Bayrak HareketiAv. Kadir Kartal Arşivi
Yazılar ve Bildiriler

Milli Egemenlik

mhhp.org.tr· 2012

Bizi Twitter'dan İzleyin

Milli Egemenlik
Genel anlamda Milli Egemenlik; millet düzeyine erişmiş bir toplumda hürriyetlerin, eşitliğin ve adaletin devamlı ve kesintisiz olarak sağlanması ve korunması için o toplumu meydana getiren fertlerin her birinde ayrı, ayrı bulunduğu doğal kabul edilen iradelerin birleşip, kaynaşarak Millet iradesine dönüşmesi, açıklanması ve örgütlenmesidir."Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir"
Milli egemenlik, millet olmanın sonucu ve gereğidir. Millet denilen varlığın özgür ve bağımsız iradesi Milli egemenliğin kurucu ve devam ettirici temel şartıdır. Toplum içerisinde tek üstün güç ve iktidar millete aittir. Bu üstün güç ve iktidar tekeli, millete ortak tanımıyan, bölünemeyen, paylaşılamayan ve devredilemeyen bir hak sağlar, toplumun kaderinde ve yönetiminde söz ve eylem sahibi olma yetki ve sorumluluğunu yükler. Bu hakkın, yetkinin ve sorumluluğun tümüne Milli Egemenlik denir.
“Millet Meclisleri” - “Parlementolar” - “Milletvekili Meclisleri” gibi adlarla oluşturulan kurumlar milletin sahibi bulunduğu egemenlik hakkının örgütlenmesi anlamını taşır. Millet, egemenliğinin gereklerini bu kurumlarla yerine getirir, iradesini bu kurumlarla açıklar, güç ve iktidarını bu kurumlarla temsil ettirir.
“İl, İlçe, Bucak, Köy Meclisleri” - “İl Genel Meclisi” gibi adlarla halkın seçimi sonucu oluşturulan yerel yönetim organ ve kuruluşları milli egemenlik hakkının belirli bir coğrafi alanla sınırlı şekilde örgütlenmesidir. Bir toplumda milli egemenlik hakkının örgütlenmemiş olması veya bu hakkın serbestçe açıklıyacağı iradesi dışında çeşitli organlar, kurumlar ve kuruluşlar arasında paylaştırılması, dağıtılması ve bölünmesi durumunda o toplum için iki değerlendirme yapılabilir. Birincisi söz konusu olan toplum, millet düzeyine erişmemiştir; ikincisi, toplumda millet iradesi ağır ve ciddi bir tehdit ve tehlike altındadır.

Millete ait bir hakkın, O’nun iradesi dışında ve seçilmemiş organlar, kurumlar, kuruluşlar arasında paylaşılarak, bölünerek örgütleşmesi gerçekte milli egemenliğin ortadan kaldırılması demektir. Bu durum, toplumda millete ait olması gereken üstün güç ve iktidar bir şahsın, bir zümrenin, bir sınıfın eline geçmiştir.
Türk Millet için milli egemenlik, varlığının korunmasının, devamının ve geliştirilmesinin tek ve temel şartıdır. Bu nedenledir ki, Yüce Atatürk, 1923 yılında kavrama ilişkin görüşlerini şu şekilde dile getirmektedir: “Hiç şüphe yoktur ki, devletimizin ebedi müddet yaşamı için, memleketimizin kuvvetlenmesi için, milletimizin refah ve mutluluğu için, hayatımız, namusumuz, şerefimiz, geleceğimiz için ve bütün kutsal kavramlarımız ve nihayet her şeyimiz için mutlaka ve kıskanç hislerimizle, bütün uyanıklığımızla ve bütün kuvvetimizle milli egemenliğimizi koruyacak ve savunacağız.”
Türk milleti için milli egemenlik, toplumda üstün iktidar ve irade sahibi bir gücün sahibi olduğunu sandığı hak ve yetkilerin bir kısmının halka devredilmesi veya bu devri sağlayacak hukuki düzenlemelerle hürriyetlerin, eşitliğin, adaletin korunup, savunulması değildir. 1800 lü yıllardan başlayarak, Osmanlı İmparatorluğu’nun bilinen hukuki düzeni içerisinde, Osmanlı toplumunda tek güç ve irade sahibi Padişahın devleti içerde ve dışarıda daha etkin hale getirmek amacıyla ve Padişah buyrukları şeklinde bir kısım hakları, vatandaşlarına tanıması veya hürriyet, eşitlik, adalet temaları altında “Kanuni Esasiler” yapılarak ve değiştirilerek milletin egemenlik haklarına sahip bulunduğunun ilanı veya dünya tarihinin değişimini etkileyerek insanlığa yeni ufuklar açan ihtilallerle halkın özgürlüğüne ve bağımsızlığına kavuşması anlamında değildir.
Türk milleti için milli egemenlik her şeyden önce “bir millet olma”, tarihi ve kültürü binlerce yıl önce bütün insanlığa örnek olmuş “bir milleti bütün özellikleriyle” yaşatma ve devam ettirme kısaca “Türk olma” hakkıdır, yetkisidir, sorumluluğudur. Türk milleti bu hakkı, yetkiyi herhangi bir üstün güçten veya herhangi bir üstün gücü alaşağı ederek elde etmemiştir. Savaş meydanlarında ve mücadele alanlarında kan dökerek, her şeyini ortaya koyarak kendisi, kendisi için kazanmıştır.
Yüce Atatürk, bu yaklaşım ve gerçeği şu sözleriyle açıklamaktadır: “Millet yalnız kendi kolları ve kendi kanıyla değil, aynı zamanda kendi başı ve kendi dimağıyla kazandığı egemenlik ve bağımsızlık cevherini, son felâkete kadar büyük bir saflık ve dalgınlıkla kendisine rehber tanıdığı ve derin bir teslimiyetle hayatının koruyucusu sandığı şahıs ve şekillere artık güvenemez. Millet, bundan sonra, hayatına, bağımsızlığına ve bütün varlığına bizzat kendisi gözcü olacak ve vatanın her tarafında yine yalnız kendisi ve kendi iradesi egemen olacaktır.”
Atatürkçü düşünce sisteminde, Türk millet mücadelesi ve İstiklâl Savaşı nasıl milli egemenlikle eş anlamda ise Türkiye Cumhuriyeti’nin ruhu ve varlığı da aynı şekilde Türk milletinin milli egemenlik hakkı ile eş anlamdadır. Türkiye’de milletin kayıtsız ve şartsız egemenliği varsa, Cumhuriyet vardır. Ve o devletin adı “Türkiye Cumhuriyeti”dir. Aksi halde, milli egemenlik zedelenmiş, bölünmüş ve dağılmışsa o rejimin adı ne Cumhuriyettir, ne de “Türkiye Cumhuriyeti”nden söz edilebilir.
“Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin yapısının ruhu milli egemenliğidir.” sözü ile Atatürk, bu gerçeği dile getirmek istemektedir.
Milli Egemenlik Hakkının Örgütlenmesi
Türk Milleti sahibi olduğu milli egemenlik hakkını, Türkiye Büyük Millet Meclisi adı altında kurduğu ve varlığının devamını, korunmasını ve geliştirilmesini teslim ettiği bir kurum ile örgütleştirmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kurulması kolay olmamıştır. Asırlar süren bir arayışın, çabanın ve deneyimin sonucudur. Türk Milleti, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden önce de meclisler görmüş, onların milletvekilleri denilen üyelerini seçmiş, büyük bir coşku, özlem ve beklenti ile seçimlere katılmış ve zamanın deyimi ile “Meşrutiyet yönetimine en layık ve yetenekli toplum” olarak yurtiçinde ve dışında tanınmıştır. Ancak, bu uğraşılar, çabalar, mücadeleler sonuç vermemiştir. Milli egemenlik kavramı ve tanımları, özellikle o devirlerde de görülmüştür. Bu kavram üzerine ve millet adına Padişah buyrukları dinlenmiştir. Sonuç değişmemiş, ne milletin varlığı korunmuş, ne onuru ve namusu düşman saldırıları karşısında geri çekilmelerden öteye bir davranışla karşılanamamıştır. Çünkü, o dönemlerde, millette var denilen egemenlik, ortaktır, bölünmüştür, parçalanmıştır. Hiçbir zaman Türk milletine kayıtsız ve şartsız egemenlik bir hak olarak tanınmamıştır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi, Türk milletinin egemenlik hakkını açıklanan bütün unsurlarına, özelliklerine ve niteliklerine özen göstererek temsil eder, milletin kaderinde söz sahibi olur. Bu Yüce Kurum, anayasalardan önce, Türk milletinin şuurunda ve vicdanında var olmuştur. Meclis, Türk milletinin var olma mücadelesinin, varlığını devam ettirip, yüceltme ve medeniyet dünyasında, tarihi ve kültürel mirasının sağladığı engin imkanlarla, hakkı olan yeri alma azim ve kararlılığının sonucudur. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne, tek yönlü bir yaklaşımla, bir anayasa kurumu olarak bakmak yeterli değildir. Meclise, milletin vazgeçemeyeceği egemenlik hakkının örgütlenmesi gözü ile bakılmalıdır. Meclisin önemi ve değeri de buradadır. Meclisin gücü, milli egemenlik hakkını millet adına kullanmasında ve O’nu millet adına temsil etmesinde toplanır. Hiçbir yazılı belge, hiçbir kuruma bu önemi ve gücü veremez, vermemelidir. Türkiye Büyük Millet Meclisi, Türk milletinin aynasıdır. Milletin bütün özlemleri, beklentileri orada şekillenir ve orada tarihi varlık alanına geçecek yasalar ve kararlara dönüşür. Siyasi partiler arasında güç ve rekabet mücadeleleri, tutum ve davranışları esas alınarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin varlığı, niteliği, çalışmaları hakkında birtakım yargılara varılamaz. Doğal mücadeleler, çeşitli ard amaçlarla büyütülerek veya küçültülerek toplumla-Meclis arasına girilemez, girilmemelidir. Gerçekte, Meclis hakkında kendisinden ve sahibi Türk milletinden başka yargıda bulunacak ne bir makam ve ne de bir organ vardır. Yasaların, Anayasaya aykırılığı konu ve meselesini ve çözümlerini ortaya atarak Büyük Millet Meclisi’nin üstünde, O’nun iradesi üzerinde oluşacak düşünceler, vehimler, tasarımlar her şeyden önce milleti, milletin egemenlik hakkını inkar etmiş olurlar.
Bu yaklaşımlarla, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin millete karşı sorumluluğu, yükümlülüğü ve eski bir deyimle “Vebali” dünyanın hiçbir meclisi, senatosu ve parlamentosu ile kıyaslanamayacak kadar ağırdır. Çünkü Meclis, Türk varlığının, hayatının, onurunun koruyucusu ve temsilcisidir.
Türkiye’nin Sorunları
Türkiye Cumhuriyeti, son kırk iki yıl içerisinde kısa süreli olmakla birlikte, milli egemenlik hakkının örgütlendiği ve temsil ettiği Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin devlet yönetiminden uzaklaştırılmasının güç ve bedeli ağır dönemlerini yaşamıştır.
Büyük Millet Meclisi’nin devlet yönetiminden her uzaklaştırılmasından sonra yeni bir Anayasa yapılmıştır. Bugün, yapılan bu iki Anayasa da tartışma konusudur ve toplum yeni bir Anayasa beklentisine yönlendirilmektedir. Bu durum Türkiye’nin en önemli meselelerinin başında yer almaktadır. Kısa bir süre sonra da “tek” meselesi olma eğilimindedir.
Dikkati çeken husus, her iki Anayasa’nın da “Halkımızca onaylanarak” uygulamaya girmiş olmasıdır. 1961 Anayasası’nın tartışmaları üç yıl sonra başlamış, en önemli değişiklik 1971 den sonra yapılmış ve 1982 Anayasası ile ortadan kaldırılmıştır. 1982 Anayasası ise, uygulanmaya konulduğu an, üzerinde en yoğun tartışmalara sebep olmuştur.
1961 ve 1982 Anayasalarının, toplumun siyasi,sosyal, iktisadi, kültürel hayatına yenilikler getirdiği, milletin refah ve mutluluğunu artırıcı yollar açtığı inkar edilemez. Gerçekte, Anayasaların yapılma nedeni de belirlenen alanlardaki gelişmeleri sağlamak, millet ve devlet varlığını koruyucu, devam ettirici önlemler almak, siyasi hayatın işlerliğini sağlayıp, hür, eşit ve adil bir toplumun gereklerine cevap vermektir. Ancak, bütün iyi niyetlere, doğru yaklaşımlara ve “Atatürkçü”lük iddialarına rağmen her iki anayasanın da Atatürkçü Kültür Çevresi esasları açısından “Milli Egemenlik” kavramına ve bu kavramın Türk milleti için taşıdığı özel öneme yeterince özen göstermediği açıktır. Zafiyetleri de bu noktada toplanmakta ve toplumu yeni bir anayasa arayışı içine sürüklemektedir. 1924 Anayasası’nın “Milli Egemenlik” kavramına getirdiği anlam ve güç her iki anayasada da mevcut değildir. Bilinmelidir ki, 1924 Anayasası’nda “Milli Egemenlik” anlayışı, bir kaç kişinin oturup, kararlaştırdıkları veya başka ülkelerdeki anayasaları inceleyip bir özenti şeklinde koydukları kural değildir. O anlayış, Milli Mücadele’nin ve Türk İstiklâl Savaşı’nı yapan bir milletin kanlarıyla elde ettiği bir sonuçtur. Meselenin, çözümü de bir gün ancak, bu anlayışa gelmekle bulunabilecektir. Atatürk Anayasası’na.

 

"Anadoluda Doğan Güneş"

En Çok İzlenenler