, yetkileri sınırsız ve koşulsuz olan, Millet Meclisini de dağıtabilen tek kişi egemenliğinden yana değildir. Rauf Bey, öyle bir hükümet biçimi istiyor ki, Millet Meclisi kurucu meclis niteliğinde olsun ve ulusal egemenliği sınırsız ve koşulsuz olarak yürütsün. Bu hükümet biçimini biraz daha açalım. Rauf Bey demek istiyor ki: “Cumhuriyet ilanından önceki biçim, en uygun hükümet biçimidir.” Gerçekten, Rauf Bey’in uzun sözlerle anlatmaya çalıştığı 20 Ocak 1921 günlü Anayasanın üçüncü maddesi kapsamıdır. O madde şudur: “Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisince yönetilir ve hükümeti, Büyük Millet Meclisi Hükümeti adını taşır.”

 CUMHURİYETİN İLANIYLA BOŞA ÇIKAN UMUTLAR

 Bilirsiniz ki bu Anayasaya göre Meclis Başkanı, Meclis adına imza atmaya, Bakanlar Kurulu kararlarını onaylamaya  yetkilidir ve Bakanlar Kurulunun doğal başkanıdır; ama, devletin başkanı olduğunu belirtir açık bir söz ve yasa buyruğu yoktur. Bu Anayasanın saptandığı günlerdeki genel koşullar ve görüşler düşünülürse, önemli ve köklü bir noktanın yasada boş bırakılmış olmasındaki zorunluk kendiliğinden anlaşılır. Bu belirsizlik, Meclis ve Meclis Hükümeti bulunmakla birlikte devlet başkanlığının, padişahlık kaldırıldıktan sonra, halifelik katında belirdiği düşünce ve inancında bulunanları, cumhuriyetin ilanı gününe değin umut içinde yaşattı. Buna göre Rauf Bey’in, en doğru olduğunu ileri sürdüğü hükümet biçiminde, halifeyi devlet başkanı olarak da gördüğü kuşku götürmez. İşte cumhuriyetin ilanı üzerine, Rauf Bey’i ve kendisi gibi düşünenleri kaygıya ve çırpınmaya sürükleyen gerçek neden, devlet başkanlığı katına cumhurbaşkanının getirilmiş olmasıdır. Gerçekten: “Cumhurbaşkanı devletin başkanıdır.” denildikten sonra, halifeye verilecek kimliği ve yetkiyi sağlamak için uğraşan ve onun okşayıcı sözlerini Tanrı kayrası sayarak kıvananların umut kırıklığına uğramalarını ve üzülüp kaygılanmalarını olağan görmek gerekir.

Rauf Bey’in, cumhuriyete karşı olduğunu açık söylememekle birlikte, cumhuriyetin ilan edildiği bir günde, onun beğenilip kalımlı olabilmesi için, birtakım koşulların gerçekleştiğini tanıtlamak gereğinden söz etmesi, cumhuriyet yönetimi ile ulusun mutluluğunun sağlanacağına güveni olmadığını açıkça göstermiyor mu?

Rauf Bey, yapılan işin yalnız bir ad değiştirmekten ve üstyapıda biçim değiştirmekten başka bir şey olmadığını söyleyerek cumhuriyeti ilan etmenin, çocukça ve ivedili bir davranış olduğunu anlatmaya çalışmakta ve: “Cumhuriyet yönetimiyle gerçek gereksemelerin karşılanmış olacağını sanmak... çok büyük bir yanılgı olur.” demekle, cumhuriyet yönetimine en denli ilgisiz ve ondan ne denli uzak olduğunu tanıtlamıyor mu? Rauf Bey, son kanısı pekiştirmek için “en yakın bir geçmişte gördüğümüz en acı deneyler”i anımsatıyor. Baylar, bu anımsatma ile kamuoyuna ne anlatılmak isteniyor? Ulus neden sakındırılmak isteniyor? Bunu anlamak güç değildir sanırım. Rauf Bey, aklınca, devlet başkanlığı katına halifenin oturması sağlanıncaya dek bu kata başka bir sanla, başka birinin oturmamasını güven altına almak istiyor; Bu kata başka biri oturmuş olduğuna göre de, bu işten dönülmesini sağlamak için kamuoyunu gericiliğe özendiriyor. Cumhuriyetin kabulünde, çok büyük yanılgı olabileceğini ileri süren kişiye göre, yanılgının neresinden dönülürse kazanç sayılmalıdır. Rauf Bey, cumhuriyetin kabul ve ilan edilmesi noktasına değindiği zaman şöyle diyor: “... Görüşleri dağıttılar. Sonra, cumhuriyetin bir günde kararlaştırılıp ilan edilmesi üzerine halkta, sorumsuz kişilerce düzenlenen bir yönetim biçiminin bir oldubittiye getirildiği düşünce ve kaygısı uyandı. Bu kaygı, pek doğal görülmeli ve bundan, halkımızın geçmiş olaylardan ders aldığını ve uyanıklık kazandığını anlayarak kıvanç duyulmalıdır. Ben kişisel olarak kıvanç duyuyorum.”

Baylar, cumhuriyeti bir günde kabul ve ilan eden, Rauf Bey’in de pek güzel tanımlayıp nitelediği üzere: “Kurtuluş Savaşımızın biricik temel taşı olan ve ulusal egemenliği sınırsız ve koşulsuz olarak yürütmekte yüksek güç ve yetenek gösterip savaşı olumlu sonuca ulaştıran, Büyük Millet Meclisi” idi. Söz konusu ettiği sorumsuz kişilerden amacı, eğer Meclis kamuoyunu cumhuriyet ilanına yönelten ve Meclise bu konuda öneride bulunan kişi ise, o ben idim. Onun ben olduğumu, herkesten daha iyi Rauf Bey’in anlayabileceğini kabul etmekte yanlışlık yoktur. Eğer bunda yanlışlık varsa, “yıllardan beri aramızda sürüp giden arkadaşlık ve kardeşlik duygularından başka, karşılıklı güven de bulunduğunu ve bana karşı yüksek saygı beslediğini” söyleyen Rauf Bey’in, beni hiç tanımamış olduğu yargısına varmak gerekir.

Benim girişimlerimi ve yaptığım işleri, halkta kaygı uyandırıcı nitelikte saymak; sevinç gösterilerinde bulunan halk adına, gereksiz olarak, tersini söylemek, halka bu kaygıları yapay olarak aşılamaya kalkışmaktır. “Halkın geçmiş olaylardan ders aldığını ve uyanıklık kazandığını anlayarak kıvanç duyulmalıdır. Ben kişisel olarak kıvanç duyuyorum.” diyen Rauf Bey’e bundan yararlanarak bir nokta anımsatılabilir. Halkta uyanıklık ve tetiklik duygularını geliştirmeye ömrünü adamış bir kişiye karşı böyle konuşulmazdı; halkta, bu duyguların uyandığını görmekle kendisinin benden çok kıvanç duyduğunu söylemeye ne hakkı ve ne de yetkisi vardı. Rauf Bey, düşmanların bütün yurda girmesine yol açabilecek Mondoros Ateşkes Anlaşmasının ordu güdümü ile ilgili maddesini oldubitti biçiminde kabul ettiği zaman, ulusun ne denli içten yaralandığını ve kaygılandığını anladı mı? Son zamana değin, cumhuriyetin ilanının ertesi günü bile, resminin altına, kendisini tutanlarca “Mondoros Ateşkes Anlaşmasını imzalayan ama Lozan Antlaşmasıyla da öcünü alan Rauf Bey” basmakalıp sözleri yazılarak boyuna propagandası yapılan bu kişi, Türk Ulusunun gerçek isteklerini, içten gelen duygularını bizden daha çok anladığını, o istekler ve duygularla bizden daha çok ilgilendiğini savlayacak ölçüde ileri gitmemelidir.

Rauf Bey, demecinin bir yerinde diyor ki: “Sorumlu devlet adamları, bu gerçekler (yani cumhuriyet ilanının gerekçesi) üzerinde en yetkili görüşme ve karar yeri olan Yüksek Meclis aracılığı ile ulusu aydınlatacak ve gönüllerdeki kaygıyı giderecektir; çünkü bunu bilmek kamunun doğal bir hakkıdır.”

Baylar, bu sözler akla yatkın değildir. Bir kez, Rauf Bey de demiyor mu ki: “Ulusal egemenliği sınırsız ve koşulsuz olarak yürüten Meclistir.” Öyleyse hangi sorumlu devlet adamları, Millet Meclisini, türeye tam uygun ve yüksek bir karar alıp onu gerekçesiyle birlikte yayımlamış olmasından dolayı sorguya çekecektir? Bir ülkede, bir toplumda, bir devrim yapıldığı zaman kuşkusuz onun gerekçesi vardır. Ancak o devrimi yapanlar, inanmak istemeyen direngen karşıcıllarını inandırmak zorunda mıdır? Kuşkusuz cumhuriyetten yana olanlar da cumhuriyete karşı olanlar da vardır. Yana olanlar, niçin ve ne gibi inançlara ve düşüncelere dayanarak cumhuriyeti kurduklarını, karşı olanlara anlatarak inançlarının ve yaptıkları işlerin yerin deliğini tanıtlamak isteseler de, onları, bile bile yaptıkları bu direnmeden vazgeçirebilecekleri kabul olunur mu? Doğallıkla cumhuriyetçiler, ellerinden gelirse ülkülerini herhangi bir yolla; ayaklanma ile, devrimle ya da kamuca beğenilecek başka yollarla gerçekleştirirler. Bu, ülke devrimcilerinin ödevidir. Buna karşı, direnmeler, yaygaralar ve geriletici girişimler de, karşıcılların yapmaktan geri durmayacakları davranışlardır: Cumhuriyet yönetimimizin ilanında, Rauf Bey ve benzerlerinin yaptıkları gibi.

 CUMHURİYETİN İLANI ÜZERİNE HALİFEYE VERİLMEK İSTENEN ROL VE HALİFE İÇİN YAPILAN YAYIN

 Baylar, o günlerde İstanbul’da bulunan Ordu Müfettişlerimiz de, gazetelere demeç vererek, çeşitli nedenlerle düzenlenen şölenlerde söylevler çekerek duygularını belirtiyorlardı. Cumhuriyetin ilanı üzerine İstanbul’da kimi kişiler ve kimi gazeteciler, Halifeye de bir rol vermek istediğine kapıldılar. Halifenin görevden çekildiği ya da çekileceği üzerine gazetelerde söylentiler, yalanlamalar yayımlandı.

Sonra dedi ki: “Öğrendiğimize göre, sorun, bir söylenti niteliğinde olmadığı gibi, bir yalanlama ile çözümlenecek ölçüde önemsiz de değildir. Gerçek olan bir yön vardır ki, o da cumhuriyet ilanının yeniden bir halifelik sorunu ortaya çıkarmış olmasıdır.”

“Halife, yazı masalarının başına oturup (!), Vatan gazetesi yazarına demeç vermiştir.” denilerek; Halifenin bütün Müslümanlarca sevgi gördüğü, Asya’nın en uzak köşelerine varıncaya dek Müslüman ülkelerinden binlerce mektup ve telyazısı aldığı; birçok yerlerden kendisini görmeye kurullar geldiği yolunda sözlerle halifelik katının kolay kolay sarsılır bir kat olmadığı anlatılmaya çalışıldıktan sonra, bütün Müslümanlar, “istemeyiz” demedikçe Halifenin görevinden çekilmeyeceği ilan olunuyordu. Ayrıca, “Hükümet birçok içişlerini düzenlemekle uğraştığından, şimdiye değin halifelik görevlerini saptayamamıştır. Hükümetin iç sorunlara çok dalmış olduğunu Müslümanlık dünyası da kuşkusuz bilir ve şimdiye değin halifelik görevlerinin saptanamamasını olağan sayar.” tümceleriyle biz, halifelik görevlerini saptamaya çağrılıyorduk ve şimdiye değin bunu yapmadığımızı hoş gören Müslümanlık dünyasının bundan sonra hoş görmeyeceği de bildirilerek, bize bir çeşit gözdağı veriliyordu. Bir yandan da, bu konuda bize etki yapması için Müslümanlık dünyasının dikkati çekilmek isteniyordu. 9 Kasım 1923 günlü Vatan gazetesinde okuduğumuz bu yazıları 10 Kasım 1923 günlü Tanin gazetesinde, Halifeye yazılan bir açık mektup izledi. Lütfi Fikri Bey’in yazdığı bu mektupta, Halifenin görevden çekildiği söylentilerinden ulusun ne denli üzüntü ve acı duyduğunu tanıtlamak için bur vapur öyküsü uydurulmuştu. Vapurda oturanların, Halifenin görevden çekildiğini duyunca yüzlerine üzüntü ve kaygı çökmüş. Birbirlerini tanımayanlar içtenlikle görüşmeye ve çok görüşmeye başlamışlar. Ortak kaygıları bunları bir dakikada dost etmiş...

Lütfi Fikri Bey: “Gönül istiyor ki bu çekilme sözü sonsuza değin gömülsün kalsın.” diyor; çünkü: “Dünya için karayazı olur”muş.

Lütfi Fikri Bey, ulusa şunu da aşılıyordu: “Şaşarak ve üzülerek görülüyor ki, bugün şu kutsal hazineye (yani halifeliğe) saldırmak isteyenler, dışardan kimseler, Türkü çekemeyen Müslüman uluslar değildir; biz, Türkler kendimiz, kendi elimizle bu hazinenin elimizden temelli çıkarılmasıyla sonuçlanabilecek girişimlerde bulunuyoruz!”

Baylar, yabancılar, halifeliğe saldırıda bulunmuyorlardı; ama, Türk Ulusu saldırıdan kurtulmuyordu. Halifeliğe saldıranlar, Türkü çekemeyen Müslüman uluslar değildi. Ama, Çanakkale’de, Suriye’de, Irak’ta İngiliz ve Fransız bayrakları altında Türklerle vuruşan Müslüman uluslardı. Bunların, Türk Ulusuna kolaylıkla saldırmak için, ayakta kalması yeğ görülen halifeliğin ortadan kaldırılmasını: “Türklük için kendi kendini öldürmektir.” diye nitelemeleri ve cumhuriyetin amacını: “Halifeliği ortadan kaldırmak için, biz Türkler girişimlerde bulunuyoruz.” sözleriyle açıklayıp ilan etmeleri, kuşku yok ki, etkisiz kalmadı.

Lütfi Fikri Bey’in Tanin’de yayımlanan açık mektubundaki görüşünü, ertesi gün Tanin başyazarı destekledi. 11 Kasım 1923 günlü Tanin’in “Şimdi de Halifelik Sorunu” adlı başyazısı okununca, cumhuriyetin kuruluşuna kaldırılmasını önleyebilmek için çaba göstermeye ve çalışmaya başladıkları anlaşılır. Tanin’in bu yazısında, padişah oğullarının mektupları yayımlanarak, padişah soyundan olan kişiler halka sevdirilmeye çalışılıyor. Ayrıca, padişah soyundan olanların haklarına karşı çirkin saldırılar yapıldığı ve bunu yapanın, partimizin en seçkin takımından olduğu belirtildikten ve Cumhuriyet Hükümetini ulus gözünde kötü göstermek için ne söylemek gerekli ise onlar da yazıldıktan sonra, Halifenin çekileceği söylentisine değinilerek: “Arkadan arkaya verilmiş bir karar karşısındayız.” deniliyor. Sonra da “Millet Meclisinin bu denli özgürlükten yoksun kaldığını, dışarıda verilen kararları yasalaştırmak durumuna düşürüldüğünü görmek gerçekten acı oluyor” sözleriyle Meclis, bize karşı kışkırtılıyor; cumhuriyetin ilanını kabul eden Meclisin hiç olmazsa halifeliğin kaldırılmasını, oldubitti biçiminde kabul etmemesinin sağlanmasına çalışılıyordu.

Tanin başyazarı, halifelik konusundaki görüş ve düşüncesini şu satırlarla saptıyordu: “Halifelik bizden giderse, beş on milyonluk Türkiye Devletinin Müslümanlık dünyası içinde hiç önemi kalmayacağını, Avrupa siyasası karşısında da küçücük ve değersiz bir hükümet durumuna düşeceğimizi anlayabilmek için büyük bir yetenek gerekmez. Ulusseverlik bu mudur? Gönlünde gerçek ulusçuluk duygusu olan her Türk, halifeliğe dört elle sarılmak zorundadır.”

Baylar, halifelik konusundaki düşüncelerimi bundan önce açıkladığım için bu sözleri burada yorumlamaya gerek görmüyorum. Ancak, halifeliğe dört elle sarılmak zorunda bulunan bir yönetim biçiminin cumhuriyet olamayacağını anlayabilmek için de büyük bir yetenek gerekmediğini söylemekle yetineceğim.

Tanin’in incelemekte olduğumuz başyazısının daha bir iki yerine dikkatinizi çekeceğim.

Osmanoğulları soyunca kabul edilmiş ve bundan dolayı sonsuzluğa dek Türkiye’de kalması güven altına girmiş olan halifeliği elden kaçırmak tehlikesini yaratmak, akıl ve yurtseverlik ile, ulusçuluk duygusu ile hiç bağdaşamazmış (!)

Tanin başyazarı, kendisinin cumhuriyetçi olduğunu ilan etmişti. Ama öyle bir cumhuriyetçi ki, onun istediği cumhuriyetin başında halife sanıyla Osmanoğullarından bir kişi bulunacaktır. Yoksa yapılan iş, akıl ve yurtseverlik ile, ulusçuluk duygusu ile hiç bağdaşamazmış. Halifeliği, elimizden hiç alınamayacak biçimde korumakla görevli imişiz. Bu konuda gizlice alınan karar, sonuçsuz kalmalı imiş.

Baylar, bu yazıların anlamı ve bu düşüncelerin amacı bugün kolaylıkla anlaşılmaktadır. Yarın daha açık olarak anlaşılacaktır. Gelecek kuşakların, Türkiye’de cumhuriyetin ilan edildiği gün ona hiç acımadan saldıranların başında, “cumhuriyetçiyim” diyenlerin yer aldığını gördükleri zaman şaşacaklarını hiç sanmayınız! Tersine, Türkiye’nin aydın ve cumhuriyetçi çocukları, böyle cumhuriyetçi geçinmiş olanların gerçek inanışlarını irdeleyip saptamakta hiç de güçlük çekmeyeceklerdir.

Onlar kolaylıkla anlayacaklardır ki, başında çürümüş bir padişah soyunun, halife sanıyla, yerleşip kalmasını zorunlu kılan bir devlette, cumhuriyet ilan olunsa bile, onu yaşatma olanağı yoktur.

Baylar, o günlerde yapılan yayınlarda daha iki nokta vardı: Biri, benim hasta oluşum; öbürü de, rahmetli Enver Paşa’nın Türkistan’daki çalışmaları ve sağ oluşu, Enver Paşa, yurt dışında kaldığı zaman, İslam birliği için çalışıyormuş ve “Halife Damadı” sanını kullanırmış. Dahası, Türkistan’da kazdırdığı bir mührün bir yanına bu sanını da kazdırmış.

Bu iki noktadan da boyuna söz etmek kuşkusuz boşuna değildi.

Baylar, değindiğim bu yayınlar ve birtakım kişilerin durum ve davranışları özet olarak şöyle anlatılabilir: “Temel olan, ulusal egemenliktir. Ulusal egemenlik cumhuriyetin gelişmiş bir biçimidir. Türk Ulusu, ulusal egemenliği elde etti; cumhuriyetin ilanı gereksizdir, yanlıştır. Türkiye’de en doğru yönetim, ulusal egemenlik ilkesinden ayrılmaksızın, cumhuriyet ilan etmeyip, devlet başkanlığında halife sanıyla Osmanoğulları soyundan birini bulunduran meşrutiyet yönetimidir. Nasıl ki, İngiltere’de hem ulusal egemenlik vardır, hem de devlet başkanı bir kraldır ve o kral, Hindistan’ın da imparatorudur.”

Baylar, böyle bir ilke üzerinde birleşmiş olan kişiler, sözleriyle, durumlarıyla, yazılarıyla kendilerini göstermiş gibi idiler. Bu grubun başına Rauf Bey’in seçildiği yargısına varılabilirdi. Çeşitli soy ve inançta olan kişilerin meydana getirdiği grup, Rauf Bey’i amaçlarını açıklayıp savunacak en uygun bir adam olarak görmüşlerdi. Ondan çok büyük şeyler umulabileceği sanısına düşmüşlerdi. Bundan sonradır ki Rauf Bey Ankara’ya geldi Vatan gazetesinin yazdığına göre, büyük bir kalabalık Rauf Bey’i Ankara’ya uğurlamak için toplanmış, Kazım Karabekir Paşa, Refet Paşa, Ali Fuat Paşa, Adnan Bey bu kalabalığın başında gösteriliyordu. Vatan gazetesi bu uğurlamadan söz ederken, Rauf Bey’in Ankara’da, Mecliste izleyeceği siyasayı da ulusa bildiriyordu. Ayrıca gazetede, Rauf Bey’in Meclisteki çalışmalarının yıkıcı ve kişisel olmayacağı, Rauf Bey’in çalışmalarının, yurdun iyiliğini ve esenliğini, yasaların egemenliğini sağlamaya yönelmiş bir çalışma olacağı; Rauf Bey’in Büyük Millet Meclisinde bir esenlik ve düzenlik etmeni olacağı ve yararlı ilkeleri savunacağı açıklanıyordu.

Vatan gazetesi iyesinin, kendiliğinden bu açıklamaları yapmaya ve güvence vermeye yetkili olduğu kuşkusuz kabul edilemezdi. Oysa Rauf Bey, partimiz adına milletvekili olmuştu. Partimiz izlencesine uyacaktı. Partiden çıkmaksızın bağımsız bir siyasa izlememesi gerekirdi. Rauf Bey, daha partiden ayrıldığını bildirmemişti. Bu düşüncede olmadığını, daha sonra partiden ayrılmamakta direnmesiyle de doğrulamıştı. Bunun için, hem partide kalmak ve hem de parti düzen bağını bozmak demek olan kendine özgü bir siyasayı bağımsız olarak gütmek anlaşılır bir şey değildir.

Baylar, bu tutumla varılmak istenilen sonucu anlamak geç ve güç olmadı. İsterseniz bu noktanın aydınlanmasına yarayacak birtakım bilgiler vereyim.

 RAUF BEY’İN ANKARA’YA GELEREK BİRTAKIM PROPAGANDALARLA, PARTİ ÜYELERİNİ BİZE KARŞI KIŞKIRTMAYA KOYULMASI

 Rauf Bey Ankara’ya geldikten sonra, Parti üyeleriyle yakından ve arkadaşça görüşmelere başladı. Ama, bütün görüşme ve konuşmalarda bir erek güttüğü anlaşılıyordu.

Rauf Bey: “Cumhuriyetin ilanında ivedi gösterilmiştir. Bu ivediyi gösterenler sorumsuz kimselerdir. Bu yolda davranışın içyüzünü anlamak gerekir. Meclis, ulusal egemenliği gereği gibi kullanabilmelidir. Gizli amaçlarla yönetilmeye ses çıkarılmazsa nereye varılacağı bilinemez. Cumhuriyetin ilanını zorunlu kılan etmen ne imiş? Cumhuriyetin gerçekten, bizim için yararlı ve gerekli olduğu tanıtlanmalıdır” gibi birtakım propagandalarla, arkadaşlarımızı ve partiyi bize karşı kışkırtmaya koyuldu.

Rauf Bey, İstanbul’daki demecinin sonunda demişti ki: “Meclis ve Hükümet, bu ivedinin akla yatkın ve türeye uygun bir nedeni bulunduğunu ulusa gösterip tanıtlamalıdır ve tanıtlayacaktır.”

Böylece pek güzel anlaşılıyor ki Rauf Bey’in, geceli gündüzlü sürdürdüğü görüşme ve konuşmalardan amacı, Parti ve Meclis üyelerine bu görünüşü benimsetmekti. Bunu başardıktan sonra, cumhuriyetin kuruluşu sorununu yeniden Mecliste söz konusu ettirmek istiyordu. Bununla güttüğü amaç da, Meclis ve Hükümeti, cumhuriyeti ivedilikle ilanda akla yatkın ve türeye uygun bir neden olmadığını tanıtlama zorunda bırakmaktı. Kendi aklınca ve kendisini tutanların inanışına göre, akla yatkın ve türeye uygun bir neden gösterip tanıtlamak güçtü. Akla yatkın ve türeye uygun bir nedene dayanmaksızın cumhuriyetin ilanında ivedilik gösterildiği ve yanılgıya düşüldüğü ortaya çıkacak ve sözde, yanlışlık düzeltilecek!

 RAUF BEY’İN OYNATMAK İSTEDİĞİ OYUNU ANLAYANLARIN KENDİSİNİ BİR PARTİ TOPLANTISINDA SINAVA ÇEKMELERİ

            Baylar, Rauf Bey’in ne yapmak istediğini ve çalışmalarının amacını anlamak için bir haftalık bir süre yetti. Doğallıkla, kim yaparsa yapsın, cumhuriyetçiler bu yolda bir çalışmaya daha çok göz yumamazlardı. Rauf Bey’in oynatmak istediği oyunu anlayanlar, bir parti toplantısında Rauf Bey’i sınava çekmeye karar verdiler. Bu toplantıyı anımsarsınız. Bu toplantıda yapılan görüşmeler de, olduğu gibi yayımlanmıştı. Onu da okumuşsunuzdur. Ben burada o toplantının ayrıntılarına girecek değilim. Yalnız, o görüşmelerin sonucunu gerçek anlamıyla bildirmeye yarayacak birtakım yorumlar yapmayı, kamuoyunun aydınlanması için gerekli ve yararlı görüyorum.

Önce şunu apaçık söylemeliyim ki Rauf Bey, saldırıya geçmek için daha hazırlığını bitirmeye uğraşırken, saldırıya uğramıştır. Gerçi, birtakım gazetelerle yapılan yıkıcı yayınlar, Halifeye ve bir padişah oğluna aldırılan durumlar; Rauf ve Adnan Beyler’le kimi komutanların Halifeyi görmeye gidişleri; Halife ve padişah oğlu için söz söyleyenlere, yazı yazanlara karşı kimi yerlerden yaptırılan onur kırıcı saldırılar, yurt içinde kuşku ve kamuoyunda karışıklık uyandırmaktan geri kalmamıştı. Ama, Mecliste saldırıya geçmek için bunun yeter bulunmadığı; Ankara’da Meclis üyeleri üzerinde de çalışmanın gerekli görüldüğü anlaşılıyordu. İşte bu son hazırlıklar yapılırken, Rauf Bey’den önce davranılıp kendisi sorguya çekilmiştir.

Parti Grubu Başkanlığına bir önerge verdirildi. Parti Grubu Başkanı İsmet Paşa idi. Bu önergede: “Rauf Bey’in İstanbul gazetelerinde çıkan, cumhuriyetin ilanını uygun görmediği yolundaki demecinin cumhuriyeti sarsıntıya uğrattığı ve kendisinin çevresinde karşıcıl bir parti kurulduğu kanısının belirdiği” belirtilerek, durumun Parti Grubunda görüşülmesi önerilmişti.

Partinin toplandığı 22 Kasım 1923 günü ben de, toplantıdan önce, toplantı salonuna bitişik odada bulunuyordum. Rauf Bey yanıma geldi. Benden, görüşmelere karışmamaklığımı rica etti. Çünkü, bana karşı söz söyleyemeyeceğini bildirdi.

Görüşmelere hiç karışmayacağımı ve hiçbir söz söylemek istemediğimi; ancak, Parti Başkanı olarak görüşmelerin gidişini görmek üzere toplantı salonuna gireceğimi bildirdim. Toplantı salonunda da bulunmamaklığımı rica etti. Bunu kabul etmedim.

Rauf Bey’in, benim görüşmelere karışmamı ve toplantıda bulunmamı istemeyişindeki gerçek amaç ne idi? Benim yanımda, ya da benim karşımda konuşmasına ve savlarda bulunmasına engel olan, gerçekten bana olan saygısı mı idi? Buna inanmak doğru olamaz. Benim anladığıma göre Rauf Bey, karşısına İsmet Paşa’yı almak istiyordu. Ben toplantıda bulunmazsam, parti üyeleri arasından kendisini tutanlar çıkabileceğini sanıyordu.

Parti Grubu, İsmet Paşa’nın başkanlığında toplandı. İsmet Paşa, başkan olarak görüşme konusunu açıklayıp önemini belirttikten sonra: “Bugünkü toplantıda benim de söz almam gerekebilir” diyerek başkanlığı başkasına bıraktı.

Önergeyi verenin açıklamasından sonra söz alan Rauf Bey, uzun bir konuşma yaptı.

Rauf Bey, İstanbul’daki demeci dolayısıyla bir yanlış anlama olduğunu ve bunu düzeltmek için arkadaşlarla konuştuğunu söyledikten sonra: “Bizim eğer eleştirmek istediğimiz bir nokta varsa o da yapılan iştir.” dedi.

“Çok iyi dilekle başlanıp uğrunda canlar verilmiş olan çok sağlam ilkelerin, uygulanmasında yapılan yanlışlıklar yüzünden sakatlandığını da, sanırım ki hiçbirimiz düşünüp taşınmadan bir çırpıda yadsıyamayız” sözlerini de, olduğu gibi aktarıyorum.

Şimdi bu iki tümce üzerinde biraz duralım. Rauf Bey’in eleştirmek istediği iş, hangi iştir? Cumhuriyet mi, yoksa cumhuriyetin ilan ediliş biçimi mi? Yapılan iş cumhuriyetin kuruluşudur; ilan biçimi şöyle, ya da böyle olabilir.

Rauf Bey’in “sağlam ilke” dediği cumhuriyet ilkesi midir, yoksa uygulanmasında yapılan yanlışlık yüzünden sakatlanmasından korktuğu cumhuriyet midir?

Baylar, söz konusu olan, cumhuriyetin kendisi ve onun yurtta ilanıdır.

Daha cumhuriyet yönetimini uygulama evrelerinin yanlış olduğunu ileri sürecek kadar zaman geçmemişti. Rauf Bey’in kaygısı cumhuriyet ilanının ertesi günü başlıyor ve iki üç gün geçmeden demek veriyor.

 KAZIM PAŞA’YA: “CUMHURİYETİN İLANINI ÖNLEYEBİLİRSEN YURT İÇİN BÜYÜK İŞLER YAPMIŞ OLURSUN.” DİYEN RAUF BEY HİÇBİR ZAMAN CUMHURİYETÇİ OLAMAZ

            Rauf Bey, demecinin anlamını ve kapsadığı düşünceleri birer yolla çevirip  yorumlayarak dedi ki: “Duygularım, cumhuriyet yönetiminden başka hiçbir yönetimi benimsemediğim yolundadır.” Rauf Bey’in, duygularını böylece açığa vuruşu parti üyelerinin sevinmelerine yol açtı ve “Yaşa” sesleriyle karşılandı.

Rauf Bey’in “yüce duygularım, kutsal duygularım” diye söylediği bu sözler, içtenlikle söylenmiş mi idi ve doğru mu idi? Ben, hiç çekinmeden “hayır!” diyorum, baylar. Çünkü, Ankara’dan ayrılışında, kendisine cumhuriyetten söz açan Kazım Paşa’ya (Meclis Başkanı): “Bunu önleyebilirsen yurt için büyük işler yapmış olursun!” diyenin Rauf Bey olduğunu biliyorum.

Rauf Bey, “cumhuriyeti düzenleyip ilan eden sorumsuzlar” sözüyle birtakım danışman ve uzmanları söz konusu etmek istediğini de bildirerek bunda da yanlış anlama olduğunu anlamak istedi ve: “Böyle olunca benim kullandığım sözlerden, şu ya da bu kişi sorumsuzdur, anlamı çıkarılmasın; bunu benden beklemek doğru değildir” dedi.

Rauf Bey, bu söz çevirme ile de gösteriyordu ki, o günkü parti toplantısında, parti içinde kötü adam durumuna düşmeden, isteklerini söyleyebilmek için gereken noktalarda gerileme ve sözü çevirme yolunu tutmuştu; ama gerçek görüşünden vazgeçmiş değildi. Örneğin, şu sözlere dikkat buyurunuz:

“Türkiye hükümetinin biçimi nedir?” diye sorulan sorulara karşı, anımsarsınız ki, Büyük Başkanımız bu kürsüden olumlu bir yanıt olarak şöyle söylediler:

-         Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti biçimidir.

-         Hangi yönetime benziyor? Dediler.

-         Bize benziyor; çünkü biz, bize benzeriz. Bize özgü yönetimdir, buyurdular.

“Bu, beni içten inandıran en yüksek bir sözdü; buna karşı çıkmak çok güçtür. Buna, dışta ve içte, haktanırlıkla karşı çıkacak adam bulunacağını sanmam. Bu inandırıcı ve büyük sözlerden sonra, böyle bir hükümet bunalımı yüzünden bunu yürütülemez bir hükümet biçimi olarak gösterip de ad değişikliğinden başka bir şey olmayan cumhuriyet sözcüğünün konulmasını ve eskisine bu denli güvendiğimiz, halkın da güvendiği bir hükümet biçiminin işe yaramaz olduğunun bir bunalım zamanında anlaşıldığı ileri sürülerek yeni bir yönetim biçimi getirilmesini doğru bulmuyoruz. Bu duygunun etkisi altında bulunanların gerici olduklarını sanmayacağınıza inanarak söylüyorum: Ya bu da eksik görülürse bunu tamamlayacak bir biçim var mıdır diye duraksayan ve kaygıya düşenler var.”

“... Bir halk ki cumhuriyeti istiyor; bir halk ki ulusal egemenlik sınırsız ve koşulsuz ulusta oldukça yönetimin cumhuriyetten başka bir şey olmadığını biliyor ve bunu istiyor; ama, iyi uygulayamaz da başka bir yönetim biçimine döndürülür, diye üzüntü ve kaygı duyarsa... üzülmek mi gerekir, kıvanmak mı gerekir?”

 PADİŞAHLIKTAN CUMHURİYETE GEÇİŞ VE BU DÖNEMDE İKİ GÖRÜŞÜN ÇARPIŞMASI

            Baylar, padişahlıktan cumhuriyete geçebilmek için, herkesin bildiği üzere, bir geçiş dönemi yaşadık. Bu dönemde iki düşünce ve görüş birbiriyle durmadan çarpıştı. O düşüncelerden biri, padişahlığın sürdürülmesi idi. Bu düşünceyi benimseyenler belli idi. Öbür düşünce, padişahlığa son vererek cumhuriyeti kurmaktı. Bu, bizim düşüncemizdi. Biz düşüncemizi açıkça söylemekte ilk zamanlar sakınca görüyorduk. Ancak, düşüncemizi saklı tutup elverişli bir zamanda uygulayabilmek için, padişahlığı tutanların düşüncelerini yavaş yavaş uygulama alanından uzaklaştırmak zorunda idi. Yeni yasalar yapıldıkça, özellikle Anayasa yapılırken, padişahçılar, padişah ve halifenin hak ve yetkilerinin açıkça belirtilmesi için üsteliyorlardı. Biz, bunun zamanı gelmediğini, ya da gereği olmadığını söyleyerek o yanı kapalı bırakmayı yararlı görüyorduk.

Devletin yönetimini, cumhuriyetten söz etmeksizin, ulusal egemenlik ilkelerine uygun olarak her an cumhuriyete doğru yürüyen bir biçimde derleyip toparlamaya çalışıyorduk.

Büyük Millet Meclisinden daha büyük kat olmadığını, durmadan aşılayarak padişahlık ve halifelik katları olmaksızın da devletin yönetilebileceğini tanıtlamak gerekli idi.

Devlet Başkanlığından söz etmeksizin, onun görevini edimli olarak Meclis Başkanına gördürüyorduk. Meclis Başkanlığı görevini yapan ise, İkinci Başkan idi. Hükümet vardı, ama “Büyük Millet Meclisi Hükümeti” sanını taşıyordu. Hükümeti kuralına göre kurmaktan çekiniyorduk; çünkü padişahçılar, hemen padişahın, yetkisini kullanması gerektiğini ortaya atacaklardı.

İşte, geçiş döneminin bu uğraşına evrelerinde bizim kabul ettirmek zorunda bulunduğumuz orta biçimi, yani Büyük Millet Meclisi Hükümeti biçimin haklı olarak eksik bulan ve meşrutiyet biçiminin açıkça belirtilmesini sağlamaya çalışan padişahçılar, bize karşı çıkıyorlar ve diyorlardı ki: “Bu yapmak istediğiniz hükümet biçimi neye, hangi yönetime benzer?” Amacımızı ve ereğimizi söyletmek için yönetilen bu çeşit sorulara biz de, zamanın gereğine göre yanıtlar vererek padişahçıları susturmak zorunda idik. Böylece verdiğimiz bir yanıtı, Rauf Bey, içten, inandırıcı, yadsınamaz ve karşı çıkılmaz bulduğunu söyleyerek bütün savını ve görüşünü benim o sözlerimle destekliyor. Rauf Bey, “bu inandırıcı ve büyük sözlerden sonra” Büyük Millet Meclisi Hükümeti biçiminin elverişsiz olacağını kabul etmek istemiyor. Bu elverişsiz ise, bu elverişsiz biçimi daha önce kabul ettirenlerin, bu kez kabul ettirdikleri cumhuriyet biçimini de, bir gün eksik görüp başka bir yönetim biçimini ortaya atmalarından kaygılanmak gerekeceği yolunda bir uslamlama yapıyor. Bu uslamlamanın ne denli çürük ve boş sözler olduğu apaçıktır. “Kutsal duyguları, cumhuriyet yönetiminden başka hiçbir yönetimi benimsemediği yolunda” olan bir kişinin, geçiş dönemi için zorunlu olduğunu pek iyi bildiği Büyük Millet Meclisi Hükümeti biçimine saplanıp kalarak, cumhuriyet biçiminin de eksik görüleceği ve başka bir yönetim biçimi araştırılacağı kaygısına düşmesi doğru mudur? Rauf Bey’in burada, cumhuriyetten sonra, başka bir yönetim biçimi derken neyi söylemek istediği bellidir. Rauf Bey demek istiyor ki, cumhuriyeti ilan edenler, böylece Osmanoğullarını devletin başından uzaklaştırdıktan sonra acaba, cumhuriyetten, yine padişahlığa dönerek, kendileri padişah olmayacaklar mı? Bunun tarihte benzerleri yok mu diyenler duraksadılar ve kaygıya düştüler.

Rauf Bey, olduğu gibi bilginize sunduğumuz sözlerinin sonunda, halkın cumhuriyeti istediğimi söylerken: “İstiyor ama, iyi uygulanamaz da...” yolundaki şaşılacak sözleriyle, benim belirttiğim noktayı pek güzel açıklamaktadır.

 İSMET PAŞA’NIN MECLİSTE RAUF BEY’E VERDİĞİ YANITLAR

            Baylar, Rauf Bey’e karşı söz alan ve değerli görüşler ileri süren milletvekilleri çoktu. Bu arada İsmet Paşa da, uzun ve değerli bir konuşma yaptı. İsmet Paşa’nın her zaman okunması yararlı olan kimi sözlerini de bilginize sunacağım.

İsmet Paşa: “Köklü bir devlet biçimi söz konusu olduğu zaman düşüncelerimiz ve duygularımız gizli kalmaz. Gözetleyen bütün bir dünya vardır” dedikten biraz sonra: “Cumhuriyet ilanı, bir ulusun kutsal bir ülküsü, bir ateşi gibi ortalığı sarar. Cumhuriyet ilan olunduğu zaman, cumhuriyete kavuşan ulusun bütün ateşini gösteren her türlü belirtiler ortaya çıkar. Eğer bir ülkede cumhuriyetin ilan olunduğu günlerin üçüncüsünde, beşincisinde, egemenlik hakları kaldırılmış bir padişahoğlu ortaya çıkar da karşı durum alırsa... Dünya ve dünya düşünürleri bu cumhuriyetin gücünden kuşku duyar.” Sözleriyle başlayarak, cumhuriyetin ilanı üzerine İstanbul’da alınan durumun dokuncasını açıkladı.

İsmet Paşa, Rauf Bey’in konuşmasını irdelerken: “Ulusal egemenlik temel ilkedir, diyenlerin bu sözlerinden, kuşku ve kaygıya kapıldıkları anlamını çıkaramayız” dedi. Ondan sonra İsmet Paşa, Rauf Bey’e seslenerek: “Rauf Bey! Siyasa yapıyoruz. Yanlışları bir bir göstermeliyiz. Dahası, siz hiçbir iş adamı gördünüz mü ki, başlarken anaparasını tehlikeye koyduğu inancında olsun ve başarı sağlayamayacağını bile bile parasını tehlikeye atsın. Bir işte başlayan adam, her zaman soncunun iyi olacağına güvenir, öyle başlar. Hele böyle devrim yapıldığı zamanlarda hükümet ileri gelenleri, herhangi bir devlet adamı, ufacık bir kuşku göstermemelidir, bu yanlış olur. Yanıldınız Rauf Beyefendi!” dedi. Bundan sonra İsmet Paşa, Rauf Bey’in: “Üstyapıda biçim değiştirerek devletin yararını sağlamayı ve genel gereksemeleri karşılamayı düşünmek, çok büyük bir yanılgı olur.” Yolundaki sözlerine yanıt verirken: “Büyük yanılgı bu denli duyarlı günlerde, bir noktada toplanması iç güçlerini ve devrim güçlerini şu ya da bu konu üzerinde kuşkuya düşürmektir. Bilerek ya da bilmeyerek, isteyerek ya da istemeyerek, büyük yanılgı budur” dedi.

İsmet Paşa, Rauf Bey’den şunu da sordu: “... Devlet başkanlığı sorununu çözümlemek istiyordunuz. Nasıl çözümleyecektiniz? Kaç çözüm yolu vardı?”

İsmet Paşa, ivedilik savına karşı verdiği yanıtta: “Arkadaşlar” dedi, “doğal sayılan bir sonuç için ivedilik söz konusu olmaz; ancak yanılgı sayılabilecek sonuçlar için ivedilik söz konusu olur.

Cumhuriyet ivedilikle ilan edildi demekle, o gün ilan edilmeyip de altı ay sonraya kalsaydı, belki başka bir durum ortaya çıkardı, denilmek isteniyor ki sözün bu anlamı ile ivedi davranılmıştır.”

Rauf Bey konuşmasında, bizim cumhuriyet ilanındaki davranışımızı eski Genel Merkez işleri gibi göstermek istedi.

İsmet Paşa, bu noktaya yanıt verirken dedi ki: “Genel Merkez işlerini, bu ülkede yürütmüş ve yıllarca savunmuş temsilciler ve gazeteler de onun görüşünü savunuyorlar. Rauf Bey’in görüşünü ellerinde silah olarak kullanıyorlar. Bu, mutsuzluktur.”

Rauf Bey daha sonraki konuşmasında bu sözleri şu yolda yanıtladı: “Genel Merkez sözleriyle yaptığım anıştırmaları, Tanin silah gibi kullanmıştır. Ant içerim ki baylar, Tanin kullanmış, Tevhid-i Efkar kullanmış; ben bilmiyorum.”

İsmet Paşa, Rauf Bey ve arkadaşlarının Halifeyi gidip görmelerine değinirken şunları söyledi: “Halifeyi gidip görmek, halifelik sorunu ile ilgilidir.

Devlet adamı olarak hiçbir zaman unutamayız ki, halife orduları bu ülkeyi baştan başa örene çevirmişlerdi. Halife orduları kurulabileceğini hiçbir zaman göden uzak tutmayacağız... Türk ulusu, en büyük acıları halife ordusundan çekmiştir; bir daha çekmeyecektir.

Bir halife fetvasının, bizi Birinci Dünya Savaşı uçurumuna attığını hiçbir zaman unutmayacağız. Bir halife fetvasının, ulus ayağa kalkmak istediği zaman, ona düşmanlardan daha alçakçasına saldırdığını unutmayacağız.

Tarihin herhangi bir döneminde, bir halife, bu ülkenin alınyazısına karşımayı aklından geçirirse, hiç kuşku yok, o kafayı koparacağız!”

İsmet Paşa, “bravo!” sesleri ve alkışlarla karşılanan bu sözlerine şunları da ekledi: “Herhangi bir halife, düşünceleriyle ya da geleneğe, göreneğe ve yönteme uyarak, kapalı ya da açık bir biçimde Türkiye’nin yazgısıyla ilgili imiş gibi bir durum almak isterse; Türkiye devlet adamlarını değerli buluyormuş, okşuyormuş gibi davranırsa; bu durum ve davranışını ülkenin varlığı ve yaşamı ile tam karşıt sayacağız ve bu tutumunu yurt hayınlığı sayacağız.”

İsmet Paşa, konuşmasının sonunda şunları da söyledi: “Rauf Bey, konuşmalarında geçen ve bizim tam karşıt yürümek kararında mıdırlar? Yoksa, siyasal konuşmalarında ileri sürdüğü ve bizimle tam karşıt olan görüşlerinde direnerek partimizin dışında ve Mecliste bizimle karşı karşıya çalışmak kararı mı verecekler? Karar kendilerinindir.”

Rauf Bey, yeniden uzun uzadıya kendini savundu ve parti kurmayacağını, partiden çıkmayacağını bildirdikten sonra, Genel Kurulun acıma ve bağışlama duygularını uyandıracak çok yumuşak sözlerle konuşmasına son vererek, toplantı yerinden ayrıldı. Böylece kendisine karşı söz söylenecek adam kalmadı.

Rauf Bey, yanıldığını ve cumhuriyetçi olduğunu açıkça söylemiş bulunduğundan, görüşmeler yeter sayıldı ve halkın kafasında uyandırılmış olan kuşkuları gidermek için, gazetelerde bir bildiri yayımlanması; ayrıca görüşmelerin tutanağının bastırılıp dağıtılması kararıyla yenitildi.

Şimdi baylar, bu karar neyi belirtiyor?

Rauf Bey’in çapraşık ve iki anlamlı sözleri, gerçekten onun cumhuriyetçi olduğuna partiyi inandırdı mı? Rauf Bey’in parti içinde bizimle duygu ve görüş birliği yaparak çalışabileceği kanısı doğdu mu?

Partinin bu kararı, görüşmenin gerçek sonucunun gerektirdiği karar mı idi? Kuşkusuz hayır!

Öyleyse, bu eksik kararla yetinmeye yol açan etken ne idi?

Bu noktayı birkaç sözcükle açıklayayım. Rauf Bey, konuşmasının başından sonuna dek, takındığı tutum ve konuşma biçimiyle parti üyelerinin bağışlama duygusuna ve iyilikseverliğine sığınmış gibi idi. Bundan başka Rauf Bey, konuşmasında o denli yanıltmaca ve boş şeyler söylüyordu ki sözlerinin doğruluk ve içtenlikle ilgisini hemen anlamak, herkes için kolay değildi. Açıkça söylemek gereklidir ki, bu etmenlerden daha çok da “sorumsuz, oldubitti, cumhuriyetten sonra, biçim” gibi sözler üzerinde yapılan yıkıcı propaganda, düşünce ve duyguları duraksamaya ve gevşekliğe sürüklemede en önemli ruhsal etmen olmuştu.

Durumu, cumhuriyet tartışması dışında, İsmet Paşa ve Rauf Bey çekişmesi gibi görenlerin düşünüşlerinin de, anlamsız bir kararla yetinilmesine yol açtığı kuşku götürmez bir gerçektir.

Baylar, bu karar yüzünden Rauf Bey ve arkadaşlarına bir süre daha partinin içinde, partiyi yıkmak için çalışmak olanağı verilmiş oldu.

İstanbul’da çıkan kimi gazetelerin yurdun ve cumhuriyetin yüksek çıkarlarına dokunur nitelikte sürüp giden yayınlara da, orada öyle bir ortam yarattı ki Meclis, İstanbul’a bir İstiklal Mahkemesi göndermeyi zorunlu saydı.

 HALİFELİĞİ KALDIRMANIN ZAMANI GELMİŞTİ

 Sayın baylar, her sorunda ve her yürütüm evresinde kendisini söz konusu ettirmiş olan halifeye ve halifeliğe bir kez daha değineceğim.

1924 yılı başında, büyük ölçüde bir ordu savaş oyunu yapılması kararlaştırılmıştı. Bu savaş oyununu İzmir’de yapacaktık. Bunun için 1924 yılı ocak ayı başında İzmir’e gittim. Orada iki aya yakın kaldım. Orada iken, halifeliğin kaldırılması zamanının geldiği yargısına varmıştım. Bu işin nasıl yapıldığını kısaca anlatmaya çalışacağım.

Başbakan İsmet Paşa’dan 22 Ocak 1924 günlü bir kapalı tel aldım. Onu, olduğu gibi bilginize sunayım:

Türkiye Cumhurbaşkanlığı Yüksek Katına

Bir süreden beri halifelik katı ve Halife ile ilgili olarak gazetelerde, yanlış anlamalara yol açabilecek saygısızca yayınlara rastlanması ve özellikle, ara sıra İstanbul’a giden hükümet ileri gelenlerinin ve resmi kurulların kendisiyle görüşmekten sakınıp çekinmeleri dolayısıyla, halifenin büyük bir üzüntü duyduğunu; bu yüzden başmabeyincilerini Ankara’ya göndererek, ya da güvenilir bir kişinin İstanbul’a, kendi yanına gönderilmesini rica ederek duygu ve dileklerini ulaştırmayı düşünmüş ise de, kötüye yorumlanabilir diye bundan da vazgeçtiğini söylediklerini, Başyazman Bey bir yazı ile bildirmektedir. Bu yazıda ayrıca ödenek işi de uzun uzadıya anlatılarak Halifelik Hazinesinin gücünü aşan ve yükümlülüğü dışında kalan giderler için Maliye Hazinesinde yardımda bulunulacağı yolunda Hükümetçe 15 Nisan 1923 gününde yapılan bilidirimin incelenmesi ve gereğinin sağlanması istenmektedir. Durum Bakanlar Kurulunca görüşülecektir. Sonucu ayrıca bilginize sunarım efendim.

İsmet

Bu tele yanıt olarak makine başında yazdığım telyazısı şudur:

Makine Başında

Ankara’da Başbakan İsmet Paşa Hazretlerine

Y: 22.1.1924 kapalı tele:

Halifelik katı ve Halife ile ilgili yanlış anlamalar ve kötü yorumlar, Halifenin kendi katı ve davranışından doğmaktadır. Halife, iç ve özellikle dış yaşayışla ataları olan padişahların yolunu izler gibi görünmektedir. Cuma Alayları, yabancı devlet temsilcileri yanına görevliler göndererek ilişki kurmak, gösterişli gezintiler, saray yaşayışı, sarayında yedek subaylara varıncaya dek kabul etmek ve onların yakınmalarını dinlemek ve onlarla birlikte ağlamak gibi davranışlar bu arada sayılabilir. Halife, Türkiye Cumhuriyeti ile Türkiye halkı karşısındaki davranışında İngiltere Krallığı ile Hindistan Müslüman halkı, ya da Halife ile Afgan Devleti ile Afgan halkı karşısındaki durumu bir ölçü olarak almalıdır. Halife ve bütün dünya kesin olarak bilmelidir ki bugün var olan ve korunmakta bulunan Halifenin ve halifelik katının, gerçekte ne din ne de siyasa bakımından varlığının hiçbir anlamı ve gerekçesi yoktur. Türkiye Cumhuriyeti, varlığını ve bağımsızlığını boş inanlar yüzünden tehlikeye atamaz. Halifelik katı bizce, olsa olsa, tarihsel bir anı olmaktan öte bir önem taşımaz. Türkiye Cumhuriyeti ileri gelenlerinin, ya da resmi kurulların kendisi ile görüşmesini Ankara’ya göndererek, ya da güvenilir bir kimseyi kendi yanına getirerek, Hükümete duygu ve dileklerini ulaştırmak istemesi de Cumhuriyet Hükümeti ile karşı karşıya durum alması demektir. Buna da yetkisi yoktur. Kendisiyle Cumhuriyet Hükümeti arasındaki yazışmalarda Başyazmanını aracı kılması da yersizdir. Başyazman Bey’in, böyle saygısızca davranıştan sakınması gerektiği, kendisine bildirilmelidir. Halifenin dirliği ve geçimi için, Türkiye Cumhurbaşkanının ödeneğinden daha aşağı bir ödeneğin yetmesi gerekir. Halifeye verilen ödenek, yaldızlı ve gösterişli yaşamak için değil, insanca yaşamak ve geçim sağlamak içindir. “Halifelik Hazinesi” sözünden ne amaçlandığını anlayamadım. Halifeliğin hazinesi yoktur ve olamaz. Kendisine böyle bir hazine atalarından kalmış ise resmi ve açık olarak bilgi alınmasını ve bana bildirilmesini rica ederim. Halifenin aldığı ödenekle karşılanamayan yükümler neler imiş ve 15 Nisan 1923 günlü bildirimle Hükümet nelere söz vermiştir? Bunu bildirmek iyiliğinde bulununuz. Halifenin konutunu belirtip saptamak, Hükümetin şimdiye değin yapmış olması gereken bir ödev idi. İstanbul’da, ulusun boğazından kesilen paralarla yapılmış birçok saraylar ve bu sarayların içindeki birçok değerli eşya ve gereçler, hükümetin bu yolda bir karar almaması yüzünden yok olup gidiyor. “Halifenin yakınları, sarayların en değerli gereçlerini Beyoğlu’nda, şurada burada satıyorlar.” diye söylentiler vardır. Hükümet bunlara hemen el koymalıdır. Satılmak gerekiyorsa, hükümet satmalıdır. Halifelik örgütü iyice incelenip düzene sokulmalıdır ki, başmabeynciler ve başyazmanların varlığı Halifeyi daha da egemenlik kuruntusu içinde uyutmasın. Fransızlar, kral soyundan olanları ve yakınlarını Fransa’ya sokmakta, bağımsızlıkları ve egemenlikleri için yüz yıl sonra, bugün bile sakınca görüp dururken; her gün çevrenden kendileri için egemenlik güneşi doğmasına duacı bir padişah soyuna ve yakınlarına karşı davranışımızda, Türkiye Cumhuriyetini inceliğe ve boş şeylere kurban edemeyiz. Halife, kendinin ve katının ne olduğunu açık olarak bilmeli ve bununla yetinmelidir. Hükümetçe sağlam ve köklü önlemler alınarak bildirilmesini rica ederim efendim.

Türkiye Cumhurbaşkanı

Gazi Mustafa Kemal

HALİFELİĞİN, DİNİŞLERİ VE EVKAF BAKANLIKLARININ KALDIRILMASI VE ÖĞRETİMİN BİRLEŞTİRİLMESİ KARARI

            Bu yazışmadan sonra savaş oyunu dolayısıyla İsmet Paşa ve Milli Savunma Bakanı bulunan Kazım Paşa da İzmir’e gelmişlerdi. Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa da daha önceden orada bulunuyordu. Hepimiz halifeliğin kaldırılması gerektiği görüşünde idi. Bununla birlikte Dinişleri ve Evkaf Bakanlıklarını da kaldırmak ve öğretimi birleştirmek kararında idik.

1924 yılı martının birinci günü, Meclisi açmam gerekiyordu.

23 Şubat 1924 günü Ankara’ya dönmüş idik. Burada da gereken kişilere kararımı bildirdim.

Mecliste bütçe görüşmeleri yapılıyordu. Osmanoğullarından yurt içinde bulunanların ödenekleri ile Dinişleri ve Evkaf Bakanlığı bütçeleri üzerinde durulmak gerekiyordu. Arkadaşlarımız, bu amaca göre konuşmalara ve eleştirilere başladılar. Görüşme ve tartışma sürdürüldü. 1 Mart günü, Büyük Millet Meclisinin beşinci çalışma yılı dolayısıyla verdiğim söylevde özellikle şu üç noktaya değindim:

1- Ulus, cumhuriyetin bugün ve gelecekte bütün saldırılardan kesin olarak ve sonsuzluğa değin korunmasını istemektedir. Ulusun isteği, “cumhuriyetin, hiç zaman geçirilmeden, denenmiş ve tanıtlanmış bütün temeller üzerinde oturtulması” diye biçimlenebilir.

2- Kamuoyunun eğitim ve öğretimin birleştirilmesinden yana olduğu saptanmış bulunduğundan, bunun hiç zaman geçirilmeden uygulanmasını gerekli görüyoruz.

3- ... Müslümanlığı, yüzyıllardan beri, yapılageldiği üzere, bir siyasa aracı olarak kullanılmaktan kurtarmanın ve yüceltmenin çok gerekli olduğu gerçeğini de saptamış bulunuyoruz.

2 Mart günü Parti Grubu toplantıya çağrıldı. Belirttiğim bu üç sorun, ortaya atıldı ve görüşüldü. İlkeler üzerinde anlaşmaya varıldı. 3 Mart günü, Meclisin birinci oturumunda, Başkanlığa gelen yazılar arasında şu önergeler okundu:

1- Şeyh Saffet Efendi ile elli arkadaşının, halifeliğin kaldırılması ve Osmanoğulları soyundan olanların Türkiye dışına çıkarılması ile ilgili yasa önerisi.

2- Siirt Milletvekili Halil Hulki Efendi ve elli arkadaşının, Dinişleri ve Evkaf Bakanlığı ile Genelkurmay Bakanlığının kaldırılması ile ilgili yasa önerisi.

3- Manisa Milletvekili Vasıf Bey ve elli arkadaşının, eğitim ve öğretimin birleştirilmesi ile ilgili önerisi.

Başkanlık yerinde bulunan Fethi Bey: “Efendim, birçok imzalarla gelen bu yasa önerilerinin hemen görüşülmesi ile ilgili öneriler vardır. Yüksek oyunuza sunacağım.” dedi ve yarkurullara gitmeden, hemen görüşülmesini oya koydu ve kabul edildiğini bildirdi.

İlk karşı çıkışı Kastamonu Milletvekili Halit Bey yaptı. Görüşmeler sırasında Halit Bey’e bir iki kişi daha katıldı. Önerileri destekleyen birçok değerli milletvekilleri kürsüye çıkıp uzun konuşmalar yaptılar. Önerge verenlerden başka, rahmetli Seyit Bey’in ve İsmet Paşa’nın bilimsel ve inandırıcı söylevleri her zaman için okunmaya değer. Görüşme ve tartışma beş saata yakın sürdü. Saat 6.45’te görüşmelerin sona ermesiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi 429, 430 ve 431’inci yasaları çıkarmış bulunuyordu.

Bu yasalarla:

a-     Türkiye Cumhuriyetinde, halkın işleriyle ilgili yasaları yapmaya ve yürütmeye yalnız Türkiye Büyük Millet Meclisi ile onun kurduğu hükümetin yetkili olduğu saptandı; Dinişleri ve Evkaf Bakanlığı kaldırıldı.

b-    Türkiye içindeki bütün bilim ve öğretim kurumları, bütün medreseler Milli Eğitim Bakanlığına bağlandı.

c-     Halife, görevinden çıkarıldı ve halifelik katı kaldırıldı. Çıkarılan Halife ve Osmanloğulları soyundan olanların hepsine, Türkiye Cumhuriyeti ülkesinde oturmak, süresiz olarak yasak edildi.

 HALİFELİK KATININ BİZE DİNSEL VE SİYASALAR BAKIMLARDAN YARARLI OLDUĞUNU İLERİ SÜRENLERE VERDİĞİM YANIT

            Baylar, halifelik katının korunmasında dinsel ve siyasal yarar ve zorunluk bulunduğu sanısında olan birtakım kişiler, bilginize sunduğum kararların alındığı son dakikalarda halifelik görevini üzerine almamı önerdiler.

Bu gibilere hemen, gereken olumsuz yanıtı vermiştim.

Yeri gelmişken başka bir noktayı da bilginize sunayım. Büyük Millet Meclisi halifeliği kaldırdığı sırada, Antalya Milletvekili, din bilginlerinden Rasih Efendi, Kızılay adına Hindistan’da bulunan bir kurulun başkanlığını yapıyordu. Rasih Efendi, Mısır’a uğrayarak Ankara’ya döndü. Benimle görüşmek istedi ve şunları anlattı: Gezdiği ülkelerdeki Müslüman halk benim halife olmamı istiyormuş. Müslümanların yetkili kurulları bana bu dileği bildirmek için Rasih Efendi’yi vekil etmişler. Rasih Efendi’ye veridiğim yanıtta, İslamların bana olan güven ve sevgilerine teşekkür ettikten sonra dedim ki: “Siz din bilginlerindensiniz. Halifenin devlet başkanı demek olduğunu bilirsiniz. Başlarında kralları, imparatorları bulunan halkın, bana ulaştırdığınız dilek ve önerilerini ben nasıl kabul edebilirim? Kabul ettim desem, o halkın başındaki kişiler bunu isterler mi? Halifenin buyrukları ve yasakları yerine getirilir. Beni halife yapmak isteyenler buyruklarımı yerine getirebilecekler midir? Bu duruma göre, yapacak işi ve anlamı olmayan bir kuruntu sanını takınmak gülünç olmaz mı?”

Baylar, açık ve kesin söylemeyelim ki, Müslüman halkı bir halife korkuluğu ile uğraştırmayı ve kandırmayı sürdürmek çabasında bulunanlar, yalnız ve ancak Müslümanların ve özellikle Türkiye’nin düşmanlarıdır. Böyle bir oyuna kapılmak da ancak ve ancak bilisizlik ve aymazlık belirtisi olabilir.

Rauf Beylerin, Vehip Paşaların, Çerkez Etem ve Reşitlerin, bütün yüz elliliklerin, halife ve padişah soyundan olanların, bütün Türkiye düşmanlarının el ele verip bize karşı ateşli olarak çalışıp uğraşmaları, din uğruna mı yapılmaktadır? Sınırlarımıza bitişik yerlerde yuvalanarak, bugün de Türkiye’yi yok etmek için Kutsal Ayaklanma adı altında haydut çeteleriyle, cana kıyma düzenleriyle bize karşı durmadan çılgınca çalışanların amaçları gerçekten kutsal mıdır? Buna inanmak için büsbütün bilisiz ve aymaz olmak gerekir.

Müslümanları ve Türk ulusunu bu kerteye düşmüş saymak ve Müslümanlık dünyasının vicdan arılığından, yaratılış inceliğinden alçakça ve canavarca amaçlar için, yararlanmayı sürdürmek, artık o denli kolay olmayacaktır. Saygısızlığın da bir ölçüsü vardır.

 SONUÇSUZ KALAN BÜYÜK BİR KOMPLO

 Şimdi sayın baylar, isterseniz size büyük bir “komplo” üzerine bilgi vereyim.

1924 yılı ekimin yirmi altıncı günü, geç saatlarda Birinci Ordu Müfettişinin, görevinden çekildiğini bana bildirdiler. Müfettiş Paşa’nın Genelkurmay Başkanlığına verdiği çekilme dilekçesi şudur:

Genelkurmay Başkanlığına

 Bir yıllık Ordu Müfettişliğim sırasında, gerek teftişlerim sonunda verdiğim raporların, gerekse ordumuzun yükselmesi ve güçlendirilmesi için sunduğum tasarıların dikkate alınmadığını görmekle üzüntüm ve kaygım çok büyüktür. Üzerine düşen görevi, milletvekili olarak daha çok gönül rahatlığı ile yapacağıma tam inancım olduğu için, Ordu Müfettişliğinden çekildiğini bilgilerinize sunarım efendim.

Milli Savunma Bakanlığına da yazılmıştır. 26 Ekim 1924

Kazım Karabekir

 Bu çekilme yazısının altında renkli kalemle şunlar yazılıdır: “Çekilmesini uygun bulmadığımı bildirdim. Düşüncesinde direndi. Yarın milletvekilliği görevine döneceğini bildirdi.” Bu satırların altında imza yoktur; ama Genelkurmay Başkanının yazdığı anlaşılıyor. Daha aşağıda da kırmızı mürekkeple yazılmış şu notlar vardır; “Gelen rapor ve tasarıların hepsini göreyim. Bunların hangi maddeleri üzerinde neler yapılmış ve hangi maddeleri yapılmamış; onları da dosyalarıyla göreyim.” Bu noktaların altındaki tarih 28 Ekimdir.

Baylar, Kazım Karabekir Paşa’nın raporları ve tasarıları Genelkurmayda ilgili bölümlerce incelenmiş, bunlardan kabul edilip uygulanabilecek olanlar dikkate alınmış ve uygulanmış idi. Ancak, uygulanması devletin gücü dışında bulunan, ya da bir bilimsel değeri olmayıp kendi kişisel ve düş gücüne dayanan önerileri doğallıkla dikkate alınmamıştı. Kazım Karabekir Paşa’ya raporlar ve tasarılarından dolayı bir beğence verilmesi de gerekli görülmemişti.

30 Ekim günü de, İkinci Ordu Müfettişi Ali Fuat Paşa’nın Konya’dan geldiği bildirildi. Kendisini akşam yemeğine Çankaya’ya çağırdım. Geç vakte değin bekledimse de, Paşa gelmedi. Kendisini aratırken öğrendim ki, Fuat Paşa’yı Ankara’ya gelişinde Rauf Bey karşılamış. Fuat Paşa Milli Savunma Bakanlığına uğradıktan ve kimi arkadaşlarla kısa görüşmeler yaptıktan sonra, Genelkurmay Başkanlığına gitmiş; bir süre Fevzi Paşa ile görüşmüş, çıkarken de Fevzi Paşa’nın emir subayına şu kağıdı bırakmış:

30.10.1924

Genelkurmay Başkanlığı Yüksek Katına

Milletvekili görevime başlayacağımdan İkinci Ordu Müfettişliği görevinden bağışlanmamı saygı ile dilerim efendim.

Ankara Milletvekili Ali Fuat

            Baylar, milletvekilliğinden çekildiğini Meclis Başkanlığına bildirmiş olan Refet Paşa’nın da çekilme yazısını Rauf Bey’in geri aldırdığını öğrenmiştim.

Dumlupınar’da yapılan törenden sonra Bursa ve Karadeniz kıyıları ile Erzurum dolaylarında bir buçuk ay süren bir gezi sonunda, ekimin 18’inci günü Ankara’ya dönmüştüm. Birçok milletvekili arkadaşlar ve başkaları beni karşılamışlardı. Karşılayanlar arasında, Ankara’da bulunan Rauf ve Adnan Beyleri görmemiştim. Oysa, dargınlık belirtisi sayılabilecek böyle bir davranışı beklemiyordum.

Baylar, bir komplo karşısında bulunduğumuz yargısına varmakta hiç duraksamadım.

Bu durum ve görünüş şöyle incelenip irdelenebilirdi: Bir yıldan beri, yani Rauf Bey’in Bakanlar Kurulu Başkanlığından çekildiğinden beri, Rauf Bey’le Kazım Karabekir Paşa, Ali Fuat Paşa, Refet Paşa ve başkaları arasında bir düzen düşünülmüştür. Bunda başarı sağlayabilmek için orduyu ele almak gerekli görülmüştür. Bu amaçla, Kazım Karabekir Paşa Birinci Ordu Müfettişliğine atandıktan sonra eskiden komutanlık yaptığı bölge olan doğu illerinde dolaşırken, Ali Fuat Paşa da siyasayı sevmediğini ve yaşamı boyunca askerlik görevinde kalmak istediğini ileri sürdü ve aşaması yükseltilerek İkinci Ordu Müfettişliğine gitti. Üçüncü Ordu Müfettişi olan Cevat Paşa’nın ve bu müfettişliğe bağlı kolordunun komutanı olan Cafer Tayyar Paşa’nın da bu düzende kendilerine katılabileceklerini umdular. Bir yıl, ordular üzerinde kendi görüşlerine göre çalıştılar ve orduları kendilerine iyice bağladıklarını sandılar. Ordu Müfettişliğinden çekilmeden önce kimi komutanları kendileriyle birlik olmaya kandırmak için çalıştılar. Bu bir yıl içinde, cumhuriyetin ilanı, halifeliğin kaldırılması gibi işlerimiz, ortaklaşa düzen kuranları birbirine daha çok yaklaştırdı ve birlikte çalışmalarına yol açtı. İşe, siyasadan başlayacaklardı. Bunun için uygun zaman ve fırsatı bekliyorlardı. Siyasa alanındaki ve ordudaki hazırlıklarını yeter görüyorlardı. Gerçekten Rauf Bey ve benzerleri parti içinde sürdürmeyi başardıkları durumlarıyla, Meclisin dinlenme dönemine rastlayan aylarda milletvekilleri üzerinde ve yeni seçimde başarı kazanamayan İkinci Grup üyeleri aracılığı ile bütün yurtta, ulusu bize karşı kışkırtmak için çalışmak fırsatını elde ettiler. Yurt içinde birtakım gizil örgütler kurmaya ve girişimler yapmaya da başladılar. İstanbul’da Vatan, Tanin, Tevhid-i Efkar, Son Telgraf ve Adana’da Abdülkadir Kemila Bey’in çıkardığı Toksöz gibi gazetelerle işbirliği yaptılar. Bu gazetelerle bize karşı imzasız saldırı yazıları yayımlamaya giriştiler. Ulus kamuoyunda genel bir kargaşa yarattılar. Hakkari bölgesinde Nasturi ayaklanmasını bastırmaya çalıştığımız bir sırada, İngiltere Hükümeti de hükümetimize kesin süreli bir nota verdi. Meclisi olağanüstü olarak toplantıya çağırdım.

İngiltere’nin kesin süreli notasına bildiğiniz biçimde yanıt verdik. Savaşı bile göze aldık. İşte, söz konusu ettiğimiz kişiler, bu çetin günlerde, bir yabancı devletin bize saldırabileceği günlerde kendilerinin de bize saldırarak ereklerine kolaylıkla ulaşabilecekleri kuruntusuna kapıldılar. Savaşa hazır bir durumda bulundurmaya zorunlu oldukları ordularını başsız bırakıp, daha önce sevmediklerini söyledikleri siyasa alanına koştular.

Toplanmış olan Mecliste ortaya atılan bir sorun da, onların bu koşuşlarını çabuklaştıracak nitelikte idi. Gerçekten, milletvekili Hoca Esat Efendi, 20 Ekim 1924 günlü önergesiyle, göçmenlerin değiştirilip yerleştirilmesi; yatılı okullara parasız olarak alınan öğrenci sayısı ve nerelerde ilkokullar açıldığı konularında birtakım soruları, ilgili bakanlardan soruyordu. Bu soruların kapsadığı konular gerçekten ulusu ilgilendiren sorunlardı. Bu sorunlar, bakanları eleştirmek için çok elverişli idi. Özellikle göçmen değiştirme ve yerleştirme işlerinde herkesi düşündüren noktalar apaçık belliydi. Ben kendim de, yaptığım gezi sırasındaki gördüklerime dayanarak değiştirme ve yerleştirme işlerinin gidişinden yakınmış ve Ankara’ya dönüşümde bu işlerle ilgili bakanlığın kaldırılmasını ve hükümetin bütün gücüyle bu konuda çalışmasını sağlayacak bir yol ne varmıştık. Bu durum bile, saldırıya geçeceklerin bu işte çok yandaş kazanabilecekleri görüşünü pekiştirmekte idi.

Baylar, kurulan düzeni sezdikten sonra, önlemini bulmakta güçlük çekilmedi. Bıraktığımız yerden başlayarak durumu evre evre anlatayım.

KOMPLOYA KARŞI ALDIĞIMIZ ÖNLEMLER

            Hoca Esat Efendi’nin soru önergesi 27 Ekim’de, yani Karabekir Paşa’nın müfettişlikten çekilişinin ertesi günü gensoruya çevrilmişti. Fuat Paşa’nın çekilme yazısının tarihi olan 30 Ekim günü Mecliste gensoru görüşmeleri başlamıştı.

O günün akşamı, yemeğe beklediğim Fuat Paşa gelmedi. Ama, Başbakan İsmet Paşa ile Milli Savunma Bakanı Kazım Paşa geldi.

Çok kısa bir görüşme sonunda komploya karşı tutulacak yol kararlaştırıldı.

Hemen, milletvekili de olan Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa Hazretlerinden, milletvekilliğinden çekildiğini Meclis Başkanlığına bildirmesini telefonla rica ettim. Milletvekilliğinden çekilmek istediğini daha önce Milli Savunma Bakanına bildirdiğini öğrendiğim Paşa, ricamı hemen yerine getirdi. Milletvekili olan komutanlara da şu kapalı teli çektim:

 Kapalı tel, makine başındadır.

30.10.1924

Üçüncü Ordu Müfettişi Cevat Paşa Hazretlerine

Birinci Kolordu Komutanı İzzettin Paşa Hazretlerine

İkinci Kolordu Komutanı Ali Hikmet Paşa Hazretlerine

Üçüncü Kolordu Komutanı Şükrü Naili Paşa Hazretlerine

Beşinci Kolordu Komutanı Fahrettin Paşa Hazretlerine

Yedinci Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Paşa Hazretlerine

1- Bana olan güven ve sevginize dayanarak, gördüğüm önemli gerekseme üzerine hemen milletvekilliğinden çekilmenizi, telle Meclis Başkanlığına bildirmenizi öneririm. Gerekçe olarak, önemli gördüğünüz askerlik görevine bütün varlığınızla bağlanmak istediğinizi belirtmeniz yerinde olur.

2- Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa Hazretleri de, görülen gereksemeye dayanarak, önerim üzerine çekilme yazısını Meclis Başkanlığına vermiştir.

3- Üçüncü Ordu Müfettişi Cevat, Birinci Kolordu Komutanı İzzettin, İkinci Kolordu Komutanı Ali Hikmet, Üçüncü Kolordu Komutanı Şükrü Naili, Beşinci Kolordu Komutanı Fahrettin, Yedinci Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Paşalara yazılmıştır.

4- Makine başında, durumu bildirmenizi bekliyorum.

Cumhurbaşkanı Gazi M. Kemal

Baylar, 30/31 Ekim sabahına değin, Birinci Kolordu Komutanı İzzettin Paşa’dan, İzmir’den; İkinci Kolordu Komutanı Ali Hikmet Paşa’dan, Balıkesir’den; Üçüncü Kolordu Komutanı Şükrü Naili Paşa’dan, Pangaltı’dan; Beşinci Kolordu Komutanı Fahrettin Paşa’dan, Adana’dan makine başında aldığım yanıtlarda, önerimin olduğu gibi ve hemen uygulandığı bildirildi.

Baylar, bu seçkin komutanların önerim dolayısıyla da, bana karşı gösterdikleri büyük inan ve güvene burada teşekkür etmeyi bir ödev sayarım.

Üçüncü Ordu Müfettişi ile Yedinci Kolordu Komutanının Diyarbakır’dan verdikleri yanıtlar şunlardı:

Müfettiş Paşa’nın yanıtı:

Diyarbakır, 30.10.1924

 Ankara’da Cumhurbaşkanı Gazi Paşa Hazretlerine

Yüksek kişiliğinize karşı olan güvenime ve sevgime inanmanızı saygı ile dilerim. Ancak, böyle bir yurt görevinden ivedilikle çekilerek ulusa ve seçim bölgem halkına karşı sorumlu ve suçlu duruma düşmemekliğim için çekilmemi gerektiren nedenlerin açıklanmasına yüksek buyruklarınızı saygıyla rica ederim.

Üçüncü Ordu Müfettişi Cevat

Kolordu Komutanının yanıtı:

Diyarbakır, 30.10.1924

Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

1- Siz yüce Cumhurbaşkanına karşı beslediğim saygı ve sevgiye güvenilmesini rica ederim.

2- Bu dakikada, seçim bölgem halkı ile hiç görüşmeden yüksek önerinizi kabul etmekliğim, beni ulus gözünde sorumlu duruma düşürebilir.

3- Yurdun ve ulusun çıkarları, milletvekilliğinden hemen çekilmemi gerektiriyorsa, kesin karar verebilmekliğim için durumun aydınlatılmasını saygı ile dilerim efendim.

Yedinci Kolordu Komutanı

Cafer Tayyar

Her iki telyazısında, bana karşı olan sevgi ve güven üzerine inanca verildikten sonra, seçim bölgeleri halkına karşı olan durumlarından söz edilmekte ve önerimin nedeni sorulmaktadır.

Verdiğim yanıtı olduğu gibi bilginize sunayım:

Makine başında, kapalı tel:

31.10.1924

Üçüncü Ordu Müfettişi Cevat Paşa Hazretlerine

Yedinci Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Paşa Hazretlerine

Komutanların milletvekili de olmalarının, orduda ve komuta işlerinde beklenilen düzenbağı ile bağdaşamadığı kanısına varılmıştır. Birinci ve İkinci Ordu Müfettişlerinin görevlerinden çekilip Meclise dönerek orduları, elverişsiz bir zamanda başsız bırakmış olmaları bu görüşü pekiştirmiştir. Seçim bölgeniz halkı, ordu düzenbağının esenliği için vereceğinizi karardan kuşkusuz kıvanç duyar. Daha önce yazıldığı üzere kararınızın bildirilmesini rica ederim.

Cumhurbaşkanı

Gazi M. Kemal

Bu telime Cevat Paşa’nın verdiği yanıt şudur:

Makine başında

Diyarbakır, 31.10.1924

Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

Komuta işlerinde beklenilen düzenbağı ile bağdaşamayacağı için Komutanların milletvekili olmamaları yolundaki yüksek görüşlerine bütün gönlümle katılır ve seçim sırasında bu görevden bağışlanmamı yüksek kişiliğinizden dilemekliğimin de bu inançtan ileri geldiğini bildiririm. Ancak, bugün yüksek katınızdan verilen bir buyrukla milletvekilliğinden çekilmenin, sizlerin de kestirebileceğiniz üzere, ulusça ve seçim bölgem halkınca iyi görülmeyeceğine inanıyorum. Bu inançla, hiç de elverişli görmediğim şu önemli zamanda ordudan ayrılmak zorunda kalacağımı düşünerek üzüntü duyduğumu bilgilerinize sunarım.

Üçüncü Ordu Müfettişi

Cevat

Cevat Paşa, Ankara’ya geldikten sonra durumu anlamış ve önerimin uygulanması gerektiğine inanarak, hemen milletvekilliğinden çekilmiştir. Paşa’nın bu düzenlerle hiçbir ilişkisi olmadığı bizce de anlaşılmıştır. Gerçi Kazım Karabekir Paşa, müfettişlikten çekildiğini filan gün ve filan saatta gibi açıklamalarla birçok komutanlara ve bu arada Cevat Paşa’ya bildirmiş ise de, bu bildiriş, Diyarbakır’da bulunduğu sırada, önerimin gerçek nedenini anlamakta Paşa’yı duraksatmış başkaca bir etki yapmamıştır.

Cafer Tayyar Paşa’nın verdiği yanıt da şudur:

Makine başında

Diyarbakır, 31.10.1924

Ankara’da Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal

Paşa Hazretlerine

Milletvekilliği, ya da komutanlık görevlerinin birinden çekilmemiz gerekiyorsa ulusal görevlerin en önemlisi saydığım milletvekilliğini yeğlemekte olduğumu saygılarımla bilginize sunarım efendim.

Yedinci Kolordu Komutanı

Tuğgeneral

Cafer Tayyar

KOMPLO DÜZENLEYENLERİN MECLİSE VE KAMUOYUNA KARŞI ORDU İLE YAPMAK İSTEDİKLERİ GÖSTERİ

Baylar, milletvekili olan Genelkurmay Başkanı ve komutanlar, siyasayla uğraşan kimselerin orduda bulunmasındaki sakıncayı anlayıp bu yoldaki önerimi iyi karşıladıktan ve bana karşı güvenlerini edimli olarak gösterdikten sonra, Cevat ve Cafer Tayyar Paşaların müfettişlik ve komutanlıkta kalmaları uygun görülemezdi. Bunun için, hemen askerlik görevlerine son verildi. Yerlerine gerekenler atandı ve durum Milli Savunma Bakanlığınca bütün orduya bildirildi.

Kazım Karabekir ve Ali Fuat Paşalara Milli Savunma Bakanlığınca bir buyruk verilerek yerlerine atanan kişilere müfettişlik görevlerini, yöntemine göre teslim edip sonucunu bildirdikten sonra, Meclise girebilecekleri ve yasama görevlerine başlayabilecekleri bildirildi. Bu durum, Başbakanlıkça Meclis Başkanlığına da resmi olarak bildirildi.

Meclise girmiş olan Kazım Karabekir ve Fuat Paşalar Meclisten çıkarıldı. Fuat Paşa, askerlik görevini sona erdirmek üzere yeniden Konya’ya gitti. Kazım Karabekir Paşa, yerine atanan Sarıkamış’tan gelecek olan komutanın göreve başlayışına değin Meclis dışında kalmak zorunda bırakıldı. Milletvekilliğinde kalmak isteyen iki komutanın ordu ile ilgisi kesildi. Böylece, komplo düzenleyenlerin Meclise ve kamuoyuna karşı ordu ile yapmak istedikleri gösteri meydana çıkarıldı.

Baylar, 1 Kasım 1924 günü Meclisin ikinci yıldönümü olması dolayısıyla oturumu ben açtım. Yöntem gereğince söylevimi verdim. Ben, başkanlık kürsüsünden ayrıldıktan sonra, Fevzi, Fahrettin, İzzettin, Ali Hikmet, Şükrü Naili Paşaların milletvekilliğinden çekilme yazıları ve Başbakan İsmet Paşa’nın ordudaki komuta değişikliği ile ilgili 31.10.1924 günlü yazısı sıra ile okundu. Meclisin, 5 Kasım günü toplanacağı bildirilerek oturuma son verildi.

Baylar, Kazım Karabekir Paşa, 1 Kasım 1924 günlü bir yazı ile Meclis Başkanlığına başvurarak, Milli Savunma Bakanlığınca kendisinin Meclise katılmasının yasaklandığından yakındı. 5 Kasım günü Mecliste okunan bu yazıda, Kazım Karabekir Paşa diyordu ki: “Çekilme yazısını verişimden beş gün sonra (30.10.1924 Cuma günü geceleyin) Milli Savunma Bakanının, yerime atanan komutanının Sarıkamış’tan gelmesine değin beni Meclise katılmaktan alıkoymak isteyen bir yazısını aldım.” Yazı şu tümce ile sona eriyordu: “Bununla birlikte bu konuda yetkili olan Yüksek Meclisin kararını beklediğimi saygı ile bildiririm.”

Kazım Karabekir Paşa, o gün Milli Savunma Bakanlığına da yazdığı bir yazıda: “Görevi teslim gibi uydurma bir nedenle belirsiz bir süre yasama görevime başlamamaklığım bildiriliyor. Çekildiğim gün, yerime atanan komutanı beklemek, söz konusu edilmemişti. Beş gün sonra, bilmem niçin böyle bir uydurma neden ortaya çıkarıldı? Meclise katıldıktan sonra, geçici de olsa, yeniden bir görevi kabul etmek, hem kendi isteğime hem de Büyük Millet Meclisinin kararına bağlı olduğundan durumu Meclis Başkanlığına yazdığımı bilginize sunarım...” diyordu.

Baylar, “ordumuzun yükselmesi ve güçlendirilmesi için” tasarılar sunduğundan söz eden ve onlar dikkate alınmadığı için “üzüntüm ve kaygım çok büyüktür” diyen eski Müfettiş Paşa, yurdun üçte birini kaplayan koskoca bir orduyu, gönlünün istediği anda, beş satırlık bir yazı yazarak başsız bırakmanın ne denli yeğni ve ordunun yükseltilip güçlendirilmesi bakımından temel olan düzenbağını ne kertede bozucu bir davranış olduğunu kavramış görünmüyor. Dikkate alınmadığını savladığı rapor ve tasarılarıyla yapamadığı işi; devletin kesin süreli bir nota aldığı ve bundan dolayı olağanüstü toplantıya çağırdığı Mecliste yapmaya kalkıştığını ileri süren Müfettiş Paşa, kendisi gibi davranan arkadaşlarıyla birlikte, pek elverişsiz bir zamanda, orduya ne kötü bir kargaşa örneği gösterdiğini analmak istemiyor.

Ordumuzun yükselmesi için ileri sürdüğü düşünce ve görüşlerinin ilgi görmemesine gücenen kişi, askerlik görevini teslim etmenin yasal bir görev olduğunu; ordu yönetiminin ve düzenbağının esenliği için bunu yapmak zorunda olduğunu bilmez gibi görünüyor...

Üzerindeki askerlik görevinin sona erdiğini Meclise resmi olarak bildirecek katın, ona bu görevi veren kat olması gerektiğini dikkate almıyor.

Baylar, Kazım Karabekir Paşa’nın Meclis Başkanlığına sunduğu yazıdan sonra Başbakanın bir yazısı ile iki eki de okundu.

Başbakan Paşa, Karabekir Paşa’nın Milli Savunma Bakanlığına yazdığı yazıyı ve Bakanlığın bu yazıya verdiği yanıtı, olduğu gibi Meclise sunuyordu.

Milli Savunma Bakanı, Kazım Karabekir Paşa’nın ileri sürdüğü düşünce ve savların doğru olmadığını açıkladıktan sonra ona: “Ordu Müfettişliği ile ilgili görevleri ve gizli belgeleri”, yerine atanan komutana kendisinin teslim etmesi ve sonucunu bildirmesi buyruğunu yineliyordu.

Acaba bu son uyarmadan sonra, eski Müfettiş paşa anlamış mıdır ki, yurdun savunması için ordusuyla ilgili önemli görevi ve gizli belgeleri, devlet onun kendisine güvenip teslim etmiştir. Onları, devlete karşı sorumlu olacak komutan gösterilmeden, kendiliğinden, istediğine teslim etmesi büyük bir suçtur; ağır yasa hükümleri uygulanmasını gerektirir. Bunları anlamış mıdır?

 KAZIM KARABEKİR PAŞA’NIN MECLİSE BİR AN ÖNCE KATILMASINI İSTEYENLER YAPTIĞIMIZ İŞLEMİ BOZMAYA ÇALIŞIYORLARDI

            Baylar, Kazım Karabekir Paşa’nın Meclise bir an önce katılması için ivedilik gösterenler, yaptığımız işlemi bozmaya çalışmaktan geri kalmadılar. Feridun Fikri Bey (Tunceli Milletvekili), ilk olarak ortaya atıldı. Vehbi Bey (Balıkesir Milletvekili): “Meclise katılan bir arkadaşı, bir üyeyi görüşmelere katılmaktan herhangi bir kuvvet alıkoyabilir mi? Böyle şey olur mu?” diye yaygaraya başladı.

Sayın milletvekili, ülküdeşini bir an önce Mecliste çalışmaya başlatabilme çabasıyla yasa gücünü, onun ezici gücünü ve o gücü ve erki kullanmak için yüksek Meclisten ve ulustan yetki ve güven almış kişilerin dayanç ve kararlarında ne denli kesin olduklarını unutmuş gibi görünüyordu.

İsmet Paşa’nın konuşması, bu yaygaraları susturdu. Bu konu üzerindeki görüşme kapandı. Paşalara verilen buyruklar, eksiksiz uygulatıldı.

HÜKÜMET AÇIKTAN VE KARŞI KARŞIYA SAVAŞMAYI KABUL ETTİ

            Meclis, genel görüşmeye geçti. Görüşülecek sorun, “Mübadele, İmar ve İskân Bakanlığı” ile ilgili gensoru idi.

Başbakan İsmet Paşa kürsüye çıkarak şu öneride bulundu: “Birçok milletvekillerinin, onarım ve yerleştirme işleri üzerinde konuşmaktan daha çok, türlü ilişkilerle, çeşitli bakanlıkların işlerine değindiklerini gördüm. Dahası, kimi milletvekilleri, Başbakanın devletin iç ve dış siyasası üzerine enine boyuna ayrıntılı bilgi vermesini istemişlerdir. Bu isteklerin hepsini seve seve benimsiyorum. Mübadele Bakanı, yüksek Meclisçe uygun görülerek Başkan Vekilliğine seçilmiştir. Ama bundan dolayı, gensorunun önem ve kapsamının hiçbir bakımdan kısılmamasını öneririm. Ben, iyi biçimlenmiş işleri severim.”

Böylece hükümet sahnenin perdesini kaldırdı ve oyun hazırlığı yapanların oyunlarını oynamalarını çabuklaştırdı. Hükümet, açıktan ve karşı karşıya savaşmayı kabul etmiş bulunuyordu.

Baylar, hükümetten yana ve karşıcıl olmak üzere, otuza yakın milletvekili söz aldı. Adalet ve Milli Eğitim Bakanları da konuştular. Tartışma bir sonuç alınmaksızın beş saat sürdü. Gensoru görüşmesi ertesi güne bırakıldı.

Ertesi günü, öğleden sonra saat 2.30’da görüşmelere başlandı. İlk sözü alan, İçişleri Bakanı ve Mübadele, İmar ve İskân Bakanı Vekili Recep Bey oldu. Uzun bir açıklama yaptı. Karşıcıllar, oturdukları yerlerden, Recep Bey’e kısa sözlerle sataşıyorlardı.

Recep Bey, konuşmasının bir yerinde dedi ki: “Kimi gazeteler ve kimi kişiler diyorlar ki, Ankara’da bir hükümet varmış; Meclisin dinlenme döneminde, ülkeyi, ne kadar yasa dışı, kural dışı yöntemler varsa, hep bunlarla yönetmiş. Söylentiye göre, kimi arkadaşların birtakım gizli defterleri de varmış; orada bakanların yaptıkları yasaya aykırı işler yazılı imiş. Bir gün gelecekmiş; Meclis toplanacak ve orada hükümeti sorguya çekeceklermiş. O zaman, o gizli defterlerde yazılı olan şeyler, ulusun önünde hükümetten sorulacakmış. İşte o gün gelmiştir! O defterlerde yazılı olan şeyleri ulusun gözü önüne döksünler!”

Feridun Fikri Bey, arkadaşları adına çoğul takısı kullanarak yanıt verdi: “Sırasında dökeceğiz!” dedi.

Recep Bey karşılık verdi: “Dökünüz efendim, bekliyoruz. Hükümet, ulusun önünde, her zaman, sorumluluk bağrını açarak, karşınızdadır.” dedi ve şu sözleri ekledi: “Ülke, gizliliğe, kapalılığa, belirsizliğe, kararsızlığa dayanamayacak bir durumdadır. Açıktan açığa eleştiri görevi yapılmaksızın birtakım kuşku bulutlarının çevrende her gün dolaştığını fısıldayarak, Türkiye Cumhuriyetinde, bu körpe varlığın yapısında dokuncalı karışıklıklar varmış gibi göstermek, bu ülkeye hayınlıktır. Köşede bucakta, koridorlarla kamuoyuna bulundurmaktansa, her milletvekilinin, kendilerine eşitlikle açık olan ulus kürsüsüne çıkıp gerçeği söylemesi gerekir. Gerçek söylenmez ve yine bu köksüz söylentiler sürdürülürse, bunu yapanların, bu ülkenin geleceği ile içten ve sağlam bir ilişkileri bulunmadığı yargısına varacağım. Ben kendim bu yargıya varacağım ve sanırım ki ulus da böyle bir yargıya varacaktır. Bu kürsüye çağırıyorum... Gelin konuşun! Konuşun ki, gerçek ne yandadır; sanı, kuruntu, lekeleme, suçlama ne yandadır? Ulus bilsin!”

Recep Bey’den sonra, karşıcıl olarak konuşan birtakım kişiler dinlenildi. Onlara da Ticaret Bakanı Hasan Bey (Trabzon Milletvekili) ve Milli Savunma Bakanı Kazım Paşa yanıt verdiler.

Karşıcıl konuşmak isteyenler arasında Rauf Bey de vardı. Ona da söz sırası geldi.

Rauf Bey, İmar ve İskan Bakanlığı ile ilgili soru ve gensorunun, bütün hükümeti kapsayacak biçimde genişletilmesini uygun bulmamakla birlikte, Başbakan Paşa’nın bu davranışını yiğitçe buldu ve sözlerinin başında: “Meclis, bir art düşünce karşısında bulunan hükümete saldırıya geçmiştir.” dedi.

Yunus Nadi Bey: “Anlamadık!” dedi.

Rauf Bey açıkladı, dedi ki: “Eleştiriciler hükümete karşı konuşurken, bir art düşünceyle hazırlanmışlar ve ona saldırıyorlar gibi görüyorum.”

Rauf Bey, konuşanların ağır sözler kullanmamaları; hükümeti küçük düşürecek biçimde konuşulmaması gibi öğüt verircesine ılımlı bir tutum takındıktan sonra, Feridun Fikri Bey’in önerisine değindi ve onu savundu. Tunceli Milletvekilinin önerisi, bir “Meclis soruşturması” açılması idi. Bir “Meclis soruşturması” kurulu kurulması için ivedilikle karar alınması isteniyordu. Feridun Fikri Bey’in bununla ilgili bir önergesi ve bu önergenin ad okunarak oya konulması için de Feridun Fikri Bey’le birlikte daha on altı arkadaşının başka bir önergesi vardı.

Rauf Bey: “İnceleme Kurulu diye anladığım bir kuruldan söz edildi.” (söyleyen Feridun Fikri Bey’dir.) dedikten sonra şunları ekledi: “... Bakanlar böyle bir kurulun kabulünü, şimdiye değin saygın olan ulusal ve yurtsal duygulara karşı bir leke ve bir aşağılama saydılar.”

Yunus Nadi Bey, Rauf Bey’in sözünü kesti: “Biraz öyle.” dedi. Rauf Bey de: konuşmasını “Hepimizin yanılmaz olmadığımızı kabul ederek söylüyorum ve bunun gerekli olduğunu, (...) ben de ilgili olduğum için herkesten önce, ben istiyorum.” diye sürdürdü.

 “CUMHURİYET” SÖZÜNÜ SÖYLEMEYE RAUF BEY’İN DİLİ VARMIYORDU

            Rauf Bey, söz söylerken, Meclise karşı çok saygılı olduğunu göstermek için de ilişki aramaya önem veriyordu. Bir yerini getirerek dedi ki: “Bu yüksek Meclisin koyduğu yasalara kim adlar takılmıştır; “koridor yasaları denilmiştir.”

Rauf Bey, yüksek Meclis saygı gösterilmesini istiyordu.

Rauf Bey, yüksek Meclisin cumhuriyeti kuran yasası karşısında, takındığı saygısız durumun unutulduğunu sanmış olacak!

Mazhar Müfit Bey (Denizli Milletvekili): “Onu ilk önce, sayın arkadaşımız Muhtar Beyefendi söylemiştir.” dedi. Bu söz, Rauf Bey’e, konuşma yönünü değiştirtti ise de, Muhtar Bey alındı.

Saip Bey (Kozan) söze karıştı. En sonu, başkanlığın işe karışması ve uyarması ile Rauf Bey’in konuşmasını sürdürmesi sağlandı.

Rauf Bey, döndü dolaştı, en sonu “ilke” sorununa dayandı: “Tutumumuz, yolumuz, sınırsız ve koşulsuz ulusal egemenlik ilkesidir” dedi.

Yunus Nadi Bey’in sesi işitildi: “Cumhuriyet!”

Rauf Bey karşılık vermedi. Başladığı tümceyi şöylece bitirdi: “Ulusal egemenliğin belirdiği biricik yer, Büyük Millet Meclisidir.”

“Cumhuriyet!” sesleri bütün Meclis salonunu doldurdu.

Ali Saip Bey (Kozan): “Cumhuriyet!” dedi.

Rauf Bey, Ali Saip Bey’le konuşmaya başladı. İhsan Bey işe karıştı: “Sözleriniz açık değildir, Rauf Beyefendi!” dedi.

Rauf Bey: “Açıktır, çok rica ederim, İhsan Beyefendi.” dedi İhsan Bey de: “Pek açık değildir. Uzun süreden beri sizinle anlaşamadık!” dedi. Rauf Bey, İhsan Bey’in yüksek adalet duygusu bulunduğundan, yargıçlık etmiş olduğundan söz ederek dedi ki: “Suçsuzluk temel ilkedir. Tersi tanıtlanamadıkça, yanlardan birini sanık gibi görmek ve onu sanık diye adlandırmak doğru değildir.” İhsan Bey yanıt verdi: “Gerçeği söylemeyen sanıktan kuşkulanmakta yargıç haklıdır.” dedi.

Rauf Bey’le İhsan Bey arasındaki karşılıklı konuşma biraz uzadı. Başkan işe karıştı. Rauf Bey yine konuşmaya başladı: “Bakanların görev ve yetkileri ile ilgili bir yasa yapılması Anayasa buyruğu idi. Bu yapıldı mı? Bunu soruyorum.” dedi.

Baylar, yasaları Meclis yaptığına göre, Rauf Bey bu soruyu, hükümete değil, kendisinin de üye olarak içinde bulunduğu Meclise soruyordu.

Rauf Bey, Danıştay kuruluşuna değindikten sonra: “Haydutluğun ortadan kaldırılması ile ilgili yasa uygulanmış mıdır? Köy yasası uygulanmış mıdır?” diye İçişleri Bakanından başlayarak, Bayındırlık, Ticaret Tarım, Milli Savunma, Adalet, Milli Eğitim Bakanlarına çeşitli sorular sordu. Bütün bu sorularla Rauf Bey’in, ulusun ve ordunun dikkatini çekmek istediği anlaşılıyordu. Örneğin, Karadere ormanları ile ilgili bir işlem olduğunu basında görmüş; “O iş nasıl olmuş?” dedi. “Özverili ve yiğit ordumuzun, Kurtuluş Savaşından sonra, savaştan barışa geçişinde, büyük bir düzen ve olgunluk gösterdiğini işittik, göğsümüz kabardı. Ama, ondan sonraki yedirip giydirme ve barındırma işlerinde, durumun yine öyle düzenli olduğunu düşünüp kabul edebilir miyiz? Bu yönden bizi aydınlatmalarını rica ederiz” dedi.

Rauf Bey’in bu sorusunun ortak bir soru olduğu kendi sözünden anlaşılıyor. “Rica ederiz.” diyor. Gerçekte bu sorunun, o güne değin orduların başında bulunan iki ordu müfettişinin de katılmasıyla düzenlenmiş olduğu yargısına varmamak elden gelmez.

Rauf Bey, adalet örgütündeki değişiklik dolayısıyla, yapılan uygulamanın adaleti sağlamak için en uygun yöntem ve biçim olup olmadığını öğrenmek istiyordu.

Milli Eğitim Bakanından da, ilköğretim süresinin yasaya aykırı olarak niçin azaltıldığını açıklanmasını istedi.

Rauf Bey, İstanbul Valisinin gece manevrasından, İstanbul’un “Eminlik”le yönetilmesinin, halkın haklarına saldırı olduğundan da söz ettikten sonra; Milli Eğitim Bakanı Vasıf Bey’le basın arasında çıkan bir olaydan ve bu ilişki ile öğretmenlerden söz açarak dedi ki: “Öğretmen ordusunun, aydın ordunun, şu ya da bu yanı tutar ve destekler biçimde yayın yapmaları doğru mudur?”

Rauf Bey bunun doğru olmadığını söyleyerek sözlerini şu tümce ile bitirdi: “Tanrı yurdumu, ulusumu ve hepimizi korusun.”

Bu tümcenin alkışlarla karşılanmasından sonra, İçişleri Bakanı kürsüye çıktı. Gümüşhane Milletvekili Zeki Bey, daha önce kendisinin söz aldığı savında bulundu. Vehbi Bey: “Efendim, bu iş bakanların Meclisi sorguya çekmesi biçimine girdi” dedi. Başkanlık, bakanların söz hakkı ile ilgili iç tüzüğü anımsattı. Recep Bey de, çok geniş bir gensoru karşısında bulunan bakanların, tüzük ile sağlanmış söz haklarını kullanmalarına izin verilmezse, gerçeğin beliremeyeceğini söyledikten sonra, yönetilen sorulardan kendisi ile ilgili bulunanlara birer birer yanıt verdi. Konuşması sırasında, Rauf Bey’in kürsüye bir öğütçü gibi çıktığını söyleyerek: “Bu Meclis, tam bir sessizlik içinde çalışmak zorunda olan ne bir okuldur, ne de bir bilim akademisidir” dedi. Rauf Bey’in kürsüde bugün bile açık konuşmadığına: “soruşturma” sözünü söylemeyerek Feridun Fikri Bey’in, üç bakanlığın bir yıllık çalışmalarına ilişkin yersiz, haksız, mantıksız, yasa dışı ve hükümet dengesini bozan “Meclis soruşturması” önerisini desteklemekte olduğuna Meclisin dikkatini çekti. Feridun Fikri Bey, oturduğu yerden, Recep Bey’in “mantıksızdır” dediğine karşı çıktı. Bu sözü geri almasını istedi. Recep Bey: “Geri almıyorum efendim, mantıksızdır; gerçek, olduğu gibi söylenir.” dedi. Feridun Fikri Bey’in: “Mantıksız sözünü kabul etmiyorum” demesi üzerine Recep Bey yanıt verdi: “Feridun Fikri Bey, dedi, siz daha ağır şeyleri kabul etmeye alışkınsınız...” (daha ağır şeyleri, Adalet Bakanı Necati Bey söylemiş). Feridun Fikri Bey: “Adalet Bakanı sözlerini geri aldılar.” dedi. Necati Bey, yerinden fırlayarak: “Sözlerimi geri almadım.” dedi. Biraz gürültü oldu. En sonu Başkan: “Rica ederim, gürültüyü keselim!” dedi. Recep Bey, konuşmasını sürdürerek: “... Birçok kişilerde defterler varmış, demiştim. Şimdi Rauf Bey’in sözlerine göre, hazırlanmış sorulardan on, on beş tanesinin silinmesi fırsatını bulacağız. İşte baylar, dedi, defterlerin yavaş yavaş ucu görünüyor.”

Recep Bey, Rauf Bey’in kaçamaklı konuşmalarına dikkati çekerek dedi ki: “Rauf Bey hem bütün bu soruları soruyorlar hem de: “Hiçbir zaman bakanları suçlamak, ya da hükümeti düşürmek gibi bir amaç gütmüyorum.” diyorlar. Bir gensoru günü ulus kürsüsüne çıkan kişi, ya hükümetten yana ya da hükümete karşıdır. Hükümetten yana ise hükümetin tutulmasını ister; hükümete karşı ise düşürülmesini ister ve bunu apaçık söylemek gerekir. Yoksa, Rauf Beyefendinin söyledikleri boş sözlerden başka bir şey değildir.”

Recep Bey’in bu sözü, Rauf Bey’le aralarında karşılıklı kısa bir konuşmaya yol açtı:

- Ama saldırıyorsunuz.

- Siz de sözlerimi kesiyorsunuz... gibi karşılıklı konuşmalar oldu.

En sonu Recep Bey dedi ki: “Sayın baylar, birtakım sorular soruyorlar: Ahmet gelmiş midir, yasa uygulanmış mıdır... gibi. Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsü böyle gensoru görüşülürken, bir amaç güdülmeksizin sorulacak ve söylenecek şeylerin yeri değildir. Buraya çıkıyorlar; söylüyorlar, söylüyorlar; sonunda: ‘Söylüyorum, söylüyorum ama bir şey yoktur.’ diyorlar. Böyle olunca, söylenenler boş sözlerdir, amaçsızdır. Durumun tanımı budur”. Recep Bey sözlerini şöyle sürdürdü: “Çok dikkat ettim; Rauf Bey buraya çıktılar; sırası geldi, gerekti, başka bir tanım yaptılar; ‘cumhuriyet’ sözcüğünü söyleyemediler. Sayın arkadaşlar, şaka değil; büyük bir devrimden çıktık, aydınlık bir geleceğe gidiyoruz. Bütün gerekleriyle, bütün koşullarıyla, bütün açıklığı ile bir amaca yürüyoruz. Nedir Rauf Bey’in bu küskünlüğü ki sırası gelmiş ve dolayısıyla arkadaşlar fırsat vermişken, bu kutsal adı söylememekte dayatıp direnmişlerdir. Ama, şurası dikkate değer: Bu kişi İstanbul’da cumhuriyete karşı demediğini bırakmadı. Elinden gelen her şeyi yaptı. Karşınıza çıktığı zaman da, bütün yaptıklarından döndü ve ant içerek dedi ki: ‘Ben cumhuriyetçiyim.’ Bugün kendisinden kuşku ediyorum. Bu kuşkunun yanlış olduğuna beni inandırmayı, kendileri için, gerekli görüyorlarsa çıksınlar; kürsüden, ya da başka bir yerden söylesinler ki, böyle bir kuşkuya yer yoktur. Böyle yapmazsa, Rauf Bey’in cumhuriyete olan bağlılığından kuşkum vardır ve bu kuşkum sürecektir. Gerçek budur.”

Recep Bey, açıklamasını bitirirken: “Sayın arkadaşlar, dedi, boğazımıza dek kan içinde yoğrularak bugüne değin yürüttüğümüz bu işi, bu kutsal yurdun yükselişini kesinlikle sağlayacak olan bu işi, şimdiki aşamasına getirdik. Bugünden sonra en büyük yanılgı, duraksamalar, kuşkular, kararsızlıklardır. Bunların nereye varacağını kimse bilemez.”

Recep Bey kürsüden inerken Başkanlıkça, isteği üzerine, kendini savunmak için Rauf Bey’e söz verildi.

Rauf Bey: “Sizin her zaman ve her kuşku ettiğiniz yerde, ben yeniden ant içmek zorunda mıyım?” dedi. “Ant içmek zorundasın!” sesleri yükseldi. Rauf Bey bu sesleri: “Hayır baylar, kimsenin kimseden kuşku etmeye hakkı yoktur” diye yanıtladı.

Buna, Afyonkarahisar Milletvekili Ali Bey, oturduğu yerden karşılık vererek: “Sen de o zaman, bu toprakta oturamazsın! Atalarının, babanın ve dedenin geldiği yere gidersin! Bu toprak bunu istiyor! dedi.

Bunun üzerine Rauf Bey karşıcıl olduğu noktayı açıklama yollu bir konuşma yaparak dedi ki: “Sınırsız ve koşulusz ulusal egemenlik ilkesine dayanan bir yönetimi, ‘demokrasi’ denilen halk yönetimi ilkelerini kökleştirmek için, bu ilkelere dayanarak ulustan milletvekilliği görevini aldık. Birtakım arkadaşlarımız, şu ya da bu kata, Meclisi kapatmak ve yasaları geri çevirmek gibi yetkiler tanıyarak ulusun egemenlik hakkını Meclisten alıp başka katlara vermek anlayış ve eğilimini gösterdiler. İşte ben buna karşıyım.”

Recep Bey, bu sözlere yanıt vererek dedi ki: “Rauf Bey karşıcıl durum takındığı zaman daha Anayasa değişikliği ve böyle birtakım hakların kimseye verilmesi ya da verilmemesi söz konusu bile değildi. Bu sorunlar ancak aylarca sonra ele alındı. Baylar, bu yanıltmacadır.”

Rauf Bey, karşıcıl oluşunun nedenini iyi anlatabilmek için, şöyle bir açıklama yapmayı gerekli gördü. Dedi ki: “Baylar, halifeden, padişahtan yana olmak şöyle dursun, bunun haklarını alabilecek herhangi bir kata karşıyım.”

Rauf Bey, halifeci ve padişahcı olmadığını söylerken cumhurbaşkanlığı katına, cumhurbaşkanına karşı olduğunu açıklayıp ortaya koyuyordu. Daha önce, yeri gelip söylediğim üzere Rauf Bey, “Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti” biçiminde direniyordu. Yani ad değişse de, cumhuriyet adı verilse de, örgütün o niteliğinin korunmasını sağlamak istiyordu.

Niçin? Çünkü, cumhurbaşkanlığı, halifelik ve padişahlık katının haklarını alabilirmiş.

Baylar, kişisel görüş diye ortaya atılan bu sözler, Recep Bey’in dediği gibi “boş sözler” değil de nedir? Bu gibi sözlerle kurulan mantık “yanıltmaca” değil  de nedir?

Bu kişisel görüşün ve bu mantığın anlamını ve özünü, Rauf Bey’in bugünkü çalışma ve çabaları pek güzel göstermektedir. Ama biz bunu anlamak için, bugünlere değin beklemek aymazlığında kalamazdık. Bundan dolayı bizi bağışlasınlar.

 MECLİSTEKİ GÖRÜŞMELERİN KARŞICIL BASINDA YANKILARI

            Baylar, o gün de gensoru sonuçlanmadı. Görüşme ertesi güne bırakıldı. Sözü, 8 Kasım günü yapılan görüşmelere getirmeden önce biraz da o günlerin kimi yayınlarını gözden geçirelim.

5 Kasım 1924 günlü Vatan gazetesindeki başyazıda, hükümeti eleştirenler ve karşıcıl duruma geçenler övülmekte, hükümeti tutanlar, ise, kınanmaktadır. Başyazar: “Daha ağzını açmayan eleştirici adaylarına karşı her gün kulaktan kulağa yeni bir saldırgan söz fısıldanıyor. Hükümetçi gruptan kime rastlarsanız, o gün verilen gizli buyruktaki sözleri, olduğu gibi işitirsiniz.” dedikten sonra sözlerini doğrulamak için birtakım örnekler sayıyor ve: “Buyruğa körü körüne uymayan, gerçeği gören ve söylemek isteyen kişileri, başlangıçta susturmak için her araca başvuruyorlar. Kişisel buyrum, doğal ve kararlı durumun üstünde bir etmen niteliğini sürdürüp gidecektir.” diyor.

Baylar, yazar, “gizli buyruk” ve “kişisel buyrum” sözleriyle ulusa neyi bildirmek istiyordu? Gizli buyruklar veren, kişisel buyrumunu etmen kılan kimdi? Bu kapalı sözleri kullanan yazar, en sonu bize: “İki yanı, yan tutmadan, bir yargıcı gibi çağırıp dinlemek, cumhurbaşkanlığının en ince ve önemli görevidir.” öğüdünü veriyor; bu görevin hemen yapılmasını istiyor ve: “Çünkü yarın, pek geç olabilir!” diye gözdağı veriyor.

Bir gün sonra, benim yılbaşı söylevimden söz eden bu yazar: “Eleştiri eğilimi gösteren en özgür düşünceli yurttaşları, zaman zaman susturmaya çalışan tekelci bir siyasal yöntem, gelişme ve ilerleme için ezici bir tamu durumundadır.” tümcesiyle, tuttuğumuz yöntem için pek haksız ve acımasız bir karalamada bulunuyor ve: “Uğursuz gidişin belirli bir noktada durdurulması, yeni bir çığır açılması gerekir.” diyerek, bize yeniden görevimizi anımsatıyordu.

Vatan yazarı, bir gün sonra yazdığı “Sokaktaki Adam” başlıklı başyazısını: “İnşallah iyi olur, demekten başka yapacak şey kalmamış gibi görünüyor.” tümcesiyle bitiriyordu.

8 Kasım 1924 günlü Vatan gazetesinde yayımlanan bir Ankara telyazısında: “Meclis, yüksek katlarda bulunanlar uygun görmedikçe hükümeti düşüremeyecektir.” biçiminde büyük harflerle dizilmiş izlenimler ve: “Rauf Bey’in, dünkü konuşmasında gensoru dışında önemsiz şeylerden söz etmekle, gensoru isteyenlerin durumunu sarstığı ve gensorunun etkisini azalttığı söylenmektedir.” gibi haberler vardır.

Vatan gazetesinin gensoru görüşmelerini izlemek için özel olarak gönderdiği haberci, izlenimlerinde olayları pek iyi yansıtamıyorsa da gensorunun etkisinin azalışı nedenleri üzerinde verdiği haberde aldanmış görünmüyordu.

Baylar, Tevhid-i Efkar’ın başyazarı da bir sürü başyazılarla karşıcılları destekleyip yüreklendiriyor; hükümetin ve hükümeti tutan milletvekillerinin ise, kendilerini savunmalarını ve söz söylemelerini bile istemiyordu. Bu başyazar diyordu ki: “Mecliste hükümeti tutuan milletvekilleri, böyle her önemli işi gürültüye boğmak eğlencesini sürdürerek eleştiricileri susturdukça, İsmet Paşa hükümeti hiç kuşkusuz güvenoyu alacaktır. Ama bu güvenoyunun gerçek niteliği, en sonu, bir küçük sandığın içine çok sayıda ak kağıt atılmış olmasından öteye geçemez.”

Bu boş sözler üzerinde durmayı gerekli görmüyorum. Biraz da Tanin gazetesine bakalım. Tanin’in “Siyasal Mayalanmalar” başlıklı bir başyazısında “Kurtuluş Savaşında büyük yararlıklarıyla tanınmış saygıdeğer ve güvenilir kimi kişiler arasında bir işbirliği yapılmakta olduğu” haber alındığından: “Halk Partisini ve Hükümeti içtenlikle tutan basının bu haberleri pek kötü karşılayıp yorumladıklarından; bunların kurulmakta olan yeni partiyi daha şimdiden gözden düşürecek nitelikte düşünceler ileri sürmeye” kalkıştıklarından söz edilmektedir. Yazıda izlence konusuna değinilirken, Halk Partisinin izlencesi olmadığına dikkat çekildikten sonra: “Biz Halk Partisini hiç beğenmiyoruz. Ama, Halk Partisinin ilkeleri adına söylenen ve görülen şeyleri tümüyle benimsiyoruz.” deniliyor ve Halk Partisi ilkelerinden ne anlaşıldığı açıklanarak: “Ama, acbaa gerçekte de böyle midir?” sorusu ortaya atılıyor. Yazar, bu soruya olumsuz yanıt veriyor ve: “Gönlümüz, karşısında böyle bir yenileştirme ve düzeltme partisi görmeyi istediği için, Halk Partisini bu dediğimiz biçimde düşlemekteyiz” diyor. Ondan sonra, yazar şunları söylüyor: “Halk Partisinin izlencesi ve sözleri başkadır, tuttuğu yol başkadır. Halk Partisinin halkçılığı dudaklarındadır.”

Bu düşünceleri ileri süren, birinci tümcesiyle: “Halk Partisi cumhuriyet kuracağını, halifeliği kaldıracağını izlencesine yazıp ilan etmedi ve söylemedi; ama, edimli olarak yaptı.” demek istiyorsa doğrudur. Ancak, ikinci tümce ile Halk Partisi için söyledikleri doğru değildir.

Yazar, karşıcıl kişilerin iş başına gelmek istemelerinin türeye uygunluğunu tanıtlamak için söylediği birçok sözlere şunu da ekliyor: “Yurt yararına çalışmak, Tanrı’nın, yalnız bugün iş başında bulunan kişilere özgü olarak, bağışladığı bir erdem midir?”

Tanin başyazarı, 4 Kasım 1924 günü yazdığı “Ordu ve Siyasa” başlıklı bir başyazıda şu düşünceleri ileri sürüyor: “Hükümet biçimi cumhuriyettir. Ama, hükümetin yalnız adını değiştirmek hiçbir yarar sağlamaz. Asıl değiştirilmesi gereken nokta işin özüdür. İlkeleridir. Bugün, Amerika Birleşik Devletleri dışında, Amerika’da yirmiye yakın ülke vardır ki hepsinin adı da cumhuriyettir. Dahası, yalnızca zencilerden meydana gelen Haiti bile bir cumhuriyettir. Ama, buralarda cumhuriyet, salçılıktan pek az ayrılmaktadır. Soydan gelen bir devlet başkanı yerine, zorla cumhurbaşkanlığına çıkmış bir zorba görürüz. İşte bu kadar! Cumhurbaşkanı sanını taşıyan zorba, egemenliğini istediği gibi yürütür. Saltçı bir egemen gibi kendi istek ve dileğinden başka bir yasa tanımaz.”

Tanin başyazarı, söz konusu ettiği Amerika Cumhuriyetlerinden Şili’yi bir yana bırakarak ötekiler için diyor ki: “Hiçbirisi bugün gerçek cumhuriyet adını taşıyacak nitelikte değildir. Çünkü demokrasiye... dayanmıyorlar. Cumhuriyet adı altında saltçı hükümetlerin egemenlik sürmesi başkanların asker olması yüzündendir.”

Burada biraz durmak isterim. Baylar, bu yazı, milletvekili olan komutanların milletvekilliğinden çekilmeleri üzerine ve o ilişki ile yazılıyor. Ama, öyle bir zamanda yazılıyor ki, ordularımızın müfettişleri orduları bırakıp Hükümeti düşürmek için Meclise gelmişlerdir. bu yazar da, onların iş başına geçmek istemelerinin türeye uygunluğunu tanıtlamak için, daha bir gün önce, sütunlarca yazı yazmıştır. Cumhuriyetin saltçılıktan ayrımsız olabileceğine örnekler gösteren ve bunun nedeninin halkçılığa dayanmamak olduğunu söyleyen yazar: “Hükümet Partisinin halkçılığı dudaklarındadır.” diyen kişidir. “Bunun böyle oluşu başkanların asker olması yüzündendir.” diyen kişi, Türkiye Cumhurbaşkanının da bir asker olduğunu bilen kişidir. Bu kişidir ki, birer asker olan filan ve filanları, bir asker olan Türk Cumhurbaşkanı ve yine bir asker olan Türk Başbakanı ile karşı karşıya getirmek için büyük bir çabayla çalışıyor ve sonra sevmediği yanın yıkılmasını, ulusa gerekli gösterebilmek için, sözde dikkate değer ve ders alınacak örnekler veriyor ve: “Hangi general, başına daha çok ayaklanıcı toplayabilirse, cumhurbaşkanlığına o geçer.”; “Ordu komutanları, haydut elebaşıları, birbiriyle çarpışarak cumhurbaşkanlığı katını zorla ele geçiriyorlar.” diyor.

Baylar, bu ve buna benzer sözlerin hangi amaçla ve hangi duygu ile yazıldığını sezmemek ve bu gibi yayınların Meclis üyelerinde ve kamuoyunda bırakacağı kötü ve dokuncalı etkileri anlamamak olanak dışıydı. Gerçekten bu kötü etkiler, ne yazık ki edimli olarak yankılarını göstermiştir.

Refet, Kazım Karabekir ve Ali Fuat Paşaların, Milli Savunma Yarkuluna seçilmemiş olduklarından üzülen o cumhuriyetçi yazar, bu kez de, ordu komutanlarının ordulara etki yapabilecek bir kurula seçilmeyişlerini iyi bulmuyor. Bu düşünceleri anlatan tümceleri hep birlikte inceleyelim:

“Siyasa” başlığı altında yazılmış yazılar arasında: “Milli Savunma Yarkurulu, Millet Meclisinin hemen hemen en az siyasa ile uğraşan, dahası, siyasa işleriyle hiç ilgisi bulunmayan bir çalışma alanıdır.” tümcesi vardı. Yazar, bu tümceyle: “Meclise giren ordu müfettişlerinin siyasa ile ilgisi bulunmayan bir alanda çalışmalarına neden ve niçin meydan verilmedi?” demek istiyor. Buna şu yolda yanıt verilebilir: Çünkü Milli Savunma Yarkurulu siyasa işleriyle ilgilenmemesi gereken bir yarkurul olduğuna göre bu yarkurula, yalnız siyasa işleriyle uğraşmak üzere Meclise gelmiş olan kişileri seçmekte sakınca vardır!

Yazar, daha sonra diyor ki: “Burada, yurdun namusunu ve bağımsızlığını savunacak orduyu, yönetmeye, düzenlemeye, daha iyi ve daha ileri bir duruma getirmeye yarayacak yasalar yapılacaktır. Siyasa tutkusuna kendilerini kaptırmayıp da, yalnız yurdu düşünenler, bu görevin ordu ileri gelenlerinden en yeterli kişilere verilmesini bir yurtseverlik borcu bilirler.”

Bu tümceler üzerinde de biraz duracağım.

Ordunun yönetimi, düzenlenmesi, daha iyi ve daha ileri bir duruma getirilmesi sorunu çok önemlidir. Bu işle görevli bulunan ve uğraşan kat, “Genelkurmay”dır. Bu katta, yazarın da dediği gibi, en seçkin komutanlarımız bulunmaktadır. Ordunun yönetimi, düzenlenmesi ve iyi bir duruma getirilmesi işlerini üzerine alan bu büyük Genelkurmay, bu konularda, gerektikçe Hükümete önerilerde bulunur.

Genelkurmayın ve hükümetin bir kolu olan Milli Savunma Bakanlığının enine boyuna düşünüp saptadıkları sorunlar, her yıl toplanan “Yüksek Askeri Şûra”ca incelenir ve görüşülür. Yüksek Askeri Şûra, Genelkurmay Başkanı, Milli Savunma ve Denizişleri Bakanları ile ordu müfettişlerinden kurulur. Yüksek Askeri Şûrının incelemesinden geçen ve uygulanması kabul edilen işlerden, gerekenler hükümete önerilir. Bu önerilerden yasalaştırılması gerekenler varsa, işte onlar Meclise sunulur. Mecliste, yöntem gereği Milli Savunma Yarkulundan ve ilişkisi olursa başka yarkurullardan da geçtikten sonra, Meclis genel kurulunda görüşülür ve yasalaştırılır.

Milli Savunma Yarkurulundaki üyelerin askerlikten anlaması gereklidir. Ama, yalnız askerlikten anlaması yetmez. Devletin para işlerinden, siyasasından ve daha birçok şeylerden de anlaması gereklidir. Yalnız askerlikten anlamak, orduya ilişkin yasa tasarıları yapmak için yetseydi, bu tasarıların, Genelkurmayca saptanıp Yüksek Askeri Şûraca onandıktan sonra, ayrıca bir yarkurulda, ya da yarkurullarda incelenmesi gerekmezdi. Çünkü; siyasa ile uğraşan kişiler, askerlikten gelmiş olsalar bile; yaşam boyunca bilim ve teknik ile, askerlik alanındaki ilerlemeleri günü gününe izleyip uygulamakla uğraşan kişilerden daha uzman ve daha yetkili olamazlar.

Ordunun yönetimi, düzenlenmesi ve iyi bir duruma getirilmesi için en uygun düşünceleri ve pek çok bilgi ve görgüleri olduğunu sanan ve Yüksek Askeri Şûrada yasa gereğince üye bulunan ordu müfettişleri için en uygun çalışma alanı, orduların başındaki ve Yüksek Askeri Şûra içindeki yerleri idi. Ağırbaşlılık isteyen bu yerin değer ve önemini anlamayıp; Hükümeti, Milli Savunma Bakanlığını, Genelkurmayı beğenmeyip; onları kendilerinin askerlikle ilgili düşünce ve tasarılarını değerlendirmekten uzak görerek; siyasa alanında çalışmayı yeğleyen komutanların, Milli Savunma Yarkuruluna seçilmesini sağlamaya çalışmak; onların, hükümetten gelen, orduya ilişkin, her çeşit önerilerinin sonuçlandırılmasını engelleme ve bunlardan yararlanarak hükümeti düşürme ve Genelkurmay Başkanını değiştirme gibi kötü dileklerini gerçekleştirmek için olabilir.

Tanin başyazarının da bundan başka bir şey için çalıştığını sanmak akla yatkın değildir.

Amacının, gerçekleşmemesinden “kaygılı ve üzüntülü” olan yazar: “Eski Atina Cumhuriyetinde halkçılık ilkelerine o denli bağlı idiler ki, yönetim kollarının hiçbirinde, bilgi ve uzmanlık yönündün olsun, bir sivrilme kuralı kabul edememişlerdi. Halkçılıktaki bu aşırılığa karşın, Atina demokrasisinde generallere bu kural uygulanmıyordu.” Diyor.

Halkçılığın, Halk Partisinin dudaklarında olduğunu ve kurulan cumhuriyetin saltçılıktan ayrımsız olduğunu ulusa anlatmaya çalışan bir adamın, bu saçma düşüncelerinin daha gazetesinde okunduğu günlerde, iş başına geçirmek çabasında bulunduğu generallerin, seçilmeseler bile, Milli Savunma Yarkuruluna üye olabilecekleri görüşünü ileri sürmesi, sanırım, özü sözü doğru kimselerin yapabilecekleri işlerden değildir.

Baylar, siyasal tutku ve öç alma duygusu bir adamın kafasını ve gönlünü kararttığı zaman, o adam nasıl konuşur, buna bir örnek ister misiniz?

İşte buyurunuz, yine bu yazarın şu sözlerini dinleyiniz: “Halk Partisinin ve İsmet Paşa Hükümetinin ülkeye gösterdiği çirkin yüz! Kişisel tutkularına
bu denli kapılmış olan önderler, ulusal bir parti kurmak, ulusu temsil etmek savında bulunamazlar!”

“Gelecek günlere bağladıkları umutla kaynayıp coşan gençler, taze ve temiz canlarını seve seve verdiler: ülkeyi kurtarmak için! Ülkeyi, kendilerinden ve tutkularından başka bir şey düşünmeyen siyasacılar elinde oyuncak yapmak için değil!”

Gerçeğin tam karşıtını, yanıltmacalı ve saçma sapan sözlerle söyleyen bu adam, bizim kurduğumuz partiyi ve bizim hükümet kurmakla görevlendirdiğimiz İsmet Paşa’nın ve hükümetinin yüzünü çirkin görüyor ve gösteriyor.

Baylar, bizim yüzümüz her zaman ak ve temizdi, her zaman da ak ve temiz kalacaktır. Yüzü çirkin ve gönlü çirkinliklerle dolu olanlar, bizim yurtseverce, insanca ve namusluca davranışlarımızı, bayağı ve çirkin tutkuları yüzünden, çirkin göstermeye kalkışanlardır.

 MECLİSTE GENSORUNUN SON GÜNÜ

            Baylar, 8 Kasım günü Mecliste, yine gensoru görüşmeleri yapıldı. Feridun Fikri Bey’in, “Meclis soruşturması”nın kabul edilmesi için yaptığı uzun konuşma, birçok milletvekillerinin sözleriyle kesilerek epeyce sürdü. Ondan sonra Yunus Nadi Bey kürsüye çıkarak: “Baylar” dedi. “ülkenin yönetim biçimi söz konusudur. Cumhuriyet yönetimi söz konusudur. Her şeyden önce bu işi görüşmek gerikir.” Yunus Nadi Bey, Rauf Bey’in bir gün önceki sözlerine değinerek, “Cumhuriyet gelişerek mi, ulusal egemenlik doğmuştur, yoksa ulusal egemenlik gelişerek mi Cumhuriyet doğmuştur?” gibi bir kuramın tartışılmasının yersiz olduğunu açıkladı.

Rauf Bey’in; “Halifeden, padişahtan yana olmak şöyle dursun, bunun haklarını alabilecek herhangi bir kata karşıyım.” Yolundaki sözlerini Yunus Nadi Bey şöyle açıkladı: “Rauf Bey’e göre, bu katın hakları vardır; anlatış açıktır, saklı hakları vardır. Sakın kimse almasın, Günün birinde belki kullanılacaktır. Oysa, Anayasa çıkmıştır. Bütün katlar saptanmıştır. Bütün durumlar yasa ile belirtilmiştir. Ama, yine de boş öyküler anlatıyor, boş sözler söylüyor.”

Bundan sonra, Yunus Nadi Bey şu sözleri söyledi: “...Cumhuriyeti beğenmeyen adamlar vardır. Açıkça söyleyemedikleri şeyi içlerinde besleyen yaratıklar vardır ve aramızdadırlar. Böyle adamların kafası ezilir, baylar!”

Yunus Nadi Bey, Rauf Bey ve arkadaşlarının gösterici durum takınmalarından, müfettiş paşaların çekilmelerinden ve Meclisin içinde oyun oynatılamayacağından söz ettikten sonra dedi ki: “Özel ve gizli düzenlerle birtakım amaçlara ulaşırız kuruntusunda bulunmak ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin köşesinde oturarak bunları yapmak, saygısızlıktır; kabul edemeyiz efendim!”

Yunus Nadi Bey, Refet Paşa’ya ilişerek şunları söyledi: “Refet Paşa Hazretleri, bildiğiniz üzere, altı yedi ay önce gösterişli ve yersiz, kimi yayınlar ve demeçlerle milletvekilliğinden çekilmişlerdir. Şaşılacak bir olaydır. Gerekçe olarak bildirmişlerdi ki, milletvekilliğinden çekilmesinin nedeni, karanlık odada, yakın arkadaşlar arasında ulusa ant mı ne, bir şey varmış. Orada toplanan arkadaşları iş başına getirecekmiş. Efendim, çok ilgi duydum bu işe.”

Afyonkarahisar Milletvekili Ali Bey, oturduğu yerden söze karıştı ve “Yani generaller hükümeti” dedi. Yunus Nadi Bey: “Çok ilgi duydum bu işe” diyerek konuşmasını şöylece sürdürdü: “... Anayasa vardır. Cumhuriyet kurulmuştur. Hükümet nasıl kurulacaktır, orada yazılıdır. Bütün bunları yöneten bir Türkiye Büyük Millet Meclisi vardır. Hayır, bunlar yetmez. İstenir ki, Refet Paşa milletvekilliğinden çekilsin ve gitsin hükümet kursun. Yakın arkadaşlar toplasın. Ne inançtır bu?”

“... Efendim, dağ başında mıyız? Demirci Efe’yi alarak, gelip de hükümeti mi kuracaktı? Meclis yok mudur? Anayasa yok mudur? Bu, ne mantıksızca iştir?”

Refet Paşa, Yunus Nadi Bey’e yanıt vermek üzere kürsüye çıktı. Kendini savunmaya çalışırken, Rauf Bey’le aralarındaki görüş birliğinden ve Rauf Bey’in söylediği her şeyin onun adına da yazılması gerektiğinden söz ettikten sonra: “İki asker milletvekilinin Meclise dönmesini istemişsem, acaba Çin’de olduğu gibi bir cumhuriyet mi yapmak istemiş olurum?” dedi. Rauf Paşa’nın sözlerine, birçok milletvekilleri, oturdukları yerden kısa yanıtlar vermeye başladılar. Karşılıklı tartışmalar oldu. En sonu, kürsü başka bir karşıcıl milletvekiline bırakıldı. Ondan sonra kürsüye çıkan Mahmut Esat Bey (İzmir): “... Günlerden beri sürmekte olan tartışmalara ve daha sonu gelmeyen görüşmelere, ne devrim ve ne de ulus dayanabilir.” dedikten sonra durumun “yalnızca devrim adına, devrimleri ileri götürmek adına hükümeti düşürmek” olmadığını açıkladı.

Mahmut Esat Bey, her şeyden önce gidilecek yolları belirtmek gerektiğini, o zaman daha içtenlikle ve daha kesin yürünülebileceğini söyledi ve Rauf Bey’in görüşüne değinerek, şu irdelemelerde bulundu: “Ulusal egemenlik başka bir sorundur; cumhuriyet, meşrutiyet, saltçılık, zorbalık da başka birer sorundur. Kimisi hükümet biçimidir. Kimisi de ulusal buyrumun yürütülmesi ve uygulanmasıdır. Bu dört yöntem içinde, değişik biçimde, ulusal egemenliğin uygulandığını görmekteyiz; dahası, saltçılıkta bile bir parça uygulanmaktadır. Meşrutiyette biraz daha çok, cumhuriyette daha çok. Öyleyse bu bakımdan bu iki şeyi karıştırmamak gereklidir. Ulusal egemenlik cumhuriyetin gelişimi demek değildir. Çünkü, ulusal egemenlik biçim değildir, öz ve ilke işidir.”

Mahmut Esat Bey, Rauf Bey’in kişisel görüş diye ortaya attığı sözler üzerinde gerektiği ölçüde durduktan sonra: “Türk devrimi yükseliyor. Ancak bu devrimi, amacına, ulusça beklenilen amacına çarçabuk ulaştırmak için, gerçek durumun hemen açıklığa kavuşması gereklidir. Türk ulusu, ortada, demokrasi adına çekilmiş bir kılıç gibi bunu beklemektedir.” Sözleriyle konuşmasını bitirdi.

Bundan sonra Adalet Bakanı Necati ve Milli Eğitim Bakanı Vasıf Beyler, karşıcıl milletvekillerinin sorularına uzun konuşmalarla karşılık verdiler.

RIZA NUR BEY’İN ARNAVUTLARI TÜRKLERE KARŞI AYAKLANDIRMAYA ÇALIŞANLARDAN BİRİ OLDUĞU ANLAŞILDI

            Maliye Bakanı Mustafa Abdülhalik Bey, konuşmasına başlamadan önce, Rıza Nur Bey’den, tutanaktaki sözlerinden kimisini açıklamasını istedi. Rıza Nur Bey, Yanyalıların Türklüğünü kuşkulu gösterecek biçimde sözler söylemişti. Abdülhalik Bey, Rıza Nur Bey’in yanlış sanısını şöyle düzeltti: “Doktor Bey, altı yüz yıl önce, Arnavutluğun bir parçası olan Yanya’ya giden atalarımızın orada bıraktıkları torunlarını başka bir soydanmış gibi gösteriyor. Hem kim? Üzülerek söylüyorum, öyle saygıdeğer bir arkadaşım ki, altı yıldan beri bağnaz bir ulusçu olmuştur. Daha önce değildi. Kendileri daha iyi bilirler. Ben, o Yanyalı dedikleri adam, Türklük için silahla savaşırken, kendileri tersine, Arnavutları Türklüğe karşı ayaklanmaya kışkırtmıştır.”

Gerçekten Rıza Nur Bey’in siyasal yaşamında birçok savaşlara katıldığı biliniyordu. Bu durumu, ulusçu olarak, Büyük Millet Meclisi zamanında kendisine türlü görevler verilmesine engel sayılmamıştı. Ama, Türklerin Rumeli’den çıkarılması gibi, her Türkün yüreğinde sonsuz ve onulmaz bir acı yaratan büyük yıkım zamanında, aşırı ulusçu Rıza Nur Bey’in Arnavut ayaklanıcılarla birlikte, Türklere karşı çalıştığını bilmiyorduk. Bu anlaşılınca Büyük Millet Meclisini gerçek bir şaşkınlık ve ürküntü kapladı.

Bundan sonra Maliye Bakanı öbür konulara geçti. Daha sonra Tarım Bakanı Şükrü Kaya Bey konuştu. Şükrü Kaya Bey, özellikle Tarım Bakanlığını eleştiren bir milletvekiline yanıt verdi ve tarım işlerinin güzel tümceler, güzel sözler, güzel mantıklarla gizlenecek bir şey olmadığını açıkladıktan sonra: “Bu, toprağa yazılan bir yapıttır. Onun sayfaları açık ve herkesçe okunmaktadır.” dedi ve ekledi: “Kalkıp da Büyük Millet Meclisin önünde, şöyle yapıldı, böyle yapıldı gibi yanıltmacalar ileri sürülebilir mi? Bu ne kendini bilmezliktir?”

Ticaret Bakanı Hasan Bey’den ve Bayındırlık Bakanı rahmetli Süleyman Sırrı Bey’den sonra konuşma sırası Dışişleri Bakanlığına ve Başbakanlığa geldi.

Baylar, Başbakan İsmet Paşa, gensorunun genel olmasını önerdiği günden sonra görüşmelere katılamayacak kadar hastalanmış, yatıyordu.

Milli Savunma Bakanı Kazım Paşa, İsmet Paşa adına kürsüye çıkarak gereken açıklamaları yaptı.

Artık gensoru görüşmelerine son vermek zamanı gelmişti. Görüşme yeterliği kabul edildikten sonra, Feridun Fikri Bey’in “Meclis soruşturması” önergesi oylandı, kabul edilmedi.

 BÜYÜK MİLLET MECLİSİNİN İSMET PAŞA HÜKÜMETİNE GÜVENOYU VERMESİ ÜZERİNE KARŞICIL GAZETELERİN YAZDIKLARI

            19 oya karşı 148 oy ile İsmet Paşa Hükümetine güven bildirildi. Bir kişi de çekimser kalmıştı.

Baylar, Mecliste yenilenlerin gazeteci arkadaşları, bu sonucu doğallıkla hiç beğenmediler. Daha küskün ve direngen bir biçimde saldırıya geçtiler.

9 Kasım günlü Vatan gazetesinin başyazarı: “Bugünkü yönetim biçimi, sözde, ulusal egemenliğin en yüksek aşaması olmuştur. Ama, hükümetçilerin anlayışı, biraz deşilse, hemen hiç değişmemiş olduğu görülür.” “Bugün, gerici sözü yeniden çokça kullanılır olmuştur.” Gibi yergilerle doludur.

10 Kasım günlü Vatan’ın “Meydan Savaşının Sonucu” başlıklı başyazısı, Timur’un fil öyküsünü anlattıktan sonra, hükümeti düşürmeye çalışanların işi iyi yürütmediklerinden yakınan şu düşünceleri kapsıyordu: “Ankara’da ilk gensoru başladığı zaman, ortada eleştirici, dayançlı bir çoğunluk vardı. Eleştirenler işi iyi yürütemediler, Örgütleşmemiş kişiler olarak, teker teker eleştirilerde bulundular. Teker teker yapılan eleştiriler bile sağlam bir biçimde sürdürülemedi. Gensoru genelleşince, dinlenme günlerindeki not defterlerini açan olmadı. En keskin eleştiriciler bile, dillerinin altındakini söylemekten çekindiler.”

Yazar, duruma siyasa açısından bakarak diyor ki: “Hükümetçilerin çok iyi bir yönetimle ve başından sonuna dek düşünülmüş bir planla çalıştıkları görülür.”

Burada insanın bu yazara şöyle bir soru soracağı geliyor: Ulusun alınyazısına ilişkin sorumluluğu üzerine almalarını istediğiniz kişiler, aylarca ve aylarca hazırlandıktan ve İstanbul’daki arkadaşlarıyla da uzun boylu görüştükten sonra, sizin de açıkladığınız gibi, dillerinin altındakini söylemekten çekinecek kertede kendilerine güvenemezlerse; topu topu on dokuz buçuk kişinin Meclisteki çalışmalarını birleştirmeye güçleri yetmezse, bu kişilerin devletin başına geçmek yeterliğinde oldukları varsayılabilir mi?

Baylar, Tanin’in “Mirsad-ı İbret” sütunundan da birkaç tümce okuyacağım. Bu sütunu dolduran yazar, bütün ülkeye Meclisin genel görünüşünü gösteriyor ve: “Eyvah! Bu da ötekiler gibi çıktı” dedirtiyor.

Pusuya yatan bu yazar, kulağına şu sözlerin fısıldandığını da işitiyor: “.. Eski yıkıntılarla yapılan bir yapıdan ne umarsın ki!”

Acaba bu yazıları yazmış olan kişi, gerçekten o gün böyle mi düşünüyordu; yoksa, bu boş sözleri, ulusu bize karşı kışkırtmak amacıyla bilerek mi yazıyordu? İster öyle ister böyle olsun, her ikisi de doğru değildi. Bu çeşit yazarlar cumhuriyete kötülük etmişlerdir.

Baylar, Tevhid-i Efkar’ın da, alışkanlığı üzere: “Yararsız ve değersiz bir utku” diye yazdığı yararsız ve değersiz yazılar sürüp gidiyordu.

 TERAKKİPERVER CUMHURİYET PARTİSİ VE EN HAYIN KAFALARIN ÜRÜNÜ OLAN İZLENCESİ

            Sayın baylar, “komplo” konusunu açıklarken ve komplonun Meclis içindeki evresini anlatırken, önemsiz sanılabilecek kimi ayrıntılara dokundum. Bunda beni haklı görenceğinizi umarım.

Diyebilirsiniz ki, her hükümet, her zaman gensoruya çekilebilir. Bir gensoruya bu denli önem vermek doğru mudur? Şunu bilginize sunmalıyım ki, söz konusu olan gensoru, olağan bir gensoru değildi. Hazırlanan komplonun özel bir evresi idi. Bu gensoru oyunundan sonradır ki, karşıcıllar, maskelerini atmak zorunda bırakıldılar. Bilindiği üzere, “Terakkiperver Cumhuriyet Partisi” diye bir parti kurdular. Gizli ellerin düzenlediği parti izlencesini de ortaya attılar.

“Cumhuriyet” sözcüğünü söylemekten bile çekinenlerin; cumhuriyeti, daha doğduğu gün boğmak isteyenlerin kurdukları partiye “Cumhuriyet”, hem de “İlerici Cumhuriyet” adını vermeleri, içten gelme ve inanılır bir davranış sayılabilir mi?

Rauf Bey ve arkadaşlarının kurdukları parti, “tutucu” diye nitelendirilseydi, belki bir anlamı olurdu. Ama, bizden daha çok cumhuriyetçi ve bizden daha çok ilerici olduklarını savlamaya kalkışmaları kuşkusuz doğru değildi.

“Parti, dinsel düşünce ve inançlara saygılıdır.” Sözlerini ilke edinip bayrak gibi kullanan kişilerden, uzdilek beklenebilir mi idi? Bu bayrak, yüzyıllardan beri, bilisizleri, bağnazları ve boş inanlara saplanmış olanları aldatarak özel çıkarlar sağlamaya kalkışmış kimselerin taşıdıkları bayrak değil mi idi? Türk ulusu yüzyıllardan beri, sonu gelmeyen yıkımlara, içinden çıkabilmek için büyük özveriler isteyen pis bataklıklara, hep bu bayrak gösterilerek sürüklenmemiş mi idi?

Cumhuriyetçi ve ilerici oldukları sanısını vermek isteyenlerin, yine bu bayrakla ortaya atılmaları; dinsel bağnazlığı coşturarak, ulusu, cumhuriyete, ilerlemeye ve yenileşmeye karşı kışkırtmak değil miydi? Yeni parti, dinsel düşünce ve inançlara saygı perdesi altında: “Biz halifeliğin yeniden kurulmasını isteriz. Biz yeni yasalar istemeyiz. Bize din yasaları yeterlidir. Medreseler, tekkeler, bilgisiz softalar, şeyhler, müritler, biz sizi koruyacağız; bizimle birlikte olunuz! Çünkü, Mustafa Kemal’in partisi halifeliği kaldırdı. Müslümanlığı zedeliyor. Sizi gavur yapacak, size şapka giydirecek!” diye bağırmıyor muydu? Yeni partinin ilke edindiği sözler, bu gerici haykırışlarla dolu değildir denebilir mi?

Bu ilkeye bağlı olanlardan birinin, çok zaman önce, yani 10 Mart 1923 günü asılan Cebranlı kürt Halit Bey’e yazdığı mektuptaki şu tümcelere bakınız baylar: “Müslümanlık dünyasının kalımlı olmasını sağlayan ilkelere saldırıyorlar. Bu konudaki açımlamalarınızı arkadaşlara da okudum. Hepsinin kıskançlık duygularını kabarttı. Batılılaşmak, tarihimizi, uygarlığımızı yitirmeyi zorunlu kılar... Halifeliği yıkmak, din işlerine karışmayan bir hükümet kurmayı düşünmek; bunlar Müslümanlığın geleceğini tehlikeye atacak etmenleri yaratmaktan başka bir sonuç veremez.”

Baylar, olaylar ve olgular da gösterdi ve tanıtladı ki Terakkiperver Cumhuriyet Partisi izlencesi, en hayın kafaların ürünüdür. Bu parti, yurtta cana kıyıcıların, gericilerin sığınağı ve dayanağı oldu; dış düşmanların yeni Türk Devletini, körpe Türk Cumhuriyetini yıkmayı öngören planlarının kolaylıkla uygulanmasına yardım etmeye çalıştı. Tarih; gizli amaçlarla düzenlenmiş, genel ve gerici doğu ayaklanmasının nedenlerini inceleyip araştırdığı zaman, onun önemli ve belirli nedenleri arasında Terakkiperver Cumhuriyet Partisinin dinsel konularda verdiği sözleri ve doğuya gönderdiği sorumlu yazmanın kurduğu örgütleri ve yaptığı kışkırtmaları bulacaktır.
          Günlüğünü, nafile ve gece namazlarının sevabını anlatan hadislerle doldurmuş olan bu sorumlu yazman, doğu illerimizde dinsel kışkırtmalarda bulunurken, kendi partisinin izlencesini uygulamıyor muydu? Suçsuz halka, beş vakit namazdan başka, geceleri de çokça namaz kılmayı söyleyip öğütleyen adam belki de yaşamı boyunca hiç namaz kılmamış olan bir siyasacı olursa, bu davranışın ereği anlaşılmaz olur mu?

Baylar, yaptığımız devrimin genişliği ve büyüklüğü karşısında eski kurumların ve boş inançların birer birer yıkılışını gören bağnaz ve gerici kimseler, “dinsel düşünce ve inançlara saygılı” olduğunu bildiren bir partiye ve özellikle bu partinin içindeki tanınmış kişilere dört elle sarılmaz mı? Yeni parti kuran kişiler bu gerçeği anlamış değil midirler? Öyle ise, ellerine aldıkları din bayrağı ile, ulusu ve ülkeyi nereye götürmek istiyorlardı? Böyle bir soruya verilmesi gereken yanıtta, “uzdilek, aymazlık, umursamazlık” gibi sözler, yurdu ilerleteceğim diye ortaya atılan bir partinin ileri gelenleri için özür sayılamaz.

Baylar, yeni parti, adındaki “İleri” ve “Cumhuriyet” sözcüklerinin karşıt anlamlarıyla gelişmiştir. Bu partinin ileri gelenleri, gerçekten gericilere umut ve güç vermiştir. Buna örnek öreyim: Ergani’de, ayaklanıcıların valiliğini kubal eden ve sonradan asılan Kadri, Şeyh Sait’e yazdığı bir mektupta: “Millet Meclisinde, Kazım Karabekir Paşa’nın partisi, din kurallarına saygılı ve dinseverdir. Bize yardım edeceklerine kuşkum yoktur. Dahası, Şeyh Eyüb’ün yanında bulunan parti sorumlu yazmanı, partinin tüzüğünü getirmiştir...” diyor. Şeyh Eyüb de, yargılanması sırasında: “Dini kurtaracak biricik partinin, Kazım Karabekir Paşa’nın kurduğu parti olduğunu; din kurallarına uygulacağının, parti tüzüğünde bildirildiğini” söylemiştir.

Baylar, “İlerici” ve “Cumhuriyet” sözcüklerini kullanarak, bizden ve ulus aydınlarından din bayrağını gizlemeye çalışanların, ülkede genel bir gerilemeye ve ayaklanmaya yol açmak ve başkaldırmak için içerde ve dışarda, türlü düzenlerle ve kışkırtmalarla uğraşanların varlığını bilmedikleri düşünülebilir mi? Yeni partiye girenlerin tümü değilse bile, dinsel konularda verilen sözleri başarı için, çok etkili bir etmen sayan ve bununla ilgili hükmü tüzüklerine koyan kimselerin, yurda karşı, bize karşı hazırlanan cana kıyıcı düzenlerden habersiz oldukları kabul edilemez!

Tutalım ki, bunlar, ayaklanmanın başlamasından aylarca önce, yurdun şurasında burasında yapılan gizli toplantılardan; “Gizli İslam Derneği” örgütünden; İstanbul’da Nakşibendi şeyhlerinin yaptığı toplantıda, hazırlanacak ayaklanmaya yardım için verilen sözden; son olarak, ulusal sınırlarımızın dışında bulunup doğu ayaklanmasını kışkırtanların bildirilerinde Kazım Karabekir Paşa’nın partisine umut bağlandığının belirtilmesinden haberli değillerdir. Ama bunların, Fethi Bey Hükümeti zamanında, partilerinin, ayaklanmaya ve geriliğe kışkırtıcı durum ve nitelikte olduğunu ve yurda dokunca verdiğini Fethi Bey’in kendilerine bildirmesinden sonra olsun, gerçeği görüp anlamaları gerekmez miydi? Hükümetin ve benim, çok temiz yürekle yaptığımız bu uyarmalardan sonra olsun, gerçeği anlamaları ve ona göre davranmaları gerekirdi. Onlar, tersine, bu kez de: “Dinsel düşünce ve inançlara saygılız” sözlerini büsbütün karşıt anlamda yorumlamaya kalkıştılar. Sanki bu sözlerle, her dinin ve türlü dinden olan kişilerin düşünce ve inançlarına saygılı olduklarını söylemek; geniş ölçüde özgürlüksever olduklarını anlatmak istiyorlarmış... Baylar, böyle bir tutuma, doğru ve içtenlikli denemez!

Siyasa alanında birçok oyunlar görülür. Ama, kutsal bir ülkünün belirtisi olan cumhuriyet yönetimine karşı, çağdaşlaşmaya karşı, bilisizlik, bağnazlık ve her türlü düşmanlık ayağa kalktığı zaman; özellikle ilerici ve cumhuriyetçi olanların yeri, gerçek ilerici ve cumhuriyetçi olanların yanıdır; yoksa gericilerin umut ve çalışma kaynağı olan yer değil...

Ne oldu baylar? Hükümet ve Meclis, olağanüstü önlemler almayı gerekli gördü. Takriri Sükun Yasasını çıkardı. İstiklal Mahkemelerini kurdu. Ordunun savaşa hazır sekiz, dokuz tümenini, ayaklanmaları yola getirmek için, uzun süre görevlendirdi. “Terakkiperver Cumhuriyet Partisi” denilen dokuncalı siyasal kuruluşu kapattı.

 CUMHURİYET DÜŞMANLARININ SON ALÇAKÇA GİRİŞİMLERİ

            Sonunda, doğallıkla cumhuriyet başarı kazandı. Ayaklananlar yok edildi. Ama cumhuriyet düşmanları, büyük komplonun bittiğini kabul etmediler. Alçakça, son bir girişim yaptılar. Bu da, İzmir’de düzenlenen cana kıyma girişimidir. Cumhuriyet mahkemelerinin ezici eli, bu kez de, cumhuriyeti, cana kıyıcıların elinden kurtarmayı başardı.

YURTTA DİRLİK VE DÜZENLİK KURMAK İÇİN UYGULANAN OLAĞANÜSTÜ ÖNLEMLERİN OLUMLU SONUÇLARI

            Sayın Baylar, durumun ağırlaşması üzerine hükümetçe olağanüstü önlemler alınması gerektiği yolundaki görüşümüzü ilk belirttiğimiz zaman, bunu iyi karşılamayanlar vardı.

Takriri Sükûn Yasasını ve İstiklal Mahkemelerini, zorbalık aracı olarak kullanacağımız düşüncesini ortaya atanlar ve bu düşünceyi aşılamaya çalışanlar oldu. Kuşkusuz, zaman ve olaylar, bu tiksinti verici düşünceyi aşılamaya çalışanları, utanacak duruma düşürmüştür. Biz, alınan olağanüstü, ama yasaya uygun önlemleri, hiçbir zaman ve hiçbir biçimde, yasa dışına çıkmak için araç olarak kullanmadık, tersine, yurtta dirlik ve düzenliği kurmak için uyguladık; devletin yaşamasını ve bağımsızlığını sağlamak için kullandık. Biz, o önlemleri, ulusun uygarlaşmasına ve toplumsal gelişmesine yararlı kıldık.

Baylar, aldığımız olağanüstü önlemlerin uygulanmasına gerekseme kalmadığı görüldükçe, onların uygulanmasından vazgeçilmekte duraksanmamıştır. Nitekim İstiklal Mahkemeleri, iş bitince kaldırıldığı gibi, Takriri Sükûn Yasası da, yürürlük süresi sonunda yeniden Büyük Millet Meclisinin incelemesine sunuldu. Meclis, yasanın bir süre daha yürürlükte kalmasını gerekli görmüş ise, kuşkusuz bu, ulusun ve cumhuriyetin yüksek yararları içindir. Yüksek Meclisin, bize zorbalık aracı vermek için bu kararı aldığı düşünülebilir mi?

Baylar, Takriri Sükûn Yasasının yürürlükte ve İstiklal Mahkemelerinin çalışmakta bulunduğu süre içinde yapılan işleri göz önüne getirecek olursanız, Meclisin ve ulusun güven ve inancının tam yerinde kullanıldığı kendiliğinden anlaşılır.

Yurtta yapılan büyük ayaklanma ve cana kıyma düzenleri ortadan kaldırılarak sağlanan dirlik ve düzenlik, kuşkusuz, kamuyu sevindirmiştir.

Baylar, ulusumuzun, giymekte bulunduğu ve bilisizliğin, aymazlığın, bağnazlığın, yenilik ve uygarlık düşmanlığının simgesi gibi görülen “fes”i atarak, onun yerine, bütün uygar ülkeler halkının kullandığı şapkayı giymesi ve böylece, Türk ulusunun uygar toplumlardan anlayış yönünden de hiçbir ayrılığı olmadığını göstermesi gerekiyordu. Bunu, Takriri Sükûn Yasasının yürürlükte bulunduğu sırada yaptık. Bu yasa yürürlükte olmasaydı yine yapacaktık. Ama, buna, yasanın yürürlükte oluşu da kolaylık sağladı denirse bu, çok doğrudur. Gerçekten, Takriri Sükûn Yasasının yürürlükte bulunuşu, kimi gericilerin kamuoyunu geniş ölçüde ağılamasına meydan bırakmamıştır. Gerçi bir Bursa milletvekili, bütün yasama görevi boyunca hiçbir zaman kürsüye çıkmamış ve hiçbir zaman Mecliste, ulus ve cumhuriyet yararlarını savunmak için bir tek sözcük bile söylememiş olan Bursa milletvekili Nurettin Paşa, yalnız şapka giyilmesine karşı uzun bir önerge vermiş ve bunu savunmak için kürsüye çıkmıştır. Şapka giyilmesinin, “temel haklara, ulusal egemenliğe ve kişi dokunulmazlığına aykırı işlem” olduğunu savlamış ve bunun, “halka uygulanmamasını sağlamaya” çalışmıştır. Ama, Nurettin Paşa’nın, ulus kürsüsünden alevlendirebildiği bağnazlık ve gericilik duyguları; en sonu birkaç yerde ve yalnız birkaç gericinin, İstiklal Mahkemelerinde hesap vermeleriyle söndü.

            Baylar, tekke ve zaviyelerle türbelerin kapatılması ve bütün tarikatlarla, şeyhlik, dervişlik, müritlik, çelebilik, falcılık, büyücülük, türbe bekçiliği vb. gibi birtakım sanların kaldırılması ve yasak edilmesi de Takriri Sükûn Yasası yürürlükte iken yapılmış işlerdir. Bunlarla ilgili yürütüm ve uygulamaların, halkımızın, boş inanlara bağlı, ilkel bir topluluk olmadığını göstermesi bakımından, ne denli gerekli olduğunu çok iyi bilirsiniz.

            Birtakım şeyhlerin, dedelerin, seyitlerin, çelebilerin, babaların, emirlerin arkasından sürüklenen ve alınyazılarını ve canlarını, falcıların, büyücülerin, üfürükçülerin, muskacıların ellerine bırakan insanlardan meydana gelmiş bir topluluğa, uygar bir ulus gözüyle bakılabilir mi? Ulusumuzun gerçek niteliğini, yanlış bir yolda gösterebilen ve yüzyıllarca göstermiş olan bu gibi adamların ve kurumların, Yeni Türkiye Devletinde, Türk Cumhuriyetinde daha da çalışmalarına göz yumulmalı mıydı? Buna önem vermemek, ilerleme ve yenileşme adına, en büyük ve düzeltilemez bir yanılgı olmaz mıydı? İşte biz, Takriri Sükûn Yasasının yürürlükte oluşundan yararlandıksa, bu tarihsel yanılgıyı işlememek için; ulusumuzun alnını, olduğu gibi açık ve temiz göstermek için; ulusumuzun bağnaz ve ortaçağ anlayışlı olmadığını tanıtlamak için yararlandık.

Baylar, ulusumuzun toplumsal, tutumsal, kısacası, bütün uygarlıkla ilgili iş ve ilişkilerinde verimli sonuçlar sağlayan yeni yasalarımız da, kadın özgürlüğünü güven altına alan ve aileyi sağlamlaştıran Yurttaşlar Yasası da bu sözünü ettiğim zaman içinde yapılmıştır. Şunu söylemeliyim ki biz, her araçtan, yalnız ve ancak bir ülkü için yararlanırız. O ülkü şudur: Türk ulusunu, uygar toplumlar içinde yaraştığı kata yükseltmek ve Türk Cumhuriyetini sarsılmaz temelleri üzerinde, her gün daha çok güçlendirmek; bunun için de, zorbalık düşüncesini öldürmek.

TÜRK GENÇLİĞİNE BIRAKTIĞIM KUTSAL ARMAĞAN

Sayın baylar, sizi, günlerce işlerinizden alıkoyan uzun ve ayrıntılı sözlerim,
en sonu tarihe mal olmuş bir çağın öyküsüdür. Bunda, ulusum için ve yarınki çocuklarımız için dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek kimi noktaları belirtebilmiş isem kendimi mutlu sayacağım.

Baylar, bu söylevimle, ulusal varlığı sona ermiş sayılan büyük bir ulusun, bağımsızlığını nasıl kazandığını; bilim ve tekniğin en son ilkelerine dayanan ulusal
ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım.

Bugün ulaştığımız sonuç, yüzyıllardan beri çekilen ulusal yıkımların yarattığı uyanıklığın ve bu sevgili yurdun her köşesini sulayan kanların karşılığıdır.

Bu sonucu, Türk gençliğine kutsal bir armağan olarak bırakıyorum.

Ey Türk gençliği! Birinci ödevin; Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyetini, sonsuzluğa değin korumak ve savunmaktır.

Varlığının ve geleceğinin biricik temeli budur. Bu temel, senin en değerli güven kaynağındır. Gelecekte de, yurt içinde ve dışında, seni bu kaynaktan yoksun etmek isteyen düşmanlar bulunacaktır. Bir gün, bağımsızlığını ve cumhuriyetini savunmak zorunda kalırsan, ödeve atılmak için, içinde bulunacağın durumun olanaklarını ve koşullarını düşünmeyeceksin! Bu olanak ve koşullar çok elverişsiz olabilir. Bağımsızlığına ve cumhuriyetine göz koyacak düşmanlar, bütün dünyada benzeri görülmedik bir utku kazanmış olabilirler. Zorla ve aldatıcı düzenlerle sevgili yurdunun bütün kaleleri alınmış, bütün gemilikleri
ele geçirilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve yurdun her köşesine düşman girmiş olabilir. Bütün bu koşullardan daha acıklı ve daha korkunç olmak üzere, yurdunda, iş başında bulunanlar, aymazlık ve sapkınlık içinde olabilirler; hayınlık da yapabilirler. Dahası iş başında bulunan bu kişiler, kendi çıkarlarını, yurduna girmiş olan düşmanların siyasal erekleriyle birleştirebilirler.
Ulus, yoksulluk ve sıkıntı içinde ezgin ve bitkin düşmüş olabilir.

Ey Türk geleceğinin gençliği! İşte, bu ortam ve koşullar içinde bile ödevin, Türk bağımsızlığını ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Bunun için sana gereken güç damarlarındaki soylu kanda vardır!