Yüce Türk Milleti’ne ve Saygıdeğer Milletvekilleri’ne Çağrı
3 Nisan 2008
Yüce Türk Milleti,
Bu yıl kurduğun Cumhuriyetin 85. yılını kutlayacağız.
Bir millet hayatı için çok kısa sayılabilecek bu zaman kesitinde varlığını koruma, güçlendirme ve geliştirme kararlılığını, çağdaşlaşma ve yükselme istek ve iradeni hiç kaybetmedin. Bu doğrultuda her biri büyük çabalarına ve özverilerine neden olan ve birbirlerini tamamlayan evrelerden geçtin.
Önce, yok edilmek istenen, baskı ve zulüm altında yaşayan toplumlara örnek olacak şekilde başlattığın ve başardığın Türk Millet Mücadelesi ve Türk İnkılâbı ile yeniden doğuşunu, gücünü ve medeni özelliklerini bütün dünyaya gösterdin, kanıtladın ve kabul ettirdin. Doğal kaynak ve zenginlikleriyle seni sonsuza kadar yaşatacak atalar yurdu topraklarını yeni ve bayındır bir vatana dönüştürdün. Onun bütünlüğünü sağladın, birliğini korudun. Yüzlerce yıllık fikri yığınaklar ve deneyimler sonunda değerlerini ve niteliklerini değişmez ilkeler şeklinde belirlediğin Cumhuriyetini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kurdun. Rakiplerine, dostlarına ve düşmanlarına sana özen ve dikkatle fakat her şeyin, her ilişkinin ötesinde saygı ile bakmalarını öğrettin.
İkinci Evreye, “Demokrasi” - “Batı Demokrasisi” ve “Demokratik Hayat” adlarıyla tanımlanıp, anılan ve siyasi hayatını çok partili bir düzene dönüştürmek çabalarıyla başladın. Gerçekte bu gelişme İkinci Dünya Harbi’nden sonra Kuzey Yarımküre’nin “Batı” ve “Doğu” şeklinde iki büyük gücün egemenlik ve etkinlik alanlarının ayrıldığı dönemin sonucu olarak görüldü. Sen seçimini tarihi ve jeopolitik şartlarının sonucu olarak “Batı Dünyası”nda - “Batı Bloku”nda yer almak doğrultusunda yaptın. Doğal olarak bu seçiminden sonra siyasi, iktisadi, sosyal ve hatta kültürel hayatında Batı Dünyasının düşüncelerinden, değerlerinden, hayat tarzından etkilendi.
Senin öz evlatlarından kurulan, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olan, yasal seçimlerle iradeni kullanmayı ve iktidarı ele geçirmeyi amaç edinen partilerin de iktidara gelince açıklanan etkiler altında kaldılar. Seni, toplumunu, kurduğun devleti her yönden bağımlı kılacak andlaşmalar ve sözleşmeler yaptılar. Bunlar senin geleceğini önemli ölçüde baskı altında tutan araçlar oldu.
Bir başka sorun da siyasi partilerin yapılaşmalarında görüldü. Siyasi partiler kendilerince lider saydıkları Genel Başkanlarını kendilerini yöneten tek hâkim güç, tek söz, irade ve karar sahibi olarak kabul ettiler. Sonuçta kendilerini bu başın ve etrafında oluşturduğu oligarşik kadronun etkinlik ve baskısından kurtaramadılar. Yaptıkları yasalar da bu durumu özendirdi.
Zaman içinde Partilerin Genel Başkanları arasındaki çıkar, güç ve rekabet mücadeleleri toplumsal huzursuzluklara, güvensizliklere, gerilimlere, vatandaşlar arasında çatışma ve mücadelelere neden oldu. Siyasi hayatın düzeni ve dengesi bozuldu. Bu aşamalarda silahlı evlatlarından oluşan askeri gücünün müdahaleleri görüldü. Ordu bu durumlarda her zaman senin huzurun, güvenliğin, refah ve mutluluğun için gereken ortamı hazırladı. Siyasi hayatın demokratik esaslarına işlerlik kazandıracak işlevleri üstlendi. Kurucu Meclisler oluşturarak yeni Anayasaların yapılmasını ve önemli yasaların çıkarılmasını sağladı. Kışlasına çekildi.
Üçüncü Evreye yeni bir Anayasa ve iktisadi hayatını kapitalist ve liberal düşüncelerle düzenlemeye çalışan yeni bir iktidarla girdin. Bu yaklaşım kısa süre içinde siyasi, sosyal, kültürel hayatını da Liberalleştirmeye doğru yönlendirdi. Binlerce yıllık devlet anlayışın, devlet tören ve devlet kültürün çoğunlukla yabancı telkin ve yaklaşımlarla sarsılmaya, tartışılmaya başlandı. Cumhuriyetin kurucuları ve değerleri “Tabu” sayılarak bunlara karşı cephe alındı. Toplumda bu değerlerin, milli birlik ve bütünlük şuurunun sorgulanması girişimleri görüldü. Ermeni Asala terör örgütünün yurt dışındaki Türk Büyükelçilerine, Türk misyonlarına acımasızca saldırıları, katliamları yerini yurt içinde Kürt silahlı propaganda eylemlerine ve PKK terörüne bıraktı. Devam etti. Bugün en önemli sorunlarından biri oldu. Üretim dışı finans, döviz ve faiz ekonomisinin girdapları içine sokulan iktisadi hayatın Küreselleşme denilen olgunun emperyalist etkileri altına girdi. Bu olgunun da geliştirdiği “Bölgesel Ekonomik Birlik”lerden biri olan Avrupa Birliği’ne katılmak bir çözüm ve “Can Simidi” olarak görüldü. Bu yaklaşım seni ve iktisadi hayatını “Gümrük Birliği”ne kadar götürdü ve Avrupa gücüne bağladı. İzlenen politikalar yakın tarihinin en önemli iktisadi krizleriyle ve bunların çok ağır bedellerle ödediğin ve ödemekte olduğun neticeleriyle karşılaşmaktan seni kurtaramadı. Sonuçta, iktisadi hayatın ve bu hayat içindeki tüm tutum ve davranışların IMF ve Dünya Bankası plan ve programlarına, buyruklarına ve bunlar aracılığı ile ABD’nin emperyal gücünün etkinliğine bırakıldı. Siyasi iktidarların AB’ne girme tercihindeki aşırı teslimiyetçi politika ve yaklaşımları ise, toplumsal ve kamusal hayatını Birliğin organlarının kararlarına, hemen her alanda ve konuda ortaya koydukları politika ve uygulamalarına terk etmiş bir görünüm sergiledi.
Artık bütün sorunların çözümü yurt dışından aranır oldu. Güvenlik, siyasi, iktisadi ve diğer alanlarındaki sorunların çözümünde, konuların ele alınışı ve işlenişinde, gerçekte birbirlerine rakip olan, ABD ve AB’nin değerlendirmelerine, görüşlerine, önerilerine, telkin ve uyarılarına ağırlık verildi. Dahası yurt içinde bir kişinin, kuruluşun, partinin etkinlik göstermesi için bu güçlerin biri veya ikisinin özendirme ve desteğine ihtiyaç duyulur hale geldi.
Bu iki gücün, ortaklarının ve müttefiklerinin, ülkenin toprakları, doğal kaynakların ve zenginliklerin, insan gücün üzerindeki çıkarlarını gerçekleştirmek amacı ile yurt içindeki yandaşlarının da destekleriyle senin düşüncelerini, tutum ve davranışlarını etkilemek ve istedikleri yönde hareket etmeni sağlamak için giriştikleri her türlü propaganda ve psikolojik hareket uygulamaları bütün hayatını kapsadı. Bu çabalar durup, dinlenmeden devam etti. Bugünlere gelindi.
Yüce ve Aziz Milletimiz,
Bugün, çoğunluğu gençlerden oluşan yetmiş milyonu aşan nüfusunla, her alanda ve her meslekte yetişmiş insan gücünle, başta Türkiye Büyük Millet Meclisin olmak üzere Cumhuriyetinin hükümeti, dipdiri, sağlam, bilgiyle donanmış kamu kurum, kuruluşların ve organlarınla, henüz tamamını kaybetmediğin doğal kaynak ve zenginliklerinle, bayındırlığa, gelişmeye, kalkınmaya yönelmiş özel girişimcilerin ve yorulmak bilmez çalışkan, özveri sahibi emekçilerinle, Avrupa’da birden fazla devletin nüfusunu geçen yirmi milyon öğrencin ve çok değerli öğretim kadrolarınla, kuruluşu, niteliği, sevk ve idare yeteneği, gücü, vatanseverliği, bilgisi ve imanı ile dünyada bir eşi bulunmayan, varlığını, onurunu, namusunu, Türklüğü ve Türkiye Cumhuriyeti’ni koruma ve savunma görev ve sorumluluğuna sahip Türk Silahlı Kuvvetlerin ve güvenlik güçlerinle, çağdaşlaşma, büyüme, yükselme azim ve kararlılığın ve iradenle Cumhuriyetinin 85 yılının en güçlü bir evresinde yaşıyorsun.
Bu durumu bütün dünya ve rakiplerin çok iyi biliyor, değerlendiriyor. Önemli bir kısmı gelişmeni, büyümeni engellemeye ve geciktirmeye çalışıyor.
Fakat ne yazık ki, evlatlarının birçoğu bu gücü ve gerçekleri görmüyor veya göremiyor. Bu gücü siyasi alanda, siyasi partiler yolu ile sana hizmet etmek, politikalar üretip çalışmalarıyla güvenliğini, huzur ve refahını sağlamak görev ve sorumluluğunu taşıyan evlatlarının görmemesi, görememesi ise dikkati çekiyor ve çok ağıra mal oluyor. İçlerinde tertemiz vatan evlatlarının yer aldığı siyasi partilerin senin zamanını, enerjini, imkânlarını ve ümitlerini sonu gelmeyen tartışmalarla, çatışmalarla, sanal ve yapay sorunlarla harcayıp, tüketiyorlar.
Bu siyasi kadrolardan bir bölümü Cumhuriyetin çatısı altında ve Türk İnkılâbının kendilerine sunduğu özgürlük ortamında varlıklarını koruyup geliştirdikleri, bekalarını sağladıkları gerçeğini inkâr ederek Cumhuriyetini ve niteliklerini ve kazanımlarını sorgulayıp, Laik’lik ilkeni ülke düzeyinde bir sorun haline getirmeye çalışıyor. Bir diğeri, ulusal birliğini ve toprak bütünlüğünü hedef alıyor, onu bozmaya ve parçalamaya çalışıyor. Bir başka kesim ise, dilini, inançlarını, aile yapını ve anlayışını, örf ve adetlerini, seni sen yapan değerlerini ve kültürünü çözümlemeyi, zayıflatmayı ve hatta yok etmeyi amaçlıyor. Her üçünün de ortak paydaları toplumu “Bizler” - “Bizimkiler” ve “Ötekiler” olarak ayırıp, bölmek, birliğini, bütünlüğünü bozmak. Seni sonu gelmez maceralara sürükleyerek güçsüz kılmak. Sonuçta emperyal güçlerin amaç ve çıkarlarına hizmet edecek bir duruma getirmek.
Okuttuğun, yetiştirdiğin “Elit” ve “Seçkin” sıfatları verdiğin sözde aydınların da bölük, bölük yukarıdaki görüşleri destekliyor ve hatta onlara akıl hocalığı edip, öncü oluyorlar. Basın ve yayın organlarının, sözlü ve görüntülü medya araçlarının önemli bir bölümü açıklanan görüşlere en büyük ve aşırı şekilde yer vererek gündemini hazırlıyorlar. Onları partiler arası çatışmalar, tartışmalar ilgilendiriyor. Seni ve toplumunu, yetişkin evlatlarını dünyadaki gelişmelerden, çevremiz ve bölgemizdeki bizi yakından ilgilendiren ciddi sorunlardan uzak tutuyorlar veya tek kaynaktan gelen hazırlanmış, seni yönlendirme hedefine göre planlanmış haberler veriyorlar. İktisadi ve sosyal hayatımızın gerçeklerinden, karşı karşıya kaldığı risklerden bilgi ve haberin olmamasına çalışıyorlar. Toplumda gerilimi artırmak, güvensizliği ve ümitsizliği yaymak için ellerinden gelen her şeyi yapıyor, her vasıtayı kullanıyorlar.
Bütün bu ve benzeri durumlar, söz, yazı ve eylemler kurduğun Cumhuriyetin tarihi ilerleme sürecine uymuyor. 85 Yıl sonra ulaştığın büyük güce yakışmıyor. İhtiyaçlarınla, beklentilerinle, özlemlerin ve ümitlerinle uzak, yakın bir ilgileri bulunmuyor. Aksine seni gerilimden gerileme, huzursuzluktan huzursuzluğa, güvensizlikten güvensizliğe sürükleyerek Kıbrıs-Ege-Güneydoğu, iktisadi ve sosyal kalkınma, cehalet ve yoksullukla mücadele gibi varlığın ve gelişmenle ilgili sorunlarından ve çözümlerinden uzak tutmak eğilimi taşıyor. Doğal olarak bunlar Cumhuriyetinin bütün kamu kurum ve kuruluşlarını ve organlarını da etkiliyor. Onlar da kendi görev ve sorumluluk alanında çözümler üretmeye çalışıyorlar. Çözümleri siyasi kadrolarca beğenilmezse bu kez Yasama-Yargı, Yürütme-Yargı arasında denge ve ahenk bozuluyor. Konular bir devlet sorunu haline geliyor.
Aziz ve Saygıdeğer Milletvekilleri,
2007 Yılında yapılan milletvekili seçiminden hemen sonra İktidar partisinin Anayasa değişikliği söylem ve girişimleri günümüze kadar toplumumuz üzerinde ve etkin kamuoyunda beklenmedik tepkilere, gerilimlere ve kutuplaşmalara neden oldu. Meclisimizde siyasi gücümüzü temsil eden siyasi partilerimiz arasında görülen ağır suçlamalar ve tartışmalar siyasi hayatımıza onarılması zor zararlar verdi.
İktidar partisinin ağırlıklı olarak kendi görüş ve politikaları doğrultusunda hazırlattığı ve daha sonra şekillendirmeye çalıştığı Anayasa değişikliği girişimleri karşısında birçok kurum, kuruluş ve gruplar kendi Anayasa tasarı ve önerilerini ortaya koydular ve kamuoyu ile paylaşma çabalarına girdiler. Bilim adamları, yargıçlar ve uzmanlar da bu yoğun, birbirlerinden kopuk, biri diğerini ağır iddialarla suçlayan ve genel olarak iktidar partisinin politikalarına, tutum ve davranışlarına tepki niteliğinden öteye geçemeyen eylemlere, sataşmalara ve sonu gelmeyen tartışmalara katıldılar.
Bütün sorun, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın “Başlangıç” bölümünde yer alan temel görüş ve yaklaşımların ve “Genel Esaslar”ı belirleyen “Birinci Kısım”da Devletimizin özelliklerini ve Cumhuriyetimizin niteliklerini değişmez ilkeler şeklinde açıklayan ilk üç maddesinin iktidarın hazırladığı yeni Anayasa değişikliği tasarısında yer almadığı veya farklı görüşlerle yazıldığı ve özellikle “Atatürk Milliyetçiliği” - “Türklüğün Tarihi ve Manevi Değerleri” - “Atatürk İlke ve İnkılâpları ve Medeniyetçiliği” gibi deyim ve kavramların kaldırıldığı noktasında toplandı. Gerçekte ise, tartışmalar Cumhuriyetin “Laik”lik niteliğinin devam ettirilip, ettirilemeyeceği, ettirilecekse yeni bir tanımın yapılıp, yapılmayacağı konusuna odaklanıyordu.
Bu süreç içerisinde Laik’lik karşıtı, dini, siyasi bir simge olarak adlandırılıp, tanımlanan ve örtünmenin kişi özgürlüğünün verdiği bir hakkın kullanılması şeklinde savunulan “Türban”ın yüksek öğretim kurumlarında serbest bırakılmasını sağlayan acele Anayasa değişikliği sırasında yapılan tartışmalar ve kamuoyunu etkileme faaliyetleri siyasi hayatımızdaki kutuplaşmaları artırdı ve keskinleştirdi. Bu durumun toplum üzerine yansıması çeşitli kaygıları ve kararsızlıkları artırdı.
“Türkiye Nereye Gidiyor ?”
“Şimdi Ne Olacak ?”
“Bir İslam Devleti mi Olacağız?”
“Cumhuriyet Ilımlı İslam Devletine mi Dönüşüyor ?”
soruları sıklıkla konuşulur, söylenir, yazılır ve hatta bazı kesimlerde açıkça savunulur oldu.
Yıllarca emperyalist güçlerin özendirmeleri ve destekleriyle ırkçı etnik bir grubun terör ve silahlı eylem yolları ve yöntemleriyle siyasallaşma tehdidi ile mücadele eden Cumhuriyetimiz, bu kez toplumumuzun siyasi, iktisadi, sosyal ve kültürel hayatını, yeni yetişen genç nesillerini ve yoksul kesimlerini tekke ve tarikatların sözde dini etkilerinin, gerçekte ise nereden sağladıkları belli olmayan sermaye güçlerinin etkinliği altına sokacak tehdit ve tehlikeleriyle karşı karşıya geldi.
Bütün bu gelişmeler, siyasi hayatımızda görülen güven bunalımı ve kutuplaşmalar, varlığımızla ve gelişmemizle ilgili önemli olay ve durumlar karşısında Cumhuriyetin kurumları arasında görülen farklı görüş ve yaklaşımlardan doğan kopukluklar devletimizi adım adım rejim buhranına sürükleme eğilimi gösteriyor.
Saygıdeğer Milletvekilleri,
Bugün, açıklamaya çalıştığımız ve her biri varlığımızı, gelişmemizi ve sonsuza kadar var olma şuurumuzu doğrudan ilgilendiren sorunlarımızın gerçek nedeni, Cumhuriyetimizin 85 yıl içinde bütün olumsuzluklara ve engellemelere rağmen her alanda ulaşmış olduğu gücü sürekli olarak işler duruma getirip, Yüce Milletimizin çağdaşlaşma, ilerleme ve yükselme istek ve kararlılığına uygun, etkin ve verimli şekilde yönlendirememiş, yönetememiş olmamızdır.
Bu büyük gücü çeşitli etkiler altında gerektiği gibi anlayamadığımız ve yeterli şekilde değerlendiremediğimiz ve daha da önemlisi Yüce Milletimizin o yapıcı, kurucu, dinamik ve özverili gizemli kuvvetini görmeyerek her çözümü, her çareyi dışardan bekleyip, almaya alıştığımız için doğal olarak “Milli Gücümüzü” de işler duruma getiremiyoruz, yönlendirip, yönetemiyoruz.
Emperyal güçlerin etkisi altında ve onların kavramlarını, model ve yöntemlerini kullandığımız için “Milli Dava” - “Milli Çıkar” ve “Milli Hedeflerimiz” gibi konularda ilgisiz ve duyarsız kaldığımız ve en önemlisi bu hususlarda siyasi partilerimizin ortak bir anlayış ve yaklaşıma sahip olup “ortak paydalarda” uzlaşamadıkları için siyasi hayatımız çoğu kez kişisel güç ve rekabet mücadelesine, çatışmalara ve varlığımıza zarar veren kutuplaşma ve gerilimlere sahne oluyor. Bu durumu demokrasinin doğal bir sonucu olarak görme eğilimleri de beyinlerimize emperyal güçlerin aşıladığı ve Tanzimat Devri anlayış ve değerlerinden biri şeklinde görülüyor.
Saygıdeğer Milletvekilleri,
Geç ve hatta çok geç kalınmış olsa da geleceğimiz için temel sorunlarımızı çözmek zorundayız. Bunlar:
1- Siyasi hayatımızı bir başka anlatımla toplumumuzun siyasi alanını nasıl sonu gelmez çatışmalardan, gerilimlerden ve kutuplaşmalardan kurtaracak, demokrasimize işlerlik kazandıracağız?
2- Devletimizin kamusal alanını bütün kurum, kuruluşları ve organları ile birbirlerini tamamlayan, bütünleştiren, uyum içinde çalışan, etkin ve verimli duruma nasıl getireceğiz?
3- Milli gücümüzü kendi doğal kaynak ve zenginliklerimizle, Yüce Milletimizin tüm imkân ve kabiliyetiyle nasıl devamlı işler duruma getirip Milli amaçlarımız, çıkarlarımız, hedeflerimiz doğrultusunda yönlendirecek ve yöneteceğiz?
Bütün bu ve benzeri sorunlarımızın tek bir çözüm yeri vardır. O yer, Millet egemenliğinin ve tam bağımsızlığın belirdiği, Yüce Milletimizin kendisini idare etme ve kaderini yönlendirme şuurunun toplandığı, içerisinde milli vicdanın, milli ahlakın ve milli eğilimlerin oluştuğu TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ dir.
Sorunlarımızın çözümü ise, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin var oluş nedenlerini, özelliklerini, Cumhuriyetimizin değişmez niteliklerini, çağdaş insan hak ve özgürlüklerini de dikkate alarak insanımızın, toplumumuzun, devletimizin ve vatanımızın haklarını geliştirerek demokrasimize işlerlik kazandıracak ve milli gücümüzü işler, etkin ve verimli yönlendirilip, yönetilmesini sağlayacak kişilerin ve toplumun güvenliğini, huzurunu, refahını ve mutluluğunu gerçekleştirecek yeni bir devlet ve hukuk düzenin kurulması ile mümkün olacaktır.
Bu yeni bir devlet düzenini kurmak, Yeni bir hukuk düzenini oluşturmak ise, ancak Yeni Bir Anayasa’nın yapılması ile mümkündür.
Partimiz, Cumhuriyetimizin yeni Anayasasını hazırlamak, yapmak ve Yüce Milletimize sunmak görevinin “Türkiye Büyük Millet Meclisi”mizce kurulacak “KURUCULAR MECLİSİ”nce üstlenilmesini önermektedir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi bugün kendisini oluşturan Siyasi Partilerin üyeleri Sayın Milletvekillerinin, Yargı Organları, Üniversiteler, Sivil Toplum Örgütleri ve Medya temsilcilerinin katılacağı bir Kurucu Meclis oluşturarak O’na:
1- Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın,
2- Siyasi Partiler Kanunu’nun,
3- Seçim Kanunları’nın hazırlanıp, yapılması görevini verebilir. Ve bu Kurucu Meclisin yaptıkları kanunları Milletimizin oyuna sunarak kesinleştirir ve siyasi hayatımıza yeniden işlerlik kazandıracak seçim kararı verebilir.
Saygılarımla.
03 Nisan 2008
Müdafaa-i Hukuk Hareketi Partisi
Genel Başkan
Ertuğrul Zekâi ÖKTE
"Anadoluda Doğan Güneş"
En Çok İzlenenler
- Genel Başkan Yardımcıları (6436)
- Onursal Genel Başkan (6308)
- Genel Yönetim Kurulu (5288)
- İl Başkanlıkları (5111)
- Genel Başkan (4512)
- Genel Yürütme Kurulu (4223)
- Atatürkçü Düşünce Nedir? Ne Değildir? (3958)
- Müdafaa-i Hukuk Nedir? (3676)
- Genel Merkez (3554)
- Genel Disiplin Kurulu (3518)
- Parti programı (2948)
- Konuşma Sanatı (2926)
- Kadın Kolları (2784)
- Gençlik Kolları (2719)
- Siyaset (2661)
- Fotoğraflar01 (2623)
- Kütüphane (2576)
- Parti İçi Tebliğler (2518)
- Parti Logosu (2470)
- Türkiyede Siyasal Partilerin Gelişimi (2453)



